İSLAM'IN İNSANI

  • 1 Cevap
  • 2905 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı İSRA

  • **
  • 214
  • Zalim zulüm eder, Kader adalet eder..
İSLAM'IN İNSANI
« : 15 Haziran 2014, 12:55:24 ÖÖ 00 »

Kuşkusuz İslam, insan içindir. ‘‘Nasıl bir insan?’’ sorusunun en doğru cevabı da İslam’dadır. İnsan olmanın yoludur İslam. Vahyin amacı kendi insanını inşa etmektir. Bu insanın tanımını yapan Kur’an’dır.

Bu konuda mükemmel ve mübeccel model Muhammed(as.) dır… Çünkü o, üsve-i hasene(en güzel örnek) olarak sunulmuştur. Bu sunumun toplumsal karşılığı;
ilk Kur’an nesli olan Ashab-ı Kiram’dır.
 
O vahiy ki, daha ilk günden bedevilerden medeni, haramilerden sahabi çıkardı. Eşkıyadan evliya olur mu diye sormayınız, bunun cevabı Asr-ı Saadette de, sonrasında da mevcuttur.
 
Toplumsal vahşeti vahdet iklimine dönüştüren vahiydir. Böyle olduğu içindir ki, Muhammed İkbal bunu şöyle ifade ediyordu: ‘‘Yol kesenler, Kur’an’ı okuyup öğrenince yol gösterici oldular.’’
 
İlahi vahiy, insan fıtrat ve hayatının bütün cepheleri ile ilgilenir.
Akıl, ruh, kalp, beden, evren, eşya, toplum her şey vahyin kapsam alanındadır
. Biz ancak vahyin ışığı ile varız. O ışık kesildiği anda her şey karanlıklara boğulur gider. Vahyi hayatınızdan çıkarırsanız geriye kalan sadece bir hiç tir. Veya buna ot gibi yaşamak da diyebiliriz.
 
Vahiy dışı tüm yaklaşımlar insanı iki helakten birine sürükler:

1- Mağdub(Gazaba uğramışlar)... Dünyevileşenler, çamurlaşanlar…
2- Dallin(Azıp sapmışlar)... Ruhbanlaşanlar…
 
İşte insanın hüsranı yani harcanma süreci böyle işliyor. Unutmayalım ki;
insanın denge ve düzeni vahiydir… İç dengesi bozulan insan, yeryüzünde bir bozguncu ve kan dökücü olarak ortaya çıkar. Vahiy, ruhun sukûnudur…
Ruhun isyanını başka türlü bastıramazsınız… Ruhu kirlenen insan evreni de kirletir…
 
*Kur’an’la kontrol edilmeyen kuvvet, zulüm ve şer aracıdır…
*Vahyin ışığına kendini kapatan akıl, karanlıklarda sürünmeye mahkumdur…*Vahiyle test edilmeyen bilgi, insana bela olarak dönecektir bir gün…
*Kalp, vahyin terbiyesine tabi değilse fitne ve fücur yatağı olur…
*İrade, vahyin muradına uygun seyretmiyorsa sonuç sapkınlıktır…
 
Vahye muhatap olanlar ve vahiyle mutabakat sağlayanlar ancak mutlu olabilirler… Ancak burada kast edilen mutluluk, daha rahat bir yaşam, daha çok refah ve konfor anlamında değildir. Bunları aşan özgürlük, adalet ve hakkaniyet içeren bir hedeftir…
 
Vahyin indiriliş amacına baktığımızda ilk etapta şu üç hususla karşılaşıyoruz:

1- İnsanın Allah ile olan ilişkisini düzenler…

Buna uluhiyet ve ubudiyet diyoruz. Kulluğu sadece Allah’a tahsis etmek…
Halis bir kulluk. İbadete layık tek mabut Allah’tır.
‘‘Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.’’ (Zariyat-56)
 
İslam, insanı önce Rabbi ile buluşturdu… İman, ittika, ihlas ve ihsan zemininde.
 
Önemli olan ‘‘O’na kul olmak’’tır. Yani ‘‘Abdullah’’ kalabilmektir. Tabii ki, parçalı, pazarlıklı, pespaye bir kulluk değil. Teslimiyet, tevekkül ve itaat içeren, bütüncül bir kulluk…

İnsan, iç dünyasındaki zulmü, cehaleti, fücuru aşıp teslim olabiliyorsa, insan olmanın erdemini de yakalamış olur…

Allah kendisine teslim olanı, kimseye teslim etmez, onu onurlu ve özgür kılar… Allah meleklerin teslimiyetini öne çıkarmıyor, onlar zaten isyan etmezler.
İnsanın teslimiyetini önemsiyor.

Allah katında en değerli olanlar, şüphesiz Allah’ın yasalarına uyanlardır.
Yasaları kendilerine uyduranlar değil… İlahi sınırları umursamayanlar da değil…
Bu hükümleri okuyup uyuyanlar hiç değil
…
 
Allah’ın emirlerini tartışan, tartan, öteleyen, erteleyen değil ‘‘işittik ve itaat ettik’’ diyenler, işte bunlar kulluğun hakkını verenlerdir. Yüce bir hakikatin yeryüzüne hakim olması için kendilerini ortaya korlar. İbadet işte budur…
 
Mümin her işte Allah’ı hesaba katandır… Canının istediği gibi değil, Rabbinin istediği gibi yaşayandır…

Allah bizi nasıl görmek istiyorsa sadece öyle olmak… Nerede durmamızı, nereye yürümemizi emrediyorsa bunu atlamamak… İlahi sınırı ihlal etmemek…
 
Olmamız da, ölmemiz de, ömrümüz de, özümüz de yüzümüz de, sözümüz de O’na yönelik olmalıdır… Zaten iman, hayatın bütünüyle Allah’a yönelmesi değil midir? Bu durumda; istiane(yardım isteme) makamı denilince, İstiaze(sığınma) mercii denilince, İstimdad(medet umma) mevkii denilince akla hemen ‘‘Allah’’ gelmelidir…
 
Tevhid bilinci ile hakikatin şahitliğini sürdürmek ise, Allah’ın hakimiyet ve velayetinde karar kılmakla mümkündür…
 
2- Vahiy insanın insan ile ilişkisini belirler…

Bunun ihsan ve adalet temelinde gerçekleşmesini ister. ‘‘Şüphesiz ki Allah, adaleti, ihsanı(iyiliği), akrabaya yardımı emreder.’’ (Nahl-90)
 
İslam vahşet ve cehaletin üzerine rahmet ve adaletle gitmiştir… Müminlerde hakeza, alemlere rahmet olan Muhammed(as.) ın ümmeti olma vasıfları ile çağlarına rahmet taşıyanlardır. Evet, Rahman’ın kulları yeryüzüne rahmettir.
 
O Müminler ki, çoraklaşan ruhlara, çölleşen yüreklere rahmet yağmuru olup tüm zamanlara yağıverirler. Onların geçtiği topraklarda bir filizlenme beliriverir. Musab’ın Medine’ye yağması gibi…
 
Tefrika taassup ve bağyin üstüne, vahdet uhuvvet ve ahlâkla gidilir…
Vahyin insanı; tek ümmet olmanın verdiği bilinçle sınıfçı, ırkçı, vatancı, mezhepçi, kavmiyetçi, ulusçu sapmalardan beridir.
 
Vahiy ‘‘ben’’lerimizi ‘‘biz’’ yapmak için gelmiştir. Bencilliklerimiz, cimriliklerimiz vahiy potasında eridikçe, safi ‘‘biz’’ olduğumuz görülecektir. ‘‘Biz’’ ruhunun benliklerde galebe çalması lazım ki, bireyselleşmenin önüne geçmek mümkün olsun.
 
Birey sadece kendisi içindir. Ötekisi ile sürekli çatışma halindedir.
Birey asıl olunca, hiçbir şey uğrunda kendini feda etmeye değmeyecektir…
İslam bu anlayışı yıkmak için gelmiştir.

Müminlere şu misyonu yüklemiştir: ‘‘Siz insanlar için çıkarılmış, hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız.’’ (Ali İmran-110)
Cehalete, gaflete giriftar olmuş bir toplumun her ferdi için ıstırap duyar, nesillerin yozlaşma, çürüme ve kokuşması karşısında onları kurtarmak için can havliyle çırpınırsınız. Çünkü, dünyada var olmanın anlamı; sorumluluk duygusu ile toplumsal bozulmaya müdahale etmektir…

Evet, vahye şahitlik ciddi bir yükümlülük ve açık bir sorumluluk yüklüyor…
Mümin olmak; zulme, isyana, sömürü ve yabancılaşmaya karşı hakikatin ve adaletin ifadesi olarak durmak demektir…
 
3- İlahi vahiy insan evren ilişkilerini tanzim eder…

Yerde, gökte her şey insanın emrinde.. İnsan da Rabbinin emrinde olacak. Rabbani düzenleme bunu öneriyor: ‘‘O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğdirmiştir… Elbette bunda düşünen topluluklar için bir takım ibretler vardır.’’ (Casiye-13)
 
Bu boyun eğişe, teshir diyoruz. Evren insanın istifadesine sunulmuş, teshir gerçekleşmiştir. İnsana düşen ise, teshir edene teslim olmaktır…

Kainatı insanın tasarrufuna musahhar kılan Allah, bunun karşılığında şunu istiyor; emanete ihanet etmeyiniz… Emaneti yüklenen mümin, dünya ile ilişkilerini de bu bilinçle belirleyecektir… Bu durumda dünyanın içinde bulunan mümin, kendisi dünya için olmayacaktır… Dünya onu alçaltmak için kuşatmaya yeltense de, o dünyayı merdiven edip ‘‘edna’’ dan ‘‘aksa’’ ya uzanacaktır. Esfelden eşrefe kanatlanacaktır. Çivisi çıkmış bir dünyaya çivilenip kalmayacaktır…
 
Vahiy, kendini dünya ile sınırlayan insanı ‘‘müteal olana’’ taşımak için vardır…
 
Müminler şunu çok iyi bilirler ki, biz bu dünyaya ne gölgelenmek için, ne de göbeklenmek için gönderilmedik, ulvî bir görevle görevlendirildik…
Bu yaklaşımdan, hayatı ve dünyayı önemsemediğimiz anlamı çıkmaz.
Bilakis bu tutum, ilahi hikmet ışığında yeryüzünü imar ve inşa etmeye aday olduğumuzu ilan etmektir. Sefer görev emrine muhatap kılındığımızı fark etmektir…
 
Artık biliyoruz ki, sonsuz yaşama kıyasla dünya yaşamı bir provadır…
Sınırlı sonlu bir hayat, sonsuz esenliğe tercih edilecek değil ya! Yine dünyada hoşumuza giden evler birer makettir. Kalıcı konutların cennetle iskan olunduğuna yakînimiz var.
 
Böylesi bir tercihe gidebilen bir müminde bulunması gereken özellikler nelerdir? Veya Kur’an’ın portresini çizdiği mümini tespit etmek gerekmez mi?
Ya da hangi vasıflar ind-i İlahi de insanın yüzünü ağartacaktır?
 
Kur’an’ın bizden istediği ilk şey; katıksız, kuşkusuz ve kusursuz sahih bir imandır… İman, sadece kuru bir iddiadan boş bir temenniden ibaret değildir. İman, hayata anlam katan canlı bir unsurdur… Mümin; imanının emrettiği gibi yaşayandır… Allah’a iman eden kişi, hayatında komple Allah’ın boyasını kuşanır. Beşeri, cahili, kavmi, milli boyalar devre dışı kalmaya başlar.

Vahiy, o şahısta ete kemiğe bürünür, imanın nasıl müşahhaslaştığına tanıklık ederiz. Artık o mümin şunlardan uzaktır; şirkle uzlaşmaya, tağutla barışmaya, zulümle antlaşmaya ‘‘La’’ demiştir… Batıla sonuna kadar muhaliftir…

Peki kime yakındır?…
İlâhi ente maksûdî ve rızâke matlûbî..

*

Çevrimdışı İSRA

  • **
  • 214
  • Zalim zulüm eder, Kader adalet eder..
İSLAM'IN İNSANI (Yazının devamı)
« Yanıtla #1 : 27 Ocak 2017, 03:42:06 ÖÖ 03 »

{Peki kime yakındır?…} ‘‘Bir olan’’a… Birlik olana, ‘‘Birr’’ de bulunana.

Sureti haktan görünüp, hakka asla ihanet etmez…
Müminin rengi bellidir. Renkten renge girmediği gibi, renksizleşmez de…
Müminin çizgisi bellidir… Zikzaklardan uzak, ilkeli ve kararlı bir duruşu vardır. Eğilmeyen, ezilmeyen, erimeyen bir duruştur…

Hayatındaki başka çizgilerin üstünü çizer, geriye tek bir çizgi kalır.
O da; Hududullahtır… Zaten İslam, insan hayatındaki belirsizliklere, bulanıklıklara, çarpıklıklara, sapkınlıklara son vermek için gelmedi mi?

Müminin kıblesi bellidir. Kıblesizliğe ve çok kıbleliğe tahammülü yoktur.
Çünkü mümin, gök-merkezli bilgi ile kendini tanımlamış ve konumlandırmıştır…

Kur’an’ı hayatına indirebilme liyakatini göstermiştir…
Kitab’ı açık tutar, bu da yetmez, hayatını Kitab’a açar…

Peygamberler ile ilişkisi şu nebevi tespit üzerinden gerçekleşir:

‘‘Sizden birinizin arzusu, benim getirdiğime -Kur’an’a- uygun olmadıkça gerçek mümin olamaz.’’

Böylece müminin varoluşu Allah’ın varlığına çağrışım yapacaktır..
Müminleri görenler, onlar üzerinden Allah’ı hatırlamaya başlayacaklar.

Bu gün böyle olduğunu söyleyebilecek durumda mıyız?
Olaylar karşısında imanımızın etkisini ne kadar duyabiliyoruz?…

İçinde yaşadığımız sistemin, toplumun İslami kimlik üzerindeki sarsıcı, savurucu baskılarına karşı iman ve takvadan başka koruyucu ne olabilir ki?

Mümin bu bilinçle yola çıkınca, münzevi bir hayatla, bireyci bir anlayışla kendini dondurmayacaktır… Durağan, edilgen, silik ve sönük bir konumu kabullenmeyecektir…

Aksiyon ve eylemlilik esas olacaktır… Kendini toplumsal mücadeleye adayan mücahid bir kimlik karşımıza çıkacaktır. Direniş ruhu öne çıkınca, zillet ve zulüm iman edenlere bulaşmayacaktır.

Müminleri biraz daha yakından, Allah’ın kitabında zikredilen özellikleri ile tanımaya çalışalım. Bu özellikler yıldızlaştırılan özelliklerdir… Melekleri bile imrendiren güzelliklerdir.

Müminlerin hayatta ilk aradıkları şey, meşruiyettir. İnd-i İlahide makbuliyeti olmayan bir hayat Müminlerin de kabulü değildir… Harama ayarlı bir hayat mümin için çekilmezdir…

Onlar bilirler ki; İslam, müntesiplerinden hayatın her evresinde haram ve helal sınırlarını korumasını istemektedir. Günahların helak edici etkilerine karşı duyarlıdırlar. Kursaklarında harama yer yoktur… Kimliklerine bulaşan günah kirlerini tevbe gözyaşları ile yıkama derdindedirler.

Salih eylemlerle arzın sulh ve salahına soyunurlar… Çünkü onlar hem salih, hem de muhlistirler(ıslah ediciler)… Bu gaye için sadıklarla beraber saf tutmuşlardır; gediği, açığı, yarığı olmayan bir duvar misali..

Onlar kendi başına buyruk değildir, ‘‘İşleri aralarında şura iledir.’’
Onlar, ‘‘Ashab-ı sefine’’nin izi üzeredirler… Tufanları savmak için gemi inşa ederler… Zorluklar karşısında “ökçeleri üzerine gerisin geri” dönmezler… Öne, daha öteye doğru seferi sürdürürler. Bedir, Hendek, Mute, Hayber, Tebük onların esin kaynağıdır. Dünyada bile cennetin kokusunu alabilecek bir kıvamdadırlar…

Hayat nehrinin akıntısına kendilerini terk etmezler… Nehirin suyuna kapılıp kalmazlar… Kana kana içmezler… Aza kanaat ederler, sadece “avuçla içmek”le yetinirler…

‘‘Bağ ve bahçe sahibi’’ olmakla gururlanmazlar. Gözleri sonsuzluk bahçelerindedir. Sevdaları tubadır..

‘‘Şehrin en uzak yerinden koşarak gelen adam’’lardır onlar…
Haksızlığı, sukût ile geçiştirmezler… Suskunluklarının da bir sınırı vardır…

Kimliklerini belli bir zamana kadar saklı tutabilirler, sonra da imanlarının verdiği güç ile ‘‘bir mümin’’in haykırışı ile haykırırlar…

Cahiliyenin bünyesinde erime riskine karşı, ‘‘mağara yârânı’’nın eylemine iştirak ederler… Kimi zaman daha fazlasını göze alırlar…

“Hendekçiler”in ateş dolu çukurlarında sınansalar bile imanlarından ödün vermezler… Ateşin üstüne üstüne yürürler… İslam ateşten bir gömlekte olsa giymekten imtina etmezler…

Çünkü onların hayatları şahitlik, hedefleri şehitliktir… Ölümle sözlüdür onlar…
İzzeti yanlış adreslerde aramazlar…

Adaleti kinlerine kurban etmezler… Merhameti elden bırakmazlar…
Kendilerini “kuyuya iten elleri” bile gün gelir affetmesini bilirler
…

Onların, ‘‘gömlekleri arkadan yırtıktır…’’ ‘‘Takva elbisesi’’ni tüm giysilere tercih etmişlerdir… Zindanı çirkin tekliflerden ve kirli ilişkilerden daha sevimli bulurlar…

Onlar, ‘‘veren el’’dir. ‘‘Yarım hurma bile olsa’’ paylaşmayı bilenlerdir…
Mazlumların, mahrumların gözyaşlarını silmek için gözlerine uyku girmeyenlerdir…Ayetlerle ürperen yürekleri vardır… Zikirle hayata katılırlar…

“Alınlarında secde izi” hiç silinmez. Secde ahlâkını kuşanmışlardır… Karakter gelişimlerini secde ile sağlamışlardır… Onlar, secde ehlidir. Mescid merkezli bir medeniyetin mimarlarıdır…

Onlar, seher ehlidir. Yan gelip yatmazlar, yanları yataktan uzaktır.
Geceleri aydınlıktır, gözleri ıslaktır…

Onlar, sefer ehlidir… Zafer olmasa da seferi sürdürürler…
Çağrıları basiret üzere, cümleleri hikmet içerikli, eylemleri anlam yüklüdür.
Söze yalan katıp, cümleleri katletmezler
.

O Rahman'ın kullarına tevazu, vakar ve onur ne de yakışıyor. Diklenmeden dik dururlar… Basit çıkarlar için eğilmezler.

Ses tonları , adım atışları hep Kitab’a ayarlıdır… Yeryüzünde denge unsuru onlardır, çünkü onlar ‘‘vasat ümmet’’tir…

‘‘Lokman’’ın hikmet yüklü öğütlerinde onların kişilik portresini izleyebiliriz.

‘‘Hucurat’’ın satırları arasında gezinerek onlarla daha yakından tanış olabiliriz…

‘‘Müminun’’; bizleri nitelikli müminlerin dünyasına taşıyor, Firdevse varis olmanın fırsatını sunuyor.

‘‘Furkan’’; farkında olmayı, fevkinde bulunmayı öğretiyor…

İşte, yarınlar da keşke dememek için, bu günden bu gerçeklerle kendimize gelmemiz gerekiyor… Kendimiz olmak, kendimiz kalmak için başka çare yok!

Çünkü sorunlara çözüm, sorulara cevap, çürümeye çare;
"Kendisinde şüphe olmayan, muttakilere hidayet rehberi olan Kur'andır."
İlâhi ente maksûdî ve rızâke matlûbî..