Anti-anti-AKP’ Halil Berktay •

  • 0 Cevap
  • 2229 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Anti-anti-AKP’ Halil Berktay •
« : 03 Haziran 2014, 06:48:49 ÖS 18 »
‘Anti-anti-AKP’

Halil Berktay •




[30 Mayıs - 2 Haziran 2014] Bu satırlar, bir giriş notundan ibaret. Yeni Şafak gazetesinden Nil Gülsüm, Pazartesi röportajlarından birini benimle yapmak istediğini söylemişti. Bunun için Ankara’dan kalkıp geldi; 30 Mayıs Cuma günü oturup iki saate yakın konuştuk. Bant çözümünü yapıp yolladı; ben üzerinden gidip redije ettim. Sık satırlı sekiz sayfaydı; elbette çok kısalması zorunluydu. Nezaket gösterdiler; kısaltılmış şeklini de şahsen görüp onayladım. 2 Haziran günü gazetede o haliyle yayınlandı. Aynı zamanda, uzun versiyonunu Serbestiyet’te yayınlanmasına da izin verdiler; kendilerine teşekkür borçluyum. Bunları tane tane anlatıyorum, çünkü günümüzde kutuplaşma o hale geldi ki, bu bile bir demagoji konusu olabilir. Örneğin birileri çıkıp, “bak, Halil Berktay’ı çarpıtmış olmalılar ki asıl doğrusu budur demeye getiriyor” diyebilir. Hayır, hiç öyle değil; gayet sağlıklı özetlediler ve ben de kabul ettim; sadece o daha ayrıntılı sekiz sayfayı harcamak istemedim, o kadar. Beni sıfırdan üç dört yazı daha yazmaktan kurtarıyor. Paralel Evren köşesini de zaten böyle bir “depo” olsun diye açmıştım. Yeni Şafak’taki başlığı ve sunuş kısmını muhafaza ederek, gerisine hiç dokunmadan, buraya aktarıyorum.


Devrimci değil devirmeciler

Türkiye’nin son 12 yılda geçirdiği büyük toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümün tümüyle karşısında olanlar olduğu gibi, bu dönüşümü Türkiye için olumlu ve ilerletici bulanlar da var. Bu dönüşümün lideri olarak AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan ise yeni bir aşamada. Toplum, sayılı haftalar içinde ilk kez devlet başkanını kendisi seçecek. Bu önemli seçimin yanı sıra, kanlı çatışmayı bitirmek yönünde atılan en ciddî adım olarak çözüm süreci de devam ediyor. Parlameno içi ve dışındaki muhalefet kesimleri ise sorunu çatışmacı bir ortama sürükleme arayışında. Tam bu noktada, Türkiye’nin olumlu anlamıyla ayrıksı ve seçkin aydınlarından biri  olan Halil Berktay ile bu başlıkları konuştuk. Konumunu “anti-anti-AK Parti” olarak tanımlayan Halil Berktay, yine çarpıcı ve kuşatıcı açıklamalar yaptı.

Röportaj: Nil Gülsüm

Türkiye’nin siyasal ve toplumsal anlamda en ciddî sorunlarından birisi Kürt sorunu. Bu konuda işleyen çözüm sürecini nasıl görüyorsunuz?

Çözüm sürecini destekliyorum; neredeyse 18 aydır silahların susmuş olmasına çok büyük bir umutla bakıyorum. Fakat bir taraftan da çok endişeliyim. Çatışma ve savaş yanlılarının, çığırtkanların, barış karşıtlarının bir şekilde bu sürece çomak sokmalarından korkuyorum.

Çözüm sürecine yönelik yaklaşımları ve desteği nasıl buluyorsunuz?

Kendim bölgeye gitmiş değilim, ama bölgeyi bilen, orada yaşayan veya sık sık gidip gelen, görüşlerine çok güvendiğim kişilerin aktardıklarından yola çıkarsak, birincisi, Öcalan olmazsa bu barışın olmayacağı; ikincisi, geniş kitleleriyle Kürt halkının barıştan memnun olduğu anlaşılıyor. Öte yandan bu süreç, PKK’nın Kandil önderliğinin, çoğu BDP’li siyasetçinin, PKK-BDP yanlısı Kürt aydınlarının, Kürt akademiklerinin ve öğrenci gençliğinin içine sinmiş değil. Öcalan’ın çizgisine âdetâ hoşnutsuzca uyuyorlar; aslında çoğu zaman, “canım böyle barış mı olur, siz AKP’ye teslim oluyorsunuz, bunca mücadeleyi boşuna mı verdiniz” gibi lâflarla savaşçılığı körüklemeye çalışan “Beyaz Türk”lerin sesine daha fazla kulak veriyorlar.

Kim o savaşçılığı körükleyen Beyaz Türkler?

Bu tavırda olan çeşitli köşe yazarları var. Belirleyici özellikleri, AK Parti ‘ye düşmanlık ve Erdoğan’a özel bir nefret beslemeleri.  Onun için, “hükümete zarar versin de ne olursa olsun” mantığıyla hareket ediyor; bir adım ötede, demokrasi dışı yöntemlerle hükümeti alaşağı etmeyi arzulayan “devirmeci” bir cepheye Kürtlerin de katılmasını sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Böyle bir sol aydın kesimi var. Anlaşılıyor ki bölgedeki Kürt seçkinleri bunlara biraz fazla kulak veriyor ve dolduruşa gelebiliyor, ama son tahlilde onları sadece Öcalan’ın kararlılığı zaptediyor. Bu durum benim için çok derin bir tedirginlik kaynağı. Barışın kıymetini bilmiyorlar ve PKK, her an tekrar silâha sarılabilirmiş gibi, “opsiyonlarını açık tutmak” adına dağa gerilla devşiriyor.

Son günlerin en önemli gelişmesi de örgütün kaçırdığı çocukların ailelerince başlatılan eylem. Bu gelişmeyi nasıl yorumlamak lazım?

Annelerin baskısını ve PKK üzerinde bir kamuoyu oluşmasını çok olumlu karşılıyorum. İşte tam, benim daha önce sözünü ettiğim, Kürt halk tabanının artık alenî barış yanlılığı. Ama bir yandan da birilerinin bunu sertleşme gerekçesi yapmasından; “bakın bu AKP’nin bize karşı açtığı bir kampanyadır; bizi köşeye sıkıştırmaya ve teslim almaya çalışıyorlar” diye tekrar savaş kışkırtıcılığı yapmaya koyulmasından kaygı duyuyorum. Nitekim bakın, bir yandan da Lice civarında yollar kesiliyor; açmaya gelen jandarmaya civar tepelerden ateş açılıyor; yaralanan askerler oluyor. Bıçak sırtı bir durum.

Sürekli bir “sokak” çağrısı ve AK Parti’ye dönük eylem arzusu var. Bunları nasıl anlamalıyız?

Gezi protestoları bence anlaşılır nedenlerle ve spontane olarak patlak vermişken, ilk üç gününden sonra AKP düşmanlığından başka hiçbir birleştiricisi olmayan grupların eline geçerek, amaçsız ve sınırsız bir çatışmacılık yönünde geliştirildi. Bu şekliyle Gezi’de; sonra yolsuzluk operasyonu denen 17 Aralık hikayesinde; sonra Soma faciasını bahane ederek tekrar sokağa dökülme çabasında, hep başarısız oldular. Bugünlerde Gezi’nin birinci yıl dönümü münasebetiyle bunu tekrar deniyorlar.  Muhtemelen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci ve ikinci turu münasebetiyle tekrar deneyecekler. Türkiye inanılmaz bir kutuplaşma içinde. Türkiye’nin öyle yüzde 20-25’lik bir kesimi var ki, bence bunlar aslında demokrasiye inanmıyor.

Bunlar hangi siyasi partiye yakınlar?

Daha çok CHP tabanı içinde yer alıyorlar. Tabii CHP’ye oy verenlerin hepsi değil, ama bu kafada olan insanlar daha çok oradalar. Tek Parti’den kalma “halk için, halka rağmen”ciliğin, “cahil halk kendi çıkarlarını bilmez ve hep aldatılır, satın alınır” inancının uzantısında, “benim oyum dağdaki çobanın oyu ile bir mi olacak” ya da “AK Parti’nin Manisa, Akhisar ve İzmir mitinglerinde başbakanı para karşılığı alkışlayan madenciler buna müstahaktır” gibi söz ve anlayışlar, ikide bir satha çıkıyor.

Demokrasiye inandıklarını ifade ediyor bu kesim…

Belki CHP seçmenine mikrofon tutup sorsanız bu çıkmayacak; ama özellikle sosyal medyada bu tablo netlik kazanıyor. Demokrasiye inanıyoruz diyebilirler, ama bütün davranışlarıyla, birikmiş bütün öfke ve nefretleriyle, hangi yöntemlerle olursa olsun mevcut hükümetin devrilmesini arzuluyorlar. Bunun içine, artık öyle bir olasılık kalmamış olsa bile ordunun müdahale etmesi isteği de giriyor; Ukrayna örneğinde olduğu gibi büyük bir istikrarsızlaştırma ve bütün siyasetin aşınması da giriyor; sözüm ona barışçı gösterilerde, giderek artan dozajda şiddet kullanılması da giriyor.

Bu eylem stratejisinin özel olarak kurgulanmış olduğu söylenebilir mi?

Yöntemler üzerinde öyle çok düşündükleri kanısında değilim. AK Parti devrilirse, hükümet çökerse ya da Erdoğan uzaklaşmaya zorlanırsa bunun altından ne çıkar, bunun Türkiye’ye bedeli ne olur; onu da zerrece düşündükleri kanısında değilim. Çünkü bu, bir “kurtulalım da ne olursa olsun” veya “benden sonra tufan” mantalitesi. Meşru ve demokratik bir siyaset vicdanı olmayan bir kesim var orada; ben bunlara devirmeci muhalefet diyorum. Eski devrimciliğin artık salt devirmeci hali gibi görüyorum.

Söylemlerini nasıl buluyorsunuz devirmecilerin?

Normal bir siyaset sözlüğü ile konuşmuyorlar. Zaten Türkiye siyasetinde devirmek, alaşağı etmek, kurtulmak türü, içindeki sözel şiddet dozajı giderek artabilen ifade tarzları çok yaygındır. Bu alışkanlıkların üzerine, bir de çok fütursuz bir nefret söylemini, bir küfür ve hakaret dilini oturtuyorlar.

Gezi olaylarının gelişimine ilişkin pek çok yorum var. Sizce bu olayların temelinde yatan asıl sâikler neler?

Gezi hareketi, yanlış bir AVM projesine karşı Gezi Parkı’nı gerçekten samimiyetle korumaya çalışmak isteyen içtenlikli ekolojik kaygılar temelinde ve ardından, polisin hakikaten çok aşırı şiddet kullanımına karşı bir protesto olarak başladıktan sonra, âdetâ uçak kaçırır gibi el konup kaçırıldı başka örgüt ve akımlarca. Üçüncü veya dördüncü günden itibaren, Gezi atmosferine onlar hakim oldu ve damgalarını vurdu. Atatürkçü, ulusalcı, solcu, Alevî, Ergenekoncu, aşırı milliyetçi, bir yığın benzemez grup, sırf AKP düşmanlığı temelinde bir araya geldi. Solcu ve ulusalcıların içinde,  belki ailelerinden, ağabeylerinden vb dinledikleri bir “1960’lar ve 70’ler” efsanesi de vardı. Sanki o yıllarda muazzam bir devrimci atmosfer varmış ve Türkiye bayağı devrime gidiyormuş da onlar her nasılsa o ortamı kaçırmışlar gibi; kaçırmış oldukları o çağı ve atmosferi yakalamak istercesine ve bunu bir marifet, bir kahramanlık sayarcasına, illâ polisle çatışarak devrimciliklerini ispatlama heyecanına kapıldılar.

Bir hak mücadelesi bağlamında mı gerçekleşiyor tüm bu devirmeci eylemler?

Bazen, eylem için eylem yapmak ve polisle çatışmak için sokağa çıkmaktan başka bir amaçları yok gibi geliyor. Önemli olan, kazanılmak istenen demokratik haklar filan değil; eylem için eylem peşinde koşan bir kesim var. Polisle çatışmaya çalışalım, hem kendimizi 1830, 1848, 1870 Paris’indeki gibi “barikatlarda” hissedelim; hem de bu çatışmalar olunca hükümet belki Batının gözünden daha fazla düşer gibi bir mantıkla hareket eden, içi öfke ve nefret dolu bir gençlik kesimi var.

Eski soldan bir kalıntının da bu kesim içinde olduğunu ifade ettiniz. Ne gibi bir farklılık var aralarında?

Bunların bir kısmı tabii eski solun kalıntısı ama eski soldan farklı olarak bunların hiçbir gelecek projeleri yok. 12 Eylül 1980’e ve hattâ biraz sonrasına kadar, benim de içinde olduğum, sonraki yıllarda daha iyi görebildiğim ve sürekli yeniden düşünmeye çalıştığım bütün hataları ve sakatlıklarıyla birlikte, iyi kötü bir gelecek tasavvuru olan bir sol söz konusuydu. Devrim diyordu, sosyalizm diyordu, çok uzak gelecekte sınıfsız toplum diyordu. Oralara varmadan da, devlet yapısıyla, ekonomisiyle, dış politikasıyla nasıl bir Türkiye ve bu Türkiye’ye dünyada nasıl bir yer istediklerine dair bir makro-vizyonları vardı. Şimdi bunun zerresi yok. Bu protestocuların böyle hiçbir tasavvurları yok. AK Parti iktidarının mümkün olduğu kadar yıpratılması, belki devrilmesi ve özel olarak Erdoğan’ın siyasetten uzaklaştırılması dışında, ne istiyorsunuz diye sorsanız; “bize programınızı anlatın; neyi farklı yapacaksınız” deseniz, buna verecekleri bir karşılık yok.

Hangi politik yapı veya kitle için olursa olsun, hedefsizlik kötü bir şey değil mi?

Gariptir, Türkiye’de “yeni”den ve “gelecek”ten söz eden; doğru veya yanlış, en azından söylem olarak bunu dile getiren; “yeni Türkiye” veya “2023” diyen; programını bu yolla dile getiren bir tek AK Parti var. Başka hiçbir parti, örgüt, grup veya akım böyle konuşmuyor. Tek başına bu, faraza AK Parti’yi desteklemek veya desteklememek için yeterli bir ölçüt olmayabilir. Ama ilginç buluyorum.

Siz kendi kimliğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben bir AK Parti taraftarı değilim. Bir yönüyle kendimi “anti-anti-AK Parti” olarak tanımlayabilirim. Yeryüzünde Sovyetler Birliği ve uluslar arası komünist hareket diye bir şey mevcutken, komünistler vardı, anti-komünistler vardı, bir de komünist olmayan ama anti-komünistlerle de aynı safta olmak istemeyen anti-anti-komünistler vardı. Onun gibi, ben de bugünkü, gözü kararmış anti-AKP’cilikle aynı safta olmak istemiyorum; o tavrın “anti”siyim; bu yüzden “anti-anti-AKP’yim” diyorum.

Bu çerçevede ve bir tarihçi, bir sosyal bilimci olarak, olabildiğince nesnel yaklaşmaya çalıştığımda, AKP’nin belirgin bir gelecek vizyonu, bir gelecek projesi olduğunu; Türkiye’yi şuradan alıp şuraya götürmek istediğini görüyorum. Habire projelerden söz ediliyor;  benim için proje sadece üçüncü havalimanı, üçüncü köprü veya kanal filan değil (ki son ikisine galiba karşıyım veya karşı olabilirim). Daha büyük bir sorun var: AK Parti dışında, geleceği düşünen başka bir siyasi güç yok. Ne CHP’nin böyle bir derdi ve vizyonu var, ne de MHP’nin. Onlar 20. yüzyılın son çeyreğinde, en fazla 1980’lerde kalmış gibiler. Ne Baykal, ne Kılıçdaroğlu döneminde CHP’den “biz şöyle bir Türkiye istiyoruz” türü herhangi bir şey duymadım. Diğer, parlamento-dışı diyebileceğimiz muhalefet unsurlarının da hiçbir pozitif tasavvurlarını göremiyorum. Galiba bir tek AKP, 20. yüzyılı ve bir bütün olarak Yakınçağı geride bırakırken, 21. yüzyılın şafağına yeni bir makro-projeyle geldi. Onun için Yeni Türkiye söylemi tamamen AK Parti’nin inhisarında kalıyor. Belki tek istisna Kürt siyaseti denebilir. Ama onların da tam ne istedikleri biraz belirsiz kalıyor.

AK Parti 80’lerin baskıcı, 90’ların kaotik ortamı üzerine reformlar yapan bir hareket olarak ortaya çıktı. AK Parti, bu dönemler kıyaslandığında ne açıdan farklı?

1990’lar, daha doğrusu 1989-2002 arası, Türkiye için tamamen kayıp yıllardır. 1989’da Özal, daha önce yaptığı hataların üzerine, bir de kendini cumhurbaşkanlığına terfi ettirip, âdetâ Çankaya’ya kaçıp, Anavatan Partisini Mesut Yılmaz’a bıraktı. Bu  çok büyük bir hataydı ve ANAP’ta ifade bulmuş olan ilk kapsamlı reform denemesinin çökmesine, ANAP’ın da çözülme ve dağılmasına yol açtı. Oysa AK Parti’den önce Atatürkçü otoriter ulus-devlet modelinin ve sonuçlarının aşılması yönünde ilk kapsamlı reform hamlesi Özal’dan gelmişti. Ancak hatâları, şimdi AK Parti deneyimi ile karşılaştırıldığında çok daha net görülüyor.

Nasıl?

Turgut Özal’ın belirli reform vizyonları vardı ama bunun vazgeçilmez enstrümanı, iktidar temeli olarak güçlü bir partiyi adım adım inşa etmeyi ve elde tutmayı bilen bir politikacı değildi; iç politikada bunu becerebilen bir parti lideri değildi. 1982-83 koşullarında, “dört eğilimin birliği” gibi önemli bir fikir etrafında, ANAP’ı alelacele kurdu ve ondan sonra da partiyle pek ilgilenmedi, inşasına ihtimam göstermedi. Erdoğan’ın Özal’dan bir farkı, çok iyi becerdiği bir şey, partisini sağlam tutmak.

Neyi kastediyorsunuz?

AK Parti, kabaca yüzde 50’lik çoğunluğuna rağmen aynı zamanda bir iç ve dış kuşatma altında. Çeşitli saldırılar geliyor, şoklar yaşanıyor, ama pek de sarsılmıyor ve dağılmıyor. Elbette tarihsel bir olgunlaşma ve tecrübe kazanma sürecine de yaslanarak, bizzat tabanının olgunlaşmasına da yaslanarak, Erdoğan parti liderliğini, Demokrat Parti’nin Bayar ve Menderes’lerinden de, Turgut Özal’dan da çok daha iyi yaptı, yapıyor. AK Parti bu sayede her seferinde ayakta kaldı ve çeşitli seçimlerden oylarını arttırarak çıktı. Özal yeni bir makro-vizyon oluştururken partisini yönetmeyi, hükümeti elde tutmayı bilemedi. Derken Türkiye 90’lı yıllarda giderek kısırlaştı ve en ufak bir gelecek vizyonu olmayan küçük koalisyon oyunlarına hapsoldu; yerinde saymaya, duraganlaşmaya, kokuşmaya başladı. Bundan 2002 seçimleriyle çıktı.

AK Parti hangi köken ve akrabalıklardan geliyor?

Türkiye’de bir, Meclis’teki İkinci Grup, sonra Terakkiperver ve Serbest Fırkalar, sonra Demokrat Parti, Adalet Partisi  ve ANAP çizgisi oldu. Yani kurucu askeri-bürokratik vesayetin dışında kalan, daha popüler ve popülist, halkın oyuna dayalı klasik merkez-sağ partiler. Bir de 1960’lardan itibaren, bir politik İslâm veya İslâmcılık çizgisi oldu: Nizam, Selâmet, Refah, Fazilet ve Saadet. Bence AK Parti bu iki çizgi ve geleneğin birleşme ve kesişme noktasında yer aldı, alıyor. Ne sadece biri, ne sadece diğeri. Her ikisinin serüveninden dersler çıkardı ve Özal’ın “dört eğilim”indeki ana fikri daha ileri bir senteze taşıdı. Bu sayede, önemli yeniliklerle sahneye çıktı.

AK Parti’nin AB de dahil Batı ile ilişkileri bu çerçevede nasıl değerlendirilmeli, nereye konumlandırılmalı?

Son zamanlarda Batı ve Avrupa ile ilişkisinin biraz soğumuş olmasına rağmen (ki ben bunu yanlış buluyorum), 2002’den bu yana AKP, Batı düşmanı olmayan ılımlı bir siyasal İslâmın Türkiye’de de, dünyada da ilk ve çok önemli bir örneğini ortaya koydu. Spesifik konulardaki siyasi anlaşmazlıkları kastetmiyorum; kültürel ve zihinsel olarak Batıyla barışık bir İslâmcılığın mümkün olduğunu gösterdi. Aynı zamanda, klasik merkez-sağ partilerin vizyonunu da önemli ölçüde değiştirdi. Daha kitlesel, daha kucaklayıcı bir parti olmayı ve bunu sürdürmeyi başardı.

İcraatı açısından AK Parti’yi sosyal adaletçi bulan da var, neo-liberal de. Siz AK Parti’nin sosyo-ekonomik icraat mantığı için ne dersiniz?


Neo-liberalizm yaftası hiç gerçeklerle bağdaşmıyor. Eski sol kalıntısı bir mantıkla bu, kötüleyici bir sıfat gibi kullanılıyor. Sırf devlet sektörünü küçültme ve özelleştirme adımları, bunun için yeterli değil. Hem özelleştirme anından itibaren bu şirketlerin devlet tarafından nasıl denetlendiği sorunu var, hem de diğer sektör ve girişimler diye bir mesele var. Dikkatle bakıldığında, AKP’nin, belki kendi İslâmî sosyal adalet geleneklerinden de kaynaklanan, ciddî bir bölüşümcülüğü ve refah devleti politikaları söz konusu. Konut ve sağlık politikalarında bu çok net görülüyor. Orta ve dar gelirlilere konut sahipliği kapılarını açtı; çok çok iyileştirilmiş devlet hastanelerinin ve ayrıca özel hastanelerden yararlanmanın kapılarını açtı. Hayatı en ayrıcalıklı özel hastanelerde geçmiş, devlet hastanelerinin kapısından girmemiş çok dar bir kesim, AK Parti’nin bu alanlarda neler yaptığının farkında olmayabilir. Ben bu alanda nereden nereye gelindiğini çok iyi biliyorum. En önemlisi, AKP belediyeciliğinin neresi neo-liberal? Türkiye’de kentli nüfus oranı yüzde 65’ten yüzde 80’e patlarken, AKP belediyeleri bu gelişmeye ayak uydurmayı ve yeni yeni yerleşim alanlarına altyapı, ulaşım, sağlık, okul hizmetleri götürmeyi başardı. TC tarihinin en başarılı belediyeciliğidir bu. Neden o kitleler AK Parti’ye oy veriyor ki? Demokrasiye inanmadığını söylediğim kesim bunları “bir torba kömür ve makarnayla satın alınıyorlar” diye geçiştirmekle çok hatâ ediyor.

AK Parti şu ana kadar girdiği her seçimde halk desteğini artırmasına rağmen, toplumun elitlerince neden hâlâ kabullenilmiyor, habire saldırıya uğruyor?

Geçtiğimiz haftalarda bir televizyon kanalında, sol kökenli çok seçkin bir akademik iktisatçımız, herhalde “mahalle”sinden çeşitli saldırılara uğramayı da göze alarak, AK Parti iktidarıyla birlikte toplumun yüzde 80’inin yaşam standartlarının iyileştiğini ve pastadan daha fazla pay aldıklarını; buna karşılık toplumun en üst yüzde 20’sinin (diyelim, köklü İstanbul büyük burjuvazisinin), aslında koşulları kötüleşmediği halde eski ayrıcalıklı konumlarını kaybettikleri için durumunu kötüleşmiş gibi algıladığını anlattı. Titiz ve dikkatli bir tahlildi. Katılıyorum.

Başbakan Erdoğan’ın toplumun geniş bir kesimince sevilmesi yanında eleştirilen yönleri de var. Halil Berktay Tayyip Erdoğan’da neleri eleştiriyor?

Eleştirdiğim bir yığın şey var. En başta, zaman zaman çok sertleşen siyasal tarzından hoşlanmıyorum. Bağırarak ve yukarıdan konuşmasından hoşlanmıyorum. Micro-management yapmasını, yani her şeye karışmaya kalkmasını da yanlış buluyorum. Bazen toplumsal tepkilerle, azınlık tepkileri de olsa, cepheden inatlaşmaya girmesi çok ters geliyor. Bunların hepsinin birleştiği örnekler var. Mesela Gezi Parkına AVM yapılmasına şahsen sahip çıkması, illâ yapacağız diye tutturması ve bunu bir ülke meselesi haline getirmesi çok hatâlıydı. Daha önce, Ermenistan sınırına yakın bir heykel için, ne kadar kötü ve çirkin olursa olsun, çok muktedir bir edâyla yıkılsın emri vermesi yanlıştı (çünkü politikacıların bilim ve sanat alanlarına tecavüzü prensip olarak yanlıştır). İnsanların yaşam tarzına, fiilen değilse de söylem olarak karışması, kadınların bedensel özgürlüğüne müdahale anlamına gelebilecek kürtaj ve sezeryan açıklamaları hatâlıydı. Keza, içki içme alan ve zamanlarının sınırlandırılması tartışmasında, “rakı değil ayran içsinler” beyanı hatâlıydı çünkü sorunu derhal yaşam tercihleri alanına taşıyordu. Gezi protestolarının ilk başlarında, aşırı polis şiddetini es geçen ve sırf göstericilere saldıran demeci muazzam bir hatâydı. Soma faciasında, “bu normaldir, olur böyle şeyler, bu işin fıtratında vardır” yollu demeci, keza büyük bir duyarsızlık örneğiydi. Joachim Gauck çok büyük densizlikler yaptı ama “ne de olsa bir rahip eskisi” demek klasik Hıristiyan düşmanlığı tuzağına düşmek bakımından çok yanlıştı; Freedom House’un raporu alabildiğine sakat ama “başındaki Yahudi” diye tepki göstermek klasik anti-semitizm tuzağına düşmek bakımından çok yanlıştı. AKP’nin ve başbakanın, gerilimi düşürmek, daha toparlayıcı olmak, demokrasi projesi konusunda tekrar güven vermek, hatâlarını bertaraf etmek için bir şeyler yapması; belki oturup yeniden düşünmesi ve bir bilanço çıkarması gerektiği kanısındayım.

Fakat Başbakanın bu denli sertleşmesinde, uğradığı yoğun saldırının, muhalefetin çatışmayı körükleyen retoriğinin payı da yok mu?

Evet, doğru; ciddi bir kuşatma altında ve şahsen de hedef haline getirilmiş bulunuyor. Ama kendisinin de kutuplaşma ve gerilimi arttırmaya katkı yaptığını düşünüyorum. Oysa devlet adamı ve hele iktidar, her zaman daha olgun ve sabırlı olmak zorunda. Bazı ortamlara girecekseniz, her türlü sataşma ve provokasyona hazır olarak gireceksiniz. AK Parti liderliği, parti ve hükümet olarak bir soluk alsa; olayların hızıyla bir noktadan bir noktaya gitmek yerine, Türkiye ne durumda, bu kadar aşırı ve katılaşmış bir kutuplaşmayı nasıl aşarız, aşmak için yapabileceğimiz bir şey var mıdır diye bir envanter çalışmasına girse, faydalı olur sanıyorum.

Son bir yıl Türkiye ve AK Parti için zor ve sarsıntılı geçti. Sizin son bir yıla ilişkin değerlendirmenizde nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?

Son bir yıl, AK Parti’yi devirmeye yönelik girişimlerle geçti. Gezi, 17 Aralık ve devamı, bütün o bantlar, Soma, Okmeydanı. Bir maden faciası yaşanıyor; bir bakıyorsunuz herkes Taksim’e çıkma yarışı içinde. Ne olursa olsun bir bahane bulalım da sokağa çıkalım, ateşler yakalım, polisle çatışalım diyen bir kesim var.

AK Parti’nin 12 yıllık iktidarının kazanımları bağlamında, ileriye dönük öngörünüz nedir?

Çok partili hayata geçilen 1946’dan bu yana, bu kadar uzun ve üstelik kesintisiz bir sivil-demokratik yönetim olmadı. Ne Demirel, ne Özal; AKP’nin performansı hepsini aşıyor. Siyasal istikrar, demokratikleşme ve ekonomik büyüme elele gitti. Kaldı ki, herhalde bu 12 yıl, en az 16 yıla da çıkacak. Bir yandan bunun kıymetini bilmek gerekir; bir yandan da bunun yerinde saymaya, ilerleme ivmesini kaybetmeye dönüşmemesi gerektiğini düşünüyorum. Reformlar tekrar hız kazanmalı. Anayasa değişip demokratikleşmeli. Kürt barışı geri dönülmezlik kazanmalı. İktidarın söylemi, 23 Nisan 2014 taziye mesajının dili ve üslubunda birleşmeli, onunla tutarlı hale gelmeli. Okmeydanı’nda bir vatandaşın polis kurşunuyla hayatını kaybetmesi veya başbakanlık müşavirinin birilerine tekme tokat girişmesi gibi olaylar Türkiye’nin sahneleri olmaktan çıkmalı. Yoksa bu kutuplaşma sürer gider.

Ya muhalefetin ruh durumu?

AK Parti muhalifleri için bu 12 yıl felaket yılları, çünkü yenilgiden yenilgiye gidiyorlar. Karamsarlıkları nefrete dönüşüyor. Ben insanlarda biraz “12 yıldır tek bir başarımız olmayacak mı, küçük de olsa bir zafer kazanamayacak mıyız” hayıflanması ve tepkiselliğini görüyorum. Öfkeli çaresizlik veya çaresiz öfkelilik halindeler. “Bir yerde olsun yenilgiye uğratabilsek” özlemi çok şiddetli. Türkiye’nin ilerlediği ve kazandığı şeklinde düşünmüyorlar; kendi kesimleri, “mahalle”leri açısından düşünüyorlar. Yanlarından geçen otomobile hiç olmazsa bir tekme atıp çamurluğunu göçürmek istiyorlar. Karamsarlık böyle bir hınç ve öfke birikimine yol açtı.

Bu çaresiz muhalefet hâli Kemalist ve sosyalist kesimlere nasıl yansıyor?

Kemalist ve sosyalist kökenlerden gelen aydınların birikmiş ideolojik kamburları var. Marksist soldan gelen aydınların en seçkinleri bile, (a) tarihin yönü; (b) gelecekteki sosyalizm; (c) oraya giden yolda işçi sınıfı devrimi gibi “eski” anlayışlarından her ne kadar “vazgeçtiğini” söyleseler bile, aslında bazı temel unsurlarından vazgeçmiş değiller.  Bıçağın kemiğe dayandığı noktada, “sosyalizm” hedefi ve projesinin içinden düşünmeye, yani kapitalizmi bütünüyle reddedip sistemik bir alternatif aramaya devam ediyorlar. Dahası, sosyalizmi ve kendi sosyalistliklerini, pek de hakları (hakkımız) olmadığı halde, ahlâki bakımdan daha üstün bir konum, bir üstünlük payesi sanmak ve saymaktan kurtulamıyorlar. Bundan vazgeçtikleri anda başka bir gelecek projeleri kalmıyor. Öte yandan, bundan vazgeçmedikleri için, mevcut düzeni daha iyi ve temiz yönetmek bağlamında hiçbir pozitif fikir üretemiyorlar. Batı solunun on yıllarca önce kabullendiği “kapitalizmle olmuyor ama kapitalizmsiz hiç olmuyor” gerçeğini, Türkiye solu hâlâ içine sindiremiyor. Onun için de kendi “yeni Türkiye”lerini düşleyemiyorlar. Başarısızlıklarını halkın geriliğinde, cahilliğinde, satın alınmaya yatkınlığında aramaya devam ediyorlar. Bu noktada Kemalist jakobenizmle Marksist jakobenizm arasında çok bir fark yok maalesef.