Hüsnü Aktaş Hoca’dan AK Parti Yorumu

  • 1 Cevap
  • 3326 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Hüsnü Aktaş Hoca’dan AK Parti Yorumu
« : 21 Mayıs 2014, 04:44:11 ÖS 16 »


Hüsnü Aktaş Hoca’dan AK Parti Yorumu

Fıkıh uzmanı Hüsnü Aktaş Hoca, AK Parti’nin İslamcı bir parti olmadığını; iktidarları döneminde insanların yaşam şekline müdahaleye niyet bile edilmediğini söyledi.





21 Mayıs 2014 Çarşamba

Vahdet Vakfı Başkanı, Fıkıh Alimi Hüsnü Aktaş Hocaefendi, AK Parti’nin İslamcı bir parti olmadığını; iktidarları döneminde insanların yaşam şekline müdahaleye niyet bile edilmediğini söyledi.

Akit Ankara Temsilcisi Yener Dönmez, Aktaş Hoca ile  Gezi ve 17-25 Aralık olaylarından mütedeyyin kesimlerde gözlemlenen sekülerleşme eğilimine, CHP başta olmak üzere laikçi yapıların dine yaklaşım biçimlerinde görülen esneme emarelerinden toplumdaki ahlaki yozlaşma ve AK Parti’nin İslami bir parti olup olmadığına kadar bir dizi konuyu görüştü. Hüsnü Aktaş hocanın özellikle AK Parti ile ilgili değerlendirmeleri hayli dikkat çekti:

“KEMALİSTLER SİYASİ VE İCTİMÂİ SOYKIRIM UYGULADILAR”

Yener Dönmez: Üç dönemdir üst üste muhafazakâr bir parti iktidarda ve girdiği her seçimden ezici bir çoğunluğun oyunu alabiliyor. Bu yönüyle Türkiye muhafazakârlaşıyor diyebilir miyiz?

Hüsnü Aktaş: Sualinize cevap verebilmek için önce ‘Muhafazakârlık’ ve ‘Devrimcilik’ şeklinde ifade edilen siyasi tavırların keyfiyetini dikkate almamız gerekir. Muhafazakârlığı insanların kahir ekseriyeti tarafından benimsenen ‘siyasi ve sosyal değerleri korumak’ şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında değişik siyasi ideolojileri savunan kimselerin, arzu ettikleri siyasi düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşmaları mümkündür. Buna Kemalistler ve Sosyalistler de dâhildir. Meselâ: Yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın girişinde yer alan ve ‘değiştirilemez/değiştirilmesi dahi teklif edilemez’ şeklinde ifade edilen ilkeleri savunan Kemalist politikacıların muhafazakâr bir tavrı benimsediklerini söyleyebiliriz. Muhafazakârlık, rasyonalist ideolojilere şüpheyle yaklaşan ve zamanla ortaya çıkan teâmüllerin korunmasını esas alan bir anlayışın ifadesidir. Muhafazakârlığı bir düşünce sistemi olarak ilk savunan mütefekkir, İngiliz filozof Edmund Burke olmuştur. Burke, Büyük Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği yıllarda yaşamıştır. O yıllarda İngiliz devlet adamları, Fransız Devrimi’nin getirdiği siyasi değerlerin ve kültürün kendi ülkelerini de etkileyeceği endişesine kapılmışlardır. Muhafazakârlığı savunan Burke, Fransız Devrimi’nin getirdiği siyasi kültürü (modernizmi) reddetmiş ve kısa sürede yapılan büyük değişikliklerin manevi soykırıma vesile olacağını ileri sürmüştür. Bu izahtan sonra sualinize geçebiliriz. Kendilerini ‘Muhafazakâr Demokrat’ olarak nitelendiren AK Parti sözcülerinin; İngiliz filozof Edmund Burke’nin dünya görüşünü benimsediklerini ve bu anlamda ‘muhafazakâr olduklarını’ iddia etmek kolay değildir. Ancak ‘kişi ikrarı ile muaheze olunur’ kaidesini dikkate aldığımız zaman, muhafazakâr olduklarını söyleyebiliriz. AK Parti’nin İslâmcı bir parti olmadığı da sözcüleri tarafından defalarca ifade edilmiştir.  Modern-ulus devlet paradigmasını benimsediğini de söylemek mümkündür.




AK PARTİ CHP ZİHNİYETİNE KARŞI ZAFER KAZANDI

Yener Dönmez: AK Parti’nin seçim zaferlerini neye bağlıyorsunuz?

Hüsnü Aktaş: AK Parti’nin girdiği bütün seçimleri kazanmasının bir değil, birden fazla sebebi vardır. Lozan Antlaşması’nda ‘millet sistemini’ dikkate alan ve Müslümanları ‘kurucu-asli unsur’, Gayr-i Müslimleri de ‘azınlık’ kabul eden devlet adamları, zaman içerisinde ulusal üst kimlik ve kamusal alan gibi keyfiyeti meçhul kavramları savunmaya başlamışlardır. Laiklik ideolojisini devlet dini haline getiren Kemalist politikacılar, profan-seküler vatandaş kimliğini ön plâna çıkarmışlardır. Bu arada tek parti döneminde ‘Müslüman kimliğini’ mahkûm edebilmek için bütün imkânlarını seferber ettikleri ve değişik tuzaklar kurdukları da malûmdur. Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘on yılda, on milyon insan yarattık her yaştan’ diye övünen Kemalistlerin; kendi ifadelerine göre ‘halk için, halka rağmen’ yaptıkları siyasi ve ictimâi soykırım, mukaddes değerlerini muhafaza etmeyi şeref bilen insanların muhalefetine sebep olmuştur. Bazı sosyologların ‘Türkiye’nin muhafazakârlaşması’ şeklinde ifade ettikleri siyasi değişim; farzları yasaklayan ve haramları teşvik eden siyasi hareketlere, özellikle CHP zihniyetine karşı direnen insanların siyasi tavrıyla ilgilidir.  Bilindiği gibi sadece AK Parti değil; 1950’li yıllarda Demokrat Parti ve 1960’lı yıllarda Adalet Partisi, CHP’nin temsil ettiği siyasi misyona karşı seçimlerden zaferle çıkmıştır.

“LAİKPERSTLER, TESETTÜRDE SAMİMİ DEĞİLLER!”

Yener Dönmez: Katı laikçi partilerde dine karşı bir yumuşamanın, bir esnemenin olduğu görülüyor. Örneğin başörtüsü konusunda eski tavırlarını sergilemiyorlar. Bu tavırlarını şartların zorlamasına mı bağlamak gerekir yoksa gerçekten samimi tavırları mı?

Hüsnü Aktaş: Önce bir tesbitte bulunalım. Cumhuriyet rejimini kuran kadroların, “dini inançlarını ve değerlerini, kamu alanına taşımayan modern vatandaşların yetiştirilmesini, yani din ile devlet işlerinin birbirlerinden ayrılmasını” esas aldıkları malûmdur. Türkiye’ye mahsus olduğu iddia edilen lâiklik tatbikatı; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, dini anlayışların devlet tarafından denetlenmesini ve yönlendirilmesini ön plâna çıkarmıştır. Vatandaşlarının neye inanacaklarını, hangi kıyafetlerle sokağa çıkacaklarını, neyi düşüneceklerini ve bu düşüncelerini nasıl ifade edeceklerini tesbit eden sivil ve asker bürokratlar, Cumhuriyet adına  “Totaliter Devlet”  anlayışını benimsemişlerdir. Türkiye’nin gündemini yıllarca meşgul eden tesettür yasağı, Modern-Sivil Din anlayışının tabii bir neticesidir. Aydınlanma felsefesini benimseyen bütün ülkelerde; Modern-Sivil Din projesi, insanların dünya görüşlerini şekillendiren ve inançlarını değiştiren bir keyfiyete haizdir. Sivil din projesinin ortak hedeflerini, maddeler halinde izah etmek mümkündür.  Birincisi: Münzel kitaba dayanan bütün dinlerde; hüküm koyma hakkı Allah’a, konulan ilâhi hükümlere uyma mecburiyeti ise insana mahsustur. ‘Sivil Din Projesi’nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir haktır. Din, devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı müddetçe önemlidir. Sivil din anlayışı, insanların sadece yaşama biçimlerini değiştiren basit bir programın uygulanmasından ibaret değildir. Bu proje, insanı yerinden eden, onu kendisine ve kendi dışındaki dünyaya yabancılaştıran, insanın mukaddes-münzel din idrakini parçalayan, “modern-ulus devlet/mukaddes resmi ideoloji” anlayışını telkin eden,  insanın yeryüzündeki varlık sebebini yemek, içmek, eğlenmek ve barınmak gibi dünyevi ihtiyaçlarıyla sınırlandırmasını sağlayan bir projedir. İkincisi: Modern-sivil din anlayışı; insanı yeryüzünün halifesi değil, sahibi olarak gören, münzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren bir projedir. Varlığın öznesi olarak sadece insanı, mekânı olarak sadece ‘dünya’yı, zaman olarak da sadece ‘şimdi’yi merkeze alan; bu yönüyle insanoğlunu Allah’a (cc) ve ilâhî olan herşeye karşı lâubaliliğe sevkeden bir projedir. Üçüncüsü: Modern-Sivil Din Projesi; münzel kitaba dayanan dinlerin temel hedeflerini tahrif ettiği için, insanların din ve vicdan hürriyetlerini ortadan kaldıran, bunun yerine tahrif edilmiş ‘Din ve Vicdan Özgürlüğü’ anlayışını yerleştiren bir projedir. Dördüncüsü: Münzel kitaba dayanmayan sivil din anlayışını benimseyen politikacıların dindarlık iddiaları; ahiret gününde hesaba çekilme şuurundan mahrum olan ve gösteriş merakına kapılan, ‘Mekke Müşriklerinin’ dindarlık anlayışlarından farklı değildir. Bu projeyi şekillendiren devlet adamları; kendilerini Allah’ın (cc) indirdiği hükümlerden müstağni saydıkları için, insanları hevâlarına göre yönetme ihtirasından kurtulamazlar.

TÜRKİYE’DE DİN ANLAYIŞINDA LAİKÇİLİK ETKİLİ

Türkiye’nin sivil din projesinde, Aydınlanma Felsefesinin ve Fransa’da uygulanan Lâisizm (lâikçilik) anlayışının önemli bir yeri vardır. Eski Yargıtay Başkanlarından Doç. Dr. Sami Selçuk “Laiklik felsefesi ile laikçilik tatbikatı arasındaki çelişkiyi” izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Fransa’yı örnek alan Türkiye; din-devlet ilişkisi açısından, Fransa’nın yaşadığı hastalıklardan bir türlü kurtulamamanın sıkıntısını çekmektedir. Lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. (...) Türkiye Cumhuriyeti egemenliğin kaynağı açısından laik, devlet örgütlenmesi açısından teokratik, dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir.”  Bu noktada bazı inceliklere işaret etmekte fayda vardır. Bizler harf devrimi sebebiyle alfabesini kaybetmiş bir ümmetin çocuklarıyız. Devrimlerin gerçekleştirildiği ilk yıllarda alimlerimiz, hafızlarımız, Mısır’a, Suriye’ye kaçmak zorunda kaldılar. Unutulmasın diye gizli gizli Kur’an okumaya ve okutmaya çalıştık yıllarca. Cuma hutbelerinde bize bu zulmü yaşatanlara dua edildiğini, minarelerimizin düzenin propaganda aracına dönüştürüldüğünü gördük, fakat yıllarca bu zulmü teşhir bile edemedik! İslâmi tesettürü yasaklamaya çalışan lâikperest politikacılarda görünen tavır değişikliği; askeri vesâyet sistemi zaafa uğradığı için, yeni bir taktik geliştirme ihtiyacıyla ilgilidir. Tesettür meselesinde samimi olmadıkları kendi beyanlarından ve davranışlarından anlamak mümkündür.

“AK PARTİ YAŞAM ŞEKLİNE MÜDAHALEYE NİYET BİLE ETMEDİ”

Yener Dönmez: Ekonomik kalkınmayla birlikte muhafazakâr kesimin yaşam tarzında bir değişiklik gözlemliyor musunuz? Sekülerleşme ne boyutta? İddia edildiği gibi iktidarın insanların yaşam biçimini şekillendirmeye dönük bir baskısının olduğunu düşünüyor musunuz?

Hüsnü Aktaş: Dünyevileşme kavramı; hesap gününü unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v): “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-i emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur” buyurduğu malûmdur. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de kıssaları haber verilen Firavun, Karun, Belâm ve onlarla işbirliği yapan kimselerin, dünyevîleşmenin farklı boyutlarını temsil ettiklerini söylemek mümkündür. Dünyevileşme fesadının genel ahlâkı, siyasi otoriteyi ve ahireti yok sayma gibi tercihlerle ilgisi olduğu gibi, felsefi anlamda sekülarizm ve laiklik denilen kalbî tercihlerle de ilgisi vardır.

LAİKLİK İLE SEKÜLERİZM ET İLE TIRNAK GİBİ

Sekülarizm, hayatın her alanında ilâhi teklifleri (vahyi) devre dışı bırakma, dinîn şiarlarını/ sembolleri anlamsızlaştırma ve dini sadece vicdanî bir tercih olarak değerlendirme halini ifade eden bir ideolojidir. Laiklik ile sekülarizm arasındaki münasebet ise, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Laikliğin felsefî değerini, kasdını ve ortaya çıkış macerasını bir tarafa bırakmak ve bu siyaset tarzını sadece ‘yönetim tekniği’ gibi takdim etmek doğru değildir. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Bu tesbitten sonra sualinize geçebiliriz. Ekonomik kalkınmayla birlikte muhafazakâr kesimin hayat tarzında bazı değişikliklerin olduğunu gizlemek mümkün değildir. Bu kendi iradi tercihleriyle ilgili bir hadisedir. Her mükellef hesap gününde, kendi tercihlerine ve amellerine göre hesaba çekilecektir. AK Parti iktidarının, ‘insanların hayat tarzını şekillendirmeye matuf herhangi bir tavsiyesi veya baskısı var mıdır?’ sualine verilecek cevap malûmdur. On iki yıllık iktidarları döneminde, böyle bir şeye niyet bile etmemişlerdir.  İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak gibi bir meselelerinin olmadığını da söyleyebiliriz.

TOPLUMDAKİ İFSATTAN BÜTÜN KATMANLAR SORUMLU

Yener Dönmez:  Toplumda suç oranının artmasını; örneğin aile içi şiddet, cinsel istismar, uyuşturucu ve alkolün yaygınlaşmasını neye bağlıyorsunuz?

Hüsnü Aktaş: Yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun hem üstün meziyetleri, hem zaman içerisinde ortaya çıkan zaafları vardır. Kur’an-ı Kerim’de ‘mitolojik-mukaddes insan tiplerine’ yer verilmemiş, aksine insanın değişik zaaflarla malûl olduğu beyan edilmiştir. Meselâ: “Şeytanın telkinlerine kulak vermesi, şehvetlerinin peşinde koşması, cimriliğe meyletmesi, biriktirdiği mallar sayesinde ölümsüz olacağı vehmine kapılması, hayrına da, şerrine de bilmeden dua etmesi” gibi zaafları, muhkem âyetlerle haber verilmiştir. Türkiye’de rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, fuhuş ve faizcilik gibi fesada sebep olan kötülüklerin yayılması, müslümanların bunu önlemek için ellerinden gelen gayreti sarf etmemeleri bazı felâketlerin yaşanmasına vesile olmaktadır.

SU İÇİN GEMİ DELİNMEZ!

Cemiyet halinde yaşayan insanları bir geminin yolcularına benzeten Peygamberimiz Efendimiz (sav), akıl sahibi olan insanların ibret almaları için şu misali vermiştir: ‘Allah’ın çizdiği sınırları muhafaza etmeye ve başkalarına faydalı olmaya çalışanlar ile meşrû sınırları aşıp günaha düşenlerin hali, bir gemiye binip denize açılan insanların hali gibidir. Onlardan bazıları geminin alt kısımlarında yerini almışlar, bazıları da geminin güvertesine çıkmışlardır. Alt kısımda bulunanlardan birisi su almak için yukarıdakilerin yanına çıkar. Yukarıdakiler ona su konusunda (vermemek için) eziyet ederler. Bunun üzerine o adam eline baltayı alır ve geminin tabanını delmeye başlar. Durumu farkedenler ‘Ne oluyor sana? Neyin var?’ diye sorarlar. O da, ‘Siz bana su konusunda eziyet ettiniz!.. Bana su lazım, gemiyi deliyorum’ cevabını verir. Böyle bir durumda eğer onlar adamın elini tutar, gemiyi delmesine mani olurlarsa kurtulurlar. Aksi takdirde o adamla birlikte kendileri de helâk olurlar’. Siyasi, ahlaki ve ictimai keyfiyete haiz olan bu teşbih; sadece içinde bulunduğumuz halin tahlili açısından değil, ayna zamanda ‘Ne yapmalı?’ sualine cevap bulabilmek için de oldukça önemlidir. AK Parti iktidarı; Avrupa Birliği’ne uyumu sağlamak için, bazı yasalar çıkarmıştır.  Zinayı suç olmaktan çıkaran ve aile nizamını derinden sarsan bu yasalar, sualinizde yer alan aile için şiddeti ve cinsel istismar hadiselerini gündeme getirmiştir. Haber-Vaktim İnternet Sitesi’nde yer alan bir habere göre; geçtiğimiz yıl açılan boşanma davalarındaki artış, bir yıl öncesine göre yüzde yüzün üzerinde artış göstermiştir. Son beş yıl içerisinde esrar kullananların oranı % 140 artmıştır. Bu rakamların ortaya koyduğu cemiyet hayatında yaşanan değişimin, ‘efradını cami, ağyarına mani bir şekilde’ tahlil edilmesi gerekir.

“LAİKLİK İLE SEKÜLARİZM ET İLE TIRNAK GİBİ”

“Laiklik ile sekülarizm arasındaki münasebet ise, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Laikliğin felsefî değerini, kasdını ve ortaya çıkış macerasını bir tarafa bırakmak ve bu siyaset tarzını sadece ‘yönetim tekniği’ gibi takdim etmek doğru değildir. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Bu tesbitten sonra sualinize geçebiliriz. Ekonomik kalkınmayla birlikte muhafazakâr kesimin hayat tarzında bazı değişikliklerin olduğunu gizlemek mümkün değildir. Bu kendi iradi tercihleriyle ilgili bir hadisedir. Her mükellef hesap gününde, kendi tercihlerine ve amellerine göre hesaba çekilecektir. AK Parti iktidarının, ‘insanların hayat tarzını şekillendirmeye matuf herhangi bir tavsiyesi veya baskısı var mıdır?’ sualine verilecek cevap malûmdur. On iki yıllık iktidarları döneminde, böyle bir şeye niyet bile etmemişlerdir.  İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak gibi bir meselelerinin olmadığını da söyleyebiliriz”

HZ. RASULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ DÜNYEVİLEŞME KONUSUNDA UYARMIŞTI

 “Dünyevileşme kavramı; hesap gününü unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v): “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-i emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur” buyurduğu malûmdur. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir”

Yener Dönmez / Akit

KAYNAK
http://www.habervaktim.com/haber/371876/husnu-aktas-hocadan-ak-parti-yorumu.html



*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5167
    • depo
Ynt: Hüsnü Aktaş Hoca’dan AK Parti Yorumu
« Yanıtla #1 : 21 Mayıs 2014, 04:46:01 ÖS 16 »




Hüsnü Aktaş Hoca’dan Çarpıcı Açıklamalar

Hüsnü Aktaş Hoca: “İlluminati Çetesi’nin kontrolünde olan ‘Oropo’ kampı, yeryüzünde çıkarılacak olan fitne ve fesadın planlandığı bir kamptır”





20 Mayıs 2014 Salı

Vahdet Vakfı Başkanı, Fıkıh uzmanı Hüsnü Aktaş Hoca, Akit Ankara Temsilcisi Yener Dönmez’e çarpıcı açıklamalarda bulundu. Aktaş Hoca, Gezi eylemleri ile 17-25 Aralık girişimleri arasında direk bağlantı olduğunu kaydetti.

İnternet ve sosyal paylaşım sitelerinin günümüzde birer ‘psikolojik harp’ unsuru olarak kullanıldığını belirten Aktaş Hoca “İlluminati Çetesi kontrolünde olan Oropo kampı, yeryüzünde çıkarılacak olan fitne ve fesadın planlandığı bir kamptır” dedi.

Dönmez’in soruları ve Aktaş’ın çarpıcı cevapları şöyle:

“GEZİ VE 17 ARALIK BİRBİRİNİN MÜTEMMİM CÜZÜDÜR”

Yener Dönmez: Gezi süreci ve 17-25 Aralık Operasyonları sizin için ne ifade ediyor?

Hüsnü Aktaş: Taksim-Gezi Parkı direnişinin ve 17-25 Aralık tarihlerinde yapılan operasyonların bir değil, birden fazla sebebi vardır. Son yarım asırdır ülkeler arası savaşlar azalırken, ülke içi çatışmalarda hızlı bir artış görülmektedir. Yani devletler artık birbirleriyle savaşmıyorlar. Buna mukabil bazı ülkelerde birbirlerinden farklı olan gruplar, (etnik, dini vs) birbirleriyle mücadele etmeye devam ediyorlar. Dünya Bankası’nın, iki yıl üzerinde çalışarak hazırladığı ‘İhtilâf, Güvenlik ve Kalkınma’ raporuna göre; “dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri,  terör ve şiddetten muzdarip bir halde yaşamaya mahkûm edilmiştir.” Bu insanların büyük bir çoğunluğu fakir ülkelerin vatandaşlarıdır. Yani terör ve şiddet, daha çok geri kalmış ülkelerde görülen bir hadisedir.

TERÖRDE KAYIP BATILIDA YÜZDE 20, DOĞULUDA YÜZDE 80

Terör problemi olan ülkeler, son yirmi beş yılda yüzde yirmi oranında fakirleşmiş durumdadırlar. Son on yılda, terörden hayatını kaybedenlerin yüzde sekseni,  Batı dışındaki ülkelerin vatandaşlarıdır.  Herhangi bir ülkenin ‘terörle mücadele’ etmeye mecbur olması,  yaklaşık otuz yılına mal olmaktadır, yani otuz yıl yerinde saymaktadır. Ticaretinin eski seviyelere ulaşması, tam yirmi yılını aldığı görülmektedir. Ayrıca ihtilaf ve çatışmalar uzun bir süre devam edince, durdurması da kolay olmamaktadır. Zira günümüzdeki siyasi ihtilafların çoğu, geçmişte yaşanan siyasi hesaplaşmaların bir hülâsasıdır. Dünya Bankası’nın hazırladığı bu raporda; terörün sebebleri ve vesileleri bir kenara bırakılmış, sadece neticeleri tahlil edilmiştir. Taksim-Gezi Parkı’nda yaşanan hadiseleri analiz eden bazı siyaset uzmanları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hataları, üslûbu ve ‘ben yaptım, oldu’ şeklindeki müstağni anlayışı üzerinde durmaktadırlar.  Dikkatlerin tek bir noktaya, hatta tek bir kişiye yöneltilmesi ve ısrarla ‘Erdoğan’ın diktatör tavrı yaşadığımız kaosun sebebidir’ algısının oluşturulması, kusursuz bir propaganda faaliyetidir. The Guardian Gazetesi’nin ‘ Ağaçları korumak için başlatılan eylemler, baskıcı bir rejime karşı direnişin tohumlarını atmıştır’ şeklindeki yorumu, bu propaganda faaliyetinin en güzel delilidir. New York Times yazarı Thomas Friedman; Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın ‘zorba görünümlü modern bir sultan gibi davrandığı’ tezini ileri sürmüştür. O tarihten bu yana çevreci sosyalistlerin, anarşistlerin, Kemalistlerin, ulusalcıların, liberal aydınların ve anti-kapitalist Müslümanların (!) hep bir ağızdan Başbakan için ‘diktatör’ suçlamasına devam ettikleri malûmdur. Hatta Başbakan Erdoğan’ın ‘diktatör’ ilân edilmesini yeterli bulmayan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün gibi politikacılar; tweetlerinde Başbakan’a “O…Çocuğu’ diyebilmiştir. Kendisini ‘Ben müftü karısıyım’ diye takdim eden, daha sonra CHP üyesi olduğu ve bar işlettiği ortaya çıkan bir kadının ‘Ulusal Kanal ve Halk TV ekranlarında’ yapmış olduğu propagandanın keyfiyetini ifade edebilecek kelimeleri bulmak kolay değildir. Taksim-Gezi Parkı direnişinin ilk günlerinde CNN Televizyonu’nun savaş muhabirlerini görevlendirmesi, ABD’de faaliyet gösteren Musevi Lobisi’nin ve Illuminati Çetesi’nin İstanbul’da yaşanan hadiselere müdahil olduğunu göstermektedir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile bir araya gelen Taksim Platformu Sözcüleri’nin televizyon ekranlarına yansıyan üç talebini hatırlamakta fayda vardır. Birincisi: Yapılması düşünülen üçüncü hava alanı projesi derhal iptal edilmelidir. İkincisi: İstanbul Boğazına yapılmak istenen Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden vazgeçilmelidir. Üçüncüsü: Kanal İstanbul projesi iptal edilmeli ve yapılmayacağına dair söz verilmelidir. Eğer 25 Aralık Operasyonu hedefine varsaydı, bu projelerin gerçekleşmesinde görev alan bütün iş adamlarının tutuklandığına şahit olacaktık! Demek ki  ‘Gezi Parkı Direnişi ve 17-25 Aralık Operasyonları’ birbirinin mütemmim cüzüdür.

İSLAMCILAR ARASINDA BİR KAVGA YOK

Bu tesbitten sonra, AK Parti ile Hizmet Camiası arasında yaşanan mücadeleye geçebiliriz.  Halkı Müslüman olan ülkelerde; İslâmi hareketlerin temel çelişkilerinden birisinin fıkhî anlamda cemaat olmak ile modern anlamda siyasi parti olmak arasında yaşandığını söylemek mümkündür. Değişik baskılara maruz kalan cemaatler; yürürlükteki mevzuat sebebiyle,  sivil toplum  (STK) formatına uygun kuruluşları ön plâna çıkarmışlardır.  Bu kuruluşların önemli kısmı iktisadi alanda faaliyet göstermeyi, siyaseti belirlemek yerine siyasete pasif destekle varlığını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Sosyal hayatta ise birer STK muamelesi görmeyi arzu ettiklerini gizlemek mümkün değildir. Son aylarda yaşanan siyaset, cemaat/camia ve STK ilişkisine dair krizin, değişik açılardan tahlil edilmesi gerekir. Bir tarafta  ‘devlet askeri vesayetten kurtuldu’ gerekçesiyle devlete itaati esas alan ve herkesin kendi sınırlarına çekilmesini isteyen Ak Parti iktidarı, diğer tarafta ise siyasi risk almadan devlet yönetimine ortak olmayı arzu eden (kendi ifadelerine göre) hizmet camiası! Mütrefin zümresinin çıkarlarını savunan medya organlarının bu mücadeleyi ‘İslâmcılar arasında yaşanan bir kavga’ şeklinde takdim ettiğini gizlemenin bir manası yoktur. Halbuki İslâmcılar arasında yaşanan bir kavga değildir.

“ARAP BAHARI, İNSAN FITRATININ ORTAYA ÇIKARDIĞI BİR İSYANDIR”

Yener Dönmez: Arap Baharı ile birlikte İslâm coğrafyasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Batı ile Doğu arasındaki güç dengesi hangi istikamette gelişiyor?

Hüsnü Aktaş: Halkı Müslüman olan ülkelerde yaşanan siyasi mücadeleleri tahlil ederken, hem totaliter-saltanat kültürünü, hem de Batı’dan ithal edilen politik-ideolojik tercihleri dikkate almak gerekir. Bu ülkelerde adaleti hafife alan ve İslâm Fıkhı’nı mahkûm etmek için ellerinden gelen gayreti sarf eden politikacılar, bürokratlar ve aydınlar, kendi halklarına ihanet etmişlerdir. Tağuti-totaliter iktidarların işledikleri cinayetleri, kelimelerle ifade etmek kolay değildir. Büyük mütefekkir İbn-i Haldun, asırlar önce adaleti hafife alan ve insanlara zulmeden iktidar sahiplerinin zararlarını ifade ederken şöyle demiştir:” İktidar sahiplerinin adaleti hafife almaları ve zulmetmeye başlamaları, teb’aları için büyük bir felâkettir. Böyle bir siyaset anlayışı, insanın fıtratı için zararlıdır. Hükümdar, ahalisini şiddetli cezalara çarptırsa, insanların ünsiyet duyguları kaybolur. İnsanlar yalan söylemeye, tuzak kurmaya, hile yapmaya ve bu sayede sultanın/devletin zulmünden kurtulmaya gayret ederler. Devletin zevali, hukukun ve ahlakın ortadan kalkmasıyla başlar.”  Müsteşriklerin ‘Arap Baharı’ adını verdikleri halk ayaklanmalarını tahlil ederken, İbn-i Haldun’un bu tesbitlerini dikkate almak gerekir.

FITRATIN ÇIKARDIĞI BİR İSYAN

Arap Baharı, insan fıtratının ortaya çıkardığı bir isyandır.  Dünya sisteminin kurucusu ve koruyucusu olan devletlerin; hem Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan halk ayaklanmalarını, hem de bu ayaklanmaların muhtemel neticelerini dikkate almamaları mümkün değildir. İsrail’in güvenlik kaygıları, Filistin’in İsrail kontrolünden çıkması korkusu ve en önemlisi de Ortadoğu’da İslâmi hassasiyetlerin harekete geçirilmesi ihtimali, ABD ve müttefiklerinin uykularını kaçırmaktadır. Doğu ile Batı arasındaki güç dengesinin ‘Şanghay Beşlisi’ olarak anılan ülkelerin lehine, ABD ve AB ülkelerinin aleyhine değiştiğini söylemek mümkündür. Haberleşme teknolojisinin gelişmesi ve internet sisteminin yaygınlaşması dünyayı küçük bir köye çevirmiştir.

KAMPLARDA FİTNE VE FESAT PLANLANIYOR

Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. ABD ve müttefikleri;  İnternet ve Twitter gibi haberleşme vasıtalarını, propaganda servisine dönüştürmüştür. İnternetin ABD’nin deniz-aşırı istihbaratının bir ürünü olduğunu ileri süren Rusya Devlet Başkanı Putin, “CIA bu projesini geliştirmeye devam ediyor” ifadesini kullanmıştır. Rusya’nın “bir CIA projesi olan internet”ten kendini koruma görevi bulunduğunu belirten Putin, ülkesinin online hakları için mücadele etmesi gerektiğini söylemiştir.Putin’in söz konusu açıklaması Rusya parlamentosunda geçtiğimiz ay kabul edilen internet yasasının  sebebini ortaya koymaktadır.. Söz konusu yasa, yabancı sosyal medya platformlarına serverlerini Rusya’ya yerleştirme zorunluluğu getirmektedir. Yasa ayrıca kullanıcıların son altı aylık bilgilerinin de kopyalanmasını beraberinde getirmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, uzun süredir ülkesinin alternatif bir internet oluşturması gerektiğini ifade etmektedir. Arap Baharı, Taksim-Gezi Direnişi ve Ukrayna’da yaşanan hadiselerde internet ve twitter’in belirleyici rol oynadıklarını unutmamak gerekir. İlluminati Çetesi’nin kontrolünde olan ‘Oropo’ kampı, yeryüzünde çıkarılacak olan fitne ve fesadın planlandığı bir kamptır.                                                                               

GEZİ’NİN DE 17 ARALIK’IN DA HEDEFİNDE DEV PROJELER VAR

Yener Dönmez: Hedefleri neydi?

Hüsnü Aktaş: “Taksim-Gezi Parkı direnişinin ilk günlerinde CNN Televizyonu’nun savaş muhabirlerini görevlendirmesi, ABD’de faaliyet gösteren Musevi Lobisi’nin ve Illuminati Çetesi’nin İstanbul’da yaşanan hadiselere müdahil olduğunu göstermektedir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile bir araya gelen Taksim Platformu Sözcüleri’nin televizyon ekranlarına yansıyan üç talebini hatırlamakta fayda vardır. Birincisi: Yapılması düşünülen üçüncü hava alanı projesi derhal iptal edilmelidir. İkincisi: İstanbul Boğazına yapılmak istenen Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden vazgeçilmelidir. Üçüncüsü: Kanal İstanbul projesi iptal edilmeli ve yapılmayacağına dair söz verilmelidir. Eğer 25 Aralık Operasyonu hedefine varsaydı, bu projelerin gerçekleşmesinde görev alan bütün iş adamlarının tutuklandığına şahit olacaktık! Demek ki  ‘Gezi Parkı Direnişi ve 17-25 Aralık Operasyonları’ birbirinin mütemmim cüzüdür”

Yarın: “Laikçiler samimi değil, taktik peşindeler”

Yener Dönmez / Akit

KAYNAK
http://www.habervaktim.com/haber/371752/husnu-aktas-hocadan-carpici-aciklamalar.html