DİN VE FELSEFEYİ ANLAMAK

  • 2 Cevap
  • 5820 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

DİN VE FELSEFEYİ ANLAMAK
« : 13 Mayıs 2013, 01:56:55 ÖÖ 01 »
METAFİZİK BELİRSİZLİK VE ANLAM SORUNU AÇISINDAN
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE DİN VE FELSEFEYİ ANLAMAK

Doç. Dr. Latif TOKAT
Rize Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Özet
Din ve felsefenin ne olduğu, nasıl çalıştıkları ve aralarında ne gibi bir ilişkinin olduğu, her iki alanın da ortak konusu olan metafizik göz önünde tutularak ele alınmalıdır. Türkiye’de ve genelde İslam düşüncesinde birer fenomen olarak din ve felsefenin neliği tartışılırken, çoğunlukla epistemolojik açıdan bakılmış ve din ve felsefe birbirlerine rakip alanlar olarak görülmüştür.
Bu bildiride, metafizik belirsizlik ve anlam sorunu açısından din ve felsefenin yerinin ne olduğu belirlenmeye çalışılacak, dinin ve felsefenin insan varoluşu açısından taşıdıkları anlam üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda, bir yandan insani bir çaba olarak felsefi düşüncenin kaçınılmazlığı, bir yandan da insanın anlam dünyasına seslenen dini anlamada nasıl bir yöntem takip edilmesi gerektiği tartışılacaktır.
Felsefi açıdan bakıldığında metafizik bir belirsizlikle karşı karşıyayız. Bu durum,  en açık şekilde, “Tanrı’nın gözüyle görme imkanımız yoktur” ifadesiyle ortaya koyulabilir. Felsefi düşüncenin varlık sebebi olan ve mümkün olduğunca belirli hale getirmeyi amaçladığı bu metafizik belirsizlikler, dinin de kesinlik kazandırmak istediği belirsizliklerdir. Anlam sorunu ise, insan varoluşunun belki de birincil problemidir. Hayatın anlamının ne olduğu, hem felsefe hem de din tarafından cevaplandırılmaya çalışılmaktadır.
Metafizik belirsizlik ve anlam arayışı birbiriyle iç içe olan iki sorundur. Metafizik belirsizlik, içinde bulunduğumuz varoluş şartlarını ve geleceğimizi kesin çizgileriyle görememe anlamında ciddi bir güven sorunu yaratmakta, insanı varoluşsal anlamda kaygılandırmaktadır. Belirsizliğin aşırı vurgusu düşünsel zeminin kayganlaşmasına yol açacak ve varoluşsal kaygının derinleşmesine neden olacaktır. Olumsuz gibi görünen bu nokta aslında özgürlüğe ve anlamlılığa imkan sağlamaktadır. Zira metafizik kesinliğin olduğu yerde ne özgürlükten ve ne de anlamlılıktan bahsedebiliriz. Düşünce tarihi, belirsizlikleri giderme ve hakikate her geçen gün biraz daha yaklaşma çabası olarak görülebilir. Bu anlamlı bir süreçtir. Varlığın ve varoluşun gizemini çözme çabası diyebileceğimiz felsefi düşüncenin var olması, yaşamı daha anlamlı hale sokmaktadır.
Din, kesinliği ve kurtuluşu vaat etmektedir. Bununla birlikte varlık ve varoluştaki belirsizliğin dolayısıyla da din yorumlarının hiçbir zaman mutlak anlamda kesinliğe kavuşturulamayacağını, hayatın anlamlı kalabilmesi için kabul etmek durumundayız. Genelde İslam dünyasında, özelde ise Türkiye’de din ile ilgisi olan entelektüel çevreler belirsizliğe yol açacağı gerekçesiyle felsefeden uzak durulması gerektiği fikrini işlemektedirler. Oysa dini bilimler veya ilahiyat alanı felsefi düşünceden uzak durmak bir yana onunla daima ilişki içinde olmalıdır.
1.Giriş: Kavramsal Çerçeve
Bu bildiride, metafizik belirsizlik ve anlam sorunu açısından din ve felsefenin yerinin ne olduğu belirlenmeye çalışılacak, günümüz Türkiye’sinde dinin ve felsefenin insan varoluşu açısından taşıdıkları anlam üzerinde durulacaktır.
Metafizik belirsizlik kavramıyla, Varlığın mahiyeti, niçin var olduğu ve sonunun ne olacağı; Tanrı’nın zatı, ölüm ötesi hayat, insanın ne olduğu gibi konuların mutlak bir kesinliğe kavuşturulamayacağı kastedilmektedir.
Anlam sorunu ifadesiyle ise, topyekün varlığın ve insan varoluşunun gayesi, anlamı ve “doğru yaşamın” ne olduğu sorunu kastedilmektedir.
Burada din, insanın anlam dünyasını şekillendiren ve ona dünya görüşü kazandıran bir değer alanı olması yönüyle ele alınacaktır.
Felsefe kavramına yer verilirken, insanın sorgulama, bilme ve anlama isteği ve bunun sonucunda ortaya çıkan düşünsel faaliyet kastedilmektedir.
2.Metafizik Belirsizlik
Bilindiği gibi Kant, metafizik alanın insan bilgisine kapalı olduğunu belirtirken, epistemolojik bir yetersizlikten yola çıkmakta ve metafizik alanın bilgi değil, inanç konusu olduğunu savunmaktadır. Aslında ondan çok önce Gazali, filozofları eleştirirken sadece dini düşünceyi korumak için hareket etmemiş, tıpkı Kant gibi epistemolojik yetersizliklere dikkat çekmiştir. Gazali’nin duyu, deney, akıl ve sezgi şeklindeki daha güvenilir olan bilgi kaynağını araştırma çabası metafizikle ilgili aynı epistemolojik kaygıyı taşımaktadır.
Kant ve Gazali’nin gerekçeleri dışında metafizikle ilgili mutlak bir kesinliğin yol açacağı başka sorunlar da vardır. Bunların başında da hayatın anlamının, insanın biricikliğinin, özgürlüğünün ve iman etme eyleminin ortadan kalkması riski gelmektedir.
Nitekim Hegel’in sistemci felsefesine en yoğun eleştirileri yapan varoluşçu teolog S. Kierkegaard, sistemci felsefeyi, bireyin varoluşunun anlamını yitireceği ve özgürlüğün ortadan kalkacağı gerekçesiyle sert bir şekilde reddetmiştir. Kierkegaard metafizik belirsizliğin ya da bilinemezliğin arttığı oranda imanın şiddetinin de artacağını düşünmüş olsa gerek.
Kökleri ilk çağa kadar uzanan A. N. Whitehead’ın savunduğu süreç felsefesini hazırlayan sebeplerin başında mutlak kesinliğin yol açacağı bu tür sorunları bertaraf etme çabasının yattığını söyleyebiliriz. Süreç felsefesi aslında bitmemişliği, geleceğin sadece insan açısından değil, Tanrı açısından da açık bir gelecek olduğunu savunmaktadır.
Çağdaş filozoflardan M. Heidegger de, “varlık kendini açmakta, ifşa etmektedir” derken aslında varlığın bitmemişliğini, sabit olmadığını dile getirmiş olmaktadır. Heidegger’e göre, Varlık daima kendini zaman içinde, gizli olmaktan çıkarıp açığa vurmaktadır. Dolayısıyla biz varlığın sabit bir anını asla yakalayamayız.
İslam düşüncesinde ise, İbn Arabi varlığı belli bir sistem içinde açıklamaya çalışmışsa da, varlıktaki hiyerarşiyi gösteren varlık katmalarının odağında Tanrı’nın zatı yer almakta ve İbn Arabi bu noktaya “körlük” (el-A’ma)  adını vermektedir.  İbn Arabi’ye göre, biz asla Tanrı’nın zatını dolayısıyla da eşyanın künhünü bilemeyeceğiz.
Eşyanın künhünü bilme arzusu, Goethe’nin doktor Faust karakterinde, bu bilme arzusu nedeniyle ruhunu şeytana satacak kadar ileri gitmiştir.
Varlığın nedenine dair sorunla ilgili olarak A. Einstein şöyle der: “Tanrı’nın bu dünyayı nasıl yarattığını merak ediyorum. O’nun dünyayı yaratırken düşündüklerini bilmek istiyorum, gerisi teferruattır.”
2008 yılı içinde son aşamasına gelinen ve yüzyılın deneyi olarak adlandırılan İsviçre’deki CERN laboratuarında yapılan deneyde alemin ilk varoluş anı mikro düzeyde yeniden oluşturulmaya çalışılmış, “Tanrı parçacığı” adı verilen anti maddeye ulaşılacağı düşünülmüştür. Çağdaş astrofizikçi S. W. Hawking deneyle ilgili olarak ironik bir dille “100 dolarına bahse girerim ki parçacık bulunamayacaktır” demiştir. Zira ona göre, parçacığın bulunmuş olması, insanoğlunun bütün araştırmalarının ve geleceğinin, dahası tarihin sonunu ilan edecektir.
Bilimde mutlak kesinsizliği savunanlardan bilim felsefecisi Thomas Kuhn ise, paradigma teorisiyle doğa bilimlerinin bir takım paradigmalara dayandığını belirtmiştir. Bu paradigmalar mutlak olmayıp dogmatik olarak kabul edilen ilkelerden başka bir şey değildir.
Daha düne kadar kesinliğe sahip olduğu düşünülen pozitif bilimlerde durum bu ise acaba insan bilimlerinde ve özelde din bilimlerinde durum nedir?
Mutlak bilgi arayışında olduğumuz konusunda ilahiyatçı R. Niebuhr şöyle der: “Bütün beşeri bilgilerimiz ideolojik bir leke ile lekelenmiştir. Bilgimiz, olduğundan daha fazla bir şey olma iddiasındadır. O, belli bir görüş açısından kazanılmış sınırlı bir bilgidir; gel gör ki nihai ve mutlak olma havasına bürünmüştür.”
İslam düşünürü Beyruni, Kur’an’ın “bilimde sürekli olarak tartışma konusu olan meselelerde insanı bağlayıcı bir hüküm ortaya koymadığını”  söylerken dini açıdan önümüzün açık olduğunu dile getirmiştir.
Bugün artık beşeri bilimlerde tam bir objektifliğin mümkün olmadığı , Tanrı ve teoloji konusundaki belirsizliklerin ve çok anlamlılıkların giderilemeyeceği belirtilmektedir.  Örneğin ilahiyatçı K. Ward’a göre, biz, mahşere kadar tam bir kesinliğe asla sahip olamayacağız.  Çünkü F. Nietzsche’nin ifadesiyle asla “Tanrı’nın gözüyle görme” imkanına sahip değiliz.
Metafizik ve din bilimlerindeki belirsizlik kaygılandırıcı gibi görünmektedir. Bununla birlikte metafizik belirsizliğin olumlu ve olumsuz iki temel sonucundan bahsedebiliriz.
Bütün metafizik düşünceler aslında insanın evrendeki yerini görme isteğinin sonucudur diyebiliriz. İnsan, kökenini ve geleceğini araştırmaktadır. Nereden geldiğini bilmek istemekte ve bu yolda pek çok spekülasyon yapmaktadır. Bütün bu varoluşsal kesinlik arzusuna rağmen, insan ne geçmişi ne de geleceğine yönelik olarak kesin bir bilgiye ulaşacak gibi görünmüyor. İşte bu durum insanda derin bir kaygıya ve umutsuzluğa neden olmaktadır.
Belirsizlik nedeniyle ortaya çıkan olumlu sonuç ise, belirsizliğin insanın özgürlüğüne ve anlamlı bir hayat yaşamasına imkan sağlamasıdır. İnsanın özellikle geleceğinin belirsiz olması ve her çağda hala kapalı ve bilinmemiş kalan noktaların varlığı, yaşamı daha anlamlı hale getiriyor diyebiliriz. Zira metafizikle ilgili epistemolojik kesinlikler insanın elini kolunu bağlayacaktır.
Teolojik açıdan bakıldığında metafizik belirsizlik meselesi olan her konu, aslında iman edilerek kabul edilen vahiy ve dini düşünce ile bertaraf edilmektedir.
3. Anlam Sorunu ve Din
Yaşamın anlam kazanması için aşkın bir varlığa veya bir dine inanmak zorunludur. Buna rağmen seküler hümanist dergi olarak bilinen Free Inquiry dergisinin editörü Paul Kurtz, Amerikan yaşam tarzının çoğulcu bir yapıda olduğunu, iyi bir vatandaş olmanın ve iyi bir yaşamın mümkün olduğunu söyledikten sonra, din olmaksızın da anlamlı bir yaşamın imkanından bahseder.  Kurtz böyle düşünürken, ateist olup olmadığı tartışılan M. Heidegger, “bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” ifadesiyle din veya Tanrı olmaksızın anlamlılığın imkansızlığını dolaylı bir şekilde dile getirmiş olmaktadır.
Din, insanın anlam dünyası için var olduğu halde, din ve Tanrı tasavvurları hayatın anlamsızlığını düşündürecek bir hal alabilir. Tanrı-insan ve Tanrı-alem ilişkisini ve dinin dünya hayatına dair görüşlerini açıklarken savunulan anlayış karşımıza anlam sorununu çıkarabilir.
Örneğin Nietzsche’nin şu sözlerine bakarak, onun dine karşı gösterdiği tepkinin nedenini tespit edebiliriz.
“Hıristiyanlık yüksek insan tipine karşı savaş açtı, bu tipin tüm içgüdülerini yasakladı… Güçlü insan ayıplandı, toplum dışına itildi. Hıristiyanlık, zayıf, adi ve kötü yapılı olan her şeyin
.//..
"Hasbunallah ve ni'me'l-vekil"

Ynt: DİN VE FELSEFEYİ ANLAMAK
« Yanıtla #1 : 13 Mayıs 2013, 01:58:30 ÖÖ 01 »
(2.Bölüm)
yanında oldu, güçlü bir yaşamı sağlayacak içgüdülerin aksini idealleştirdi. Düşünselliğin üst derecedeki değerleri günah, yanıltıcı, kışkırtıcı ilan edilerek düşünsel olarak güçlü doğalar bile yozlaşmış ilan edildi.”
Batı düşüncesinde, Nietzsche Camus ve Sartre gibi filozoflar, dini, ahlakı ve Tanrı’yı, özgürlük, anlamlılık ve güçlü birey olmanın önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. Nietzsche bir anti-Hıristiyan’dı. Onun nihilist felsefeyi savunmasının ardında, dönemindeki Hıristiyanlığın din, Tanrı, insan, ahlak, dünya ve yaşam anlayışının etkisi vardır.
Bu tür düşünürlerin ortaya çıkmasının ana amillerinden birisi din anlayışı ve Tanrı tasavvuruna gösterilen bir tepki olsa gerek. Görünen o ki, din, bir müessese olarak anlamlığı sağladığı kadar, din yorumları anlamsızlığa da yol açabilecektir.
Dünyanın aşağılandığı bir din tasavvuru şiddetli eleştirilere yol açmıştır. Dünyevi hayatın bizatihi kendisinin esef verici olduğunu düşünmek; dünya hayatı tabirinin adi, bayağı ve rezil hayat anlamına geldiğini iddia etmek, kısacası dünya hayatının değersizliğine inanmak ve böylesi bir dünyada yaşarken onu imar etmek ne kadar tutarlı olabilir?
Eğer Tanrı’yı “ahlaki anlamda insana istediğini yapabilen kontrolsüz bir güç olarak” tasarlıyorsak bu insan için son derece yıkıcıdır.  Öte yandan “insan, görünüşte özgür, fakat aslında fiiline zorlanmıştır. İnsanın fiili, fiil için gerekli olan güç ve irade hepsi Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah’tan başka fail ve Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Allah insanlara güç yetiremeyecekleri şeyleri teklif edebilir... Allah ahirette kendine ibadet eden kullarına sevap (cennet), kendine isyan eden kullarına da ikab (cehennem) vermeyebilir. Kafirlerin tümünü affedebilir, müminleri de diriltmeyerek yok edebilir. Allah vahiy göndermediği takdirde insanların O’nu tanıma, O’na inanma ve nimetlerine şükretme mecburiyeti yoktur [!]”  şeklindeki düşünceler dine karşı olumsuz tavırlara yol açabilecektir.
Anlamlılığın önündeki engellerden birisi özgürlüğü reddeden kadercilik ve hayatın tekerrürden ibaret olduğunu ifade eden “güneş altında söylenmemiş söz yoktur” şeklindeki anlayıştır. Bu durumda varoluşsal itiraz kendini gösterecektir.
Varoluşçu düşünürler, insanın bir “proje” ve henüz bitmemiş, özü olmayan bir varlık olduğunu savunurlarken temel kaygıları anlamlılığın ortadan kalkmasına engel olmaktır.
Aslında her iki durumu da ifade eden tipik bir ayeti burada zikretmekte fayda var. “Hanginiz daha güzel işler yapacak diye sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk 2), ayeti ve “İki günü birbirine denk olan ziyandadır” mealindeki hadisi şerif, ahlaki anlamlarının ötesinde, kıyamete kadar insanın yapacağı daha çok şey olduğunu belirtmektedir.
“Allah her an yeni bir iştedir.” (Rahman 29) ayetinin ise, metafizik anlamda bir bitmemişliği ifade ettiği düşünülebilir.
4. Belirsizlik, Felsefe ve Anlamlılık
Sözü edilen metafizik belirsizlik ve bitmemişlik nedeniyle, soru sormak, düşünmek ve felsefe yapmak mümkün olabilmektedir. Felsefi düşüncenin bütün bu belirsizlikleri giderme çabası olarak son derece anlamlı ve kaçınılmaz bir çaba olduğunu söyleyebiliriz.
Heidegger, insanın düşünen varlık olduğunu  ifade ettikten sonra, düşünmenin soru sormayı sağladığını ve soru sormanın da düşünmenin yolu olduğunu belirtmektedir. Ona göre, düşünmek bir şeyin altında yatanı görmektir. Varlık, doğru şekilde düşünmeyi ister ve gerektirir.
Heidegger’e göre, ne kadar düşünüyorsak o kadar insanız. Düşünmek kendi tabiatımız kadar varlığın tabiatını da öğrenmektir.  Soru sormayı istememek, insan olmaktan vazgeçmektir. Öte yandan soruların sorulmuş ve cevaplandırılmış olması onların tekrar sorulmayacağı anlamına gelmez.
Felsefi düşüncenin bu kaçınılmazlığına rağmen çoğu zaman dinle felsefenin uyuşamayacağı düşünülmüştür. Çünkü din-felsefe ilişkisi tartışmalarında soruna çoğunlukla epistemoloji perspektifinden bakılmıştır. Örneğin İslam düşüncesinde din-felsefe, akıl-vahiy ilişkisi tartışılırken epistemolojik bir karşılaştırma yapılarak sonuca gidilmeye çalışılmıştır. Elbette bu mukayesede vahye, dayanan bilgi, akla dayanan bilgiye karşı daima galip gelmiştir.
Felsefe ve dinin İbn Rüşd’ün ifadesiyle aynı memeden süt emmiş, aynı hakikate giden iki kardeş olduğu şeklindeki klasik din-felsefe ilişkisi tanımı epistemoloji perspektifinden yapılmış bir tanımlamadır.
Oysa gerek dinin, gerekse felsefenin epistemolojik yönlerinin yanında belki ondan daha önemli olan yönleri her ikisinin de varoluşsal boyuta sahip olmalarıdır.
5.Felsefe-Din İlişkisi
Dinin imana ve teslimiyete dayanan özelliği, felsefenin ise şüpheye, sorgulamaya ve araştırmaya yönelik yapısı onların çoğu zaman bir arada bulunamayacak iki boyut gibi görülmelerine sebep olmuştur. Oysa “dini inancın içeriğini uygun ve açık bir dille ifade etme, ortaya koyma çabası”  olarak tanımlanan teoloji, işini yaparken felsefi bakış tarzını kullanmak durumundadır. Her ne kadar din bir iman meselesi olsa da, insani bir çaba olan felsefi düşünce iman konusu olan her şeyi sorgulamak ve anlamak isteyecektir. Öte yandan felsefe de teolojik konulardan uzak duramaz. Platon ve Aristo’dan itibaren büyük filozoflara baktığımız zaman ister sistemleri gereği olsun, isterse metafizik yapmanın sonucu olsun şu veya bu şekilde Tanrı ya da Mutlak fikrine yer vermişlerdir.
Eğer din akıl meselesi değildir diye düşünüyorsak, aslında tam da bunu söylerken felsefenin ortasına girmişiz demektir.  Dini savunma adına felsefi düşünceye karşı çıkmak, kendi varlığını inkar etmek anlamına gelecektir.
Din ile felsefeyi uzlaştıran Farabi’nin şu ifadesinde de felsefe ve din arasındaki ilişki epistemoloji temelli bir değerlendirmeye dayanmaktadır: “Bir şeyi kavratmanın iki yolu vardır. Birincisi onun özünün akılla algılanmasını sağlamaktır. İkincisi onu, ona benzeyen bir misali ile tahayyül ettirmektir… Din felsefenin bir taklididir.”
Din felsefe ilişkisi konusunda Gazali (1058 - 1111) dönüm noktası olarak kabul edilir. Gazali’den sonra felsefe prestij kaybetmiştir. İbn Rüşd, İbn Bacce, İbn Haldun gibi isimler çıkmıştır, ama felsefenin sahiplenilmesine yetmemiştir. Felsefeyle ikinci buluşma Tanzimat’la başlayan Batılılaşma süreciyle gerçekleşti. Bu süreçte en geç kalan alan felsefe oldu. Gazali’den Tanzimat’a kadarki süreci felsefesiz dönem olarak nitelemek yanlış olmaz. Gazali’nin eleştirisi felsefeyle ilgilenmenin hoş karşılanmamasına neden oldu.
Tanzimat’tan sonra bile felsefi düşüncenin, hakikate yönelik bilgilenme sürecinde vahye alternatif bir çaba gibi görülerek dışlandığını görmekteyiz. Bu yüzden de felsefe düşünce tarihimizde sürekliliğini koruyamamıştır.
Nitekim H.Z. Ülken’e göre, bizde felsefe Gazali İbn Rüşd tartışmasının kaldığı yerdedir. Bu durum felsefe algısıyla da ilgilidir. Örneğin Ziya Gökalp bile, felsefeyi bir araç olarak görmektedir. Felsefe ve bilim ona göre sadece milletin kurtuluşu için kullanılır. Felsefe bizim için halihazırda lükstür. Çünkü gerekli toplumsal zemin yoktur. Gökalp’e göre filozof yetişmemesinin sebebi iktisadi nedenlerdir.
İslam dünyasında XIII. yüzyıldan sonraki duraklama ve gerilemenin esas olarak din bilimleriyle başladığı belirtilmektedir. Batı düşüncesinin aksine İslam dünyasında hakim zihniyeti veya dünya görüşünü belirleyen düşünürlerin neredeyse hepsi ilahiyatçılar veya din uleması olduğu için din bilimlerindeki duraklama topyekün bir zihniyetin duraklaması anlamına gelmiştir. Din bilimlerindeki duraklamanın Moğol istilası başlamadan önce özellikle Kelam ve Fıkıh’da olduğu ve ilim kavramında da bir daralma yaşandığı belirtilmektedir. Öte yandan ilimlerin ulum-u şer’iyye ve ulum-u diniye şeklinde ayrılması da şeri ilimlerin ön plana çıkmasını ve ilim kavramından da esas olarak onların anlaşılmasını getirmiştir. Bu ayırım sonucunda din gibi müesseseleşmiş bir gücün bilimden desteğini çekmesi durumu doğmuştur.
Bu duraklamanın sebeplerinden birisi de insanın veya belli bir tarih kesiminde yaşayan bir topluluğun, kendi bilgisinin mutlaklık ve tamlığına inanmasıdır  Nitekim Nedevi’nin Halide Edip’ten alarak şu değerlendirmeyi yaptığını görüyoruz: “İlmin miladi XIII. Asırda olduğu üzere kalacağına ve bundan ne ileri ve ne de geri gidebileceğine inanıyorlardı. Bu yanlış fikir miladi XIX. Asra kadar Türklerin öğretim sistemi üzerinde hakim olmuştur.”
Bu noktada duraklamayla ilgili olarak Musa Carullah, din yorumlarının her çağda yenilenmesi gerektiğine işaret ederek şöyle demektedir: “Bizim mezhep kitaplarımızda tedvin edilmiş fıkhi ilimler Kur’an-ı Kerim’e icaz verebilir derecede mükemmel midir? Kıyamete kadar bütün insanlık için en uygun adil kanun (hukuk) olabilecek kadar geniş ve esnek midir? İnsanlık hayatında her gün, her asır tesadüf edilebilecek problemlerin çözümü ve cevabı bizim mezhep kitaplarımızda bulunabilir mi?”
Yine Carullah, felsefi ve teolojik bir sorun olan varlığın anlamı sorunu karşısında İslam düşünürlerinin, “Varlığın gayesi nedir? gibi en büyük meselelere delaleti mümkün olan ayetlerde vakurane” sükutlarını eleştirmektedir.  Belki de bu sükutun sebeplerinden birisi E. W. Gazo’nun ifadesiyle “felsefenin hiçbir zaman Kur’an çalışmaları için yüksek seviyede resmi eğitim veren medreselerin programlarına girmemiş olması... en azından bir hareket olarak bile hayatta kalamamasıdır.” )
Sonuç
Tanrı’nın gözüyle görme imkanımız yoktur. Metafizik belirsizlik olumsuz gibi görünse de anlamlılık ve özgürlüğe imkan sağlamaktadır. Mutlak kesinliğin olduğu yerde ne anlamlılıktan ne özgürlükten ve ne de iman etme eyleminden bahsedebiliriz.
Anlam arayışı, insanın en hayati meselesidir ve din de bu arayışa cevap olarak vardır. Bununla birlikte din yorumları ve Tanrı tasavvurları tam tersi bir sonuçla anlamsızlığa yol açabilir. Tanrı’nın güç ve kudreti adına insanın özgürlüğünün ihmal edilmesi, dine ve Tanrı fikrine karşı ciddi reaksiyonlara neden olabilecektir.
Felsefe, insani bir çaba olarak, adına ister felsefe diyelim, ister düşünce diyelim, kaçınılmaz olarak var olacaktır. Soru sormak ve metodik anlamda şüphe duymak insanın yapısal özelliğidir. İmanı değerli kılan sorgulanarak ulaşılmış olmasıdır. Felsefi düşünce ile vahyi, epistemolojik bir bakış açısıyla mukayese ederek çatıştırmak ve sonuçta vahyi galip kılmak, felsefenin insanın varoluşsal bir boyutu olduğunu göz ardı etmek demektir.
.//..
"Hasbunallah ve ni'me'l-vekil"

Ynt: DİN VE FELSEFEYİ ANLAMAK
« Yanıtla #2 : 13 Mayıs 2013, 02:03:31 ÖÖ 02 »
(3.Bölüm)
Metafizik ve din bilimleri alanlarındaki mutlak kesinlik iddiası dini düşüncenin donuklaşmasına neden olmaktadır.
Din yorumlarının her çağda yeniden yapılması, dini düşünceyi daima canlı tutacaktır. İlahi evrensel mesajın doğru yorumu, her çağda sorunların doğru bir şekilde tespit edilmesine bağlıdır. Sorunların doğru tespiti ise, eleştirel ve sorgulayan düşünceden geçmektedir. Felsefi düşüncenin tespit ettiği çağdaş sorunlar ilahi evrensel mesajla yeniden buluşturulmalı ve ilişkilendirilmelidir. Dini düşüncede dokunulmazları çoğaltmak, dine fayda sağlamak ve onu korumak amacıyla yapılıyor olsa da, tam aksine zarar verecektir.
Metafizik alan hem felsefenin hem de ilahiyatın ortak alanı olduğu halde bugün maalesef felsefi düşünce hem yöntem olarak hem de kendine has konuları itibariyle ilahiyat çevrelerinde “din dışı” bulunarak yadsınmaktadır. Öte yandan ilahiyat dışındaki felsefe ve bilim çevrelerinde ise metafizik alan, rasyonalite, bilim ve çağdaşlık adına reddedilmektedir. Sonuçta felsefeden uzak bir ilahiyatçı ve metafizikten uzak bir felsefeci ya da bilim adamı tipi ortaya çıkmaktadır.
Bu durumu Hawking şöyle tanımlamaktadır:
“Bilim adamlarının çoğu bugüne kadar evrenin ne olduğu sorusuna yanıt aramakla son derece meşgul olup, niçin diye sormaya fırsat bulamadılar. Öte yandan, görevleri niçin diye sormak olan diğer kişiler, feylesoflar, bilimsel kuramların gelişmesine ayak uyduramadılar. On sekizinci yüzyılda, feylesoflar insanoğlunun tüm bilgisini, bilimi de kapsayarak kendi uzmanlık alanları içinde görüp, ‘evrenin başı var mıydı?’ gibi soruları tartıştılar. Ancak, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda bilim, feylesoflar ya da birkaç uzman dışında herkes için son derece teknik ve matematiksel oldu.”
Hawking’in tasvir ettiği durum sadece Batı düşüncesinin değil, Günümüz Türkiye’sindeki din, bilim ve felsefe çevrelerinin de sorunudur.
Genelde İslam dünyasında, özelde ise Türkiye’de din ile ilgisi olan entelektüel çevreler belirsizliğe yol açacağı gerekçesiyle felsefeden uzak durulması gerektiği fikrini işlemektedirler. Oysa dini bilimler veya ilahiyat alanı felsefi düşünceden uzak durmak bir yana onunla daima ilişki içinde olmalıdır.
 
KAYNAKÇA
Aydın, Mehmet S., “İlim-İslam Münasebeti”, Bilgi, Bilim ve İslam I, İSAV, İstanbul 1992.
Camus, Albert, Sisifos Söyleni, Çev., Tahsin Yücel, Can Yay., 7. Basım, İstanbul 2002.
Carullah, Musa, “el-Muvafakat Neşrine Ait Bir İki Söz”, Ebu İshak Şatıbi, el-Muvafakat, Çev. Mehmed Erdoğan, İz Yay., İstanbul 1990.
Evans, C. Stephen, Philosophy of Religion, Inter Varsity Press, Illinois 1985.
Farabi, Mutluluğun Kazanılması, Çev. Ahmet Arslan, Vadi Yay., Ank. 1999.
Flew, Anthony, Yanılmışım Tanrı varmış, Çev. H. Kaya, Z. Ertan, Profil Yay., 2. Baskı, İstanbul 2008.
Gazali, el-Munkızu min-ad-Dalal, Çev. Hilmi Güngör, M.E.B. İstanbul 1990.
Gazo, Ernest Wolf, “Batı’da ve İslam’da Allah Anlayışına Felsefi Bir Yaklaşım”, çev. İbrahim Özdemir, İslami Araştırmalar, c. 3, sayı 2.
Güler, İlhami, Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Ankara Okulu Yay. Ankara 2004.
Gündoğan, Ali Osman, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, Birey Yay., Erzurum 1995.
Hawking, Stephen W., Zamanın Kısa Tarihi Büyük Patlamadan Kara Deliklere, çev. Sabit Say, Murat Uraz, Doğan Kitap, İstanbul 1988.
Heidegger, Martin, What is Called Thinking, İng. Çev. J. Glenn Gray, Harper and Row, New York 1968.
İbn Arabi, Fususu’l-Hikem, M.E.B., İstanbul.
Karakuş, Rahmi, Felsefe Serüvenimiz, Seyran Yay., İstanbul 1995.
Kaufmann, Walter, Critique of Religion and Philosophy, Anchor Books, New York 1961.
Kurtz, Paul, “Defining Humanism: The Battle Continues”, Free Inquiry, Fall 1996.
Macquarrie, John, An Existentialist Theology A Comparison of Heidegger and Bultmann, Harper Torchbooks, New York 1965.
Nedevi, Ebu’l-Hasan Ali, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti, Çev. İ. Düzen M. Topuz, Tevhit Yay, İstanbul 1966.
Nietzsche, Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu, M.E.B., İstanbul 1989.
Nietzsche, Friedrich, Deccal, Çev. Orhan Tuncay, Gün Yay., İstanbul 2005.
Smart, Ninian, Worldviews, Crosscultural Explorations of Human Beliefs, Charles Scribner’s Sons, New York 1983
Taliaferro, Charles, Contemporary Philosophy of Religion, Blackwell Publ. Massachusetts 1998.
Tillich, Paul, Biblical Religion and the Search for Ultimate Reality, The University of Chicago Press, Chicago 1955.
Tillich, Paul, Systematic Theology, The University of Chicago Press, Chicago 1963.
Ward, Keith, Images of Eternity, Oneworld Publ. Oxford 1987.
Zweig, Stefan, Üç Büyük Usta, Çev. Nafer Ermiş, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2004.


---
  Gazali, el-Munkızu min-ad-Dalal, Çev. Hilmi Güngör, M.E.B. İstanbul 1990, s. 17 vd.
  İbn Arabi, Fususu’l-Hikem, M.E.B., İstanbul, s. 161.
  Anthony Flew, Yanılmışım Tanrı varmış, Çev. H. Kaya, Z. Ertan, Profil Yay., 2. Baskı, İstanbul 2008, s. 97.
  Aydın, s. 75.
  Mehmet Aydın, “İlim-İslam Münasebeti”, Bilgi, Bilim ve İslam I, İSAV, İstanbul 1992, s. 75.
  Aydın, s. 79.
  Walter Kaufmann, Critique of Religion and Philosophy, Anchor Books, New York 1961, s. 173-181.
  Keith Ward, Images of Eternity, Oneworld Publ. Oxford 1987, s. 176.
  Paul Kurtz, “Defining Humanism: The Battle Continues”, Free Inquiry, Fall 1996: 4-6.
  Friedrich Nietzsche, Deccal, Çev. Orhan Tuncay, Gün Yay., İstanbul 2005, s. 14.
  Friedrich Nietzsche, Deccal, Çev. Orhan Tuncay, Gün Yay., İstanbul 2005, s. 14.
  İlhami Güler, Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Ankara Okulu Yay. Ankara 2004, s. 14.
  Güler, s. 14.
  Martin Heidegger, What is Called Thinking, İng. Çev. J. Glenn Gray, Harper and Row, New York 1968, s. 3.
  Heidegger, What is Called Thinking, s. xii, xv.
  Heidegger, What is Called Thinking, s. xii.
  Paul Tillich, Biblical Religion and the Search for Ultimate Reality, The University of Chicago Press, Chicago 1955, s. 11.
  John Macquarrie, An Existentialist Theology A Comparison of Heidegger and Bultmann, Harper Torchbooks, New York 1965, s. 6.
  Ninian Smart, Worldviews, Crosscultural Explorations of Human Beliefs, Charles Scribner’s Sons, New York 1983, s. 100.
  Farabi, Mutluluğun Kazanılması, Çev. Ahmet Arslan, Vadi Yay., Ank. 1999, s. 90.
  Rahmi Karakuş, Felsefe Serüvenimiz, Seyran Yay., İstanbul 1995, s. 161-178.
  Aydın, s. 56-57.
  Aydın, s. 73.
  Ebu’l-Hasan Ali Nedevi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti, Çev. İ. Düzen M. Topuz, Tevhit Yay, İstanbul 1966, s. 120.
  Musa Carullah, “el-Muvafakat Neşrine Ait Bir İki Söz”, Ebu İshak Şatıbi, el-Muvafakat, Çev. Mehmed Erdoğan, İz Yay., İstanbul 1990, s. xix.
  Carullah,  s. xviii.
  Gazo, s. 12.
  Hawking, s. 182-183.
"Hasbunallah ve ni'me'l-vekil"