Sebe suresi tefsir çalışması

  • 10 Cevap
  • 5337 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Sebe suresi tefsir çalışması
« : 12 Mayıs 2013, 09:07:35 ÖS 21 »
http://www.2shared.com/audio/_V9uuqLe/sebe_suresi.html
sesli çalışma üstteki linktedir.
1. “Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah’a mahsustur. Hamd, âhirette de O’na mahsustur. O, Hakîmdir, her şeyden haberdardır.”




2. “Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, mağfiret sahibidir.”

İşte böyle mülke sahip olan bir Allah hamd edilmeye lâyıktır. Hamd sadece O’na yapılır. Övülmeye lâyık, sevilmeye, şükredilmeye, kulluk edilmeye lâyık, teslim olunmaya, itaat edilmeye, sözü dinlenmeye, arzuları, yasaları uygulanmaya lâyık olan sadece Allah’tır. O’n-dan başka hiçbir kimsenin hamde, şükre, övgüye, kulluğa hakkı yoktur. Hamd, Allah bilgisine, Allah kitabına müracaat ederek bir hayat yaşamaktır

Bu âyetinde de Rabbimiz hamde lâyık olanı tanıtıyor. Gerçek Alîm, gerçek Habîr tanıtılıyor. O Allah, yerin içine giren her şeyi ve yeryüzünden çıkan her şeyi bilir. Semâdan ineni, semâya yükseleni de bilir. Evet yere giren, toprağın altına atılan taneyi, toprağın sinesinde barınan kurtları, böcekleri, oradan çıkan otları, filizleri, bitkileri bilir. İyilik mi attınız yere, kötülük mü ektiniz? Kendinizi mi gömdünüz, alın terlerinizi, emeklerinizi mi gömdünüz oraya? Ölülerinizi mi gömdünüz? Allah onu bilir. Yerin altından fışkıran suları, kaynakları, yerin merkezinden püsküren lavları bilir o Allah. Gökyüzünden arza inen yağmur damlalarını, kar lapalarını, güneş ışınlarını, kaderleri, rızıkları, rahmetleri, bereketleri, vahyi, melekleri bilir O Allah. Yeryüzünden gökyüzüne doğru neler çıkıyorsa, melekler mi, ölenlerin ruhları mı? Mü’minlerin dualarını, sâlih amelleri, mi’râca çıkan peygamberi, her-şeyi bilen, hepsinden haberdar olandır Allah.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #1 : 15 Mayıs 2013, 09:49:03 ÖS 21 »
3. “İnkâr edenler: “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. Ey Muhammed! De ki: “Hayır, öyle değil; görülmeyeni bilen Rabbime andolsun ki, o saat size muhakkak gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O’nun ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık Kitaptadır.”

Göklerde ve yerde zerre kadar bile hiçbir şey O’na gizli ka-lamaz, O’nun bilgisinin dışında olamaz. Ondan daha küçüğü, zerreden daha küçüğü, daha büyüğü apaçık bir kitaptadır. Evet işte böyle her şeyi bilen, en küçüğünden en büyüğüne her şey ilmi dahilinde olan Allah’tır gaybı bilen. Gaybın da şehadetin de bilgisi Allah’a aittir. Göklerde ve yerde mülkü olarak, kulu olarak zerrelerden daha küçük, daha büyük ne varsa hepsi Allah bilgisinde, Levh-i Mahfûz’da yazılıdır.
Zerreler de, kürreler de, galaksiler de, yıldızlar da, sinekler de, atomlar da, moleküller de Allah bilgisinde yazılıdır. Herkes için, her varlık için, her insan için bir dosya tutulmaktadır. Herkesin en küçük amelinden en büyük amellerine kadar Allah’ın melekleri dosyalar tutmaktadırlar.



4 5. “Allah’ın, inanıp yararlı iş işleyenlere -ki onlar için mağfiret ve cömertçe verilmiş rızık vardır- ve âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara -ki onlara iğrenç ve can yakıcı azap vardır- işlerinin karşılığını vermesi için kıyamet saati gelecektir.”

İman eden ve sâlih amel işleyenlere, Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edip bu imanlarını amele dönüştürenlere, imanlarını gündeme getirme savaşı verenlere, hayatlarını imanlarıyla düzenleyenlere, iman kaynaklı bir hayat yaşayanlara, imanlarının hayatlarında görüntülenmesinden yana olanlara Rablerinden bir mağfiret, bir bağışlama ve çok cömertçe verilmiş rızıklar verilsin diye. Çünkü onlar esfel-i sâfilîne, cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Çünkü bunlar, Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmişler ve bu imanlarını sadece söz planında bırakmayıp amele dönüştürmüşlerdir. İmanlarını hayatlarına geçirmişler, hayatlarını iman kaynaklı yaşamışlardır.
Çünkü bunlar fıtratlarını bozmamışlar, Allah’ın yarattığı ahsen-i takvîm oluş özelliklerini hayatlarının sonuna kadar muhafaza etmişler ve bu fıtratlarına uygun ameller işlemişlerdir. Sâlih amel, fıtrata uygun amel demektir. Sâlih amel, Allah’ın razı olduğu, sevdiği ve emrettiği ameldir. Sâlih amel, Rasûlullah Efendimizin hayatında, sünnette yeri olan ve Allah için yapılmış amel demektir. Sâlih amel, sâlih bir imandan kaynaklanan ameldir.

6. “Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu, güçlü ve hamde lâyık olanın yolunu gösterdiğini bilirler.”

Evet Allah ilmiyle âlim olanlar yeryüzünde Azîz olabilmenin ancak Azîz olan Allah’ın bu kitabının yoluna girmekle mümkün olabileceğini bilirler. Kitaptan nasipleri kadar şeref sahibi olduklarını, kitaptan haberdar oldukları kadar ilim ve izzet sahibi olduklarını bilirler. Kendilerinde ilim olan bu insanların kitaba bakışları, vahye bakışları onların gerçekten âlim oluşlarının tescilidir. Kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim insanları Müslümanlardır. Bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir, bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kur’an-ı Kerîm’deki bu tür âyetlerin anlamı budur.
Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan haberdar olanlar fâkihdir, hikmet sahibidir. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki gerçek bilgi vahiydir, gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Yâni ilim Müslümana aittir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi, dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar cahildirler, bilgisizdirler ve hem dünyalarını hem de âhiretlerini berbat etmiş insanlardır.
Öyleyse bizler de âlim olmak istiyorsak, Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu âyetlerine kulak vermek zorundayız. Tüm hayatımızda bu kitabı hareket noktası kabul etmek zorundayız. Sürekli bu kitapla diyalogumuzu sürdürmek, sürekli bu kitabı elimizin ve dilimizin altında bulundurmak zorundayız. Her an bu kitaptan bilgilenmemizi sürdürerek ilim sahibi olmak zorundayız. Çünkü bunun dışında âlim, hakim, bilgin olabilmek için baş vuracağımız başka bir yol, başka bir usûl yoktur.

7-8. “İnkâr edenler, insanlara: “Size, siz parça parça dağılıp yok olduğunuz zaman yeniden dirileceğinizi haber veren bir adam gösterelim mi? Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendisinde delilik mi vardır?” derler. Hayır; âhirete inanmayanlar, azapta ve derin bir sapıklık içindedirler.”

Yoksa bu peygamber Allah’a yalan iftirada mı bulunuyor? Yahut acaba kendisinde cinnet mi var? Delilik mi var kendisinde? Kâfirler böyle diyorlar. Rasulullah efendimizi ve onun getirdiği mesajı reddedenler gerçekten O’na böyle bir yalancı ve deli suçlamasında bulunmalarının çok zor olduğunu, buna kimsenin inanmayacağını biliyorlardı. Çünkü Rasûlullah Efendimizin önceki hayatı gözlerinin önünde geçmişti, herkes onun hayatını çok iyi biliyordu. Bir peygamber Allah’a yalan iftirada bulunur muydu? Allah böyle bir şey demediği halde hiç bir peygamber Allah öyle diyor pozisyonunda kendi uydurduklarını Allah’a izafe etmeye kalkışır mı? 40 yıl aralarında yaşadığı topluma bir kerecik yalan söylememiş, bir kerecik toplumunu kandırmamış, aldatmamış, herkesin kendisine “Emin” dediği, emniyet sahibi gördüğü bir peygamber, peygamberlik öncesi bile asla yalan söylemeyen bir insan peygamber olup ta tüm dünyanın, tüm insanlığın, tüm varlıkların sorumluluğunu üzerine aldıktan sonra, âlemlerin Rab-bini tanıyıp herkesten çok O’na iman ettikten sonra hiç yalan söyleyip Allah’a iftira edebilir mi?
Üstelik de peygamberlik şerefine ulaşıp Allah’tan aldığı vahiyle tüm dünya insanlığını sorgulayan, tüm dünya sistemlerini sorgulayıp tüm dünya insanlığının kafalarını, inanışlarını, düşüncelerini darmadağın edip, kokuşmuş dünya sistemleri üzerine gerçekten yepyeni bir iman, yepyeni bir sistem oluşturmaya çalışan bir insanın deli olduğu, cinnet içinde olduğu, yalancı olduğu, Allah’a iftira içinde olduğu söylenebilir mi? Kâfirin bu mantığına şaşmamak mümkün değildir.
O gün ya da bugün, ya da kıyamete kadar böyle bir peygambere deli, cinnetli, kahin, şair, sihirbaz, ya da yalancı dedikten sonra da böylece vasfettikleri bir peygamber Kâbe’nin avlusunda ya da bir başka yerde Kur’an okurken onun okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışmak anlaşılacak bir tutum değildir. Deliyse niye bu kadar korkuyorsunuz, niye bu kadar tedbir alıyorsunuz? Bırakın toplum içinde yüzlerce deliden birisi olarak o da dolaşsın. Bırakın yüzlerce şairden, yüzlerce kahinden birisi olarak o da konuşsun. Öteki deliler gibi, öteki sihirbazlar gibi kimse ona itibar etmeyecektir.
Öyle değil mi? Şimdiye kadar hangi deliden bu kadar korkulmuş? Şimdiye kadar hangi sihirbazın peşine bu kadar insan düşmüş? Hangi yalancının yalanları toplumda maya tutmuş? Niye engel olmaya çalışıyorsunuz onun okuduğu Kur’an’a? Aman bu insanlar Kur’an ile tanışmasınlar, aman insanlar kitaplarını tanımasınlar diye niye bu kadar telaşa düşüp çareler araştırıyor, yasaklar koyuyorsunuz? Bu telaşınız, bu korkunuz ne böyle?
Dünkü kâfirler böyle yaptıkları gibi, bugünün kâfirleri de aynı şeyi yapıyorlar. Şu anda da tüm dünya kâfirleri, Yahudisiyle, Hıristi-yanıyla, Mecusisiyle, ateistiyle, lâikiyle tüm kâfirler, tüm kâfir dünya bilgilenmek için bir yol, bir sistem kabul etmişler. Bu sistemin temel felsefesi “Allahsızlık” ilkesine dayanmaktadır. Allah’ı yok farz eden, Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini yok farz eden, Allah’ı devre dışı bırakan, ismine bazen pozitivizm, bazen materyalizm, bazen idealizm, bazen realizm diyerek Allah’ın küfür dediği, şirk dediği değişik isimlerle insanlara sunulup, insanları bu yöntemlerle bilgilendirmektir.
Şu anda dünya üzerinde kâfir ve şirk egemenliğinde bir hayat yaşamaya mahkum edilmiş tüm dünya ülkelerindeki eğitim sistemlerinin temelini oluşturan anlayış budur. Gerek kâfir ülkelerinde, gerekse onların düşüncelerinin egemen olduğu İslâm dünyasında uygulanan bilgilenme, bilgilendirme yönteminde aynen Mekke dönemindeki Allah’ı, vahyi devre dışı bırakma çarpıklığını görmek mümkündür. Ge-rek küfür dünyada, gerekse onların kölesi durumunda bulunan İslâm ülkelerinde ekonomik ve siyasal yapılanmalarında, sosyal, hukukî dü-zenlemelerinde Allah’ı devre dışı bıraktıklarını, vahyi bir kenara bıraktıklarını, başka kaynaklardan bilgilenme esasına teslim olduklarını görüyoruz.
Yeryüzü kâfirleri gerek kendi dünyalarında, gerekse egemen olup köleleştirdikleri İslâm dünyasında bilgilenme noktasında temel felsefeleri Allah’ı devre dışı bırakmaktadırlar. Allah vahyini reddeden kâfirler ne siyasî hayatta, ne ekonomik hayatta Allah’a hayat hakkı, söz hakkı tanımamaya çalışıyorlar. Temel felsefeleri budur kâfirlerin. Peygamber gündeme geldiği zaman, peygamber anlayışı gündeme geldiği zaman hemen peygamber deli, peygamber şair, peygamber sihirbaz, peygamber aklı hayra şerre ermeyen bir kişidir; Allah günde-me geldiği zaman o, hayata karışmayan bir varlıktır diyorlar.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #2 : 20 Mayıs 2013, 10:54:53 ÖS 22 »
http://www.2shared.com/audio/oX00Fln3/sebe_suresi_tefsir_almas.html

Sesli çalışma üstteki linktedir.

10-11. “Dâvût’a katımızdan nimetler verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Dâvût tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın” diyerek andolsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; “Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut” diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey İnsanlar! Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim.”
Dâvût’a nimetler verdik, üstünlük verdik katımızdan. Kitabımızın beyanına göre, Dâvût (a.s) insanlık tarihinin başlangıcından itibaren Yusuf’tan (a.s) sonra yeryüzünde hiç kimseye verilmeyen devlete, saltanata ve hikmete ulaştırılan bir peygamberdir. İşte Allah’ın elçisi Dâvût’a (a.s) verilen bu mülk ve saltanat, kendisine lütfedilen bu muhteşem hayat bizim için büyük bir örnek olacaktır. Acaba bu örnek bugüne kadar gözümüzün önünde kaç defa canlandı? Devlet başkanlarını değerlendirenlerimiz, devlet başkanlarını kıssa edenlerimiz acaba bugüne kadar Davut’u (a.s) hiç gündeme getirdiler mi? Hiç anlattılar mı Dâvût’u (a.s)? Acaba O Dâvût (a.s) gibi bir melik, bir hükümdar gelip geçmiş mi bu dünyadan? Var mı onun gibi birisi? Hiç böyle bir hükümdar menkıbesi duydunuz mu şimdiye kadar? Mûcizelerin, harikulâdeliklerin, dağlara, kuşlara kurtlara egemen olmanın saltanatını hiç duydunuz mu?
Sizler yeryüzünde Allah’ın elçisi Dâvût’un (a.s) imanının, dininin, sisteminin, kulluğunun pratiğini uyguladığınız zaman kesinlikle onun ulaştığı bir saltanata, onun ulaştığı bir izzet ve şerefe sizin de ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da şöyle sorayım: Allah’ın elçisi Davut’tan (a.s), onun hayatından, onun teslimiyet ve kulluğundan sorumlu olup olmadığınızı hiç düşündünüz mü? Onun gibi olmak, onun gibi inanmak, onun gibi yaşamak zorunda olduğunuzu hiç hesaba kattınız mı? Acaba bugüne kadar kendi tarihimiz dediğiniz, atalarımızın tarihi dediğiniz, yahut genel tarih dediğiniz şu tarih yutturma-calarının dışına çıkarak bir melikle, bir peygamberle karşı karşıya gelebildiniz mi? Yâni bugüne kadar gündeminize alabildiniz mi Dâvût’u (a.s)? Öyle bir melik, öyle bir peygamber ki:
Dağlara diyor ki Rabbimiz, “Ey dağlar! Onunla birlikte zikre, tesbihe katılın. Kuşlar! Sizler de öyle yapın. Dâvût’un zikrine, Dâvût’un tesbihine, Dâvût’un Rabbi yüceltmesine, Zebûr okumasına, vahyi terennüm etmesine, Allah’ı gündeme almasına sizler de katılın, sizler de Ona eşlik edin.”
Evet, görüyor musunuz devleti? Görüyor musunuz saltanatı? Yeryüzünde mülkünü, saltanatını, devletini, gücünü, kuvvetini, imkânını, fırsatını onları kendisine lütfeden Allah’ın emrine veren, yeryüzünde hakkı hakim kılan, Allah yasasından başka yasa bilmeyen, Allah’ın halifesi olarak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayan bir peygamberin zikrine, tesbihine dağlar ve kuşlar da eşlik ediyor. Sonra:
Demiri de ona yumuşattık diyor Rabbimiz. Allah elçisine demiri de yumuşatıveriyor. Çok sert olan, çok güçlü olan demir, onun elinde çok yumuşak bir hale getiriliyor. Onun elinde demir tıpkı bir kadının elindeki hamur gibi yumuşak oluyor. Dâvût (a.s) demire elinde istediği gibi şekil veriyor. Demir onun elinde yumuşak bir tel, bir hamur haline geliyor da Allah buyuruyor ki elçisine, haydi ey Dâvût onunla zırhlar yap, dokumasını sağlam tut, dokumasını sağlamlaştır, zırhlara hareket kabiliyeti ver ve sâlih ameller işleyin. O zırhlarla yeryüzünde Allah egemenliğini gerçekleştirip o egemenliğinizi sâlih amellere dönüştürüp Allah’ın rızasını kazanmaya yönelin.
Kendisi için yumuşatılmış demirle zırhlar yapacak Allah’ın elçisi ve sâlih ameller gerçekleştirecek. O zırhların içinde Allah’ın istediği en sâlih amel olan Allah dininin yayılması adına cihad edecek. Bu zırh yapma işini de vahiyle yapacaktı. Tıpkı Nuh’un (a.s) Allah gözetiminde, vahyin kontrolünde gemi yaptığı gibi…
Dâvût’un (a.s) o güne kadar Allah gözetiminde gerçekleştirdiği bir zırhı hiç kimse yapamamıştı. Allah’ın izniyle Dâvût’un (a.s) elinde demir iç içe geçecek, vücudu rahat bir şekilde hareketli tutabilecek ve böylece savaşlarda Allah’ın dininin hakim kılınmasında araç olarak kullanılacaktı.
İşte böyle bir melik, böyle bir peygamberdi Dâvût (a.s)... Bakara’da ve Enbiyâ sûresinde de Dâvût ve Süleyman (a.s) anlatılır. Bakara’daki âyetlere göre daha çocuk yaşında Dâvût (a.s) Talût’un ordusu içinde yeryüzünün en süper ordusunun komutanı Allah düşmanı Ca-lut’u öldürür; hem de elindeki bir sapan taşıyla.
Şu anda Dâvûtların kanını içmeye bir türlü doymayan Yahudilerin ellerindeki sapan taşlarıyla karşılarına dikilen Filistinli Müslüman çocuklardan niye bu kadar korktuklarını biliyor musunuz? Çünkü biliyorlar ki Dâvût (a.s) Müslümanların peygamberidir. Yahudiler de önceleri Müslüman’dılar. Ama şu anda Yahudiler Dâvût’u (a.s) da, Süleyman’ı (a.s) da Allah’ın tanıttığı gibi tanımıyorlar. Dâvût ve Süleyman’a (a.s) şu anda Allah’ın istediği gibi inananlar, Allah’ın istediği gibi kabul edenler Müslümanlardır.
Yahudiler, Dâvût’un (a.s) Calut’u elindeki bir sapan taşıyla öldürdüğünü biliyorlar. Yine kesin biliyorlar ki, şu anda Müslümanlara karşı Calut rolü oynayan bu Yahudiler Filistinli Müslümanları Dâvût (a.s) makamında görüyorlar. Onun içindir ki ellerinde sadece sapan taşı bulunan, Rabbimiz Allah demelerinin dışında, Müslüman olmalarının dışında hiçbir suçları olmayan, hiçbir kimseye zararları olmayan o gençlerin, o çocukların ellerindeki taşlar onlara atom bombasından daha büyük geliyor ve ödleri kopuyor. Kesin biliyorlar ki o çocukların ellerindeki taşlar bir gün tüm Calutları öldürecektir. Kesinlikle biliyorlar ki, o taşlar bir gün zalimleri ortadan kaldıracaktır. Bunu çok iyi biliyorlar. Gözlerinin önünde hep Dâvûtlar duruyor ve o hayat hakkı tanımadıkları bu Dâvûtların elinde gerçekleşecek helâklerinin çok yakın olduğunun farkındalar.
Ama tabii bizler de şunu anlamalıyız ki, eğer Dâvût’un benzeri olmak istiyorsak kesinlikle tüm Calutlarla savaş vermeye hazır olmalıyız. Kıyamete kadar tüm Calutların korkulu rüyası olmaya hazır olmalıyız. Dâvûd’ların olduğu bir dünyada Calut’ların asla olmayacağını bilmek zorundayız. Dâvût olmaya hazır olmayanların bulundukları bir dünyada da kesinlikle Calutların egemenliği sürüp gidecektir, bunu unutmayalım


12. “Gündüz estiğinde bir aylık mesafeye gidip, akşam es-tiğinde bir aylık mesafeden gelen rüzgarı buyruğu altına verdik. Onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Rabbinin iz-niyle, yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırırdık.”

Süleyman (a.s) için de rüzgarı mûsâhhar kıldık. Rüzgarı onun emrine verdik ki, o rüzgarın sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir aydır. Yâni Süleyman (a.s) sabah biniyor binitine ve bir aylık mesafeye gidebiliyor. İster yaya yürüyüşüyle, ister deve ya da başka bir vasıta yürüyüşüyle bir aylık bir mesafeye gidiyor. Sabahleyin Kudüs’ten çıkıyor Afganistan’a gidiyor ve oralarda Allah’ın dinini tebliğ ve talim ediyor, sonra akşam sarayına, kentine dönüyor. Duydunuz mu böyle bir melik? Rüzgarın emrine verildiği böyle bir melik yoktur yeryüzünde.
Yine onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Süleyman’a bakır madenini de lütfedip emrine verdik. Bakırı kaynağından sel gibi akıtıp, emrine verdik. Sonra Rabbi’nin izniyle, yanında iş gören cinleri de onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırırdık. Allah’ın emriyle bakır ve cinler de Süleyman’ın (a.s) emrine âmâde kılınıyor. Görüyor musunuz Allah’a kul olanlara, Allah’ın emrine itaat edenlere Rabbimiz her şeyi lütfediyor, her şeyi onların emrine veriveriyor.
Kesinlikle bilelim ki, şâyet şu anda bizler de Allah’a, Allah’ın istediği teslimiyeti, Allah’ın istediği kulluğu gerçekleştirirsek Rabbimiz bize de bu tür nimetlerini yağdıracak ve yeryüzünde bize de en büyük izzet ve şerefi kazandıracaktır. Bu Allah’ın değişmez bir yasasıdır ki, zaten bunun için bunları bize anlatmaktadır.


13. “Süleyman için, o ne dilerse, mabetler, heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Dâvût ailesi! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”

Bu âyetleriyle Rabbimiz kendilerine ihsanlarda bulunduğu kullarından şükür istiyordu. Bu sûre Mekke’de nâzil oluyordu. Bu âyetlerin indirildiği Mekke atmosferinde Müslümanlar gerçekten çok kötü bir hayatın içindeydiler. Müslümanlıklarından ötürü işkencelere maruz bırakılmış kullarına Rabbimiz bu âyetleriyle şunları müjdeliyordu: “Ey kullarım, sakın içinde bulunduğunuz şartlara bakarak üzülmeyin. İşte Ben size bu âyetlerimle yeryüzünde değişmez yasamı anlatıyorum. Eğer sizler de Bana Benim istediğim kulluğu, Benim istediğim teslimiyeti gerçekleştirirseniz işte bu örnek kullarıma verdiğim mülk ve saltanatların aynısını size de vereceğim.” Gerçekten de bu âyetlerin gelişinden beş-on yıl sonra Dâvût ve Süleyman’ın (a.s) hakim oldukları bölgelere Müslümanlar hakim olacaklardı.
Güç, kuvvet, egemenlik, saltanat Allah’ın izniyle Müslümanların eline geçecekti. Müjdeydi bu âyetler dünkü peygambere ve beraberindeki bir avuç Müslümana. Müjdedir bu âyetler onların yolunu ta-kip eden yirminci asır Müslümanlarına. Arz Allah’ındır, mülk O’nundur ve onu dilediklerine verir. Allah’ın izniyle bir gün gelecek Müslümanlar tekrar Dâvût ve Süleyman’ın (a.s) mülk ve saltanatına ulaşacaklar. Bir gün gelecek, Allah’ın izni ve yardımıyla esen rüzgarlar, bulutlar, dağlar, taşlar Müslümanların zaferine ortak olacaklar. Bir gün gelecek dağlar, taşlar Müslümanların tekbirlerine, Müslümanların hayatın her alanında Allah’ı yüceltmelerine eşlik edecek Allah’ın izniyle. Ve o zaman yeryüzü insanlığı ya Müslüman olup izzetli ve şerefli bir hayata kavuşacaklar, ya da Müslümanların izzet ve şerefleri karşısında zelil bir hayatı soluklamak zorunda kalacaklar. Ya şükredenlerden olacaklar, ya da küfredenlerden olacaklar. Bakın Allah diyor ki:
Ama şükreden kullarım azdır. Kullarım çok az şükrediyorlar bana. Nimetlerin vericisi olarak beni çok az tanıyorlar, beni çok az dinliyorlar, beni ve âyetlerimi çok az gündeme alıyorlar. Ya da az evvel ifade ettiğim gibi kullarımdan şükredenler çok azdır diyor Rabbi-miz. Peygamberlerin gerçek mânâda şükreden kullar olduğu, ama şükreden peygamberlerin gerçekten az olduğu, Müslümanların da bu azlardan olmaya çalışmak zorunda oldukları anlatılmaktadır. Biz Müslümanlar yeryüzünde az da olsak, kâfirler çok ta olsalar, şeytan ve avenelerinin çokluğu bizim zorumuza da gitse her şeye rağmen azlardan, şükredenlerden, Allah için hayat yaşayanlardan olmak zorundayız. Bakın şükreden Süleyman mülk ve saltanatta zirveye ulaşıyor. Allah O’na yeryüzünün en büyük egemenliğini lütfediyor.

14. “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun ölümünü cinlere fark ettirdi. O, ölü olarak yere düşünce, ortaya çıktı ki, şâyet cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azap içinde kalmazlardı.”


Böylece o ölü olarak yere düşünce, ortaya çıktı ki, şâyet cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azap içinde kalmaz-lardı. Onun ölü olarak yere düşüşü, cinlerin gaybı bilmediğini ortaya çıkardı. Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, Süleyman’ın (a.s) vefat etti-ğini bilmiş olsalardı, elbette çalıştırıldıkları o ağır işlerin altında yaşamaya mahkum olmazlardı. Bakın görüyor musunuz? Cinler yanı başlarında duran Süleyman’ın (a.s) vefat ettiğini bile bilemiyorlar. Nerde kaldı onlar gayb bilgisine sahip olduğu iddiası?!
Evet böylece cinlerde kimi yetkilerin varlığına inanan, cinlerin gaybı bildiklerini zannedip onlara sığınmaya çalışan insanlar, yanılgı noktalarını anlasınlar diye Rabbimiz bu haberi bize naklediyor. Öyley-se bizler için de bir haber, bir gerçek açığa çıkmış oluyor ki, cinler ke-sinlikle gaybı bilmezler. Gayb bilgisi sadece Allah’a aittir. Onu O’ndan başkası asla bilemez. Ancak bildirdikleri kadarını elçilerine bildirmiş, gerisini bildirmeyeceğini bize haber vermiştir Rabbimiz.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #3 : 24 Mayıs 2013, 09:58:51 ÖS 21 »
18. “Onlarla, kutlu kıldığımız şehirler arasında, karşıdan karşıya görünen kasabalar var etmiş, oraları gezilecek be-lirli konak yerleri yapmıştık, “Oralarda geceleri ve gündüzleri güven içinde gezin” demiştik.”

 

         Ve biz onların kentleriyle etrafını bereketli kıldığımız kentler arasında bir sürü açık köyler, kentler var ettik. Kitabımızda, “içinde bereketler var ettiğimiz, bereketli kıldığımız, bereketlendirdiğimiz” ifa-desiyle Suriye, Filistin, Şam beldeleri kastedilmektedir. Rabbimizin el-çilerini, vahiylerini gönderdiği beldeler, A’râf ve Enbiyâ sûrelerinde anlatır.

 

            Onların, Sebe’lilerin şehirleriyle birbirinden uzak olmayan, birbirine bitişik olan, birisi biterken hemen ötekisi başlayan şehirler var ettik. Yolcular Yemen’den çıkıp, Sebe’ ülkesinden çıkıp yollarına devam ederlerken dinlenmek istediklerinde konaklama yerleri var ettik diyor Rabbimiz. Bereketli toprakları olan Şam, Filistin bölgelerine kadar aralarında güzel yerleşim kentleri var ettik ve gece-gündüz emin olarak, emniyet içinde seyredin demiştik onlara.

 

Acaba şu anda da acaba içinde bulunduğumuz dünya, içinde yaşadığımız şehirler bize Sebe’lileri hatırlatmıyor mu? Şu anda bizler de emin bir şekilde dilediğimiz yerlere gidiyor, dilediğimiz yerlerden geliyoruz. Allah’ın emânıyla dilediğimiz şehirlere seyahat ediyoruz. Gittiğimiz yerlerde konaklama imkânlarına sahip bulunuyoruz. Öyley-se kesinlikle bilelim ve unutmayalım ki, Sebe’lilere verdiği nimetlerin aynısını bize de veren Rabbimiz bu nimetlerinin karşılığında bizlerden de şükür istiyor. Hamd istiyor, kulluk istiyor. Bakın kendilerine bunca nimetler verilen Sebe’ halkı dediler ki:

19. “Ama onlar: “Rabbimiz! Yolculuklarımızın mesafesini uzak kıl” deyip kendilerine yazık ettiler. Biz de onları efsane yapıverdik, darmadağın ettik. Doğrusu bunlarda, pek sabreden ve çok şükreden kimseler için dersler vardır.”

 

         Dediler ki, ey bizim Rabbimiz, şu seferlerimizin arasını uzat. Biz birdenbire gideceğimiz yere ulaşıveriyoruz. Yâni bu yolculuklarımızda macera yok, meşakkât yok, yolculuk sıkıntısı yok. Biz biraz macera yaşamak istiyoruz. Şu şehirlerimizin arasını biraz aç ta bu ni-metlere biraz meşakkâtli ulaşalım da, biraz macera yaşayalım diyor-lar. Ukâlâlar, Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük ediyorlar, zorluk istiyorlar, meşakkât istiyorlar, macera istiyorlar, Rablerine isyan ediyorlar. Dilleriyle bunu söylemeseler de, Allah’ın nimetleri içinde yüzdükleri halde Rablerine kulluktan çıkanlar, küfran-ı nimette bulunuyorlar demektir. Nimet vericiden, nimet vericinin hayat programından habersiz, küfür içinde, şirk içinde bir ha-yat yaşayan insanlar bu halleriyle sanki Rablerine şunu demeye çalışıyorlar: “Ya Rabbi bize lütfettiğin tüm bu nimetlerini bizden geri al. Biz bunların hiçbirisine lâyık değiliz” demektedirler.

 

            Onlar böylece kendi kendilerine zulmettiler. Kendi kendilerini Allah’a şükür ortamından, kulluk ortamından uzaklaştırıp küfür ve nankörlük ortamına götürerek Allah’a karşı zulmettiler. Allah’ın kendilerine lütfettiği bunca kolaylık nimetlerine, emniyet nimetlerine karşılık nefislerine zulmettiler de, biz de onları efsane yapıverdik, darmadağın ediverdik. Doğrusu bunlarda pek sabreden ve çok şükreden kimseler için dersler vardır.

 

            Yâni bu nankörlüklerinin karşılığı olarak biz de onları sözler, masallar, efsaneler, mitolojiler haline getirip yok ediverdik diyor Rab-bimiz. Onlar sadece masallarda kaldılar. Dilden dile dolaşan bir masal oluverdiler. Onları darmadağın ettik, ezdik, bitirdik işlerini. İşte böylece bir varmış bir yokmuş olarak Sebe’ halkı parça parça helâk edildi.

 

Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz ki, Sebe’ halkı Nuh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb ve Mûsâ’nın (a.s) toplumları gibi toptan helâk edilmediler. İlk önce barajları yıkıldı, sulamaları, sulama tesisleri yıkılıp tarlaları perişan oldu, sonra yerleri yurtları yıkıldı, ülkelerini terk edip başka yurtlara hicret ettiler, Arabistan yarımadasının her bir bölgesine dağıldılar ve garip, yersiz-yurtsuz, evsiz-barksız hale geldiler. Rezil ve perişan bir hayatın mahkûmu oldular.

 

Ama bunun suçlusu kendileriydi. Allah’a kulluktan çıkmaları, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmeleri sebebiyle Allah onların üzerlerinden nimetlerini alıverdi ve onları öyle bir perişan etti ki, öyle derbeder etti ki, dillere destan oldular, masalların konusu haline geliverdiler. Onların durumunu dillere destan yapıverdi Rabbimiz. Öyle ki o bölgede insanlar birbirlerine, “sakın Sebe’ halkı gibi olmayın” der oldu. Tüm dünyada onlar bir darb-ı mesel haline geldiler. Şu anda bile böyle korkunç bir âkıbetle paramparça olmuş bir toplumdan söz ederken, Araplar Sebe’ halkını örnek göstermektedirler. Allah’a isyan sonucunda cennet gibi bir yurt bir anda cehenneme dönüverdi. İnsanlar her şeylerini terk edip, yurtlarından ayrılıp her biri bir tarafa dağılıp zillet içinde, dilencilik içinde bir hayatın mahkûmu oldular, millet olma özelliğini kaybettiler, bir efsane oldular.

 

            İşte gördünüz Allah’a karşı nankörlüğün sonucunu. Allah’a kulluktan, Allah’a şükürden kopmanın sonucunu hep beraber gördük. Burada kendi kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Acaba şu anda hangi ülke insanı, hangi şehir insanı böyle bir azapla, böyle bir gazapla karşı karşıya gelmeme konusunda emindir? Kim böyle bir emniyet duyabilir? Kim güvence hissedebilir? Evini, barkını, ticaretini, gücünü, kuvvetini, şehrini, vatanını, her şeyini kaybetmeme konusunda kim emin olabilir? Hangi toplum, barajlarının yıkılmayacağından emin olabilir? Hiç kimse bu konuda bir emniyet içinde olamaz. Allah’a karşı nankörlük içine giren her insan, her toplum Allah dilediği zaman yıkımla karşı karşıya gelecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Allah diyor ki:

 

            Sabreden, şükreden kullarımız için bunda çok büyük dersler, ibretler, âyetler vardır. Allah kendilerine çok çok nimetler verdiği zaman, güç kuvvet, devlet, iktidar verdiği zaman, imkân verdiği zaman şımarmayan, nimetlerin sahibine kafa tutmaya kalkışmayan, nankörlük yapmayan, kulluktan çıkmayan, dengesini kaybetmeyen, tıpkı önceki âyetlerde anlatıldığı gibi Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi Allah’ın verdiklerini yine Allah yolunda kullanmaya çalışan insanlar için bunda çok büyük ibretler vardır diyor Rabbimiz.

 

20. “Andolsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış; inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.”

 

         İblis, Sebe’ halkı üzerinde görüşünü doğru çıkarmıştır. Hani al-çak İblis, “ben onları saptıracağım, onları sana kulluktan, sana şükürden koparacağım, onların pek çoğunu sana şükreder bulamayacaksın, hiçbir kimse senin yoluna gitmeyecek, elbette senin kullarından belli bir pay alacağım” demişti ya, işte Allah’a karşı verdiği bu sözüne yoldan çıkardığı Sebe’ halkını şahit tuttu.

 

            Allah onu lânetleyip rahmetinden kovunca, o da Allah üzerine yemin ederek şöyle demişti: “Muhakkak  ki senin kullarından tespit e-dilmiş, bana ayrılmış, muayyen, bilinen, takdir edilmiş bir hisse, bir nasip alacağım, kendime seçeceğim, kendime edineceğim. Senin kullarından belli bir kesimi kendime kul-köle edineceğim. Onların hayatlarından, zamanlarından, çalışmalarından, enerjilerinden, mallarından, çocuklarından bir kısmını kendim sahipleneceğim” demişti. Ancak Sa’d sûresinin beyanıyla;

 

“İblis dedi ki; Ben onların hepsini saptıracağım, ama hâlis mü’minler müstesna.”

 

demişti. Halis kullarına, ihlaslı kullarına, katışıksız din sahibi kullarına, katışıksız vahiy sahibi kullarına hiçbir şey yapamayacağım demişti. İşte gerçekten sözünü tuttu şeytan. Sebe’liler şeytana tabi oldular, katışıklı din sahipleri ona itaat ettiler. Ancak mü’minlerden bir grup, dinlerini Allah vahyine dayandıran bir grup ona tabi olmadılar. Allah’a, Allah’ın istediği şekilde iman edenler, Allah’a Allah’ın istediği şekilde kulluk yapanlar Allah’ın yardımıyla kurtulurken, çoğunluk peygamber yolunu terk ederek şeytan vahiylerine uydular, şeytanın peşine düştüler.

 

Elbette sonunda İblis kazanıyor, peşine takılanlar kaybediyordu. Ama hayır, yanlış söyledim, asıl kazananlar şeytan vahiylerine de-ğil de Allah vahyine teslim olan Müslümanlar oluyordu. Çünkü İblis bu dünyada kazansa da kaybediyordu. Çünkü o saptırdıklarıyla beraber cehenneme gidiyordu.

 

21. “Oysa İblisin onlar üzerinde bir nüfûzu yoktu; ama Biz âhirete inanan kimselerle ondan şüphede olanları, işte böylece ortaya koyarız. Rabbin her şeyi gözetip koruyandır.”

 

         Halbuki o İblisin onlar üzerinde hiçbir gücü kuvveti yoktu. İnsanlar üzerinde hiçbir yetkisi, nüfûzu yoktu. Ama Rabbimiz bu dünyada bir imtihan gereği ona sınırlı bir yetki vermiş, bu yetkiyle de İblis onları saptırıyor, onları kötü yollara dâvet ediyor, kötülükte onlara ör-nek oluyordu.

 

            Bu alçağın hiçbir zaman kullar üzerinde her hangi bir otoritesi, herhangi bir yaptırım gücü de yoktur. Allah’a inanan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan, hayatını vahiyle düzenlemeye çalışan, Allah’ın muttakî ve sâlih kulları üzerinde onun da, avenelerinin de hiçbir etkisi ve yetkisi yoktur. Bu yüzden de onu ve avenesini bir şeymiş gibi gözlerimizde büyütmemize ve onlardan korkmamıza gerek yoktur. Sadece Allah’ın kendisine verdiği sınırlı bir saptırma yetkisi vardır. Peki bu yetkiyi Rabbimiz niye vermiş ona?

 

            Allah’a ve âhirete iman edenleri bilelim, âhiret hakkında şüphesi olanları onlardan ayıralım ve onları açığa çıkaralım diye. İşte İblis’e bunun için yetki verdik diyor Rabbimiz. Bu dünyada insanlardan kimileri Allah’ı dinleyecek, kimileri İblis’e ve İblis’in vesveselerine kulak verecektir. Dünyadaki hayat bu iki yolun, bu iki kavganın arasında seyredecektir. Allah’ın vahyine kulak verenler, Allah’ın kitabını dinleyenler, Allah’ın kitabına evet diyenler, hayatlarını Allah’ın kitabıyla düzenleyenler ile şeytan vahiylerine teslim olanlar, şeytan sözcüklerine yönelenler hep birlikte bir dünya kavgası içine girecekler ve hayat böyle devam edip gidecektir.

 

            Rabbin her şeyin muhâfızıdır. Kendi vahyine kulak verenleri de, şeytan vahiyleri doğrultusunda bir hayat yaşayanları da gören, gözeten, kollayan O’dur. Tüm kullarını kuşatmış olarak yaptıklarından ötürü dilerse anında ceza da verebilir, dilerse cezalarını tehir de edebilir. Ama yasa O’nun emrinde, güç ve kuvvet O’nun elindedir.

 

            Bundan sonra gerek o günkü Mekke müşriklerinin, gerekse kıyamete kadar gelecek tüm müşriklerin şirklerinin reddini gündeme getirecek Rabbimiz:

22. “Ey Muhammed! De ki: “Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiçbiri Allah’a yardımcı olmadığı halde tanrı olduklarını ileri sürdüklerinizi yardıma çağırsanıza!”

 

   Gerek daha önce anlatılan Dâvût ve Süleyman’ın (a.s), gerekse Sebe’ halkının kıssalarıyla ortaya konmuştu ki, insanların, toplumların iyi ya da kötü kaderleri Allah’ın elindedir. Kendilerine yeryüzünde güç kuvvet, mülk ve saltanat vererek Azîz eden de, sayısız lütûflarıyla kullarını izzet ve şerefe ulaştıran da, nimetlerini geri alıp helâk eden de, zillet ve meskenete mahkum eden de Allah’tır. İnsanlar ve toplumlar üzerinde egemen olan, geçerli olan yasalar Allah yasalarıdır.

 

İşte burada da bunu bir daha hatırlatarak Rabbimiz diyor ki: Ey müşrikler, eğer bunun böyle olmadığını, fertler ve toplumlar üzerinde egemen olan Allah’tan başka varlıkların da olduğunu iddia ediyorsanız, haydi çağırın o İlâhlarınızı da, bir insanın iyi ya da kötü kaderini değiştirsinler bakalım. Çağırın da Allah’ın öldürdüğünü diriltsinler, çağırın da kaderi kötü olan birinin kaderini değiştirsinler. Allah berisinde önderler, liderler, tanrılar kabul ettikleriniz de size bir fayda ve zarar sağlasınlar.

 

Hayır hayır, göklerde ve yerde zerre miktarı sahip oldukları bir yetkileri yoktur onların. Var mı Allah berisinde bir yetkileri? Çağırın da göstersinler bakalım güçlerini, kuvvetlerini. Desinler bakalım, bizim de sahip olduğumuz zamanlar, mekânlar vardır. Bizim de mâlik olduğumuz mülkler, yıldızlar, semâlar vardır. Var mı Allah’tan başka Melik? Bir tek zerreye mâlikiyetleri var mı onların? Bir sinek kanadı yaratmaya kadirler mi? Bir buğday tanesi yaratacak yetkileri var mı, gökten bir damla yağmur yağdırmaya güçleri yetiyor mu? Hiçbir güçleri, hiçbir yetkileri yokken nasıl oluyor da bu adamlar tanrılık taslamaya kalkışıyorlar? Nasıl bizler de İlâhız, bizler de Rabbiz, bizler de yasa belirlemeye yetkiliyiz, bizleri de dinlemek zorundasınız diyebiliyorlar? Nereden alıyorlar bu yetkiyi?

 

            Hayır hayır, onların göklerde ve yerde, göklerin ve yerin mülkiyetinde hiçbir ortaklıkları da yoktur, yetkileri de yoktur. Allah mülkünde, egemenliğinde kimseyi ortak edinmemiş, kimseye yetki vermemiştir. Kimseye yetki devrinde bulunmamıştır. Yâni hâşâ ben göklerin Rabbiyim, göklerde egemen benim, ama yerlerin egemenliğini size devrediyorum, göklerin Rabbi benim ama sizler de yerdekilerin Rabbi-siniz dememiştir. Ben namazın, orucun, haccın Rabbiyim ama sizler de hukukun, ekonominin, eğitimin, sosyal ve siyasal yapılanmaların rabbisiniz, ben yerdekilerin işlerini size devrettim, siyaseti size bıraktım dememiştir. Ben camilerin Rabbiyim ama mekteplerin Rabliğini si-ze devrettim dememiş, kimseye yetki vermemiştir Rabbimiz. Tüm egemenlik, tüm yetkiler kendi elindedir. İnsanlara verdiği geçici yetkiler de sadece bu dünyada imtihan sebebiyledir.

 

            Allah’ın asla onlardan bir yardımcısı da yoktur. Kimi işlerini düzenleme konusunda acze düşmüş de insanlardan kimilerini yardımına çağırmış değildir Allah. Hal böyleyken, bu adamlar nasıl oluyor da Allah’ın yetkilerine ortaklık iddia edebiliyorlar? Nasıl oluyor da, bu adamlar kim oluyor da egemenlik bizdedir, Allah’ın yetkileri bizdedir, biz dilediğimiz gibi hükmederiz, biz dilediğimiz gibi hayat programı yapar, dilediğimiz gibi bir hayat yaşar, asar, keseriz diyebiliyorlar? Hayır hayır eğer şunu diyorlarsa bu da yanlıştır: Biz Allah katında sevgili kullarız, biz Allah’ın yeryüzünde dostlarıyız, bizler Allah katında iyi kullarız, bizler şefaatçileriz. Eğer bize itaat ederseniz, bizim dediğimiz gibi yaşarsanız, bizi takip ederseniz yarın bizler de Allah huzurunda sizlere şefaat ederiz. Hayır, öyle de değil!

 
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #4 : 27 Mayıs 2013, 10:26:03 ÖS 22 »
23. “Allah’ın katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine “Rabbimiz ne söyledi?” diye sorarlar; “Hak söyledi” derler. O, yücedir, büyüktür.”

 

         Allah huzurunda O’nun izin vermediği hiç kimsenin şefaatinin faydası yoktur. Ancak O’nun izin verdiklerinin, izin verdiklerine şefaati fayda verecektir. Yâni şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak şefaat edilmeye izin verdiklerine şefaat edebileceklerdir.

 

Şefaat edicileri Allah belirleyecektir, ama şurasını da asla unutmayalım ki, şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyecektir. Yâni meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme iznini verse, ben baba-ma, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat ede-meyeceğim de, Allah’ın, şunlara, şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim.

 

Evet, şefaat edecekleri de, şefaat edilecekleri de yarın Allah belirleyecektir. Öyleyse bugünden birilerini şâfî makamında görüp on-ların ellerine, eteklerine yapışmanın anlamı yoktur. Yarın bizi kurtarırlar diye Allah’a yapılması gereken kulluk birimlerinden bazılarını onlara yapmanın anlamı yoktur. Bilmiyoruz ki belki de bugün bizim şâfî makamında , yarın şefaat ediciler olmak şöyle dursun belki de şefaat edileceklerin içinde bile yer almayabilirler. Öyleyse unutmayalım ki şefaatin tamamı Allah’a aittir. Kulluğun tamamı da sadece O’na yapılmalıdır.

 

 

            Ta ki onlardan kalplerinin korkusu, ürpertisi gittiği zaman, heyecanları yatışıp ta düşünebilir bir duruma geldikleri zaman derler ki, Rabbimiz ne dedi? Rabbimiz hak dedi, Rabbimiz doğru dedi derler. Hani daha önce başka türlü söylüyorlardı? Hani daha önce şefaati kendilerine veya başkalarına veriyorlardı? Hani Allah berisinde başkalarının da şefaat yetkileri vardı? Tabi orada, Allah huzurunda her şey bitti. Orada, o ortamda cennet ve cehennem gözler önüne serildikten sonra artık söz Allah’a aittir, Hak Allah’a aittir. Allah, Âlidir, Allah büyüktür.

24, 25. “Ey Muhammed! De ki: “Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir? “De ki: Allah’tır. Öyleyse doğru yolda veya apaçık bir sapıklıkta olan ya biziz ya sizsiniz. De ki: İşlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız, sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayız.”

 

         Rabbimiz, elçisine “Benim sana vahy ettiğim bu Kur’an’ı, bu âyetlerimi insanlara duyur” emrini veriyordu, aynı emirler şu anda bize de yöneliktir. Biz de söyleyeceğiz bunu? Neyi söyleyeceğiz? Göklerden ve yerlerden sizi rızıklandırıp doyuran kimdir? Var mı size Allah-tan başka bir rızık verici? Bu soruyu soracağız, ama karşımızdakinin cevabını beklemeyeceğiz. Soruyu sorduğumuz insanlar vahiyden ha-bersiz bir yanılgı içinde oldukları için şu veya bu şekilde yanlış, farklı şeyler söyleyebilirler. Allah’tan başkalarını Rezzak makamında görebilirler. “Filanlar, falanlar bize rızık vermeseler bizim hayatımız biter, bizi doyuran onlardır” diyebilirler. Onların cevaplarını beklemeden biz ne diyeceğiz? Diyeceğiz ki Allah, gökten ve yerden bizi rızıklandıran, bizi doyuran Allah’tır.

 

Öyleyse ya biz, ya siz hidâyettesiniz. Ya biz doğru yoldayız, ya da siz. Ya biz doğruyuz, sizler sapıksınız, ya siz haktasınız biz yanlıştayız. Eğer Rezzak Allah’sa, göklerden ve yerlerden rızık gönderip bi-zi doyuran Allah’sa, göklerin ve yerin sahibi Allah’sa, bizim sahibimiz O ise, o zaman sahibimiz olarak, doyurucumuz olarak O’na teşekkür etmemiz, kulluk yapmamız gerekecekse, şu anda bizler Rabbimize kulluk edip O’na teşekküre devam ederken, sizler de Allah’ı bırakıp başkalarına kulluk etmeye çalışıyorsanız, biz ikiye ayrıldık demektir. Allah’a kulluk eden bizler ve Allah’tan başkalarına kulluk eden sizler…

 

            Yâni bizler yaratan, rızık veren, doyuran Allah bizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece kulluk yapmak zorunda olduğumuza inanıyoruz. Hz. Adem’den (a.s) bu yana tüm Müslümanlar böyle dediler, böyle yaptılar. Şu anda bizler de böyle diyoruz. Ama bakıyoruz, insanların bir kısmı da yaratıcı ve rızık verici olarak Allah’ı kabul etmiyor. Biz Allah’ı kabul etmiyoruz, biz hayatımızı Allah’ın yasalarına göre değil de, kendi aklımıza, kendi keyfimize, kendi duyularımıza güvenerek bir dünya yaşamak istiyoruz. Bu bizim hoşumuza gidiyor. Biz böyle yaşamanın doğruluğuna inanıyoruz diyorlar. İşte bunu da, bunu da diyenler var. Böyle de yaşayanlar var. Ama elbette bunlardan bir tanesi doğru, ötekisi yanlıştır. Elbette bunun ikisinin de doğru olması mümkün değildir.

 

Öyle değil mi? Ya göklerin ve yerin sahibi, bizim sahibimiz, bizim yaratıcımız, doyurucumuz, rızık vericimiz Allah’tır, tüm nimetler O’ndandır, hayat O’ndandır, ölüm O’ndandır, binaenaleyh bizler O’na kulluk yapmalıyız, O’na teşekkür etmek zorundayız diyenler yanlıştadır, yahut da biz Allah’ı da peygamberi de tanımayız, bizi Allah da peygamber de bağlamaz, biz keyfimize göre bir hayat yaşarız diyenler yanlıştadır. Bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tartışmaya, masaya yatırmaya hakkımız yoktur. Çünkü bizler Müslü-manız, Allah’a iman ediyoruz, Allah’ın kitabına iman ediyoruz. Biz, Al-lah’tan gelen bu kitabın mü’minleri olarak diyoruz ki ya biz hidâyetteyiz, ya siz. Eğer bu kitaba göre biz hidayetteysek siz sapıksınız. Yok eğer biz sapıksak siz hidâyettesiniz, doğrudasınız. Hem biz, hem siz, hem Müslümanlar, hem de kâfirler doğrudadır demek mümkün değildir. İki taraf ta doğruda olamaz. Ya Müslümanlar doğrudur, ya kâfirler…

 

            İşte bu sorgulamayı kâfirlere yönelten Müslümanların düşüncelerine göre, Allah’ın değer yargısına göre, bu kitaba göre, Sebe’ sûresine göre doğru olan, hakta olan, hidâyette olan, delille hareket eden kesinlikle Müslümanlardır. Onun içindir ki hücumda olan, sorgulayan sürekli Müslümanlar olmalıdır. Soracağız, sorgulayacağız bu kâfirlerin hayatlarını, inanç manzumelerini. Ey kâfirler, gökten ve yerden rızık veren, doyuran kimdir? Kimin ekmeğini yiyip kime kulluk ediyorsunuz? Kiminle rızıklanıyor, kimin kılıcını sallıyorsunuz? Ne bu haliniz? Ama siz bilirsiniz, unutmayın ki siz bizden, biz de sizden sorumlu tutulmayacağız. Siz yaptıklarınızın karşılığını, biz de yaşadığımız hayatın karşılığını göreceğiz. Eğer bizler yanlıştaysak, hatamızın cezasını çekeceğiz, sizler bizim yanlışlarımızdan sorumlu olmayacaksınız, bizler de sizin yanlışlarınızdan hesaba çekilmeyeceğiz. Sizin hayatınızın faturası bize, bizimki de size çıkarılmayacaktır.

26. “De ki: “Rabbimiz sonunda hepimizi toplar, sonra aramızda adâletle hükmeder. Adâletle hükmeden, bilen ancak O’dur.”

 

         De ki, Rabbimiz bir gün bizi toplayacak, sonra aramızı hakla açacak. Kıyamet kopacak, dirileceğiz, hesaba çekileceğiz ve aramızda hakla hüküm verilecek. Rabbimiz hakla hükmünü verecek. Şu doğruydu, bu yanlıştı, şu haktı, bu bâtıldı, şu iyiydi, bu kötüydü, şunlar hidâyetteydi, bunlar sapıklık içinde bir hayat yaşıyorlardı diye Rab-bimiz hakla hükmünü verecek. Çünkü Rabbimiz Haktır, en doğru hük-mü verendir, Alîmdir, Hakîmdir.

 

Zaten doğru hükmünü, gönderdiği elimizdeki şu kitabında bildirmiştir. Aslında bugün bu kitabın âyetlerini, bu kitabın dosdoğru ya-salarını kâfirlere götürmek, kâfirlere duyurmak kâfirlerin kendileri için de, bizim için de bir rahmettir. Yine Rabbimizin bu hak âyetleriyle kâfirlerin hayatlarını sorgulamamak kâfirlere karşı en büyük zulümdür. Elimize bu kitabı alıp, kâfirlere gidip, beyler, bu kitaba göre sizler yanlıştasınız, bu kitaba göre sizin yaşadığınız bu hayat sizi cehenneme götürmektedir diye açık ve net bir şekilde onları uyarmak zorundayız. Bakın Rabbimizden bir sorgulama daha:

27. “De ki: “O’na taktığınız ortakları bana gösterin, yoktur ki! O, güçlü olan, Hakîm olan Allah’tır.”

 

         De ki, haydi Allah’a ortak koştuklarınızı bana gösterin. Deliliniz nedir bu konuda, kime dayanıyorsunuz? Allah’ın ortakları vardır derken neye dayanıyorsunuz? Kendi hevâ ve heveslerinize mi dayanıyorsunuz? Yâni yarın Allah mahkemesinde Allah sorgulamasıyla karşı karşıya geldiğiniz zaman, O’na karşı sizi savunmak üzere ayağa kalkacak, O’nun azabından sizi kurtaracak birileri var mı? Varsa hani gösterin bakalım onları. Kendilerine kulluk adına Allah’a kulluğu bırakarak hayatınızı tehlikeye attığınız, kendilerini memnun etme adına Rabbinizi küstürdüğünüz şu İlâhlarınızı bir gösterin bakalım. Var mı Allah’tan başka Rab? Var mı Allah’tan başka İlâh? Hayır hayır, sadece Rab olan, İlâh olan, Azîz ve Hakîm olan O’dur buyurulduktan sonra peygamberin evrenselliğini anlatan bir âyetle karşı karşıya getiriliyoruz.

 

28. “Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.”

 

         Peygamberin görevi evrenseldir. İnsanların tamamına seni müjdeci ve uyarıcı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah, peygamberini te-selli ederek diyor ki: “Ey peygamberim, Mekke toplumu, kavmin seni dinlemediler diye, sana kulak vermiyorlar diye sakın üzülme. Sen sa-dece Mekke şehrinin, sadece bu ülkenin, sadece bu toplumun, sa-de-ce bu çağın insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek tüm çağların insanlarına gönderilmiş bir peygambersin. Eğer şu anda senin kavmin senin vasıtanla benim kendilerine açtığım bu rahmet kapısından istifade etmek istemiyorlarsa, senin kıymetini bilmiyorlarsa üzülme, başkaları bilecektir. Seni tüm insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gön-derdik ama insanların çoğu bilmiyorlar. İnsanların çoğu göz göre göre reddediyorlar, elçilerin uyarılarına kulak vermiyorlar”
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #5 : 31 Mayıs 2013, 09:25:49 ÖS 21 »
29. “Doğru sözlü iseniz söyleyin bu vaat ne zamandır?” derler.”

 

         Haydi sadıklarsanız söyleyin o vaat ne zaman? Haydi iddialarınızı eyleme dönüştürme imkânınız varsa söyleyin kıyamet ne zaman? Ne zaman bu kıyamet, ne zaman bu hesap kitap? Ne zaman bu sorgulama, ne zaman bu azap? Ey Muhammed, şu bize vaat edip durduğun, bizi kendisiyle korkutup durduğun kıyamet ne zaman? Ne zaman olacak bu iş? Ne zaman toplayacak Rabbin bizi huzurunda? Ne zaman hükmedecek aramızda? Yıllardır vaat ettiğin halde hani niye başımıza bir şeyler gelmiyor, niye aleyhimize hüküm verilmiyor?

30. “De ki: “Size, bir gün tayin edilmiştir. Ondan bir saat ne geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.”

 

         De ki, sizler onun vaatleşmesiyle karşı karşıya geleceksiniz. O size mutlaka gelecek, bir saat bile tehir edilmeyecektir. Ne bir saat öne alınacak, ne de bir saat geri bırakılacak. Çünkü Allah sizin arzularınıza tabi değildir. Allah bu konudaki hükmünü kendisi verir. Aramızdaki hükmünü vereceği zamanı Allah en iyi bilendir. Allah bir kere hükmünü verdi mi, işiniz bitecektir.

31. “İnkâr edenler: “Bu Kur’an’a ve ondan öncekilere inanmayacağız” dediler. Sen bu zalimleri, Rablerinin huzurunda dikilmiş oldukları zaman, suçu birbirine atıp dururken bir görsen! Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız biz inanmış olacaktık” derler.”

 

         Evet kâfirler biz ne bu Kur’an’a, ne de önündeki kitaplara inan-mayacağız diyorlar. Ne bu kitaba, ne de bu kitaptan önce indirilmiş olanlara iman etmeyeceğiz diyorlar. Peygamberim, sen böyle diyen zalimleri Rableri huzurunda tevkif oldukları zaman bir görsen! Suçu birbirlerine atıp dururlarken onları bir görsen! Dünyada atıp tutuyorlardı alçaklar, Allah kimmiş? diyorlardı. Peygamber de kimmiş? Di-yorlardı. Kur’an da neymiş, bu kıyamet te ne zamanmış? diyorlardı. Biz kesinlikle bu saçmalıklara  inanmayız diyorlardı. İman etmiyor-lar-dı, teslim olmuyorlardı, kulluğa yanaşmıyorlardı. Rablerine secdeye, Rablerinin hayat programına yönelmiyorlardı. Allah karşısında güç iddiasında, bilgi iddiasında, varlık iddiasında bulunuyorlardı. Ama artık şimdi Rableri huzurunda tevkif olmuşlar, tutuklanmışlar ve her şeyleri bitmiş. İşte böyle rezil ve perişan bir durumdayken onları bir görseydin peygamberim.

         Evet bir kısmı bir kısmına söz atmaya başlayacaklar. Atışmaya, birbirleriyle sataşmaya, birbirlerine suç atmaya başlayacaklar. Sen yaptın, sen ettin, sen saptırdın, senin yüzünden oldu demeye başlayacaklar. Bakın herkesin tutuklandığı bir ortamda mustaz’aflar müstekbirlere, yönetilenler yönetenlere, idare edilenler idare edenlere, güdülenler güdenlere, tabi olanlar tabi olduklarına diyecekler ki, “siz olmasaydınız biz Müslümandık. Siz bize engel olmasaydınız bizler Müslüman olacaktık. Sizler bizim dinimizi bozmasaydınız, Allah di-nini kaldırarak, Allah yasalarını ilga ederek bizim karşımıza resmî bir din çıkarmasaydınız, biz Müslüman olacaktık. Sizler bizim hayat programımızı değiştirmeseydiniz, bizim hukukumuzu, bizim alfabemizi, bi-zim sosyal, siyasal yasalarımızı değiştirmeseydiniz, bizim tarihimizi, bizim kılık-kıyafetimizi bozmasaydınız biz Müslüman olacaktık. Doğrusu biz dünyada size uymuştuk. Dünyada emirlerinize boyun eğiyor, kanunlarınıza itaat ediyor, arzularınızı yerine getiriyor, bizi neye çağırdıysanız koyun gibi arkanızdan geliyorduk. Sürüler gibi size tabi oluyorduk. Sizler güçlüydünüz, sizler kendinizi dünyada Rabler görüyordunuz, İlâh olduğunuzu iddia ediyordunuz. Evet bizi saptıranlar, bizi bu cehenneme getirenler sizlersiniz. Sizler olmasaydınız biz asla bu cehenneme gelmezdik,” diyorlar. Onlar böyle deyince bakın müs-tekbirler de, öndekiler, tabi olunanlar, idareciler de ne diyorlar bakın:

32. “Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara: “Size doğruluk rehberi geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? “Hayır; zaten suçlu kimselerdiniz” derler.”

 

         Size hak geldi de, siz hakkı kabul ettiniz de sizi ondan biz mi çevirdik? Siz Müslüman oldunuz da, Müslüman olmak istediniz de biz mi engel olduk? Siz Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaya yöneldiniz de biz mi mâni olduk? Hayır hayır bizim elimizde hiçbir güç ve kuvvet yoktu ki size engel olalım. Bilâkis siz kendiniz suçluydunuz.

 

      Evet cehennemde, ateşin içinde aynı azabı paylaşan insanların tartışmalarını, birbirlerini suçlamalarını anlatıyor burada Rabbimiz. Demek ki, bu iki grup da cehennemdedir. Demek ki, mustaz’afların, zayıfların zayıflığı onları kurtaramayacaktır. Davar sürüsü gibi idarecilerinin kanunlarına itaat etmek zorunda kalmış bu insanların, ne yapalım, biz güçsüzdük, zayıftık, gücümüz kuvvetimiz yoktu, elimizden bir şey gelmiyordu demeleri onları kurtaramayacaktır. Çünkü Allah onlara akıl vermişti, Allah onlara irade vermişti. Seçme hürriyeti vermişti Allah onlara. Bunlar hiç bir zaman böyle sürüler değildi. Berikiler onların iradelerini satın almak istedikleri zaman, boyunlarına ip takıp kendilerine kul-köle yapmaya zorladıkları zaman, hiçbir tepki göstermediler. Sanki bu işe dünden razıymış gibi boyunlarını teslim ettiler.

 

            Halbuki dünyadayken alçaklar bunlara ağam paşam diyorlardı. “Anam! Babam! Kurtar bizi!” diyorlardı. “Her şeyimizi sana borçluyuz! Sen olmasaydın biz olmazdık! Liderim! Şeyhim! Efendim! Şevketlim, biz senin dediğinden çıkmayız! Atam izindeyiz!” diyorlardı. Yâni onlar ne kadar alçaksa, berikiler de o kadar alçaklık yapıyorlardı dünyada. Bakın burada müstekbirler, yöneticiler, yönetilenlere diyorlar ki:

 

            “Ey zalimler! Ey adam olmadıklar! Ey sürüler! Ey iradesizler! Ey beyinsizler! Ey akılları bizim cebimizde olanlar! Boşuna bağırıp durmayın! Boşuna lakırdılarda bulunmayın. Zira sizin bizden bir farkınız yoktur. Yâni şimdi size hidâyet geldi de, sizler hidâyet üzere yaşamak istediniz de sizi hidâyetten biz mi kopardık? Hayır hayır! Bilâkis siz kendiniz sapıklardınız! Siz kendiniz mücrimlerdiniz! Siz dünyada bizim sizi teşvik ettiğimiz şeylere karşı ihtirasınızdan, hırsınızdan dolayı hemen kolayca bizim peşimize takıldınız. Kolayca bizim ağımıza tutuldunuz. Biz sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde sizler buna dünden razıydınız. Bizim karşımızda en küçük bir tepkide bulunmadınız. Sizi Rabbinizin hayat tarzından koparıp demokrasiye, la-ikliğe, milliyetçiliğe, ırkçılığa, dünyaya, dünyalıklara çağırdığımız zaman mal bulmuş mağribi gibi hemen bizim dâvetimize uyuverdiniz. Karşımızda en küçük bir mücadele bile vermediniz. Çünkü sizler zaten Allah’a kulluktan bıkmış usanmıştınız. Hayatınızın her bir sahasın-da sadece Allah’ı dinlemekten, Allah’ın dediklerini yapmaktan usanmıştınız da, hayatınızın bazı bölümlerini başka Rablere, başka İlâhlara bırakarak biraz rahat nefes almayı ümit ederek bizlere tapınmaya yönelmiş kimselerdiniz. Hayatınızın her bir bölümünde Allah’ı atlatamayacağınızı, Allah’ı yönlendiremeyeceğinizi bildiğiniz için, biraz da bizim gibi atlatılabilecek, yönlendirilebilecek tanrılarımız olsun istemiştiniz. Bizi siz seçmiş ve hayatınızın bazı bölümlerine bizlerin karışmamızı siz kendiniz istemiştiniz.

 

            Allah’tan bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar istiyor-dunuz ki sizden hiçbir ahlâkî sorumluluk istemesinler. Sizden ne namaz, ne oruç, ne hac, ne tesettür, ne zekat, istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi, kumarı, fâizi, tesettürü helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar istediniz kendinize. Sizi rahatlatacak, size rahat bir nefes alma imkânı verecek tanrılar istediniz. Üstelik bu tanrıların ipleri de sizin kendi ellerinizde olduğu için, yâni onları kendiniz seçtiğiniz için, siz ne isterseniz o konuda kanun yapacak, arzularınıza tabi olup yönlendirebileceğiniz tanrılar istediniz kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz, biz de size hükmettik. Siz sattınız vicdanlarınızı, biz de satın aldık. Alan memnun, satan memnun. Siz istediniz biz bulduk. Siz kokladınız, biz topladık. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak istemeseydiniz, biz onu zorla sizden alamazdık.

Öyleyse bizi niye kınıyorsunuz da? Üstelik belki de bizi saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize itaat ettiğiniz için, bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz için biz de ken-dimizi bir şey zannettik. Aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz. Eğer sizler bize itaat edip adam yerine koymasaydınız, belki bizler de zulmedemeyecek, şımarmayacak ve kendimizi bir şey görmeye kalkışmayacaktık,” diyorlar.

33. “Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara: “Hayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı gördüklerinde, ettiklerine içleri yanar. İnkâr edenlerin bo-yunlarına demir halkalar vururuz. Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?”

 

         Mustaz’aflar, yönetilenler, ezilenler yine diyorlar ki, “ey müs-tekbirler, sizler gece-gündüz hileler kuruyor, komplolar hazırlıyor bizi küfre zorluyordunuz. Bizi saptırmak, bizi Allah’a kulluktan koparıp kendinize kul köle edinmek için, bizi Allah yasalarına itaatten çıkarıp kendi yasalarınıza boyun büktürmek için gece-gündüz dolaplar çeviriyordunuz. Kendi müşrik eğitimlerinizi bize empoze ederek bizi zorla Allah’a şirk koşmaya zorluyordunuz. Eğitim yasalarınızla, ekonomik düzenlemelerinizle, hukuk yapılanmalarınızla, sosyal ve siyasal anlayışlarınızla, kılık-kıyafet dayatmalarınızla bizi Allah ve Resûlüyle çatışmaya sevk ediyor, zorluyordunuz. Bizi pis bir hayatın mahkûmu et-tiniz. Bizim önümüze isyan yolları açtınız, bizi saptırdınız.”

 

Ama azabı gördüklerinde hepsi pişman olacaklar; müstekbir-leri de, onlara tabi olan mustaz’afları da, saptıranları da saptırılanları da hepsi perişan olacaklar. Biz de onların boyunlarına boyunduruklar, kelepçeler geçiririz. Onlar söyledi, berikiler konuştu ve nihâyet hepsinin suçlu olduğu açığa çıktı. Ancak az önce ifade ettiğimiz gibi herkes, tüm insanlar kendi yaptıklarının karşılığını görüyorlar. Herkes yaşadığı hayatın sonucuyla karşı karşıya geliyor. Değilse hiç kimseye asla fazladan bir ceza vermiyor. Onlar kendi cehennemlerini kendileri hazırlıyor.

 

            İster siyasal önderler olsun, isterse dini önderler olsunlar eğer insanlar araştırmadan, tahkik etmeden bunlara tabi olurlar ve “efendim ne yapalım işte bunlar bizim siyasal büyüklerimiz, bunlar bizim ekonomi uzmanlarımız, bunlar bizim din önderlerimiz, onlar en güzelini, en doğrusunu bilirler. Hayat diye, hukuk diye, ekonomi diye, kılık-kıyafet diye, din diye bize ne sunmuşlarsa biz onu doğru kabul etmek zorundayız. Bu konuda bizim herhangi bir suçumuz yoktur. Eğer bir suç varsa bir suçlu varsa, gerçek suçlu onlardır” demeye kimsenin hakkı yoktur.

 

Din böyle basite indirgenemez ki! Başka şeye benzemez, bu dindir, hayattır. “Efendim  filan hoca dedi, ben de yaptım. Falan zât öyle buyurdu, ben de uyguladım” demek yarın bizi kurtarmayacaktır. Dinimizi kendimiz öğrenmek zorundayız. Allah bize de akıl vermiştir. Allah’ın bize verdiği bu akıllarımızı birilerinin cebine sokmaya ve körü körüne onların peşine takılmaya hakkımız yoktur. İşte dinin temel kaynakları kitap ve sünnet ortadadır ve herkesin ona ulaşma imkânı da mevcuttur.

34,35. “Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasabanın varlıklı kimseleri, onlara: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” diye gelmişlerdir. Malları ve çocukları en çok olan bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz” derlerdi.”

 

         Biz bir kente uyarıcılar, elçiler gönderdik mi, o kentin azgınları derler ki, “biz onu reddediyoruz, biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, çünkü bizler evlât ve mal yönünden sizden çok fazlayız.” Evlât siyasal gücü, mal da ekonomik gücü temsil eder. Kentin mele’ grubu, zengin ve şımarık insanları siyasal ve ekonomik güçlerine güvenerek Allah’ın elçilerini reddediyorlar.

 

            Genel bir değerlendirme görüyoruz bu âyetlerde. Rabbimiz kentlere, kasabalara, ülkelere elçiler gönderiyor, uyarıcılar gönderiyor. İnsanlığın atası Hz. Adem’den (a.s) bu yana hiçbir kent, hiçbir toplum yoktur ki, kendilerine Allah’tan bir uyarıcı gelmemiş olsun. Bu uyarıcılar Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ulaştırarak onları Allah’a kulluğa çağırdıkları zaman, dünyada Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak ölüm ötesine hazırlığa dâvet ettikleri zaman, insanları kıyametle, cennetle, cehennemle uyardıkları zaman, mütrafûn olanlar, kurulu düzenin menfaatçileri, statükodan yana olanlar diyorlar ki, biz sizi de, sizin gönderildiğiniz risaleti de reddediyoruz, diyorlar.

 

Gerekçe olarak ta şunu gösteriyorlar: Bizim malımız ve evlâdımız daha çoktur. Bizim siyasal mevkiimiz ve ekonomik gücümüz si-zinkinden daha büyüktür. Bu halimizle bizler asla azaba da uğrayacak değiliz. İşte gerekçeleri de budur. Kendilerine gönderilen elçilerin bunlara sahip olmayışlarını göz önünde bulundurarak, sizin hiçbir şe-yiniz yokken bizler size mi tabi olacağız, diyerek peygamberlerin getirdikleri bir sistemi, bir hayat tarzını kabule yanaşmıyorlar.

 

            Çağlar boyu yaşanıp gelen, tekrar edilip gelen bir hastalıktır bu. Allah’ın insan hayatına karışması konusunda odak nokta seçerek arzularını kendileri aracılığıyla insanlığa sunduğu peygamberlerine ilk karşı gelenler, ilk savaş açanlar âyetin ifade buyurduğu gibi "Mütraf-lardır. Yâni toplumun zengin, şımarık servet sahipleri, toplum içinde sınırsız bir hayat yaşayan, zenginliklerinin, arsızlıklarının, servetlerinin kendilerini azdırdığı kimseler... Servetlerinin, zevk ve eğlencelerinin, lüks içinde sınırsızca yaşadıkları hayatlarının kendilerini bırakmayıp hakkı kabullerine engel olduğu varlıklı kimseler. Bunlar her dönemde ve her toplumda gönderilmiş hak elçilerine karşı ilk savaşı açan kimselerdir. Hemen hemen her dönemde topluma egemen olan bu zenginler grubu peygamberlere karşı tavır alıp, peygamberlerin yolunu kesmeye çalışıp, halkı Allah elçilerine karşı kışkırtmışlardır. Bunun sebebi de şudur:

 

            Bunlar her toplumda mevcut statükonun devamından yana-dırlar. Yâni mevcut düzeni savunmaktadırlar. Çünkü kendilerini servet sahibi yapan, kendilerini diğer insanlara egemen kılan, garibanların kanlarını emmeye izin veren, toplumun fakir kesimi üzerinde kendilerini Rableştiren o düzenin kendisidir. Mevcut sistem sayesinde palazlanıp servet sahibi oldukları için sistemin yıkılmasını asla istemezler.

 

Şunu da kesinlikle bilmektedirler ki, peygamber bu düzeni değiştirmek için gelmektedir. Peygamber toplumda ezen ve ezilenlerin, zalimlerin ve mazlumların, sahte Rablerin rubûbiyetlerine ve köleleştirilmiş Allah kullarının kulluklarına son verip toplumda Allah hâkimiyetini gerçekleştirmek için gelmektedir. Peygamber adâleti tesis etmek için gelmektedir.

 

Peygamberin mesajı gönüllerde yer edip o mesajın hayata hakim olması bu adamların elde ettikleri tüm gayr-ı meşrû servetlerinin ve toplum içinde bu servetleri sayesinde sağladıkları tüm statülerinin ellerinden uçup gitmesi söz konusudur. İşte bunu çok iyi bilen bu servet sahipleri, düzenlerinin bozulacağı korkusuyla Allah elçilerine ilk savaşı açmaktadırlar. Halkın cahil kalmasını istemektedirler. Halkın bilinçlenmesini, halkın peygamberle tanışmasını istememektedirler.

 

            Allah elçilerini reddederek diyorlar ki, biz mal ve evlât yönünden, ekonomik ve siyasal güç yönünden çok üstünüz. Biz Allah’ın gözde kullarıyız. Baksanıza, Allah size vermediklerini bize vermiştir. Dünyada bize oğullar, mallar, mülkler, servetler, saltanatlar veren, bizleri bu nimetlerle mükâfatlandıran Allah elbette bu dünyada bizi si-ze üstün kıldığı gibi, öbür tarafta da bizi bunlardan mahrum bırakmayacaktır. Üstün olan bizler sizlere asla itaat etmeyiz diyorlar. Ama bu adamların şunu da bilmeleri gerekiyordu. Kendilerinden önce, kendilerinden çok daha fazla mal mülk sahibi, güç kuvvet sahibi olanlar bu dünyayı terk edip gitmediler mi? Onlardan ibret almalı değiller miydi? İşte kıyamete kadar Allah elçilerine karşı aynı tavrı sergileyen, mallarına, evlâtlarına, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek Rasûlullah’a ve O’nun yolunun yolcusu tüm uyarıcılara müstekbirce bir tutum içinde olanlara Rabbimiz şunu dememizi istiyor:
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #6 : 04 Haziran 2013, 09:48:21 ÖS 21 »
34,35. “Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasabanın varlıklı kimseleri, onlara: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” diye gelmişlerdir. Malları ve çocukları en çok olan bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz” derlerdi.”

 

         Biz bir kente uyarıcılar, elçiler gönderdik mi, o kentin azgınları derler ki, “biz onu reddediyoruz, biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, çünkü bizler evlât ve mal yönünden sizden çok fazlayız.” Evlât siyasal gücü, mal da ekonomik gücü temsil eder. Kentin mele’ grubu, zengin ve şımarık insanları siyasal ve ekonomik güçlerine güvenerek Allah’ın elçilerini reddediyorlar.

 

            Genel bir değerlendirme görüyoruz bu âyetlerde. Rabbimiz kentlere, kasabalara, ülkelere elçiler gönderiyor, uyarıcılar gönderiyor. İnsanlığın atası Hz. Adem’den (a.s) bu yana hiçbir kent, hiçbir toplum yoktur ki, kendilerine Allah’tan bir uyarıcı gelmemiş olsun. Bu uyarıcılar Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ulaştırarak onları Allah’a kulluğa çağırdıkları zaman, dünyada Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak ölüm ötesine hazırlığa dâvet ettikleri zaman, insanları kıyametle, cennetle, cehennemle uyardıkları zaman, mütrafûn olanlar, kurulu düzenin menfaatçileri, statükodan yana olanlar diyorlar ki, biz sizi de, sizin gönderildiğiniz risaleti de reddediyoruz, diyorlar.

 

Gerekçe olarak ta şunu gösteriyorlar: Bizim malımız ve evlâdımız daha çoktur. Bizim siyasal mevkiimiz ve ekonomik gücümüz si-zinkinden daha büyüktür. Bu halimizle bizler asla azaba da uğrayacak değiliz. İşte gerekçeleri de budur. Kendilerine gönderilen elçilerin bunlara sahip olmayışlarını göz önünde bulundurarak, sizin hiçbir şe-yiniz yokken bizler size mi tabi olacağız, diyerek peygamberlerin getirdikleri bir sistemi, bir hayat tarzını kabule yanaşmıyorlar.

 

            Çağlar boyu yaşanıp gelen, tekrar edilip gelen bir hastalıktır bu. Allah’ın insan hayatına karışması konusunda odak nokta seçerek arzularını kendileri aracılığıyla insanlığa sunduğu peygamberlerine ilk karşı gelenler, ilk savaş açanlar âyetin ifade buyurduğu gibi "Mütraf-lardır. Yâni toplumun zengin, şımarık servet sahipleri, toplum içinde sınırsız bir hayat yaşayan, zenginliklerinin, arsızlıklarının, servetlerinin kendilerini azdırdığı kimseler... Servetlerinin, zevk ve eğlencelerinin, lüks içinde sınırsızca yaşadıkları hayatlarının kendilerini bırakmayıp hakkı kabullerine engel olduğu varlıklı kimseler. Bunlar her dönemde ve her toplumda gönderilmiş hak elçilerine karşı ilk savaşı açan kimselerdir. Hemen hemen her dönemde topluma egemen olan bu zenginler grubu peygamberlere karşı tavır alıp, peygamberlerin yolunu kesmeye çalışıp, halkı Allah elçilerine karşı kışkırtmışlardır. Bunun sebebi de şudur:

 

            Bunlar her toplumda mevcut statükonun devamından yana-dırlar. Yâni mevcut düzeni savunmaktadırlar. Çünkü kendilerini servet sahibi yapan, kendilerini diğer insanlara egemen kılan, garibanların kanlarını emmeye izin veren, toplumun fakir kesimi üzerinde kendilerini Rableştiren o düzenin kendisidir. Mevcut sistem sayesinde palazlanıp servet sahibi oldukları için sistemin yıkılmasını asla istemezler.

 

Şunu da kesinlikle bilmektedirler ki, peygamber bu düzeni değiştirmek için gelmektedir. Peygamber toplumda ezen ve ezilenlerin, zalimlerin ve mazlumların, sahte Rablerin rubûbiyetlerine ve köleleştirilmiş Allah kullarının kulluklarına son verip toplumda Allah hâkimiyetini gerçekleştirmek için gelmektedir. Peygamber adâleti tesis etmek için gelmektedir.

 

Peygamberin mesajı gönüllerde yer edip o mesajın hayata hakim olması bu adamların elde ettikleri tüm gayr-ı meşrû servetlerinin ve toplum içinde bu servetleri sayesinde sağladıkları tüm statülerinin ellerinden uçup gitmesi söz konusudur. İşte bunu çok iyi bilen bu servet sahipleri, düzenlerinin bozulacağı korkusuyla Allah elçilerine ilk savaşı açmaktadırlar. Halkın cahil kalmasını istemektedirler. Halkın bilinçlenmesini, halkın peygamberle tanışmasını istememektedirler.

 

            Allah elçilerini reddederek diyorlar ki, biz mal ve evlât yönünden, ekonomik ve siyasal güç yönünden çok üstünüz. Biz Allah’ın gözde kullarıyız. Baksanıza, Allah size vermediklerini bize vermiştir. Dünyada bize oğullar, mallar, mülkler, servetler, saltanatlar veren, bizleri bu nimetlerle mükâfatlandıran Allah elbette bu dünyada bizi si-ze üstün kıldığı gibi, öbür tarafta da bizi bunlardan mahrum bırakmayacaktır. Üstün olan bizler sizlere asla itaat etmeyiz diyorlar. Ama bu adamların şunu da bilmeleri gerekiyordu. Kendilerinden önce, kendilerinden çok daha fazla mal mülk sahibi, güç kuvvet sahibi olanlar bu dünyayı terk edip gitmediler mi? Onlardan ibret almalı değiller miydi? İşte kıyamete kadar Allah elçilerine karşı aynı tavrı sergileyen, mallarına, evlâtlarına, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek Rasûlullah’a ve O’nun yolunun yolcusu tüm uyarıcılara müstekbirce bir tutum içinde olanlara Rabbimiz şunu dememizi istiyor:

36. “De ki: “Şüphesiz Rabbim rızkı dilediğine genişletir ve bir ölçüye göre verir, fakat insanların çoğu bilmezler.”

 

         Kâfirler bu dünyada Allah’ın rızık paylaştırma yasasını, rızık taksim etme hikmetini bilmiyorlar. Dünyada kendilerine bol bol nimetler verilenler, kendilerinin Allah’ın sevgili kulları olduklarını zannediyorlar. Nimet verilmeyenlerin ya da az verilenlerin de Allah’ın gazabına uğramış kimseler olduklarını zannediyorlar. Halbuki Rabb’in rızkı dilediğine genişletir ve bunu bir ölçüye göre verir. Ama insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Rızık, Allah’ın elindedir. Mülk Allah’ındır. Şu anda ekonomik güce sahip olanlar, askerî, siyasal güce sahip olanlar zannetmesinler ki, bu sahip oldukları kendilerindendir. Bu mallarını, bu mülklerini, bu evlâtlarını kendilerinin sanmasınlar. Bunları biz kendimiz kazandık, kendimiz bulduk filan demesinler. Onlara bütün bu sahip olduklarını veren de bir gün tüm bunları ellerinden alacak olan da Allah’tır.

 

Öyleyse unutmasınlar ki mal mülk sahibi, evlâd-u ıyal sahibi olanlar da, bunlardan mahrum bırakılanlar da imtihandadır. Kimin ka-zanıp kimin kaybettiği yarın belli olacaktır. Unutmayın ki toplumu vahiyle şekillendirmeye, toplumu vahiyle değiştirmeye çalışan peygamberlere bu zalimlerin sahip olmakla övündükleri şeyler çok az verilmişti. Allah’ın elçisi ne malına, ne de gücüne kuvvetine değil, sadece Allah’a güvenmiştir.

 

Öyleyse gelin ey insanlar, geçici bir dünya malının, geçici bir dünya saltanatının içine gömülüp, onun peşine düşüp Allah’ı ve elçilerini reddedenlerden olmayalım. Bakın Allah diyor ki:

37. “Ey İnsanlar! Sizi Bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarınızdır; yalnız, inanıp yararlı iş işleyen kimselerin, işte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları kat kattır; işte onlar, yüksek derecelerde, güven içindedirler.”

 

         Ne mallarınız, ne evlâtlarınız sizi bize yaklaştıramaz. Sizin Allah’a yakınlık kazanmanız mallarınız ve evlâtlarınızla olmayacak. Ne ekonomik gücünüz, ne siyasal ve askerî varlığınız sizin Allah’a yakınlığınız konusunda bir değer ifade edecek değildir. Allah’a yakınlığı sağlayan, sadece insanların imanları ve bu imanlarına bağımlı olarak işledikleri sâlih amelleridir. Kim Allah’ın istediği şekilde iman eder, kim Allah’ın razı olacağı biçimde mü’min olur ve Resûlünün pratikte örneklediği bir hayatı yaşarsa, işte ancak Allah’a yaklaştıracak, Allah’ı hoşnut edecek olan odur.

 

Değilse Allah’ın bu dünyada bir imtihan konusu olarak verdiği mallar, evlâtlar, güçler, kuvvetler hiçbir zaman Allah’a yaklaşma unsurları değildir. Çünkü onları zaten Allah veriyor. Kimilerine bolca verip, kimilerini mahrum ettikten sonra kalkıp ta çok verdiklerim az verdiklerimden üstündür diye bir yasa koyması zulüm olmaz mı Allah için? Öyle değil mi, bu üstünlük ve yakınlık sebebi saydıklarımızı biz kendimiz bulmadık ki. Bunları bize veren Allah’tır. Aksini söyleyebilir misiniz? Meselâ tüm dünya birleşse bir adamı bir tek evlâda ulaştırabilir mi? Çocuğu olmayan birini çocuk sahibi yapabilir mi? Tüm dünya birleşse, Allah’ın takdir etmediği bir tek kuruşa, bir tek rızka ulaşamazlar. Tüm dünya birleşse, gökten bir tek yağmur tanesi indiremezler, yerden bir tek buğday tanesi bitiremezler.

 

Öyleyse nasıl oluyor da malını ve evlâdını kendisine Allah verdiği halde bir adam çıkıp, benim Allah’a yakınlığım malımın ve evlâdımın çokluğuyla doğru orantılıdır diyebiliyor? Yâni o zaman Allah’ın kendilerine mal ve evlât vermeyerek imtihan ettiği kimseler şunu demeye hak kazanmayacaklar mı? Ya Rabbi, sen bize oğul vermedin, mal mülk vermedin ve bir yasa koydun ki malı, mülkü, evlâdı çok olanlar, ekonomik ve siyasî gücü çok olanlar hayırlıdır, üstündür, onlar cennete gideceklerdir dedin. Böyle şey olur mu ya Rabbi? Bizim suçumuz ne, demeye hakları olmaz mı?

 

Halbuki Rabbimiz değer yargısını mala, mülke, evlâda göre değil, imana ve sâlih amele vermiştir. Allah’a yakınlığı olanlar Allah’ın istediği iman eden ve bu imana dayalı bir hayat yaşayanlardır.

 

         İşte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları kat kattır ve onlar yüksek derecelerde, güven içindedirler. Mükemmel saray odaları içinde emin olarak hayatlarını yaşayacaklardır. Ama:

 

38. “Âyetlerimizde Bizi aciz bırakmağa yeltenenler, işte onlar, azapla yüz yüze bırakılırlar.”

 

         Ekonomik, siyasal ve askerî güçlerine güvenerek, mallarına, mülklerine, devletlerine, saltanatlarına, kavimlerine, kabilelerine güvenerek bizim âyetlerimizi, bizim sistemimizi aciz bırakmak isteyenleri de azapla yüz yüze bırakırız. Onlar cehennem azabıyla karşı karşıya getirilecekler. Kim malına mülküne güvenerek Allah’a kafa tutmaya kalkışırsa, Allah’ın âyetlerini kabul etmezse, inananlara zulmederse onlar azaba hazır tutulacaklardır
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #8 : 10 Haziran 2013, 09:09:57 ÖS 21 »

http://www.2shared.com/audio/vPG_Mv_y/sebe_suresi.html



Arab toplumu tarihte çok güçlü bir medeniyeti yoktu.kabile kabile,kavim şeklinde şehir şehir topluluklar vardı.Zamanın büyük imparatorlukları romaydı.Yine her çağda olduğu gibi demokrasi şarlatanlığı yapıp imparatorluklarını sürdürüyordu.

İran vardı pers imparatorluğu adı altında toplanmışlardı.mısır medeniyeti vardı fravunların yonettiği ülkeydi.Çin vardo tür toplulukların oluşturduğu medeniyetti.

Arab toplumuna bu medeniyetlerin 10 da 1i dahi verilmemişti ve onların kibirlenmesi için bir durumu yok olmasına rağmen en çok kibirlenen toplumdu.

Cenabı allah bu büyük medeniyetleri helak edip medeniyetleri yerle bir ederken,arab toplumunumu yok edemicek.Biraz akledin,biraz düşünün diyor rabbimiz.

Bir bu anlamı ile düşünelim birde bunu güncelleştirelim.Mekkede böyleydi bugün nasıl?Bugün büyük bir otorite var.Güç dengesi kurulmuş.Süper devletler söz konusu.Hem nükler alanda hem elektronik alanda oldukça büyük bir ilerleme kaydedilmiş,her köşe başında bir kamera ile herşey gözetleniyor.Bir düğmeye basıldığı an bir ülkeyi haritadan silecek.Böylesi büyük şeyler var.Dünyada bir tür saltanatlar oluşturmuşlar.

Çin dünyanın 4 te 1ine nüfus olarak rakam teşkil ediyor.Peki onlara göre bunların büyüklenmeye hakkı varmı? Yine yok.Fravunun saltanatına bakarsak ve medeniyeti görürsek bunu mukayese edersek Fravunun saltanatı çok daha güçlüydü.Amerika halkının üzerinde 4,4 lük otorite kuramadı.Kendi köleleri şimdi efendi oldu onların başında.

İnsanlara istediği gibi sözünü geçiremiyor.İnsanlar sokaklara dökülüp meydan okuyabiliyorlar onlara karşı.Fravunun saltanatına baktığımız zaman kölelik acaip bir şekilde hüküm sürüyordu.Kölelerin yeni doğan çocuklarını dahi rahatça öldürebiliyorlardı.Kimsenin sesi çıkmıyordu ve kadınlarını  istediği şekilde kullanıyorlardı.

Kimse sorgulayamıyordu.Sokaklşara dökülen gurub yoktu,onun saltanatı ve sistemi sorgulanamıyordu. Bugün otorite çok zayıf.Bugün liderlere ne sözler söyleniyor.Bugün söylenen sözler basına yansıyor.

Son zamanda yansımalar var görüyoruz.Belki  bu oyunun ıynayış şekli böyle,halkı demaokeasi adında kandırdıkları için.

Demokrasi hile rejimidir.Demokraside liderler kendi istediği şekilde halkın düşünmesini sağlamaktır.

Demokratlar çenesi ile kendine hizmet ettirecek halkı oluşturmaktır.Demokrasinin felsefesi budur.Halk öyle hale getirilirki kendi istediği olduğunu zannetsede onların istediği olmaz.
Biraz terslik olursa tabak,tencere çalmaya başlarlar.Biraz parmaklarıyla ağızlarına bal çalarlar.yıne kendi istedikleri olduğunu zannederler.

Ertesi gün başka bir gurub çıkar onuda bastırırlar.


O kadar zayıf bir otorite varki geçmiş toplumlara göre herşey internet ortamına endekslenmiş cenabı allah bir çökeertse interneti herşey sıfır olacak.

teknoloji çökse adam füze atamıcak işleri bitecek.Teknolojiyi var eden,manyetik alanın kurallarını koyan Allahtır,birazcık değişiklik yapsa sıfıra düşecekler.


İnsanlar örümceğin yaptığı ağın falanca ipin kalınlığına eş değer olduğunu söylr ama örümcek ağı ince olduğundan en zayıf şeydir.İnsanların gözüne büyük gelir ama öyle değildir.İnsanların büyük gördüğü teknoloji  tıpkı örümcek ağının zayıflığı kadardır.Cenabı allah istediği an herşeyi yokeder.

Mesela bilal r.a köle olduğu için birza insanlar küçük görürler ama hiçte öyle değil keşke bilal r.a. gibi la diyebilseydik tüm otoriteleri tanımadığımızı ifade edebilseydik.

Adam devleti tanımadığını söylüyor ama devletin okullarını tanıyor.muhtarı tanıyor.yarı islam yarı cahiliyye mantığı Allah cümlemizi bilal r.a. gibi tüm otoritelere karşı la dememizi nasip etsin.


Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #9 : 15 Haziran 2013, 09:06:39 ÖS 21 »

http://www.2shared.com/audio/kd5WtJl0/sebe_suresi.html

Kuranın en önemli metotlardan biriside önceliğini silaha vermemiş olmasıdır.Devletin karşısına 3 yada 5 kişi silahla çıktığını düşünelim,ne yapabilirler güçleri belli,yapacakları belli,3 yada 5 kişinin 3 yada 5 silahı olur ve istediklerini gerçekleştiremediği gibi devletin onları terörist gösteremesi için devlete malzeme vermiş olurlar.

Kuran önceliğini en güzel uslubla tebliğ yapılmasına vermiştir.Çok güçlü devletler,askeriyyesi olsun,maddi gücü olsun,orduları olsun malzeme bulamadıkları için hiç bir şey yapamıyorlar.Silahlarını kullanamıyorlar,ordularını kullanamıyorlar,çaresizliklerinden iftiralara yöneliyorlar.

Dikkat edin onların silahıyla silahlanın mantığına gidenler,onların silahı karşısında aciz kalmışlardır.Kurandaki bu metodu uygulasalar fravunlar aciz kalacaklardır.

Bu metot gereği gibi hayata geçirilirse karşımızdakiler aciz kalacaklardır.Allaahın kelamı en üstün kelamdır,Allahtan geldiği içindir bizden geldiği için değildir.

Peygamberlerin hayatı ve resulullah a.s. sahih sünneti tüm gerçekleri ile ortayken ,ihtilaf edilmeyen,herkesin  birleştiği konuları hayatımıza geçirsek o bile yeter.

İnsanlar ihtilafı kullandıkları için ,yan yollarda yürüdüğü için ana caddede yürümedikleri için mağlup oluyorlar.Bu yüzden herşey karışık geliyor.Resulullah a.s ın hiç ihtilaf etmediği kısmı alsak yeter bize.


Müslümanların en çok hata yaptığı konulardan biriside insanlar zorla hdayete ermesini istemek,zorla müslüman yapmak,Resullah a.s. böyle bir uygulamsı olmamıştır.savaşın yasak olduğu dönemdede,savaşın farz olduğu dönemdede bu yapılmamaıştır.

savaşlar islam devletini korumak için yapılmıştır.Uyarıcı olmanın ötesine hiç bir zaman geçilmemiştir.Müminler ilk dönemde bunu yerine getirdiler.

Savaşın yasak olduğu dönem hiç bir zaman silaha el atmadılar,başlarına ne gelmiş olursa olsun.

İslamda tebliğle devlet kurulmuştur.Peygamberlerin ve müminlerin kuracağı devlet şekli budur.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: Sebe suresi tefsir çalışması
« Yanıtla #10 : 18 Haziran 2013, 06:41:30 ÖS 18 »

http://www.2shared.com/audio/2nue0vqC/sebe_suresi_sonu.html


Kuran sadece resulullaha vahyedilmemiş,bizlerede vahyedilmiş ancak resulullah aracılığıyla vahyedilmiş.Resulullaha cebrail aracılığıyla vahyedilmiş,bizlerede resulullah aracılığıyla vahyedilmiş,biz cebrailden ve Allahtan direk vahy almıyoruz.

Ama Allahın cebraile verdiği,cebrail a.s. ından resulullaha söylediği vahyi alıyoruz ve bu kurandır.Yalnız bir ayrıntı var kuranın haricinde ve kuranda yer almadığı vahyi metluv diye bahsolunan bir konu var Allahtan resulullah a.s.a söylenen  bu vahyi metluvu nereye koymak lazım bunu anlıyalım.Mademki resulullahın söylediği sözler arasındadır bunu vahy olarak almamız doğru olmaz.

Söylediği bu sözlerin bozulmadığınıda iddia edemeyiz peki ne olacak?Sünnet olarak ele alacağız ve kuranla sağlamasını yapmalıyız

Kuranda namazın detaylı olarak kılınma şeklini anlatılmamıştır.Namaz nasıl kılınır?bunun sırası nasıl olmalıdır bunlar kuranda geçmez.Bu detaylar resulullahın izah etmesi istenmiştir çünkü bu detaylar resulullaha bırakılmasaydı resulullah devre dışı bırakılmış olunurdu.Yine bu detaylar Resulullah a.s.a cebrail öğretmiştir resulullah a.s. bize öğretmiştir.

Tabiki bu detaylar resulullahın kendi nefsinden çıkardığı bir şey değildir.


Tabi bir ayrıntı daha var resulullaha atfedilen çok uydurma sözler oluşmuş ancak hadis uydurmacılığına tepki vererek tüm sahih hadisler inkar eden gurublar oluştu bunu canlı olarak hayaımızda gördük zaman geliyor ayetlere dahi şüpheyle bakmaya başlıyor,zaman geliyor namaz islamda yok demeye dahi başlıyor.

Ayetleri inkar etme mantığına kolayca çıkıyor malesef.Bu durum kendiliğinden çıkan bir hal değildir,resmi ideoloji kasten bu fikri insanların arasında yayıyor.İşte ergenekon gibi uzantılar bu işi yapmaktadır.Böylesi şeyleri kasten yayıyorlar.İslamın bir amentüsü vardır ancak onların amentusu devreye girerse imanın sarsılması olacaktır.

İşte hadis inkar edilince iman konuları,cennet,cehennem,gibi meseleler kendi kafalarından yorumlar olacağını iyi bildiklerinden bunu devreye sokuyorlar.

Melekler sorgulanıyor,Allah sorgulanıyor asıl sorgulanması gerekenlerede sorgu yok.İnsanlar sünetten ayrılırsa,sünnetullahtanda ayrılacaklar.

Yani kurandaki emirleri nasıl uygulayacaklarını bilemicekler kendi kafalarına göre uygulayacaklar.Sonra yorumlar vahyin yerini almaya başlar.

İnsan düşünmeli illaki yorum olacaksa birinci sıradaki resulullahın yorumu olmalı,ama aksi olurda birinci sırada kendi yorumu olursa arabçadan yoksun,mealden yoksun tefsir okumamış aklıyla başbaşa kalacak.zamanla kendi bakış açısını buduyor.

Kendi kendini kısırlaştırıyor sonuçta kendi nefsinden hukum vermeye başlıyor.Gerçi işlerine geldiği zaman hadisleri alıyor işleri gelmedği yerde almıyorlar öyle bir şeyde var.

Cenabı Allahın buyurduğu gibi nisa 59    Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, kitabındaki hükümleri uygulayın. İlâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur Allah’ın tek yetkili Rasûlüne, onun sünnetine, sizden olan ülülemre, İslâmî düzeni yürüten yetkililere, uzmanlara itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe iman ediyorsanız eğer, Allah’a, kitabına ve Rasûlüne, sünnetine başvurun. Bu daha hayırlı ve doğuracağı sonuçlar bakımından daha güzeldir.

Eğer ihtilafa düşersek rabbimiz şart koşuyor resulullaha götürmeye. çözeceksiniz Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız diyor. yoksa resulullaha götürmezsek iman söz konusu olmayacaktır.


Mesela kafirlere karşı mucadele şeklimiz hemen ;ben silaha el atacağım diyemez kendi mantığını devreye sokup resulullahı devreden çıkarmış olur.

Nisa suresi 77 .ayetinde – Kendilerine, “Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin” denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve “Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?” derler. Onlara de ki: “Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.”

Demekki bir dönem savaş yasaklanmış ne zamana kadar islam devleti teşekkül edene kadar orda insanlar başka mantığa yoneldiğinide görüyoruz.silaha el atma taraftarları olan hatta savaşa gitmeyenleri eleştirirken savaş yazılınca savaştan şikayet ediyorlar.

Yine başka ayetlerdede net olarak açıklanmış.

İslam devleti teşekkül  edene kadar bir tane müşrik öldürülmemiş bu tesadüf değildir.

Böyle bir şeyin tesadüfü mümkün değil,kargaşaların olduğu ortamda biri çıkar öldürürdü bu olmadı.

Kendi kafamıza göre mücadele şekli belirleyemeyiz  resululla ve müslümanlar nasıl uygulamşsa bunu takip etmk zorundayız.

Bunu takip edersek Allahın indirdiği hukumlerle hukmetmiş oluruz,uzak kalırsak sonuş kötü olur.Allahın indirdiği hukumleri resulullahın uyguladığı şekilde uygulamak zorundayız.

Allah bu adrese çağırıyor,buraya davet ediyor bizi

İlk gideceğimiz adres bireysel eğitim olmasına rağmen bu kadar kolay olduğu halde yıne başarmış değiliz gereği gibi yürümüyoruz.

Müslümanlar 13 yıl boyunca yapılması gerekeni yapıyor,yapılmaması gerekeni yapmıyordu,tam bir eğitim söz konusuydu.ve aynı zamanda mekkenin müşrikleri neyi inkar ettiğini biliyorlardı bunun sebebi müslümanlar net olarak tebliği tam olarak gerçekleştirmesiydi ,sözlerle laf kalabalığı yapmadan tane tane anlatmıştı.

Müşrik toplumda gerek tek tek yada kabenin etrafında toplu aoalrak kuran okuyup ve anlatarak beyan ediyordu kabul etmeyenlerde neyi kabul etmediklerini biliyordu.

Müslümanlar öğrendiği dini doğru şekilde anlayıp,doğru şekilde anlatması gerekir.Doğru bir şekildede yaşaması gerekir.Hiç bir müşriğin kafasında şüphe kalmamalıki ne ile karşılaştıklarını bilsinler.

Böyle davranan müslümanları Allahu teala bir yere taşıyacaktır.Ama günümüzde müslümanlar inandıkları dini bilmez konumdalar malesef.Devlet bile kursalar bu halde iken islam devleti olmaz.





Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma