Atasoy Müftüoğlu ile röportaj

  • 2 Cevap
  • 4241 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Atasoy Müftüoğlu ile röportaj
« : 02 Mart 2013, 07:30:18 ÖS 19 »
Ilımlı İslam Küresel Sistemin Sloganı Haline Geldi

Atasoy Müftüoğlu ile röportaj...


Röportaj: Zeynep Arık
Atasoy Müftüoğlu, 1942 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesinde doğdu.Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve daha bir çok müslüman yazar ve şairin kuşatıcı bir medeniyet söylemine yöneldiği bir dönemde yetişti. Çocukluğundan itibaren Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş ve Millet gibi düşünce çevreleriyle tanıştı.
1960 yılında Trabzon’da başladığı yazarlık hayatına, Eskişehir’de bir han odasındaki daktilosundan güçlü, sorumlu üslubuyla müslümanları beslemeyi sürdürerek devam etti.Zamanla Büyük Doğu lehine bir tercihte bulunan Müftüoğlu, uzun yıllar bu tercihi heyecanlı ve bilinçli bir biçimde korudu.

İslami kesim, 80 darbesinden nasıl etkilendi?
80 darbesi kuşkusuz bütün İslami çevreleri çok ciddi bir şekilde etkiledi. Bütünüyle sessizleştirdi ve içine kapanmalarına neden oldu. Rahatsızlıklarını, tepkilerini bile dile getiremeyecek konuma sürüklendiler. Ancak bu tavrın tarihsel ve kültürel nedenleri var.
 Geleneğimiz, bizi her zaman konjoktürel tercihler yapmaya zorluyor. Bütün darbeler dolayısıyla 80 darbesi konuşulurken konformist geleneğin, sorgulanması gerekiyor. Bu gelenekle yüzleşilmesi gerekiyor çünkü her yeni durum Müslümanları o yeni durumla uzlaşmaya sevk ediyor yani karşı çıkmak, muhalefet etmek yerine uzlaşmanın yollarını aramak gibi bir noktaya sürüklüyor. Dolayısıyla asıl konuşulması gereken şey budur. Yani konjoktürel tercihler yapıyoruz.
 Konjoktürel tercih yaptığımızda kişiliğimiz paramparça oluyor. Kişiliğimiz dağılıyor. Her konjoktürel tercih dağılmamıza neden oluyor. Çünkü biz bugün karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğe nüfuz etmek, bu gerçeği tanımlamak, bu gerçeğin karşısında nasıl konumlanacağımızı tespit etmek yerine biz bu gerçeği yok sayıyor, kendi eğilimlerimiz doğrultusunda uçuk gerçekler oluşturuyoruz. Mesela kendi etnik, yerel ve mezhepsel aidiyetlerimiz doğrultusunda küçük gerçekler, yapay gerçekler, bizi bile ikna etmeyen gerçekler oluşturmaya çalışıyoruz.
1980 darbesi sözünü ettiğim bu geleneğin bir yansıması olarak Müslümanların içe kapanmalarına ve yeni statükoyla bir şekilde uzlaşmanın yolunu bulmalarına sebep oldu. Çünkü 80 darbesini hazırlayan nedenler daha çok, o dönemdeki ırkçı ve Marksist karşıtlıklardan kaynaklanıyordu. Tabi ki iki taraf da çok ciddi hasara maruz kaldı, biz Müslümanlar da maruz kaldık ama Müslümanlar statükoyla uzlaşma yeteneklerini yeniden harekete geçirerek, her durumda düzenin yanında yer alan bir alışkanlık sonucu bu düzene de kısa bir süre uyum sağladılar.
Türkiye’de İslami kesimlerin hiçbir zaman bir bağımsızlık, özgürlük gibi bir sorunları olmadı yani daha doğrusu onlar; özgürlüğü sınırlı özgürlükler olarak algıladılar, bir bütün olarak algılamadılar. Sakal bırakma, başörtüsü özgürlüğü,  camiye gitme özgürlüğü değil, bunları kastetmiyorum. Bizde İslami cemaatler özellikle cumhuriyet Türkiye’ sinde İslami anlamda bir özgürlük ve bağımsızlık sorunu gibi bir sorun yaşamadılar. İslami cemaatlerin gündeminde özgürlük mücadelesi gibi bir konu olmadı.
 İçinde bulunduğumuz dönem de belki düşünsel anlamda kimi marjinal kesimler tarafından -ki biz o kesimleriz kamuoyunun desteğini alamamak bir sorun değil çünkü demokrasiye inanmıyoruz. Demokrasiye inananlar için sayılar önemli bir sorun teşkil eder, biz sayılara değil niteliklerin hayatımıza vaziyet etmesi gerektiğine inanıyoruz.
 Burada söylenmesi gereken şey bu analiz herhangi bir cemaat aleyhine ya da lehine bir çıkarımda bulunmak, onları tahkir etmek onlara hakaret etmek anlamına gelmiyor. Onlar bir geleneği, bir alışkanlığı sürdürmek için çaba harcadılar. Hiç kimse cumhuriyet tarihi boyunca yapısal bir değişmeyi ve dönüşümü gündemine almadı.
Peki  80 darbesi sizi nasıl etkiledi? Ne gibi sorunlarla karşılaştınız?
Benim üzerimdeki etkisi ağır oldu çünkü bizi, sadece darbe değil; aynı zamanda, o dönemde konumumuz sebebiyle İslami kesimler de yalnızlaştırdı. Bir memuriyetim vardı Eskişehir’de onu kaybettim. Çünkü;  sakalım vardı, sakalımı kesmemi istediler. Daha sonra bunu reddettiğim için işime son verdiler uzun bir süre işsiz kaldım.
 Sonra o dönemde yayınlanan, Yeni Devir gazetesinde köşe yazarı oldum. O gazete, o günün koşulları içerisinde Türkiye’nin en iyi gazetesiydi.  Farklı eğilimleri yansıtması açısından geniş ufuklu bir perspektife sahipti.  İsmet Özel, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Nabi Avcı vardı bir de ben vardım.
 Bir sene sonra bize, o dönemde Mamak Cezaevi’nde yatan Necmettin Erbakan’dan demokrasi ile ilgili yazılar yazmamız için bir mesaj geldi. Sipariş üzerine demokrasi lehinde yazı yazamayacağımı söyleyerek bıraktım işi. Aslında çok da ihtiyacım vardı o işe. O dönemden bu döneme kadar ciddi bir işim olmadı.
Müslümanların, 80’den sonra düzene uyum sağladığını ve bir kabullenme içinde olduğunu söylediniz. AKP’nin doğması ve beraberinde ılımlı İslam gibi bir tabirin ortaya çıkması bunun bir sonucu mudur? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabi öncelikle şunu konuşmalıyız; soğuk savaş döneminde Müslümanlar komünizme karşı Amerikan himayesini seçtiler. Bu üzerinde konuşulması gereken bir konudur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti rejimi, daha çok, sağcı karakteri olan ulus devlet rejimidir. Türkiye’de sağcılık, muhafazakarlık, toprakçılık,  vatancılık, bayrakçılık, marşçılıktan ibaret bir algı var. Biz, bayrak ve marş bağımsızlığına inanmıyoruz yani biçimsel bağımsızlığına inanmıyoruz.
Biz, sistem tarafından dışarıdan ve uzaktan dayatılan her şeye maruz kalıyoruz. Burada bir sorun var. Maruz kalıyor olmak, bundan sonrada bize dayatılacak her şeyi kabul etmek demektir. Burada sorun, AKP sorunu olmaktan çıkıyor, hepimizi içine alan bir sorun haline geliyor. Çünkü uzaktan dayatılan sistem aracılığıyla çitin içine alınıyoruz. Çit nedir? Uluslararası sistemin çizdiği sınırlar demektir. Çitin içine girmeyen herkes bu şekilde cezalandırılıyor. Örneğin İran cezalandırılıyor çitin içinde olmadığı için.
Bir İslam ülkesinin dünyada bağımsız olması, İslami bir tercihte bulunması küresel sistemi rahatsız ediyor. Dolayısıyla İran’la ilgili spekülasyonların hiçbirisinin, İran’ın nükleer hazırlıklarıyla ilgisi yok. Bugün İsrail Ortadoğu’da bir nükleer tekel oluşturmuştur. Bu nükleer tekel hiçbir şekilde sorgulanmazken İran’ın kendisini nükleer anlamda güvence altına alma gayreti anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü bir tarafta Rusya’da bir tarafta, Pakistan’da bir tarafta Hindistan’da büyük bir nükleer bir güç var. Bunların hiçbirisi konuşulmuyor ve sadece İran konuşuluyor.
 İran’ın konuşulmasının nedeni; İran’ın bağımsız ve İslami bir tercihte bulunmuş olmasıyla alakalıdır. Bu açıdan bakılınca tekrar sorunuzun başındaki, ılımlı İslam tanımına dönüyorum. Soğuk savaş döneminde biz Amerikan himayesini seçtik. Komünizmin intiharından sonra, Amerika’nın ya da batının yeni bir düşmana ihtiyacı vardı ve onlarda düşman olarak İslam’ı seçtiler. Hala da bu düşmanla savaşıyor. Batının İslam’la savaşmadığı şeklindeki iddiası çok gülünç bir iddiadır çünkü bizimle her alanda ve her bağlamda savaşıyorlar.
Özellikle İran’da devrimin başarıya ulaşmasıyla birlikte Amerika şöyle bir tanım yaptı: İslam siyaset içermez siyaset Şiiliğin icadıdır. Dolayısıyla Sünniler siyasetle ilgilenmezler onlar folklorla ilgilenirler. Daha çok maneviyat ve ahlak biçimiyle ilgilenirler. İslam sadece bir ahlak sisteminin adıdır dediler.
Takip eden dönemde Afganistan işgal edildi. Fakat bu işgal de, Müslümanlara bir Amerikan tuzağıydı. Orada yeni bir İslami düzenin kurulacağı yorumunda bölgeye telkinler yapmaya başladılar. Sakın İran’la ilgilenmeyin yakında Afganistan’da Sünni bir devlet kurulacak, siz olayla ilgilenin dediler. Böylece aynı zamanda bir mezhep karşıtlığı gündeme getirilmiş oldu. Ve o tarihte yani; İran’la birlikte ortaya çıkan devrimci İslam direnişi, direnişçi akımlar, direnişçi hareketlerin imajlarının kirlenmesi noktasında küresel bir kampanya başlatıldı.
Bu kampanya yeni bir kavrama ihtiyaç duyuyordu ve bu kavram ılımlı İslam olarak tezahür edildi. Ilımlı İslam yani yumuşak başlı İslam, eğilip bükülebilir istediğiniz şekle sokulabilir istediğiniz yönde hareket tarzını seçebilir, şekillendirilebilir görevlendirilebilir, kendisine sorumluluk tahmil edilebilir demekti.
 Yani ılımlı İslam hoşgörülü İslam bir cemaatin, ılımlı İslam ise küresel sistemin sloganı haline geldi. Ilımlı İslam tanımı, hem devrimci düşüncenin hem radikal düşüncenin ve hareketlerin etkisizleştirilmesine yönelik bir projeksiyonun adıdır. Bunu, biz icat etmedik. Ama bu daha çok küresel sistemle bütünleştirilecek bir çerçeveyi kastederek yapılmıştır.
 Bu gün nitekim; şu anda, şu günde, şu saatte emperyal sistem ,modern seküler sistem bizim imajımızla ilgili çok ciddi çarpıtmalar yanlış algılamalara neden olacak tanımlamalar yapıyor. Biz dışarıdan tanımlanıyoruz. Sınırlarımızı onlar belirliyor. Ne kadar Müslüman olacağımıza ne kadar düşüneceğimize, neyi düşüneceğimize onlar karar veriyor. Çünkü İslam toplumları daha çok geleneksel akımlar aracılığıyla düşüncesizleştirildikleri için, onlar kolaylıkla propagandayı daha açık hale getirebiliyorlar.
 Şimdi geldiğimiz noktada şunu söylemek gerekiyor: biz, o sözünü ettiğim büyük gerçekle hesaplaşamadığımız için küçük gerçeklere kapanıyoruz. Örneğin; biz Türkiye’de Ak Parti’yi konuşmadan önce şu ya da bu akımı konuşmadan önce Türkiye’nin hali hazır durumunu konuşmamız gerekiyor. Nedir bu hali hazır durum? Türkiye’de toplum, kapitalizmi içselleştirmiştir. Türkiye’de toplum neoliberal dünya görüşünü hayat tarzını içselleştirmiştir. Türkiye’de toplum sekülerizmi içselleştirmiştir.
Bu şu anlama gelmektedir; biz bütün paradigmalarımızı kaybettik. Kendimiz olmaktan çıkarıldık. Başkalarının köleleri haline getirildik demektir. Çünkü kendi dilimiz özgür değil. Kendi dilimizin özgür olduğunu söylemek demek camiler açık gidip namazınızı kılabilirsiniz demek değil. Biz İslam’ı istiyoruz demekte özgür değiliz. Biz İslam’ı bir bütünlük içinde istiyoruz. Hayata, dünyaya, tarihe İslam’ın vaziyet etmesini ve şekillendirmesini istiyoruz. Biz yeryüzünde bunun için bulunuyoruz demekte özgür değiliz. Ama biz ne yapıyoruz? Şekillendiriliyoruz. Artık kapitalizm, sekülerizm bizi rahatsız etmiyor.
Kaldı ki, sekülerizmin İslam toplumlarında hiçbir karşılığı yok hiçbir karşılığı olmadığı halde bugün mutlak bir dayatma olarak yürürlükte kalabiliyor. Şimdi Türkiye’de sekülerizmi tartışmak yahut reddetmek mümkün değil, dolayısıyla Türkiye’de sisteminim bütününe yönelik bizim; bir eleştiri, bir bilinç oluşturmamız gerekiyor yani bizim evvela kendimiz olma mücadelesini vermemiz gerekiyor çünkü biz şu anda başkaları adına hareket ediyoruz kapitalizmin, neoliberalizmin hizmetine giren, birisi başkaları adına hareket ediyordur. Başkalarının sesi başkalarının temsilcisidir.
 Bugün kapitalizme, neoliberalizme, sekülerizme hizmet eden kişinin kendisi olduğu iddia edilemez o İslam’a yabancılaşmıştır. İslam’ı yalnızca özel günlerde hatırlamakta ya da özel günlere ait olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz bu ılımlı İslam projesi sadece Türkiye’ye özgü değil, bütün İslam dünyasını içine alan ve İslam dünyasını şekillendirirken;  İslam’ı, dünyadaki bütün oluşumlara, neoliberal sisteme dahil etme amacındaki bir projedir. Dolayısıyla ılımlılığı seçen herkes zaten bir şekilde o neoliberal sisteme dahil oluyor.
Biz, bugün herhangi bir otoriteye sahip değiliz İslam’ı bütünleyen otoriteye sahip değiliz. Tamamen kişisel ve keyfi yorumlarla ne yapılıyor, İslam dünyasına vaziyet ediliyor bu emperyalistlerin işini kolaylaştırıyor onlar için çok müsait hale getiriliyor.


KAYNAK:www.adilmedya.com
 
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Atasoy Müftüoğlu ile İran ve Suriye üzerine röportaj
« Yanıtla #1 : 07 Mart 2013, 11:29:04 ÖÖ 11 »
Atasoy Müftüoğlu ile İran ve Suriye üzerine röportaj

Atasoy Müftüoğlu ile röportajın 2.bölümü...

Röportaj: Zeynep Arık
Atasoy Müftüoğlu ile yaptığımız röportajın 2. kısmında, İran’ın dünü ve bugünü Suriye de yaşanan olayları, çıkan muhalif sesleri sizlere aktarmaya çalıştık.
 Geçtiğimiz günlerde İran devriminin 34. yılı kutlandı. Kutlamalara atılan bir gazeteci yazısında, İran’da içki ve uyuşturucu kullanımının arttığına, cezaevlerinde tutuklu kadınlara tecavüz edildiğine ve onlarca gazetecinin tutuklandığına değindi.
Bu bağlamda İran’ın devrimin yaşandığı zamanları ve günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran modern tarihi alt üst eden gerçekliğin adıdır
 Batı Dünyası, İslam Devrimini ön görmüyordu. Çünkü İran, Amerika'nın en güçlü müttefikiydi. İran modern tarihi alt üst eden bir gerçekliğin adıdır. Çünkü İran yeni bir değer sisteminin, yeni bir siyaset sisteminin algısı demektir. İran yeni bir dünya ve hayat tarzı demektir. Biz böyle cümleler kurmaya cesaret edemedik.
Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu kitabında "İslam Devriminin son 500 yılda cereyan eden en iyi şey" olduğunu söylüyor. Yalnızca bir kişi, moderniteye meydan okudu. Moderniteyle savaşılabileceğini ve modernitenin mağlup edileceğini gösterebildi. Baudrillard buna işaret ederek "son 500 yılda cereyan eden en iyi şey" diyor.
Savaş günlerinde Humeyni’yle görüştük
Savaş günlerinde uzun süre İran’da bulundum. Hatta İsmail Raci Faruki, merhum Kelim Sıddıki’nin de içinde bulunduğu bir heyet, İmam’la (Humeyni)görüştük. Ziyaretimizde sözcümüz olan Faruki, İslam dünyasının İran devriminden beklentileri İmam’a iletti. Faruki;
 “Biz devrimin İslam dünyasında, hepimiz için laboratuvar olduğunu biliyoruz. Hiçbir şekilde bir mezhep tartışması yapmaksızın, burada İslami bir iradenin somutlaştığına inanıyoruz. Bu İradeye karşıda sorumlu olduğumuzu ancak İran’ın mezhep merkezi bir politika üretmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizde İran’a karşı mezhep merkezli bir yaklaşımda bulunmayacağız.” şekilde bir açıklama yaptı.
İmam da buna cevaben yaptığı kısa konuşmada; “bizde ne doğu nede batı yalnızca İslam derken ne Şiilik ne Sünnilik yalnızca İslam derken bunu kastediyoruz. “dedi.
Şimdi bize İranlı bir takım temsilciler, İmam size takiye yapmış diyorlar. Çünkü Şiilik dinin kendisidir, diyebiliyorlar ve Şiiliği dayatıyorlar.
Ahmedinejat Mehdi’nin geleceğini düşünen bir akıma mensuptur
İran’a yönelik pek çok komplo var birde gerçek İran var. Gerçek İran nedir? İran’da şu anda üç ana akım var.
 Birinci ana akım;  İrancı bir ana akım yani, İran’ı başa alıyor yani bir coğrafyayı bir kültürü başa alıyor ve bu İran’ı başa alan akımlar, hem devrimci hem Şii ama; İran’a öncelik veriyor.
İkinci ana akım ise; Şiilik hem devrimci hem Şii.
Üçüncü ana akım ümmetçi ve en zayıf akım o örneğin eski kültür bakanı Başbakan Muhammet Hatemi o ümmetçi akımı temsil ediyor.
Bunların dışında birde geleneksel ahbari dediğimiz çizginin de siyasete etkisi var. Bugün tasavvufi batını etkiler altında olan büyük cemaat hareketleri, nasıl sezgisel bir dille konuşuyorlarsa, İran’da da böyle akımlar var.
Örneğin; Encümeni Huccetiye diye bir akım var. Ahmedinejat bu akıma bağlı biri. Ahmedinejat için öncelik İran’a mehdinin gelmesidir. Nitekim İran Genel Kurmay Başkanı mehdiye açık bir mektup yazarak gelişini biraz daha çabuklaştırmasını rica etmiştir.
Şiilikle alakalı bir değerlendirme yapacaksak bir diğer taraftan da aşırı unsurlarla ilgili bir değerlendirme yapmamız gerekiyor. Şimdi biz bunları mezhepçi bir yaklaşımla mı sorgulayacağız yoksa bir ümmet perspektifi içinde mi sorgulayacağız?
Ümmet perspektifi içinde sorguladığımızda bu tür spekülasyonlara yer vermemeli, bunlarla ilgilenmemeliyiz.
İran da dahil olmak üzere, Suudi Arabistan, Türkiye gibi hiçbir ülke, hiçbir toplum kendi mezhebini ebedileştirmemeli mutlaklaştırmamalı ve onu dokunulmaz kılmamalıdır. Bu şu anlama gelir; eğer İran Şiiliği, Suudi Arabistan Vahabiliği, Türkiye Sünniliği mutlaklaştırırsa eğer -ki şu anda onu yapıyorlar, bu durum ümmet bilincinden, hassasiyetinden, ahlakından vazgeçtiğimiz anlamına gelir.
İran tercihinin bedelini ödedi
İran 34 yıldır kuşatma altında bulunuyor. Yani İran tercihinin bedelini ödediğini düşünüyorum. İran’da genç kuşaklar neoliberal büyüye kapılabiliyor. Bunu anlamak mümkündür.  İran’a yönelik, kitleler yoğun bir şekilde, sanal medya aracılığıyla dezanformasyona tabi tutuluyorlar. Ben İran’ın amacından saptığını düşünmüyorum fakat İran’ın kendi kendini yalnızlaştırdığını, İslam dünyasıyla ilişkilerinin inandırıcı olmadığını düşünüyorum. Dış etkiler olabilir ama bu dış etkilere göğüs gerebilir, inandırıcı olabilirdi. Özellikle, İran’ın kültürel ve düşünsel bir devrim gerçekleştirmeden siyasal bir devrime kalkışması tartışılmalıdır.
İmam (Humeyni)ve arkadaşları, o dönemde süren zulme, karşı daha çok beklemenin, bekleyerek düşünsel mücadelenin olmayacağını düşünerek devrimi yaptılar. Fakat devrim, hayata çıktığı günden itibaren zayıflatıldı. Örneğin, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bir saldırıda, katliamda öncü kadrolardan sayılan 80 kişi hayatını kaybetti. Devrim bu kadrolar aracılığıyla o düşünsel dönüşümü devrimi yapacaktı ama olmadı.

Suriye’de yaşanan olaylarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Muhaliflerin içinde İslami örgütlerin olduğunu biliyoruz.Bu İslami örgütlerin birleşmesi halinde bir İslam devleti kurabilirler mi?
Suriye’de muhalefet Libya’da olduğu gibi icat edildi ve emperyalistlerle işbirliği yaptılar. Muhalefetin nasıl icat edildiğine ilişkin elimizde pek çok sağlıklı bilgi var, Hama ve Humus’a 2 yıl önce Amerika’dan gelen düşünce kuruluşları oradaki İslami unsurlarla görüşerek onlara, “Sizde Mısırlılar gibi yapabilirsiniz siz de Tunuslular gibi yapabilirsiniz biz size yardımcı olacağız. Biz sizi destekleyeceğiz” demişlerdir.
O günlerde, bu sözünü ettiğim çevrelerin şöyle bir beklentileri vardı; bu muhalifler kısa bir sürede toplumsallaştıracaklar ve kitleselleştirecekler. Bu beklentileri olmadı. Çünkü; onların hiçbirisi sahada çalışmamışlardı, toplumun nabzını tutmamışlardı. Toplum ne istiyor, bilmiyorlardı. İslami unsurların da içinde bulunduğu muhalefet hareketi, kendi aralarında hiçbir koordinasyon gerçekleştirilmemiş bir bütünlük sağlayamamıştır.
Suriye’deki muhalifler Şiiliği yok etmek için icat edildi
 Üzüntüyle belirtmek gerekir ki; oraya gelen pek çok Müslüman, Suriye’de Şiiliğe karşı bir gövde gösterisi yapmak Şiilikten hesap sormak Şii öldürmek için gelmişlerdir ısrarlarla şunu vurgulamak gerekiyor. Bir yere Şii öldürmek için gittiğinizde Sünni öldürmek için gittiğinizde de asla ve katta bir sevap işlemiyorsunuz, bugün bu tarihin çok zor döneminde Müslümanların hala bir mezhep karşıtlığı bir mezhep rekabeti bir mezhep gerilimi içerisinde bulunuyor olmalarının mazur görülebilir hiçbir gerekçesi yoktu.
 Bir yerde mezhep savaşları varsa -ki var bu, şu demektir; İslam ümmeti hiçbir zaman gerçek olmayacaktır. Suriye’de muhalefetin icat edildiğini söylemek demek, Baas rejimini destekliyor demek asla olamaz çünkü dünyada hiçbir Müslüman, hiçbir gerekçeyle hiçbir gerekçeyi kullanarak milliyetçi bir rejimi destekleyemez.
Irak İran Suriye ve Lübnan dahil olmak üzere dinamik muhalefet üreten, direniş üreten çizginin etkisizleştirilmesine yönelik bir proje yürürlüktedir. Ayrıca Suriye'ye yönelik; Suriye'nin etkisizleştirilmesi, güçsüzleştirilmesi, İran yörüngesinden çıkarılması ve sistemin içine dahil edilmesi ile ilgili çalışmalar Pentagon'da 11 Eylül'den on gün sonra başlatılmıştır. Yani Suriye'nin bir istikrarsızlaştırılmasına ve Suriye'de bir iç savaşın çıkarılmasına yönelik program Pentagon'un programıdır.
İslami unsurlar, Orta Doğu'daki ayaklanmalarla birlikte, bu ayaklanmaları örnek alarak Esad rejimini devirebilecekleri konusunda ikna edilmişlerdir.
Türkiye bu konuda yangına körükle gitmiştir. Politika tercihlerinde korkunç bir yanılsama içindedir. Çünkü bu dış politika tercihinin halkla uzaktan yakından bir münasebeti yoktur. Bu dış politika tercihi sebebi ile Türkiye iki yıldan beri her hafta, Esad rejiminin bir hafta içerisinde gideceğine ilişkin açıklamalar yapmış ve yanılmıştır. Bu noktadan hareketle şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye muhaliflerle ilgili İstanbul inisiyatifi oluşturmuştur. Amerika Dış İşleri Bakanlığı'nın bir işareti ile bu bozulmuş ve Duha inisiyatifi harekete geçirilmiştir.
İran saf dışı bırakılmaya çalışılıyor
Yeni bir mezhepçi blok oluşturulmaktadır. Bu mezhepçi blok Suudi Arabistan'ın bölgede her durumda kendi inisiyatifini belirleyici ve tayin edici bir noktada tutmak amacına yöneliktir. Bütün körfez ülkelerini içine alan bir projeksiyonun ifadesi olarak İran'ın bölgede hiç bir zaman nüfuz ve etki sahibi olmamasına yönelik bir çalışmanın adıdır.
Suudi Arabistan bu konuda aynı zamanda nereden Küresel sistemden çok ciddi bir şekilde katkılar almakta yardımlar almakta ve aynı zamanda Suudi Arabistan bu konuda Dünya ölçeğinde propaganda yardımları alabilmektedir. İslam Dünyasında maalesef mezhepçi bir infiali uyandırmak çok kolaydır. Çünkü İslam Dünya'sında kitleler kendileri düşünmezler.
NOT: Atasoy Müftüoğlu’nun Gülen Cemaati ve Necmettin Erbakan’la görüşleri 3.bölümde olacaktır
KAYNAK:www.adilmedya.com
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Atasoy Müftüoğlu ile röportaj
« Yanıtla #2 : 07 Mart 2013, 12:37:17 ÖS 12 »
Alıntı
Ben İran’ın amacından saptığını düşünmüyorum

Demiş Atasoy ağabey ...
Lakin bugün İran en yetkili ağızlardan "Esadın gitmemesi bizim kırmızı çizgimizdir " demiştir ...

Yine kendi ağzından

Alıntı
Suriye’de muhalefetin icat edildiğini söylemek demek, Baas rejimini destekliyor demek asla olamaz çünkü dünyada hiçbir Müslüman, hiçbir gerekçeyle hiçbir gerekçeyi kullanarak milliyetçi bir rejimi destekleyemez.

Baas rejimini açıktan destekleyen İran nasıl amacından sapmamıştır ?
Atasoy hoca bu çelişkisinden kurtulmalı artık diye bekliyorum ama kendi kendini tekrar etmekten öte adım atmıyor ...
Artık bir soykırımına dönüşen Suriye olaylarında , Batının icadı bir muhalefet söylemi ivedilikle terkedilmelidir ...
Velev öyle olsa bile , velev batı bizatihi Suriyeyi işgal etse bile , bu tablodan daha kötü bir tablo ortaya çıkacagına inanmıyorum ...
Şu an Suriyede bir soykırım yaşanmaktadır , Suriyeye dair öncelikli söylem bu olmalıdır ...
Batı emperyalizmi arkasına sığınıp , Esad rejimine açık destek veren İran ve Hizbullah olaylardan beriymiş ve Suriyenin selametini istiyormuş izlenimi verilmemeli ...
Bu açık bir vebaldir ...

Bir şehit babası olan Nasrallah , Suriye de muhaliflerce öldürülen ve Hafız Esad dönemi iç işleri , emniyet ve istihbarat yetkililerini dahi şehit ilan ederek şehadeti ne uğruna basite indirgediğini ortaya koymuştur ...

Yüzbinlerin ölümüne emperyalizm karşıtlığı adına sessiz kalmak , Esad bizim kırmızı çizgimizdir diyebilmek , ve hala önceliği ölümlere değilde siyasete vermek hayattan kopuk ve geçmişe takılı kalmış bir söylemdir ....

Gönlümüzde gerçekten derin izleri olan kişilerin yaşattığı bu kırılma bende ciddi bir güvensizliğe , savrulmuşluğa ve boşvermişliğe sebep oldu ...
Uzun zamandır okumaktan dahi kaçtığım Atasoy hocanın hala aynı çizgide oluşu gerçekten üzücü ...
Hemde çok ...
Not font kurbaa