Lütfü Oflaz'la Sohbet

  • 2 Cevap
  • 3593 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Lütfü Oflaz'la Sohbet
« : 17 Haziran 2012, 11:29:06 ÖÖ 11 »
Lütfü Oflaz'la Sohbet..

Faşizme, darbelere  karşı gösterdiği destansı direniş nedeniyle "Efsane Direnişci" olarak anılan ve kapitalizm, emperyalizm, faşizm karşıtlığı denilince ilk akla gelen isim olan Lütfü Oflaz, gündemdeki konularla ilgili olarak konuştu. Sosyalistlerden İslamcılara kadar birbirinden farklı tüm kesimlerin büyük saygı duyduğu ve mazlumların, emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdiği Lütfü Oflaz, kendisine yöneltilen soruları şöyle cevaplandırdı:
-Lütfü Bey; başbakan olduğundan beri Tayyip Erdoğan'ı destekleyen liberal yazarlar, aydınlar şimdilerde ona muhalefet etmeye başladılar. Hatta Başbakan Erdoğan ile liberaller arasındaki suçlamalar o boyutlara vardı ki, liberaller Başbakan'ı diktatörlük heveslisi olmakla suçlarken, Başbakan da liberallere "Sizi tasmalarınızdan ben kurtardım" diyor. Nasıl yorumluyorsunuz Başbakan ile liberaller arasındaki bu kavgayı?

-Başbakan Erdoğan, "Sizi tasmalarınızdan ben kurtardım" derken, geçmişte generallerin tasma taktıklarını kastetmişti. Geçmişte generallerin tasma taktığı medya mensuplarının, yargı mensuplarının, üniversite mensuplarının olduğu ise bilinen bir gerçekti. Bu gibiler generallerin emriyle, komutuyla hareket ederlerdi. Generallerin "Saldır" dediklerine hemen saldırıverirlerdi. Geçmişten beri ben bunları çok eleştirdim. Ancak generallerin tasma taktıklarını eleştirdiğim gibi, başbakanların tasma taktıklarını da eleştirdim. Generallerin, başbakanların, kısacası güç odaklarının tasma taktığı aydınlardan, yazarlardan iğrendim. Ama aynı zamanda ABD'nin, emperyalistlerin tasma taktığı ne kadar general, ne kadar başbakan, ne kadar aydın varsa, onlardan da iğrendim. Emperyalizmin başı ABD'nin yöneticilerinin "Bizim oğlanlar" dediği türden olanlardan tiksindim. Generallerin, başbakanların, aydınların ABD'ye, emperyalizme karşı milli bir duruş, özgürlükçü, bağımsızlıkçı bir duruş sergilemelerini istedim. Onların tasmaları olmasın istedim. Peki liberal aydınların, yazarların ABD'ye, emperyalizme karşı özgürlükçü, bağımsızlıkçı bir duruş sergiledikleri söylenebilir mi? Aksine bunlar ABD'ye, emperyalizme karşı tam bir teslimiyet, bağımlılık içinde değiller mi? Nitekim bunların ABD'ye, emperyalizme karşı ülkemizin özgürlüğünü, bağımsızlığını savunduklarını hiç görmedik. Unutulmasın ki biz Kurtuluş Savaşımızı emperyalizmin tasmasından kurtulmak için verdik. Bu savaşı Türkiye Cumhuriyeti değil Tasma Cumhuriyeti olalım diye vermedik!
YA ÇÖZÜM YA ÖLÜM!
- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Kürt sorununun çözümü için Başbakan Erdoğan ile bir araya gelmesine, içlerinde Tarık Akan gibi hızlı Kemalistlerin de bulunduğu çok sayıda sanatçıdan büyük destek geldi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeleri?
-Kürt sorunu dediğiniz, uğruna oluk oluk kanın döküldüğü bir sorun. Kürt sorunu dediğiniz, uğruna oluk oluk paranın harcandığı bir sorun. Son 30 yılda on binlerce insanımızın kanına, canına ve milletimizin yüzlerce milyar dolarına mal olan bir sorun. Ortada böyle bir sorun varsa, bu sorun ya savaşa savaşa, ya konuşa konuşa çözülür. Ya mücadele ede ede, ya müzakere ede ede çözülür. Bu sorunu devlet savaşa savaşa, mücadele ede ede çözmek istedi. Ama 30 yıllık bir zamana, 35 bin ölüme, on binlerce sakat kalan insana, yüzlerce milyar dolara mal olmasına rağmen bu sorun çözülemedi. Zaten savaşa savaşa çözülemediği içindir ki bu sorunu konuşa konuşa çözme yöntemi gündeme geldi. Ancak bu sorunun konuşa konuşa yöntemiyle çözülmesi için iktidar partisi AKP ile ana muhalefet partisi CHP düne kadar bir araya gelememişti. İşte şimdi Kemal Kılıçdaroğlu'nun, bu sorunun konuşa konuşa çözümü için AKP ile bir araya gelmesi o bakımdan önemli. Düne kadar bu sorunun konuşa konuşa değil savaşa savaşa çözülmesi yöntemini savunan Tarık Akan gibi Kemalist sanatçıların, şimdi bu sorunun konuşa konuşa çözülmesi için AKP ile CHP'nin bir araya gelmesini desteklemesi de önemli. Bu demektir ki Kürt sorununun konuşa konuşa çözülmesi yöntemini savunanlar ülkemizin büyük çoğunluğunu oluşturuyor. AKP ile CHP'nin oy oranları dikkate alındığında ve buna Kürt sorununun konuşa konuşa yöntemiyle çözülmesi gerektiğini söyleyen bazı partilerin de oy oranları eklendiğinde ülkemizin yüzde 85'i "Bu sorun konuşa konuşa çözülsün" diyor. Zaten iş öyle bir noktaya geldi ki ya çözüm ya ölüm! Bu sorun yüzünden 35 bin insanımızın ölümü yetmedi de yine her gün birkaç ailenin kapısını çalsın mı ölüm? Gerçi giderek azınlığa da düşseler yine de ülkemizde "çözüm değil ölüm" diyenler var. Bu savaşın sürmesini isteyenler var. Ancak bunu isteyen partilerin yöneticilerine bakıyoruz da hiçbirinin oğlu bu uğurda savaşırken ölmemiş. Hiçbirinin evine şehit cenazesi gelmemiş. Bunlar hep garibanların çocuklarını savaştırıp "çözüm değil ölüm" demiş!


www.lutfuoflaz.com
(Yeni Akit)
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Lütfü Oflaz'la Sohbet
« Yanıtla #1 : 07 Temmuz 2012, 08:34:17 ÖS 20 »
Paşalara Dokunmadıkça Özel Mahkeme Güzel Mahkeme!

Lütfü Bey; Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin yerine 2004'te kurulan Özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Önce 12 Mart, sonra 12 Eylül darbelerini izleyen yıllarda kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ne karşıydım.
Demokratik devlet değil, bürokratik devlet zihniyetine sahip bu tür mahkemelerin olmamasından yanayım.
Malumunuz, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatılınca, onun yerine Özel Yetkili Mahkemeler'in kurulması isteği paşalardan gelmişti. Paşalar Özel Yetkili Mahkemeler'in kurulmasını ısrarla istemişti. Ancak paşalar, gün gelip bu mahkemelerin kendilerinden de hesap sorabileceğini hesap edememişti. Milletin iradesiyle seçilmiş hükümeti darbelemek, darbe ortamı oluşturmak için terörü tetiklemek gibi faaliyetlerde bulunsalar bile, paşalar kendilerinden hesap sorulamayacağından emindi. Çünkü geçmişte bunları yapmışlar, kimse de kendilerinden hesap sormaya cesaret edememişti. Ama bu kez geçmişteki gibi olmadı; Özel Yetkili Mahkemeler hesap sormak için onlara da yöneldi. İşte o zaman paşalar Özel Yetkili Mahkemeler'in bir numaralı karşıtı haline geldi. Cumhuriyeti koruyup kollamak adına askeri darbe yapılabileceğini savunan çevreler de işte o zaman Özel Yetkili Mahkemeler'in karşıtı haline geldi. Tutukluluk sürelerinin uzunluğu, cezaevi koşullarının kötülüğü, bunların aklına ancak o zaman geldi. Oysa bu ülkede tutukluluk süreleri hep uzundu; cezaevi koşulları hep kötüydü; şahsen ben bu duruma hep tepki gösterdim.
Ama işin ucu kendilerine dokunana kadar, bunların tutukluluk sürelerinin uzunluğuna, cezaevi şartlarının kötülüğüne tepki gösterdiklerini hiç görmedim. Zira geçmişte hep kendileri başkalarını yargılamışlar; kendilerini yargılayan olmamıştı. İstiklal Mahkemeleri'nde, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbe mahkemelerinde, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri'nde hep karşıtlarını yargılamışlardı. Onları ya idam sehpalarına ya da zindanlara yollamışlardı. Eğer Özel Yetkili Mahkemeler bunlardan hesap sormasaydı, bu mahkemelerin karşıtı değil yine yandaşı olacaklardı. Özel Yetkili Mahkemeler'in kaldırılmasına karşı çıkacaklardı. Çünkü bunlara göre, kendilerine dokunmadıkça Özel Mahkeme güzel mahkemedir! Karşıtlarını idam sehpalarına, zindanlara gönderen her mahkeme, bunlar için güzel mahkemedir!
"TEK ADAM DİKTASI"
DEMEDEN ÖNCE AYNAYA BAK
!

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, "8 yıl cumhurbaşkanlığı yapmak yeterli; artık siyaseti bırakıp üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmak istiyorum" şeklinde bir açıklama yaptı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ahmedinejad istese siyasete devam edebilirdi. Cumhurbaşkanlığı süresi sona erince, istese İran'ın başbakanı olabilirdi. Ancak yaptığı bu açıklama gösteriyor ki, artık siyasete devam etmek istemiyor. Üniversitede mühendislik alanında ders vermek istiyor. Aslında Ahmedinejad, üniversite öğrencilerine mühendislik dersi vermeden önce, koltuk düşkünü siyasetçilere ahlak dersi veriyor. "Hiçbirimiz vazgeçilmez değiliz; koltuklarımızdan vazgeçmeyi, yerimizi başkalarına bırakmayı bilmeliyiz" dercesine ahlak dersi veriyor. Emperyalizme, siyonizme karşı dik duruşuyla dünyanın mazlum halklarının sempatisini kazanan Ahmedinejad, bu konudaki duruşuyla da sempati kazandı.
Aslında Ahmedinejad'ın koltuk düşkünü olmayan bu duruşundan, bizim ülkemizde kırk yıldır sendika başkanlığı, dernek başkanlığı yapanlar da ders almalı. Yahu sendikaların, derneklerin başında onlarca yıldır aynı kişinin kalması olacak iş mi? Bu, koltuk düşkünlüğünün zirve yapmış hali değil mi? Bunlar analarından koltuklarıyla birlikte doğmuşlar belli! Oldu olacak bu gibiler, öldüklerinde de mezarlarına koltuklarıyla gömülsünler bari! Zaten bu gibiler ancak öldüklerinde koltuklarını bırakıyor değiller mi? Ayrıca sendikaların, derneklerin başında onlarca yıldır aynı kişinin kalması, tam anlamıyla tek adam diktası! Sendikaları, dernekleri tek adam diktasıyla yönetenler, bir de kalkıp "Ülke tek adam diktasıyla yönetiliyor; Başbakan diktatör gibi" diye şikayetçi olmazlar mı? Bunlar önce tek adam diktasıyla yönettikleri sendikalarına, derneklerine baksınlar. "Tek adam diktası" demeden önce aynaya baksınlar! Ondan sonra "Ülke tek adam diktasıyla yönetiliyor" diye konuşsunlar. Sendikalarında, derneklerinde tek adam diktası kuranlar, kazara ülkenin başına geçseler, kimbilir nasıl bir tek adam diktası kurarlar?
 
(Yeni Akit)
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: Lütfü Oflaz'la Sohbet
« Yanıtla #2 : 04 Ağustos 2012, 08:35:32 ÖS 20 »
- Lütfü Bey; Ramazan'ın başında Diyanet İşleri Başkanı'nın lüks iftar sofralarından kaçınılması gerektiğini söylemesine rağmen, beş yıldızlı otellerde kişi başına 250 liraya kurulan lüks iftar sofralarının dolup taştığı görülüyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

- Bu sofralara iftar sofraları değil israf sofraları denmelidir! Zaten beş yıldızlı oteller yiyecek israfının zirve yaptığı yerlerdir. Hele de bu otellerdeki açık büfe denilen yemek düzeninde, azıcık tadına bakılan yiyecekler çöpe gönderilir. Böylesine otellerde her gün çöpe gönderilen yiyeceklerle binlerce insan doyabilir. Acaba Ramazan'ın ruhu dikkate alınırsa, beş yıldızlı oteller iftar davetleri verilecek yerler midir? Dünyadaki aç insanlar dikkate alındığında, beş yıldızlı oteller iftar edilecek yerler midir? Buralarda kişi başına 250 liraya iftar sofrası kurmak ne demektir?

Hadi dünyadaki açları bir kenara bırakalım; bizim ülkemizdeki bir bölüm insan çöplüklerden beslenmektedir. Bizim ülkemizde bir ay boyunca çalışan asgari ücretli bir insanın eline net olarak 700 küsur lira geçmektedir. O insan ve ailesi bu parayla geçinmektedir. Bakın örneğin Malatya'da kayısı, Adana'da pamuk toplayan işçiler 25 lira kazanmak için günde 15 saat 45-50 derece sıcak altında çalışmaktadır. Buralardaki elektriksiz, susuz, tuvaletsiz çadırlarda çoluğuyla çocuğuyla yaşamaktadır. Diğer yerlerdeki tarım işçilerinin durumu da bundan farksızdır. Ne yazık ki ülkemizin bu gerçeklerine gözler kapatılıp beş yıldızlı otellerde kişi başına 250 liraya iftar yapılıyor. Beş yıldızlı otellerde ya da Boğaz'daki pahalı restoranlarda iftar davetleri veren kimi Müslümanlar, “para benim kim ne karışır; zengine zengin yaşam yaraşır” dercesine hareket ediyor. O zaman bunların “paran varsa yaşa, paran yoksa öl” diyen kapitalistlerden ne farkı kalıyor? Bunların insafı nerde kalıyor? Bunlar da insaf olsa, ayda 700 küsur lira asgari ücretle ailesini geçindirmeye çalışan insanların ülkesinde, kişi başına 250 liraya beş yıldızlı otellerde iftar sofraları kurmazlar. Bu iftar sofraları denilen israf sofraları yerine insaf sofraları kurarlar! Hayatlarını israf üzerine değil insaf üzerine kurarlar! Para musluklarını israf için gürül gürül akıtmazlar.

CHP İKTİDARA BASTONLA YÜRÜYECEK!

- Son kurultayda, iktidara yürüyebilmek için değişimin, gençleşmenin, yenilenmenin şart olduğunu söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP'yi önümüzdeki seçimlere hazırlayacak “iktidar kadrosu” denilen merkezdeki yönetici kadrosunu belirledi. CHP'nin “iktidar kadrosu” hakkında ne düşünüyorsunuz?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu son kurultayda, “değişme, gençleşme, yenilenme” dedi, ama gerçekten CHP'nin yönetici kadrosunu değiştirdi, gençleştirdi, yeniledi mi? CHP'nin genel başkan yardımcılarını buna göre belirledi mi? CHP'nin genel başkan yardımcıları yeni ve genç isimler mi? Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu'nun, genel başkandan sonra CHP'deki en güçlü makama oturttuğu, partinin ikinci adamı yaptığı kişi kim? Adnan Keskin. Peki Adnan Keskin kim? Kırk yıldır politikacılık yapan; 1990'ların CHP'sinde de genel başkandan sonraki en güçlü makamda oturan, partinin ikinci adamı olan, yaşı 70'i aşmış biri. Bu mudur değişme, gençleşme, yenilenme dedikleri? Anlaşılan CHP yaşlıları boyayıp genç diye millete satmaya çalışıyor! Eskileri boyayıp yeni diye millete yutturmaya çalışıyor! Bakın bugün dünyanın en güçlü ülkesi ABD'yi 51 yaşındaki bir başkan yönetiyor. Obama'nın başkan seçildiğinde 47 yaşında olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bugün Türkiye'yi de 58 yaşında bir başbakan yönetiyor. Tayyip Erdoğan'ın başbakan olduğunda 48 yaşında olduğunu da unutmamak gerekiyor. CHP'nin “iktidar kadrosu” denilen yönetici kadrosu, bunların yanında çok yaşlı ve eski kalıyor. Kaldı ki “iktidar kadrosu” denilen bu kadro, 2015'teki genel seçimlere kadar daha da yaşlanacak, eskiyecek. Peki Türkiye gibi genç nüfusun çoğunlukta olduğu, 30 yaşın altındakilerin nüfusun üçte ikisini oluşturduğu bir ülkede böylesine yaşlı, eski kadrolarla bir iktidar yürüyüşü başlatılabilir mi? Gençler hiç böylesine yaşlı ve eski kadroları iktidara getirirler mi? Bu mudur CHP'nin iktidar kadrosu? “İktidar kadrosu” dedikleri resmen ihtiyar kadrosu! CHP bu ihtiyar kadro ile mi iktidara yürüyecek? Anlaşılan CHP iktidara bastonla yürüyecek!

(Yeni Akit)
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com