"Müslüman Sol" Olur mu?

  • 22 Cevap
  • 30958 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #15 : 08 Ağustos 2012, 08:08:53 ÖS 20 »
Kişiler değil fikirlere odaklı tartışmadır doğru olan.

Hiç bir kişi yüzde yüz yanlış değildir. Hiç bir kişi de yüzde yüz doğru değildir.

Heleki İhsan Eliaçık Hoca ki; Özellikle İslamın yenilikçileri adlı eseri bu ümmetin ona müteşekkir olması için yeterlidir. Kaldı ki İhsan Hocanın mülk konusunda ki çaba ve çalışmaları da hakeza çok değerli ve yerindedir.

Bardağın dolu tarafı susuzluğumuzu giderme işine yarar....!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı kutbay

  • *
  • 2553
    • İslami Düşünce Platformu
Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #16 : 08 Ağustos 2012, 10:25:57 ÖS 22 »
hem ayıp değil mi oruçlu birine lahana ve turşudan bahsetmek yahu  :P
begen1
Bir eleştiriye böyle bir sözle yaklaşmak çok hoş.
Allah razı olsun...
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm

Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #17 : 09 Ağustos 2012, 11:49:44 ÖÖ 11 »
kutbay ve müslüman nickli arkadaslar eren erdem´in, "lahana ve tursu" göndermesinden nicin rahatsiz olmamis acep ?

eren erdemin,T.C.basbakani r.t.erdogani cami imami,tarikat seyhiyle karistiriyor sorum üzerinden yorum yapmak zor geldi herhal:)


slm.

*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5150
    • depo
Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #18 : 11 Ağustos 2012, 11:23:44 ÖÖ 11 »

Alıntı
Qani

insan hem müslüman-hem sosyalist olamaz. teorik olarakta olamaz, pratik olarakta. Eliaçık'ın hatrına bile olamaz. yazılanların tamamını ve sanırım alakalı bir başlık daha var onuda okumadığım için detaylara giremiyorum. okuduğumda tartışmaya katılacağım...



bizim mahallenin tek ve kesin doğru kaynağı kuran zaten islam ve müslüman sıfatları dışında sıfatları olumlamadığı ve kabul etmediği aşikar olduğu için olmaz tezini savunmaya bile gerek yok....

qani bu konuda senin konuşman ehemmiyet kesbediyor ( içime osmanlıca bilen cinmi kaçtı ne)
sol/sosyalizm senin mahallenin kavramları olduğu ve sen o mahallenin evladı olduğun için
o mahallenin inanç ilkeleri doğrultusunda açıklarmısın islam/müslüman ile sol neden olmaz olamaz.bilgilenmek isterim.



*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #19 : 15 Ağustos 2012, 11:50:24 ÖÖ 11 »
konunun iki boyutu var bence.
biri felsefi, öteki ekonomik-politik.

felsefi olarak dinler idealizmin sınırları içerisinde sınıflandırılır. 'idea'lizm, düşünce ve onun yarattığı kavramlar üzerinde hareket eder. materyalizmin tersidir. yani madde-ruh çatışmasının temelidir.

bu çatışma üretim ve paylaşımı kökten etkileyen faktördür. bırakalım müslümanlığı ilkel bir kabile dini bile etin en güzel parçasını kabile şefine verir. bu etin en güzel parçasını şefin-liderin yemesi olayı Ahmedineca'ın mütevazi olduğu söylenen cumhurbaşkanlığı gibi demek değil, komple bir sistemin hiyerarşi içerisinde paylaşımların kıdem ve konuma göre dağılımı demektir.

ayrıca sosyalizmin olmazsa olmazı mülkiyet ile ilgilidir.
"mülkiyet hırsızlıktır" lafı sıradan bir slogan değildir. neredeyse sosyalizmin ekonomi-politiğinin temelidir. çünkü toplumda adaletsizliklerin temeli mülkiyettir.bunu "sosyal adalet", "adil düzen" gibi kavramlarla çözemeyiz. evet olabilir; islam hak-adalet gibi kavramları teorik düzeyde önemsiyor ancak mülkiyet ve rekate ilişkin yaklaşımı neredeyse "serbest piyasa" koşulları gibidir.

pratik olarak diyelimki siz birey olarak malınızdan-mülkünüzden vazgeçerek sosyalizme gönül verdiniz peki ya bu mallarınızın toplumda eşit olarak dağılımı, seçkincilerin, din adamlarının, yada farklı yöneticilerin eline geçmemesi için dinden de vazgececek misiniz? çünkü öğreti bunu öngörüyor. aksi takdirde herhangi bir sınıf bir şekilde mülkiyet edinerek yönetimi ele geçirecektir. yada yönetimi elinde bulunduranlar mülk edinmeye girişeceklerdir.


Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #20 : 08 Kasım 2012, 05:02:24 ÖS 17 »
DEVRİMCİ DİN ANLAYIŞI

Dinde ikrah yoktur (Bakara 256). Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp, ayrılığa düşmeyin (Al-i İmran/103). Din’de ruhbanlık yoktur (Hadid/27). Peygamberleri, alimleri, ruhbanları Rab edinmeyiniz (Tövbe/31).

“Apaçık Kitap”ta beyan edilen hükümlerden sonra inanlardan “beklenen”; Allah’tan başkasını Rab edinmeden, birlik ve barış içinde yaşamalarıdır. Halbuki Hz. Muhammed’den hemen sonraki 30 yıl içinde kayınpederi Hz. Ömer, damatları Hz. Osman ve Hz Ali, halifelik yaparken öldürülmüşlerdir. Daha sonra da torunu Hz. Hüseyin katledilmiştir. Tarih, inananlar ile inanmayanlar arasındaki, aynı Allah’a inananlar arasındaki, aynı dinin değişik mezhepleri arasındaki savaşlara tanıktır. Hâlâ da barış ve huzurun egemen olduğu bir dünya sistemi kurulamamıştır. Müminlerden “beklenenler” ile “gerçekleşenler” arasındaki bu farklılık neden?

Allah’ın “şeklini tamamlayıp Ruhundan üflediği”(Hicr 29) Âdem, şeklen tamamdı! Düşünsel olarak tamam olsaydı ne Peygamber göndermeye gerek kalırdı ne de Kitap! İnsanlık, Âdem’den İnsan-ı Kâmil’e doğru bir gelişerek-değişim süreci yaşamaktadır. Şayet insanlık, bir insanın gelişimine benzer bir gelişim yaşamıyor olsaydı; Allah, sabit bir Kitap’ı aynı usullerle tekrar tekrar tebliğ ederdi, Kuran’ın 23 yıllık inzali süresince yapılan “nesih” ve “insa”lara da gerek kalmazdı (Bakara 106; Nahl 101-102; Âlâ 6-7). Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar “La ilahe illallah”ın farklı usul ve üslup ile tebliğ edilmesinin nedeni, insanlığın-gelişerek değişim yaşıyor olmasıdır ve Müslümanlar, diğer Kitap Sahipleri’nin ağabeysidir.
 
Diyebiliriz ki: Hz. Âdem’den öncesi insanlığın embriyo dönemiydi; Hz. Âdem, konuşmanın öğrenildiği (Bakara 31) [ilk çocukluk]; Hz. İbrahim, soyut kavramsal yapıların düşünülebildiği dönem (En’am/75-78) [5-7 yaş]; Hz. Musa, deneme-yanılma ile öğrenme çağı (Taha 18-24) [8-10 yaş]; Hz. İsa, kimlik, kişilik oluşumu dönemi (Al-i İmran 59) [11-13 yaş]; Hz. Muhammed, ergenlik başlangıcını [14-16 yaş] ifade etmektedir. İnsanlık, Allah’ın erginlik yaşı olarak belirttiği 40 yaşına (Ahkaf/15) henüz ulaşmamıştır.

1789 Fransız İhtilali’nin, insanlığın “bilinç ve iradesinin dışında geldiği dünyayı, bilinç ve iradesi doğrultusunda değiştirme” arzusunu [17-18 yaş] ifade ettiğini düşünürsek, kemâle doğru daha yolumuz var demektir.

“Apaçık Kitab”ın hükümleri, geçmişte o günlerin bilgi birikimi ve toplumsal gelişmişlik düzeyine göre kavranıp-yaşanmıştı. Yarın ise daha da açık ve geniş kavramsal içerikte kavranıp-yaşanacaktır. Bu süreç, “İnsan-ı Kamil”lerden oluşan toplumsal yapı kurulasıya kadar devam edecektir. Geçmişi, kendi tarihsel koşullarını göz ardı etmeden değerlendirmeliyiz. Bugünün ezeli ve ebedi olmadığını bilerek geleceğe hazırlanmalıyız. İlahi Mesajları “anladığımız lisan ile her gün düzenli olarak okuma” alışkanlığı kazanmalıyız. Ancak bu şekilde kendimizdeki, insanlıktaki gelişerek-değişime uygun bir biçimde İlahi Mesajları kavrayıp-yaşayabiliriz. “Ebem sekti ben de sektim” oynar gibi taklitçi/statik anlayışla dünyayı ve Din’i kavrayıp-yaşamak mümkün değildir.

Esselamıaleyküm!

Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #21 : 28 Kasım 2012, 11:55:58 ÖS 23 »
MÜLK KİMİN?



Müslümanlar olarak özellikle son bir iki yüzyıldır din-dünya ilişkisine bakışımızda temelli değişiklikler meydana geldi.


Önceleri dünyaya ancak “ahiretin tarlası” olduğu için kıymet verirken, şimdilerde dünyayı ahiretin önüne geçirdiğimizi gösteren tavır ve davranışlar içindeyiz.


Müslüman elbette dünyaya hükmetmeli, güzel yaşamalı, güzel yaşatmalı. Ama nereden gelip nereye gittiğini, yanında ne götürdüğünü asla hatırdan çıkarmamalı.


Dilimiz “lehü’l-mülk” diyor. Yani mülk O’nun. Bir de dönüp kalbimize soralım, o ne diyor?


“Gelişme ve kalkınma yolunda ilerlemek”, “dünya ile bütünleşmek”, “evrensel standartları yakalamak” gibi tabirlerin dilimize hiç olmadığı kadar yerleştiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bunlar ve benzeri ifadeler, yaşadığımız geçici hayat ile ne tarz bir ilişki kurduğumuzu anlatıyor aslında.


Gelişmiş/kalkınmış olduğu söylenen ülkelerle aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalıştıkça “dünyevîleşme” dediğimiz hali daha yoğun hissetmeye ve yaşamaya başladık. “Piyasa ekonomisi” olgusu kendi şartlarını dayatıyor. Elbette girdiğimiz yolun kaçınılmaz gereği bu.


Acımasız şartların hakim olduğu ekonomik piyasada küçükler, ekonomik olarak daha güçlü olanlarla rekabet edebilmek ve onlar karşısında ayakta kalabilmek için, büyükler de piyasada elde ettikleri payı korumak için sürekli daha çok çalışmak, daha fazla üretmek ve durmadan büyümek zorunda.


Kimin geliri daha fazlaysa onun daha çok itibar gördüğü, insanların ne kadar fazla tükettiklerine bakılarak değerlendirildiği bir dünyadayız. Hayat bu hayhuy içinde hızla akıp giderken, bir an için durup şöyle bir soluklanmak ve bizi içine çeken bu anaforun dışına çıkarak olup biteni dışarıdan gözlemek en temel ve ertelenemez ihtiyaç bizim için.


Evet, nereye gidiyoruz?


‘Dünya hayat’


Yüce Kitabımız’da onlarca kere tekrarlanan bir tabir var: “el-hayâtu’d-dünyâ.” Dilimizdeki Kur’an-ı Kerim meallerinin hemen tamamında bu tabirin “dünya hayatı” diye çevrildiğini görüyoruz. Oysa bu bir sıfat tamlamasıdır ve dilimizdeki tam karşılığı “dünya hayat”tır, yani “değersiz hayat.” Onu “dünya hayatı” şeklinde -isim tamlaması olarak- çevirmek bütün anlam ağırlığını ve vurgusunu yok ediyor. Esasen “dünya hayatı” tabirine tam karşılık gelen “hayâtu’d-düny┠tabiri Kur’an’da kesinlikle geçmez.


“Dünya hayat” ile “dünya hayatı” arasında nasıl bir fark vardır diye baktığımızda şunu görürüz: “Dünya” kelimesinin, biri “en yakın” diğeri “pek alçak/değersiz” olmak üzere iki anlamı vardır. Kur’an’da geçtiği yerlere dikkat edersek “dünya hayat” tabirinin genellikle “değersiz, geçici, aldatıcı” gibi nitelemelerle birlikte kullanıldığını göreceğiz. Özellikle ahiret hayatıyla karşılaştırmaların yapıldığı ayet-i kerimelerde durum daha bir net olarak görünür. Dolayısıyla “dünya hayat” tabirinin, “ahiret hayatı”nın karşıtı olan “bu dünyadaki hayat” olarak değil, “ahiret hayatına nisbetle değersiz bir hayat” şeklinde anlaşılması gerekir.


Halen yaşamakta olduğumuz hayat “dünya” (değersiz) bir hayat olduğuna göre, onun bizim için değer ifade eden yanı, sonucu uhrevî akıbetimizi belirleyecek olan bir “imtihan” ortamı olmasıdır.


Dünyanın “aldatıcılık” vasfı herkeste aynı şekilde tezahür etmez. Kimi şöhrete, kimi makam mevkiye ve hükmetme arzusuna, kimi nefsî ihtiraslara ve şehvanî duygulara, kimi de mal ve servete zebun olur. Şurası açık ki, bunların tamamına esir/köle olmak da mümkündür ve bunun en kestirme yolu, mal ve servete esaretten geçer.


Bizler bu dünyada ahireti hedefleyerek yaşarız. Hz. Musa a.s.’ın ümmetinden rabbanî alimlerin, Karun’a nasihat ederken söyledikleri gibi, “Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara (infak ve tasaddukta bulunarak) ihsan et…” (Kasas, 77)


Bu ayet-i kerimedeki anlatım dikkatimizi bir noktaya çekmeli: Allah Tealâ’nın lütfu keremiyle zengin kıldığı müminlerin ellerinde bulundurdukları malla ilişkisi, öncelikli olarak malları vasıtasıyla ahiret yurdunu elde etmeye bakmak şeklinde olmalıdır. Onların esas önceliklerinin bu olması gerekir. Ancak bunu hakkıyla yerine getirdikten sonradır ki, dünyadan da nasiplerini unutmayacaklardır. Görüldüğü gibi burada “dünya nasibi” ikinci planda gelmektedir.


Mal sahibi mülk sahibi


Konuya giriş mahiyetinde yukarıda söylediklerimiz, “dünya hayat”ın olmazsa olmazlarından birisiyle ilişkimizin nasıl olması gerektiği meselesine de zemin teşkil etmektedir: Mal mülk anlayışımızdan bahsediyoruz.


Sekülerleşme (dünyevîleşme) denen durum, her şeyin dünya merkezli olarak ele alınıp değerlendirildiği bir süreci ifade ediyor. Bu süreçte bütün değerler “madde”ye indirgenmiş, insanın manevi yanı yok sayılmıştır. Batı dünyasında insanların yoğun bir şekilde dinden (hristiyanlıktan) uzaklaşması hadisesi sadece hristiyanlığın kendi iç arızalarından kaynaklanmıyor; aynı zamanda Batılı insanın her şeyi madde planında vehmetmesinin de buradaki payı hayli fazla.


İnsanı sadece maddi yanıyla ele alan seküler pozitivist ideolojilerin mal mülk ve servet meselesine bakışı da çarpıktır. Maddi hayatın aşırı abartılması ve her türlü değerin maddeye indirgenmesi, sonuç olarak ortaya iki türlü körlük çıkardı: Özel mülkiyete karşı körlük (Komünizm) veya topluma karşı körlük (Kapitalizm).


İslâm’ın bu iki körlükten birisine eklemlenmesini de üçüncü ve en büyük körlük olarak işaretlememiz gerekiyor. Zira özellikle son bir asırdır insanlığın yaşadığı travmalara bu iki körlükten birisi kaynaklık ettiği halde, insanlığın biricik kurtuluş ve saadet iklimi olan İslâm’ı Kapitalizm veya Komünizm çağrışımlı yorumlar eşliğinde takdim etmekten daha büyük bir arıza olamaz!


İfrat ve tefrit


Mal ve servet edinme konusunda biraz sonra üzerinde duracağımız iki tabir, meselenin mahiyetini oldukça güzel özetlemektedir. Böyle bir ayrıma gitmeksizin konu hakkında ortaya atılacak görüşler ister istemez ya ifrat veya tefrit tarafına kayacaktır.


Konu hakkındaki ifrat tavır şöyle ortaya çıkıyor: Dinimiz çalışıp kazanmayı emretmiş, özel mülkiyete dokunmayı yasaklamış ve kişinin, dilediği kadar kazanıp dilediği gibi harcamasına kimsenin müdahale edemeyeceğini bildirmiştir. Dolayısıyla bir kimse, helal yoldan kazandığı malını -zekâtını verdikten sonra- dilediği gibi ve dilediği yere sarf edebilir. Buna kimse karışamaz.


Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz kimsenin elindeki servete müdahale etmemiş, sahabenin zenginlerine karşı hiçbir zaman olumsuz bir tutum içinde olmamıştır.


Bu tavır, bir adım sonrasında sahibini “mülkünün mutlak sahibi olduğu” vehmine sürüklüyor. Hepimizin etrafında, kendisine emanet olarak verilen zenginlik sebebiyle tekebbüre kapılan ve etrafına tepeden bakan insanlar vardır. Ümmet-i Muhammed’in yoksulları, yetimleri, kimsesizleri kendilerine uzanacak merhametli bir el beklerken onlar “helal yoldan kazandım; zekâtımı da verdim” diye kasılarak, standartları hayli yüksek hayatta bir elleri yağda diğeri balda yaşarlar. Yaşadıkları mekânlarla, tüketim tarzlarıyla, alışkanlıkları ve çevreleriyle diğer insanlardan farklı durmaya özen gösterirler. Bu tavrın Yüce Kitabımız’ın “malın azdırdığı insan tipi”ne örnek olarak dikkatimize sunduğu Karun’dan ne farkı vardır?


İslâm mülk edinmeyi yasaklamaz


Tefrit tavır ise, mal biriktirmenin ve servet edinmenin İslâm’ın onayladığı bir davranış olmadığını söyler. Bu tavrı benimseyenlere bakarsanız İslâm -tıpkı Komünist sistemde olduğu gibi- özel mülkiyeti ve servet sahibi olmayı teşvik etmemiş, aksine bunu yasaklamış ve böylece eşitliği sağlayarak servet sahiplerinin toplumun diğer kesimlerini sömürmesinin önüne geçmek istemiştir. Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hiç para biriktirmemiş, ganimet ve sair kalemlerden kendisine gelen malları fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmadan gecelememiştir.


Bu fikri taşıyanlar da diğerleri gibi, dünyanın bir “imtihan” yurdu olduğu gerçeğini ıskalıyorlar. Bu dünyada kimimiz zenginlikle, kimimiz yoksullukla deneniyoruz. Evet Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hiç mal ve para biriktirmemiş, ancak malını Allah yolunda sarf etme iradesine sahip hiç kimseyi de zengin ve servet sahibi olmaktan men etmemiştir. Hatta tam tersine, yeri geldiğinde Hz. Ebu Bekir r.a. gibi, Hz. Osman gibi, Abdurrahman b. Avf gibi (Allah onlardan razı olsun) varlıklı sahabilerin sağladığı imkanlarla ordular teçhiz etmiş, beldeler fethetmiştir. Aynı şekilde fertlerin, hibe, alışveriş, miras, ganimet gibi helal yollardan elde ettiği mülke hiçbir zaman dokunmamış, “toplumda eşitliği sağlamak” gibi bir düşünceyle o mülkü rızaları dışında onların elinden alıp fakirlere dağıtmak gibi bir politika asla izlememiştir.


İbn Kuteybe, el-Ma’ârif adlı eserinde ileri gelen sahabilerin sanat ve mesleklerini zikretmiştir. Onlar o sanat ve mesleklerini serbestçe icra etmeleri sayesinde bir yandan bol kazanç elde ediyor, ama diğer yandan bu kazancı Allah yolunda infak etmekten de geri durmuyorlardı. Toplumda dayanışmanın ve paylaşmanın önünü açmak, varlık sahiplerini çalışıp kazanmaktan men etmekle değil, dünya malına zebun olmaktan korumakla mümkün olur.


Hem Ebu Bekir hem Ebu Zerr


Yukarıda iki “körlük” olarak ifade ettiğimiz ifrat ve tefrit tavır, kendisine Kur’an ayetlerinden, hadis-i şeriflerden ve Sahabe’den gerekçeler temin etmeyi de ihmal etmez. Büyük sahabi Ebu Zerr r.a. bu cümleden olarak adı sıklıkla telaffuz edilen sahabilerin başında gelir. Onun, mal biriktirme aleyhindeki tavrı, yukarıda ifade ettiğimiz “tefrit” tavrın “İslâmî” gerekçelerinin ilk sırasında yer alır.


Oysa, “madem ki Ebu Zerr r.a. mal biriktirmeye ve servet edinmeye karşıdır, o halde İslâm’ın hükmü budur” tavrı, Kur’an’ı, Sünnet’i ve Sahabe’nin tutumunu bir tek sahabinin içtihadına indirgemekten başka bir şey değildir. Yukarıda da söylediğimiz gibi ne Kur’an ne de Sünnet helal yoldan çalışıp kazanmaya mani olmamıştır, Sahabe döneminden itibaren tarih boyunca İslâm toplumlarında gördüğümüz vakıa da budur.


Yine bu çerçevede halk arasında çok meşhur olmuş -sahih olmayan- bir “Sa’lebe kıssası” vardır.


Rivayete göre Ensar’dan, Bedir savaşına da katılmış bulunan Sa’lebe b. Hâtıb çok fakirdir ve Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den, zengin olması için kendisine dua etmesini ısrarla ister. Efendimiz s.a.v., “Şükrünü eda edebildiğin az mal, şükrünü eda edemediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurarak geri çevirse de o ısrar eder. Sonunda Efendimiz s.a.v. dua eder ve Sa’lebe zengin olur. Fakirken mescide herkesten önce geldiği için “mescit kuşu” olarak anılan Sa’lebe önceleri vakit namazlarını aksatmaya, malı çoğalınca Cumalara da gelmemeye başlar. Derken Efendimiz s.a.v. zekât memuru vasıtasıyla Sa’lebe’den zekâtını ister. Ancak Sa’lebe mala öylesine bağlanmıştır ki, zekât vermek ağırına gider ve vermeyi reddeder. Bunun üzerine, “Ve onlardan bazıları da ‘Eğer fazlu kereminden bize ihsan ederse elbette tasaddukta bulunacağız ve elbette salih kimselerden olacağız’ diye Allah’a söz vermişti.” mealindeki ayet (Tevbe, 75) indi. Sa’lebe çok pişman oldu ve zekâtını getirip vermek istediyse de Efendimiz s.a.v. kabul etmedi. Bu durum Hz. Ebu Bekir r.a. ve Hz. Ömer r.a. zamanlarında da devam etti. Onlar da Sa’lebe’nin zekâtını kabul etmediler. Nihayet Sa’lebe Hz. Osman r.a. zamanında bu hal üzere vefat etti.


Kısaca arz ettiğimiz bu kıssanın sahih olmadığını Hadis ilminin mütehassısları ortaya koymuştur. (Bkz. ez-Zeyla’î, Tahrîcu’l-Ahâdîsi’l-Keşşâf, 2/84-86; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/400-401.)


Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye bizi, sahibini azdırmış zenginlikten de, sahibini azdırmış fakirlikten de sakındırmıştır. Orta yol ve itidal burada da temel rehberlerimizin onayladığı ve teşvik ettiği tavır olarak tezahür etmektedir. Bu sebeple İslâm Ümmeti tarih boyunca “hem Ebu Bekir, hem Ebu Zerr” demiş, onların birini diğerine tercih etmemiştir. Hz. Ebu Bekir r.a. infakla bereketlenen zenginliğin, Ebu Zerr r.a. da varlığı sonuna kadar paylaşmayı teşvik eden merhametin sembolü olarak inanç dünyamızdaki yerlerini almışlardır. Önemli ve doğru olan onlardan birini tercih etmek değil, ikisinin tavrını da makul ve İslâmî çerçevede açıklayıp yerli yerine oturtmaktır.


“Teşri” ve “tevcih”


Çağımız İslâm mütefekkirleri son derece isabetli bir şekilde, kazanmanın ve harcamanın ilkesini ve sınırlarını bu iki tabirle ifade etmiştir. Biz de konuyu bu iki tabiri esas alarak ortaya koymaya çalışacağız.


İmam Muhammed b. el-Hasan rh.a.’in dediği gibi, kişinin kendisine gerektiği kadar ilim öğrenmesi nasıl farz ise, çalışıp kazanması da öyle farzdır. (Kitâbu’l-Kesb, 71) Çünkü Efendimiz s.a.v.’den hem ilim öğrenmenin, hem de çalışıp kazanmanın farz olduğunu ifade eden hadisler nakledilmiştir. Mülk ve servet konusunda günümüzde iki noktanın birbirine karıştırıldığı görülüyor: “Teşri” ve “tevcih”.


Kişinin, ihtiyaçlarını karşılayacak ve gerek kendisini gerekse ehlü ıyalini başkasına muhtaç etmeyecek kadar çalışıp kazanması farzdır. Bu, çalışıp kazanmanın asgari/olmazsa olmaz sınırıdır. Bundan fazlası ise mübahtır. Dileyen, dinî mükellefiyetlerini aksatmamak ve helal yoldan sapmamak üzere daha fazla kazanmak için daha fazla çalışabilir. (İmam Muhammed b. el-Hasen, Kitâbu’l-Kesb, 81 vd., 96 vd.)


Çalışıp kazanma, mal mülk, servet edinme ve kazancı üzerinde tasarrufta bulunma konusunda Yüce Dinimiz müminlere herhangi bir sınırlama getirmemiştir. Yeter ki mal helal yollardan kazanılsın, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz edilmesin ve malî mükellefiyetler hakkıyla yerine getirilsin. Dinimize göre kişi, el emeği göz nuru, meslek ve sanat, ticaret, ganimet, hibe, miras vb. meşru yollarla mal mülk sahibi olabilir ve -yine meşru sınırlar içinde kalmak kaydıyla- mülkü üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Bu durumdaki kimseye, normal şartlar altında herhangi bir ilave sorumluluk yüklenemez. Kazanırken ve harcarken kimseye zulüm ve haksızlık etmeyen, bakmakla yükümlü olduğu kimselere karşı mükellefiyetlerini yerine getiren, zekât, fitre gibi malî ibadetlerini hakkıyla eda eden kimse, “teşri” noktasında yükümlülüğünü yerine getirmiş demektir.


Nitekim Yüce Kitabımız’da Efendimiz s.a.v.’in şahsında bize, “Eli sıkı olma. Büsbütün eli açık (varını yoğunu harcayan) da olma.” (İsrâ, 29) buyurulmakla meselenin “teşri” yönü gösterilmiş olmaktadır. Dolayısıyla teşri noktasında cimrilik edip eli sıkı davranmak da, büsbütün saçıp savurmak da doğru değildir. Bu ikisi arasında orta yol tutulacaktır.


Sahip değil vekil


“Tevcih” yönüne gelince, Allah Tealâ şöyle buyurur: “Allah’a ve Rasulü’ne iman (etmekte sebat) edin. (Sizden önce gelip geçenlerin ardından Allah’ın) sizi (tasarruf için) vekil kıldığı maldan O’nun yolunda infak edin. İçinizden iman edip de (o suretle) infak edenler için büyük bir mükâfat vardır.” (Hadîd, 7)


Bu ayet-i kerime, mal ve servetin insanlara emanet olarak verildiğini, onu elinde bulunduranların aslında onun “sahibi” değil, “vekili” olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Dolayısıyla insan, kendisine nasip edilen ve üzerine vekil kılındığı mal mülkü kendi yetenek ve birikimiyle kazandığı vehmine düşmemeli, mülkün gerçek sahibini unutarak şeytanın ve nefsin iğvalarına kapılmamalıdır. Evet, mülk Allah Tealâ’nındır ve akıllı kişi, vekili kılındığı mülkü O’nun rızasını kazanma yolunda sarf etmekten geri durmayandır.


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, “Veren el alan elden hayırlıdır” (Buharî, Müslim) buyurmak suretiyle “isteyen” konumunda olmayı değil “veren” konumunda olmayı teşvik etmiştir.


Ancak bunu yaparken dengenin muhafaza edilmesine büyük hassasiyet göstermiş, mal mülkün insanı yoldan çıkarıcı özelliğine de sıklıkla vurgu yapmıştır.


Bir keresinde Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. el-Cerrah r.a.’ı Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde r.a., külliyetli bir miktar mal ile döndü. Bunu duyan Ensar, sabah namazında Mescid-i Nebi’de toplandı. Namaz bittikten sonra Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in etrafını sararak imalı bir şekilde Ebu Ubeyde r.a.’den bahsetmeye başladılar. Efendimiz s.a.v. gülümseyerek, “Ebu Ubeyde’nin bol mal ile geldiğini duyduğunuzu sanıyorum.” buyurdu. Onlar, “Evet!” diye karşılık verince şöyle buyurdu:


“Size müjdelenen şeyle sevinin ve ondan fayda bekleyin. Allah’a yemin ederim ki, ben sizin yoksulluğunuzdan korkmuyorum. Sizin hakkınızda korktuğum husus, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş servetlere sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdır.” (Buharî, Müslim)


Mülkün iki tehlikesi


Dünyanın Yüce Kitabımız’da sıklıkla “aldatıcı” olarak nitelendirilmesinde şüphesiz bizim için büyük bir uyarı vardır. Kalbinde küçük bir zayıf nokta, iradesinde az bir gevşeklik bulunan kimsenin dünyaya kapılıp gitmesi hayli kolay ve sık rastlanan bir durumdur.


Zira dünyaya bağlılık ve düşkünlük bulaşıcı hastalık gibidir. Hastalığın bağışıklık sistemindeki en küçük bir gevşemeyi fırsat bilerek insanı ele geçirmesi gibi, dünya ve dünyalık da irademizdeki en küçük bir zaaftan istifade ile bizi kendisine zebun eder. Bu, insandan insana bulaşan bir hastalıktır. Birinin elindeki servet, ev, araba, yazlık kışlık, harcama kapasitesi ve tüketim seviyesi, çoluk çocuğuna sarf ettikleri, giyim kuşamı… bütün bunlar iradesi zayıf insanları özendirir, kıskandırır ve “ben de öyle olmalıyım” düşüncesine sevk eder.


Mülkün iki tehlikesinden biri budur. Servet sahibi insanlar dayanışma, paylaşma ve infak hassasiyetinden uzaklaştığı takdirde toplumda zenginlerle fakirler arasında uçurumlar oluşur ve bu durum toplumu bir arada tutan bağların zayıflayıp kopmasına kadar gider. Toplumsal patlamaların sebebi budur. Dünyayı bir asra yakın meşgul eden, milyonlarca insanın şu veya bu şekilde mağdur olmasına, sürülmesine, acı çekmesine, ölümüne yol açan komünizm belası böyle zeminlerde gelişip serpilmiştir.


Kur’an’da şöyle buyurulur: “Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) haline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr, 7)


Mülkün diğer tehlikesi ise, eline emanet olarak verildiği insanlar üzerinde “saptırıcı” bir etki yapmasıdır. Zengin kişi çok kuvvetli bir iradeye ve engin bir gönüle sahip değil ise, kendisini malının yegâne hükmedeni sanacak, “küçük dağları ben yarattım” edasıyla diğer insanları hakir görecek ve böylece kendi kazancıyla helaka sürüklenecektir. Zenginliğin gurur ve büyüklenmeye sürüklemediği insan gerçekten ne kadar azdır! Oysa Efendimiz s.a.v., kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini haber vermiştir! (Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî)


Servet bir emanet


Küçük çaplı bireysel girişimlerin pek bir işe yaramadığı, liberal ekonomik düzenin kaçınılmaz gereği olan acımasız rekabeti sürdürebilmek için şirketlerin birleşip holdingleri, tröstleri oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hep kazanmak, hep en önde olmak, daha çok üretmek ve kazanmak dürtüsüyle adeta canavarlaşmış uluslar üstü sermaye birikimlerinin ortaya çıktığı bu dünyada infakın, dayanışmanın, paylaşmanın, fakiri düşünerek hareket etmenin ve hepsinden önemlisi de serveti bir “emanet” olarak görecek ruh ve şuur durumunu muhafaza etmenin imkanı var mıdır?


İslâm hem bireyi hem de toplumu bu iki tehlikeye karşı muhafaza altına almanın yollarını göstermekte, ifrata ve tefrite meyletmeden, insan fıtratının özelliklerini de dikkate alarak orta yolu göstermektedir.



Senin Her Varlığın Hakir


Hz. İbrahim a.s.’a inen sahifelerde şöyle buyurulduğu nakledilmiştir:


“Ey dünya! Senin yapmacık süslerin iyiler (ebrar) katında hiçbir kıymet ifade etmez. Zira ben onların gönüllerine sana husumeti ve senden yüz çevirmeyi yerleştirdim. Senden daha düşük bir şey yaratmadım. Senin her varlığın hakirdir ve yok olmaya mahkumdur.


Seni daha ilk yarattığım zaman kimse için devamlı olmamanı ve kimsenin sende daimî kalıcı olmamasını takdir ettim.


İçlerinden bana iman eden, beni tasdik eden ve istikamet üzere bulunan salihlere müjdeler olsun. Onlara tekrar tekrar müjdeler olsun ki, mezarlarından kalkıp bölük bölük bana gelecekleri zaman onların mükâfatları, önlerinde parlayan nurları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır.” (İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmu’d-Dünyâ, 63.)




Hz. İsa a.s. Böyle Buyurdu


Hz. İsa a.s.’ın şöyle buyurduğu rivayet edilir:


“Dünyayı kendinize efendi (rab) edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle (kul) edinmesin. Servetinizi zayi etmeyecek birinin korumasına verin. Zira dünya hazinelerine sahip olanların çeşitli afet ve felaketlerle karşılaşmalarından korkulur. Ama Allah’ın hazinelerine sahip olanlar için böyle bir korku yoktur.”


Yine şöyle demiştir:


“Ey havarilerim! Sizin için dünyayı ben yüz üstü yere vurdum. Sakın benden sonra onu ayağa kaldırmayın! Dünyanın kirli olduğunun bir delili, onda Allah’a isyan edilmesi, diğer delili de ahiretin ancak onu terk etmekle elde edileceğidir. Dünyadan geçin, onu imarla uğraşmayın. İyi bilin ki, bütün kötülüklerin başı dünya sevgisidir. Kısa süreli bir arzu, sahibine uzun süren bir hüzün ve pişmanlık vereceğini unutmayın!” (İmam Gazalî, İhyâ, 3/198)




Zenginlik Allah’ın Fazlu Keremindendir


Muhacirlerin fakirleri bir gün Efendimiz s.a.v.’e gelerek,


– Ey Allah’ın Rasulü! Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve daimî nimetleri alıp gittiler, diye şikayetlendiler. Efendimiz s.a.v.,


– Neymiş o, diye sordu.


– Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama onlar bizden fazla olarak) sadaka (zekât) veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle azad ediyor, biz edemiyoruz. (Bazı rivayetlerde burada, “Onlar hacca gidiyor, umre yapıyor, biz yapamıyoruz” ifadesi de vardır.)


Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:


– Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geride bırakırsınız. Hem hiç kimse sizin bu yapacağınızı yapmadıkça sizden daha faziletli olamaz.


Muhacirler:


– Buyurun ey Allah’ın Rasulü (öğretin), dediler. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:


– Her namazdan sonra otuz üç kere “Sübhânallah”, otuz üç kere “Elhamdülillâh”, otuz üç kere de “Allahu Ekber” dersiniz,” buyurdu.


Fakir muhacirler sevinerek Efendimiz s.a.v.’in yanından ayrıldılar. Ancak bir süre sonra tekrar gelerek şöyle dediler:


– Mal mülk sahibi kardeşlerimiz bizim (sizden öğrenerek) yaptığımız ameli öğrenmişler. Onlar da böyle yapıyorlar (dolayısıyla biz yine geride kaldık).


Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:


– Bu, Allah’ın fazlu keremidir; dilediğine verir.” (Buharî, Müslim)

Ebubekir Sifil

Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
« Yanıtla #22 : 01 Aralık 2012, 01:58:22 ÖS 13 »
“Muvahhid” rumuzlu üyenin yazısını okudum.

Bireysel olarak aşağılık dünyadan vaz geçmiş, sabır ve namaz ile iç huzurunu bulmuş bir Müslüman olarak yaşamamızı tavsiye ediyor. Eyvallah! Fakat kendi iç huzurunu kurmuş bir Müslüman’ın aşağıdaki ayete göre bugün ne yapması gerektiği konusunda bir önerisi olmamış:

“O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükafat vereceğiz
Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”
(Nisa, 74-75).

Bu konudaki düşünce ve önerilerinizi de öğrenmek istiyorum.

Esselamüaleyküm!