Güven Adıgüzel

  • 21 Cevap
  • 35410 Görüntüleme

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Güven Adıgüzel, İstanbul Fethi meselesini değerlendirdi; Fiyakalı Epik.
« Yanıtla #15 : 19 Şubat 2012, 02:23:50 ÖÖ 02 »
Güven Adıgüzel, İstanbul Fethi meselesini değerlendirdi; Fiyakalı Epik.
 


     Hey gidi Ortaçağ, bir Kalın Türk geldi ve tek eliyle kapattı gitti seni öyle mi! Böylesi bir sonu beklemiyordun oysa, kısmetin bu kadarmış üzülme artık. ‘Dünya tek bir ülke olsaydı şayet başkenti İstanbul olurdu’ sözüne mazhar olmuş içinden deniz geçen büyülü payitahtımız İstanbul’un büyükşehir belediyeleri eliyle tarumar edilmediği yıllardan söz etmek ne güzel… Bir devleti koskoca bir imparatorluk haline getiren ve yeryüzünün bu manevi mabedini İslam medeniyetiyle taçlandıran Fetih hadisesi nihayet beyaz perdeye aktarılabildi, ben proje aşamasında kıyametini bekler durur öylece bu iş diyordum ama, kısmet Çılgın Dersane tarzındaki ucuz kolpa gişe filmlerinin fikir babası Faruk Aksoy’aymış artık, ne diyelim.
 
  ‘İstanbul’un Fethi’ gerçekten tüm tarihi görkemi, stratejik önemi ve kırılma noktalarıyla çok özel bir meseledir, Konstantin’in şehrinin İslam medeniyetinin kalesi haline getirilmesi; medeniyetler tarihine, dinler tarihine ve dünya savaşlarına bir çok yan etki ve bolca da travma bırakmıştır. Üstelik bu şehir beşyüzyıldan fazla bir zamandır da bizim elimizde. Tersten tarih okuması yapmak diye bir komplo-tarih fırtınası vardır, analizciler çok sık kullanırlar bunu genelde. Aranızda bilenleriniz vardır mutlaka, sistem şu şekilde işliyor, önce soru geliyor; Hitler Rusları yenseydi ne olurdu? Ya da, Moğollar Avrupa’ya girseydi ne olurdu? Gibi. Sonra fantastik olmayan ve argümanlara dayalı varsayım fırtınası başlıyor, yetkin isimlerle oynaması çok heyecanlı ve oldukça kafa açıcıdır, olur da bir yerde denk gelirseniz izleme ya da müdahil olma fırsatını kaçırmayın derim. Benim katıldığım fırtınada  İstanbul fethedilmesiydi ne olurdu? Sorusunun varsayımları ise mecburi gerekçelerle fantastik olmaktan öteye gidememişti nedense. Evet İstanbul’un fethedilememesinin sonuçları diye bir şey yok, İstanbul’un kaderi böyle yazılmış çünkü. Bu kadar fantastik işlerle uğraşmadığımız için çok şanslıyız, şükür ki İstanbul fethedildi. Medeniyetler tarihine, dinler tarihine ve dünya savaşlarına bir çok yan etki ve bolca travma bırakmıştır derken niyetim oldukça ciddiydi yani.
 
    Bu filmde Faruk Aksoy imzasını görünce, Pana filme tekrar ve tekrar kızdım, prodüksiyon kabiliyeti, senaryo yazma becerisi ve sinemayı algılayış biçimleriyle ‘bu türdeki’  projelerin altından kalkabilecek  belki de tek şirket onların ki ama bir türlü bu toplara girmiyorlar ve çok ayıp ediyorlar kanımca.
 
      Filme ve prodüksiyona ana hatlarıyla bakacak olursak; Fetih-1453’ün 17 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olmasının abartılacak bir tarafının olmadığını söylemeliyiz, Holivud piyasasında bir oyuncunun -başrol için- 50 milyon dolar alabildiğini biliyoruz çünkü. Prodüksiyon kıyasını buna göre yapıp, sinemanın da ne kadar pahalı bir iş olduğunu teraziye koyarsak mesele daha net anlaşılır. Bir kere adamların böyle bir işe kalkışmış olmaları bile çok güzel hareketler kategorisindendir bu sebeple.
 
      Bu filmi yani daha özelinde ‘fethi’ kurgularken konuyu Fatih Sultan Mehmet Han parantezinde okumak ve olay örgüsünü kahraman merkezli ilerletmek teknik ve matematik açıdan oldukça tutarlı ve anlaşılabilir bir durum. Çünkü İstanbul’un Fethi meselesi ‘onu hayal eden adamın’ başarısıdır bir yerde, buraya kadar bir itirazım yok. Bu filmin ikisi profesör olmak üzere dört tane tarihçi danışmanı olduğu açıklandı. Takıldığım yer şurası; Fatih’in hayatının en önemli iki kırılma noktası sayılan; 12 yaşında tahta çıkması sonrasında kendi isteğiyle babasına mektup yazarak tahtan inmesi ve günlerce üstünde çalıştığı projesi olan ‘gemileri karadan yürüterek Haliç’e indirmesi’, meselelerinin bu derece hatalı ve eksik olarak senaryoya dahil edilişine nasıl ses çıkarmamışlar bu danışmanlar, hiç anlamadım.
 
Bir kere Fetih demek, zihinlerdeki yer etmiş anlamıyla ‘gemilerin karadan yürütülmesi’ demek. Fethin bu en önemli mevzusu hakkında 160 dakikalık filmde doğru dürüst bir anlatım yok, Haliç’e nasıl indi bu gemiler, faydası ne oldu bize bu zeka dolu hamlenin v.s hiçbir  çaba yok bu konuda. Senaristlerin bu anlaşılmaz ısrarlarını tebrik etmek gerekir.
 
     Fatih rolü, oynayan arkadaşın üzerine hiç oturmamış sanki, Padişah’ın(liderin) sürekli vecize tonunda konuşması tarihi filmlerin olmazsa olmazlarından sayılıyor artık, tabi bir de fonda bir aşk hikayesi de şart, o da Ulubatlı Hasan ve yavuklusu Erva aşkıyla tamamlanmış. Padişah’ı bu kez yatağa sokmamış senaristler. Kendi tarihini ‘oryantalist bir bakış açısıyla görebilecek kadar’ yetenekli senaristlerin yetiştiği bir ülkede yaşadığımız için bu filmde de hafif bir oryantal-erotizm sosu bekliyordum ama rahat olun, o mevzulardan kasten uzak durulmuş, çok belli.
 
       İlk bölümde hikayelendirerek yavaş yavaş akması sağlanan film ikinci yarıda birden hızlanarak aksiyon, savaş sahneleri, surların yıkılması, okların yağdırılması gibi klasik holivud prodüksiyon numaralarının tıpkısının aynısını  veriyor seyirciye, görsel şölen işi bu kez tamam.
 
       Her büyük tarihi aksiyonda gördüğümüz o; okların gökyüzünden yağmur gibi yağması oklananların da ayniyle kalkanlarıyla kapanması sahnesi burda da mevcut.  Bilgisayar teknolojisiyle figüran çoğaltma işi ise biraz sırıtıyor ama 300 Spartalı filminde de aynı arızanın olduğunu düşünürsek, bu işin standart sapması bu kadar oluyormuş demek lazım gelir. Kurtlar Vadisi Filistin filminde çok eleştirilen o ‘herkesin aynı dilde konuşma meselesi’ bu filmde de aynı şekilde devam etmiş, karakterleri başka dilde konuşturup sonrasında Türkçe altyazı ekleme işine girmek istemiyor galiba hiç kimse, e haliyle inandırıcılık fena halde yara alıyor böyle olunca da.
 
      Fatih’in atıyla şehre giriş sahnesini beğendim, filmin en güzel kısmını yani Fetih sonrasını çok kısa geçmeleri senaryo kurgusunun ikinci önemli hatasıydı bence. Tüm imkanlar seferber edilmişken çok daha iyi bir iş çıkartılabilirdi lakin senaryonun tam oturtulmaması ve hikayenin aksayan yönlerinin tamirine gidilmemesi filmin genel akışını bozarak filmin dönemin ruhundan uzak bir görünüm sergilemesine yol açmış.
 
     Şunu da söylemek lazım;  3 saat boyunca bir an bile sıkılmayacağınız ve zevk-heyecanla takip edebileceğiz bir filmdir; Fetih-1453. Bu film gerçekten de çok geniş bir izleyici tabanına hitap ediyor, etmesi de özellikle istenmiş belli ki, hatta ulusalcıların bile hoşuna gidebilir derim.
 
Emeğe saygısızlık etmek istemem lakin filmin ruhu yok…
 
Türk sineması için ’bu türler adına’ iyi bir başlangıç, güzel bir satır başı…
 
Eminim daha iyileri de yapılacaktır.
 
İnşallah bir gün benim en büyük sinemasal hayalim olan Ankara Savaşı’nı da beyaz perdeye aktarır birileri.  Olur ya Timur ile Bayezid’i karşı karşıya getirirler, ne şahane olur düşünsenize…
 
Filmlerin sonunu söylemek ayıptır ama rahat olun bu kez heyecanınızdan bir şey kaybetmeyeceksiniz; filmin sonunda İstanbul fethediliyor, yani Titanic batıyor.
 
       İstanbul’un fethi bir gün elbet çekilecektir. O filmi yazan senarist ne kral senarist, o filmi çeken yönetmen ne baba yönetmen, o filmde oynayacak figüran ne şanslı figürandır.
 
        Son olarak; Filmin finalinde, kucağına aldığı küçük Hıristiyan kızın Fatih’in yüzüne dokunup, sakalıyla oynamasından ve dahi tebessümünden Dinlerarası Diyalog’a bir selam gönderme masalı çıkartmazsanız sevinirim.
 
 
 
 
 
 
 
Güven Adıgüzel
 
İzdiham
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #16 : 20 Şubat 2012, 11:24:37 ÖÖ 11 »
Güven Adıgüzel'in eleştirilerine katılmakla birlikte filmi izleyen biri olarak Türk Sineması adına güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyor ve beğendiğimi söylüyorum.
Bu yüzden filme gidilmesini tavsiye ediyorum...

*

Çevrimdışı Leyl

  • **
  • 169
    • Kabak Çiçeği
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #17 : 23 Şubat 2012, 12:21:41 ÖÖ 00 »
Bu filmde Faruk Aksoy imzasını görünce, Pana filme tekrar ve tekrar kızdım, prodüksiyon kabiliyeti, senaryo yazma becerisi ve sinemayı algılayış biçimleriyle ‘bu türdeki’  projelerin altından kalkabilecek  belki de tek şirket onların ki ama bir türlü bu toplara girmiyorlar ve çok ayıp ediyorlar kanımca.

Aslında daha önce bahsi geçen topun altına birkaç kez girdiler.Filistin / Irak'ı neredeyse makinalı tüfekle zulümden kurtaran ve imece bir çalışmayla tabancayla helikopter düşüren  milli ve de ölümsüz kahramanımız (Necati Şaşmaz) Polat Alemdar ,illa ki Fatih ben olacağım ,takımım olmazsa daha da İstanbul'u fethetmem dediyse, muhtemelen proje başlamadan bitmiştir.Hasbelkader bu ayıba girmeyip filmi çekselerdi de adı, çektikleri dizilerden anlaşılacağı üzere (Kurtlar vadisi,Kurt kapanı vb ) yine kurtların kulağını çınlatacak bir isimden ibaret olurdu herhalde :)
Adil Şahitler olarak Allah için Hakkı ayakta tutun. Maide 8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
SİZ KAÇIN YİĞİDİM, BEN ONLARI OYALARIM!
« Yanıtla #18 : 01 Mart 2012, 12:21:29 ÖÖ 00 »

SİZ KAÇIN YİĞİDİM, BEN ONLARI OYALARIM!
 
28 Şubat aşağılık bir tertip olarak ‘yüzlerine tükürülecek’ adamlar icat etmişti. Cüppeli ve apoletli efendilerine biat edecek, devrin kudretlilerine kapı-kulu olacak kredi kartına 12 taksitle satılık, ucuz, kolpa adamlar…

15 yıl geçti üzerinden bu uğursuz ninninin, evet şimdilerde bir lise öğrencisi Taraf gazetesine yazı gönderip ‘askeri vesayet, kahrolsun bilmemneci elit’ tadında yazılarla eleştiri hakkını kullanabilir, yaşı 25’ten küçük olanlar hiç unutmasın ama; 15 yıl önce konuşmak yürek işiydi, kelimenin tam anlamıyla yürek işi…
 
‘Ne darbe ne şeriat’ diyenler mi ararsınız, ‘orduyla kışla arasına karışmayız’ diyenleri mi, hangisini isterseniz gözüm, hangi demokrattan verelim, liberal mi, az solcu mu, bol soslu mu?

Solcumsu, güç tapınıcısı, postalkolik, sözde demokrat bi ton vejetaryen yam-yam sarmıştı etrafını Müslümanların, siz bakmayın bugün çark dönünce demokrat kesilenleri, onlara çok güvenmeyin derim, 25 yaş altı sizedir sözüm, aldanmayın bu kolpa takımına, karşılıksız aşk olur bu ve yine çok üzer sizi. Nihat Genç aslanlar gibi ordadır işte, Muhsin Yazıcıoğlu ordadır, zulme karşı hazırola geçmediler, sözlerini sakınmadılar, gerisini bilmem...
 
Rüzgar sert esiyordu gözüm, sert…
 
Kızların örtülerine el uzattılar, evlere baskına geldiler, delikanlıları fişlediler, siyasetçilerin üzerlerine tankları sürdüler, ibadeti örgüt işi saydılar, tek parti faşizmine rahmet okutacak kadar haysiyet düşkünü olduklarını ispat ettiler, ne oluyor ulan; kaçın şeriat geliyor…

Arkalarında toplumsal destek yoktu diyebilir miyiz? Kara gömlekliler de sahadaydı bunu da hiç unutmayın.
 
Tehlike geçti sanmayın, dik durun, gevşemeyin. Selametle.
 
ALLAH ve Elbette yenilmedik!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Modern zamanlara esaslı bir sol kroşe; İsmail abi
« Yanıtla #19 : 11 Mart 2012, 09:13:45 ÖS 21 »

 


Allah’a,

bizleri ölümle tedavi ettiği için

hep şükretmeliyiz.

Yoksa hepimiz

hırs kanseri olurduk.

( İbrahim TENEKECİ)

 
 
 
 
 
     Dağınık bıraktığımız tüm zamanların adıyla başlamıştık çünkü hayata…
 
     Daha güçlü, daha büyük, daha kudretli, daha başarılı, daha iyi, hattı zatında en iyisi olmak vardı işte; herkesin ve her şeyin. En’lerin ve daha’ların dünyasında modernizmden, konformizmden ya da insan ruhunu çürüten, kemiren, daraltan diğer tüm sancılı izm’lerden muaf değildik elbette.
 
    Modern insana karşı teslim ol çağrılarının tekrarlanıp durmasının altında muhteşem yenilgiler de yatıyordur aslında. Görkemli yenilgiler, görkemli ve savruk. Gülüşüne aldandığımız bir hayatın şuh kahkahası gibi suratımıza çarpıp duran hakikat insanoğlunun hırs kanseri olup çıktığına mı dalalet ediyordu, bilinmez.
 
     Yaşadığı sarsıntıyı bile bambaşka bir güce, yenilenmeye tahvil etmeye çalışanlara, bir acıyı yaşamayı, bu acı beni güçlendirecek komplosuna tercih etmeye dünden razı olanlara, yani sürekli beklentilere gönül indirenlere, mütemadiyen düşünenlere ve hep hesap edenlere karşı çok başka dilde söylenmiş bir şarkının adıydı İsmail abi. “Ama ben güçlü olmak istemiyorum ki, ben şekerpareyi istiyorum’’ serzenişi çok sahici bir sesleniş sayılmalıdır işte bu yüzden.
 
     Kendi acısından veya başkalarının acısından uzun vadede mutluluk devşirmek gibi bir kriminal duygu saplantısı yaşayabilme hali, çok başka bir dilde söylenen bu kadim şarkıya hiçbir şartta dahil değildir, olamaz da. Hırsın kanser ettiği bir çıkmaza gönüllü sürgündür modern akıl ve hiçbir tedaviye cevap veremeyecekse, bilin ki şarkılarımız işgal altındadır.
 
    Annesinin, daha renkli bir hayat istiyorum diyerek evlerini terk-i diyar eylediği günden beri -bir umut geri döner diye- mütemadiyen renkli kıyafetler giyen bir adamdır İsmail abi, hayatın siyah-beyaz sancıları giydiği kıyafetlerden görünmez belki ama bu renk cümbüşü de hiçbir gidişi unutturamaz ona. Parlak, renkli, pullu cilalar çekmektir yaptığı sadece tüm mutsuzluklarının üstüne.
 
     Hiçbir cinayet mahallinde görülmemiştir İsmail abi ama peşinen “ben yaptım, tek başıma yaptım, kimsenin suçu yok” demeye hazırdır hep. Kötülüğü temsil eden şeytan figürü Benjamin’e farkında olmadan pabucunu ters giydirmesinde de bir hikmet vardır elbette. İçine hiç bir kötülük girmemiş saf kalbinden modern zamanların tam ortasına düşmüş şaşkın bir saatli bomba tüm kürsüleri tehdit altında bırakıyordur işte, az sonra konuşma yapılacak tüm kalabalıklar kadar yalnızdır çünkü İsmail abi. “Ben bu zamanın adamı değilim hacı, yemin ediyom” diyerek kendi raconunu kendisi kesmiştir zaten, bu zaman’a fazla gelir onun söylediği şarkılar, nakaratları hep sahipsiz ve öksüzdür bu yüzden.
 
     Ceketini yağmurlara astığından günden beri, ceketini alıp gitmeyi ceket tutmaya  hiç tercih etmemiş olması, her şeyi bırakıp köpekler yesin ciğerini dünya diyebilecek miktardaki o tatlı sarhoşluğuyla müsemmadır aslında, kafası güzeldir yani İsmail abi’nin ve o sarhoş olduğunda üzüm henüz icat edilmemiştir.
 
    Başarı putu, diploma tapınıcılığı, çok yabancı diller, ceolar, mezun olmakla övünülen okullar, etiketler, kartvizitler, tezler, unvanlar, performans ödevleri, çift anadallar, prestij kaygıları,  bitmeyen kariyer planları, gayba meydan okumalar, büyük bir markanın başına geçip dünyayı yönetme hayalleri, çokuluslu şirketler, ütülü elbiseler, karizmatik ses tonları, olağan toplantılar… Aryu redi yani bir yanıyla hayat ama hazırlıksız yakalanmak da vardır bazen kaderde, ölüm de vardır hiç olmadığı kadar hem de…
 
    İsmail abi bu filmi daha önce görmüştü aslında; olmayan bir peynir için bu kadar koşuşturmanın cazibesi yalnızca peynirin kendisine sahip olma isteğiyle açıklanamasa da, peyniri olmayan labirentlerde deli gibi koşturan fareler mutluydular işte. Fareler peyniri düşleseler de, bir müddet sonra koşuşturmanın kendisine meftun olduklarını anlayacaklardı burası kesin. Çünkü labirentin asıl işlevi de buydu zaten; peyniri unutturmak, dezenformasyon yapmak, kaos, karmaşa, telaş ve koşuşturmayla ‘peynir’ idealini labirent eliyle asıl gündeminden kopartabilmek. Bağlamından koparılan her şey gibi ‘hız’ın şehvetine’ teslim olmak doğal bir süreç halini aldıktan sonra; bu noktada artık peynir varmış gibi yapan fare de, peynirin kendisi de, labirentin aşınmaz yolları da dert ortağı sayılacaklardır nasılsa.
 
     Evsizliğin öteki adıdır onun yapayalnızlığı, durup düşünmek kadar uzak, dervişin evsizliği kadar da gerçektir ikameti üstelik. İsmail abi’nin de bir evi yoktur, şükür. Dergahı mahalledir. Dervişin evi olmaz, onun evi girdiği gönüllerdir, dervişin evsizliği yara değildir, herkesin gönlü onun yarasıdır zaten. Evi yoktur, dost evlerini gönlü bilir. Heidegger “evimiz; yuvamız diyebileceğimiz bir yakınlıktır, bizim yeryüzüyle olan bağımız, dünyadaki köşemizdir.” der mesela ve aslında dervişin yarasından bahis açar o da. Ev bir yakınlık arayışıdır, en yakın gönüldür yani ev bir bakıma.
 
    ‘Cenaze dolayısıyla kapalıyız’ yazısı asılan bir dükkan camının özelinde bile acıya ortak olabilmeyi seçer bir an; ‘başınız sağolsun’ diye ekler yazının hemen altına ve çeker gider oralardan. Bilir ki yetişemeyecektir içindeki hiçbir cenaze törenine. Bura’sı acıyor gibi olanlara söylenir tüm şarkılar. Pamuk şekerinin pamuktan yapılmadığını öğrendiği gün morali bozulan bir adamdır İsmail abi ve koskocaman bir yenilgiyle karşılaşmış sayar artık kendini. Yenilgileri böyle sıradan, böyle basittir. Daha büyük yenilmek, daha görkemli kaybetmek uğramaz onun limanına.
 
     Beklenen gemilere el sallama ihtimalidir en fazla payına düşecek olan. Bir umuda yaslanma halidir beklediği gemiler, sekülerleşmiş modern umut putunun dışında bir çıkışa işaret ettiğidir…
 
    İsmail abi; işsizlik hakkıdır, yabancı dile kendi dilinde bir isyandır. Mezar taşında bile bir soyadı yoktur. Tutunduğu tek umudu gemilerdir ve sıkı sıkıya tutunur o umuduna, hiç bırakmaz. İşte bu hali bize bir şey söyleyecektir; ‘insan sevdiğini bırakmaz, sevmek insanı bırakır’ diye konuşur çünkü kendi kendine.
 
    O gemi bir gün gelse de alıp götüreceği sen olmayacaksın biliyorsun İsmail abi.
 
    Çünkü beklediğin gemi değil, beklediğin umudun kendisi.
 
    Yani yine dünyanın bütün dertleri İsmail’in sırtına yıkılacak, anı yakala diyecek modern hayat ve onu da İsmail yakalayacak ki, üzgünüm.
 
    Altı-üstü bir dizi karakteridir buna şüphe yok ama hepimiz biliyoruz ki; İsmail abi’ler aslında çok uzaktadır.


İsmail abi bu sana son mektubum çünkü hiç iyi değilim.



Güven ADIGÜZEL
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Leyl

  • **
  • 169
    • Kabak Çiçeği
Alıntılar defteri
« Yanıtla #20 : 20 Ağustos 2012, 01:09:27 ÖÖ 01 »

Akıntıya kürek çekenlere..
Kendisi için yaşamayanlara..
Beyaz Zencilere..
Hayal kuranlara..
Güzel işçi kadınlara..
Maşruklu çocuklara..
Paraya tapmayanlara..
Don Kişotlara..
Uzun uzun susanlara..
Hüzünlü Çingene kızlarına..
John Dillinger’e..
Çayı sevenlere..
Kızılderililere..
Tüm kekeme çocuklara..
Dünyanın en güzel kızı Rachel’e..
Mavi Marmara’ya..


— Güven Adıgüzel


Selam olsun hepsine...
Adil Şahitler olarak Allah için Hakkı ayakta tutun. Maide 8

*

Çevrimdışı Leyl

  • **
  • 169
    • Kabak Çiçeği
İsrail Kullanım Kılavuzu/ Güven Adıgüzel
« Yanıtla #21 : 14 Temmuz 2014, 08:09:37 ÖS 20 »
1-) İsrail Devleti’nin bayrağı Musevi dua şalı tallit‘in deseninden esinlenilmiştir ve rengi Davud’un Kalkanı’nın (Magen David) rengi olan mavidir. Mavi umut demektir. İsrail, Filistinli çocukların üstüne atacağı füzelerin başlık kısmına ‘sevgi ile ölün bakalım’ yazabilen şakacı ve sevimli çocuklarıyla bu umudu sürekli diri tutar. Çocuklarınızı, Ankara yöresine ait olmayan misket bombası oyununu da çok seven İsrail’in bu sevimli evlatlarıyla kaynaştırırken kalbinizi dik konumda tutmayı unutmayınız.

 

2-) İsrail Devleti’nin resmi amblemi Yedi Kollu Şamdan’dır (Menora), bu şamdanın şeklini eski çağlardan beri var olduğu bilinen moriah isimli yedi dallı bitkiden aldığı söylenir. İki yanındaki zeytin dalları İsrail‘in barış arayışlarını simgeler. İsrail’in özellikle barışı aradığı gecenin ilerleyen saatlerinde korunaklı bir yapı içersinde mevzilenmeniz ısrarla tavsiye edilir.

 

3-) İsrail coğrafi olarak Asya kıtasında yer alır ama Avrupa kıtasının tüm sportif, kültürel, siyasi, sanatsal etkinliklerine katılabilir durumdadır ve tabii yapılan organizasyonların da doğal bir üyesidir. Fakat kafa olarak arz-ı mev’ut’ta (vaat edilmiş topraklar) yaşadığı için bilhassa bağ-bahçe işleriyle uğraşırken kendisine dikkat edilmeli, ‘’bu bahçe’nin toprağı da bize vaat edilmişti, geri ver!’’ Şeklindeki tekliflerine yüz verilmemeli, ayrıca her yerden çıkabilir olmasına karşı da gerekli önlemler alınmalıdır.

 

4-) İsrail’in, -Gazze Şeridi’ne Berlin duvarı tarzındaki mimari bir yapı dikebilecek kadar- gelişmiş bir estetik sanat anlayışı vardır, ayrıca 20. yüzyıl’da kendilerine yapılan muamelenin aynısını şimdi -işgalci konumda olduğu- Filistin toprakları üzerinde yaşayan insanlara yapmaları empati duygusu konusunda zirveye ulaştıklarını göstermektedir. Bu ve türevi devletlerle işiniz bittiğinde fişi prizden çekmeyi kesinlikle unutmayınız.

 

5-) İsrail Devleti 1948 yılında sözde bağımsızlığını resmi olarak ilan ettikten -tam olarak 10 dakika 48 saniye- sonra Amerika tarafından tanındığı açıklanabilmiş ilginç bir projedir. Bu yüzden kahrolsun emperyalizm şeklindeki sloganların adresini Tel-Aviv’e yönlendirmekte herhangi bir sakınca yoktur.

 

6-) İsrail Devleti’nin yalnızca Müslüman çocuklarını öldürdüğü zannı kısmen hatalıdır. Rachel Corrie gibi kendi içinden çıkan hançerleri de planlı bir şekilde ve itinayla kaza süsü vererek katledebilme potansiyeline sahiptir. Bu yüzden İsrail gibi düşünmeyenlerin pasaportlarına güvenmemeleri şiddetle tavsiye olunur.

 

7-) İsrail Devleti’nin yönetim biçimi şeriat hükümleriyle şekillenen parlamenter demokrasi ya da daha açık bir ifadeyle siyonizmdir. Laik bir devlet olmadığını kendi anayasasında açıkça belirtmiş olup, kandan aldığı hazzı kendisine özel demokrasi modeline borçludur. Bu yüzden ‘ama demokrasi ne olacak’ serzenişlerinde bulunulmaması lehinize olur.

8-) İsrail’in Mossad adını verdiği (İbranice: ‘Ha-Mossad le-modi’in u-le-tafkidim meyuhadim’) İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü açılımına sahip bir gizli servisi mevcuttur. Sembolik olarak on iki casus olayıyla kurulan Tel-Aviv merkezli bu uluslararası cinayet şebekesinin resmi olarak kuruluş tarihi ise 18 Eylül 1947′dir. Ayrıca iç istihbarat alanında Shin-Bet (Şabak) isimli başka bir kurumu da faaliyettedir.

Mossad ajanları sakarlıkları ve beceriksizlikleriyle tüm dünyaya nam salmışlardır. Yaşlı bir İsviçreli kadının gecenin ilerleyen saatlerinde evinin camından bakarken şüpheli olarak gördüğü 5 kişiyi polise bildirmesi sonucu üzerlerindeki elektronik cihazlarla suçüstü yakalanmaları, HAMAS temsilcisi Halid Miş’al’a karşı düzenledikleri zehirli suikastı fiyaskoyla sonuçlandırmaları sonrasında Miş’al’a derhal panzehir bulup göndermek zorunda kalmaları gibi bi dolu ilginç hikayeye sahiptirler. Eğer Mossad ajanı olduğundan şüphelendiğiniz birini görürseniz, üç kere yüksek sesle ‘kahrolsun İsrail’ diye bağırmanız elemanın kendisini ele vermesi için yeterli olacaktır.

 

9-) İsrail, yaptığı soykırımı eleştiren kişi ve kurumları, lobileri eliyle ‘anti-semitik’ olarak yaftalamaya çalışmakta da oldukça ustadır ama, bu sayede ırkçı ve anti-semitik gibi ucuz yaftalamalardan çekinebilecek bazı entelektüelleri susturmayı başaracağını umacak kadar da dünya gerçeklerinden bi haberdir. Böyle bir baskıyla karşılaştığınızda fabrika ayarlarınıza yani insanlığınıza geri dönmeniz iki dünyanız için de elzem bir davranış olacaktır.

 

10-) İsrail, kadınların 24 ay, erkeklerin ise 36 ay zorunlu askerlik yaptığı bir ülkedir. Militarist ruhlu bir devlet oldukları düşünülse de, Mavi Marmara saldırısında görüldüğü üzere, ağır makineli tüfeklerine vileda sopasıyla karşılık verilmesine rağmen; çocuk gibi zırlayıp durmaları, korkudan titremeleri ve bizi öldürmeyin demeleri güçlerinin bir illüzyondan ibaret olduğunu göstermektedir. Gereksizse söndürünüz.

 

11-) İsrail, -camide içki festivali düzenleyecek kadar- diğer dinlere ve farklı inanç gruplarına saygı duyan ve bu saygısını her fırsatta çekinmeden gösterebilen bir ülkedir. Bu yüzden Tel Aviv aynı zamanda medeniyetler ittifak’ının da merkezidir, lütfen gülmeyin.

 

12-) İsrail’in, Mescid’i Aksa’nın tam altında Hazreti Süleyman mabedini arama bahanesiyle yaptığı arkeolojik kazıların sebep olduğu tünellerin 1,5 kilometreye ulaşması ve bunun sonucunda El-Aksa’nın yıkılma tehlikesiyle baş başa kalması karşısındaki duyarlılığı bir barış devleti olduğunu kanıtlaması açısından oldukça önemli olup, boş zamanlarda okunacak şanlı tarihiyle de dünya barışı açısından tamamlayıcı bir unsur görevini görmektedir.

 

13-) İsrail Devleti, ifade özgürlüğüne saygılı, eleştirilere karşı tahammüllü ve sanatçılara karşı oldukça hoşgörülü bir tavra sahiptir. Siyonist rejimin, 90 yaşına yaklaşan Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Günter Grass’ın -bir şiirinde (söylenmesi gereken / what must be said) Siyonizm ve İsrail’in tüm dünya’yı tehdit ettiğini söylemesini gerekçe göstererek- ülkeye girişini yasaklaması, yazdıklarını lanetlemesi, uluslararası kamuoyunda şiir’inin itibarını zedelemeye çalışması ve onu ‘persona non-grata’ ilan etmesi gibi ucuz numaralar çekmesi de bunun kanıtlarındandır. Söylenmesi gereken şair’in sözüdür.

 

14-) İsrail, Filistin Devleti’nin yasal zemin ve meşru durumdaki silahlı kuvvetlerine ve yerel polisine ait kaleşnikofları gerekçe göstererek, ‘işte bunlar teröristler, kanıtları da burada’ diyebilecek kadar komik, aciz ve ne dediğini bilmez bir devlettir. Çocukların ulaşamayacağı yerde saklanmalıdır. Zaten çocuklar ulaştıkları takdirde, yanlışlıkla öldürüleceklerdir.

 

15-) İsrail Devleti ile bu şartlar altında; diplomatik temsil, askeri antlaşma, stratejik işbirliği, ortak açıklama, gazozuna tavla, sanatsal dayanışma, halı saha maçı, barış konseri, dostluk turnuvası, zeytin dalı gibi iletişim kanalları ile herhangi bir temas kurulmamalı, elçilerine -faşist bir devleti temsil ettikleri için- sürekli ağır konuşulmalı ve gerekirse çocuk gibi azarlamaktan da kaçınılmamalıdır.

 

16-) İsrail 64 yaşında bir devlet olup, bu yaşıyla artık çocuk da sayılmamalı, bu yüzden ‘ama onların da elinde sapan vardı, ama onlar da bize vileda sopasıyla vurdu, uf olduk’ türündeki çocukça saçmalıkları kesinlikle dikkate alınmamalıdır.

 

17-) İsrail, dünyayı yok edecek düzeyde nükleer donanıma sahip bir ülkedir ama kendisi dışındaki bir devletin aynı silah donanımına sahip olmasını savaş sebebi sayacak kadar eşitlik ve adalet duyguları gelişmiş bir devlettir.

 

18-) İsrail Devleti ömür boyu garantilidir. Tarih sahnesinde varolduğu müddetçe; kan akıtmaya, çocuk öldürmeye, uluslararası hukuku tanımamaya, dünyanın başına bela olmaya, komik açıklamalar & gülünç savunmalar yapmaya ve arz-ı mev’ut’a ulaşmak için her türlü yolu kararlılıkla denemeye ısrarla devam edecektir. Devletinin kurucu ideolojisi ve temel felsefesi buna ömür boyu garanti vermektedir.

 

 

 

(Yeremye Bab 4, Paragraf 3)

 

“Yehuda’da (Telaviv) bildirin ve Yeruşelim’de (Kudüs) işittirin ve deyin; Memlekette boru çalın; yüksek sesle bağırın. Ve deyin: Toplanın da duvarlı şehirlere girelim. Siyona doğru bayrak kaldırın; kaçıp sığının, durmayın; çünkü ben Şimalden (Kuzeyden) üzerinize büyük bela ve kırgın (katliam) getireceğim. İşte aslan sık ormanından çıktı. Ve ‘milletleri helak eden’ (cengâver) yola düştü; şehirlerin harap olsun ve onlarda oturan kalmasın diye senin diyarını viran etmek için yerinden çıktı”

 

 

BAKARA SÛRESİ

(40) Ey israiloğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.


(83) Hani, biz israiloğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekatı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.


(211) İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.

 

 
GüvenAdıgüzel

İZDİHAM

http://www.izdiham.com/Yazi/guven-adiguzel-israil-kullanim-kilavuzu/13004
 
 
 
Adil Şahitler olarak Allah için Hakkı ayakta tutun. Maide 8