Güven Adıgüzel

  • 21 Cevap
  • 35411 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Güven Adıgüzel
« : 27 Aralık 2011, 06:39:40 ÖS 18 »
Bir Görkemsiz Kaybeden; İsmail Abi



Güven Adıgüzel, digergamlığın manifestosunu yani  hiç bir kadraja giremeyen  ısrarlı mağlup; İsmail abi’yi yazdı.  Hayatı sorgulama sebebimizsin İsmail abi!


İngiliz anahtarı ile açılmaya çalışılan bir kapının bize söylediğidir İsmail abi…
 
      O kapı açılmayacaktır elbette. Çünkü ‘anahtara inanmak’ kapının kendisinden bağımsız bir eylem biçimidir ve açılmayan kapıların mesuliyetine peşinen taliptir zaten ‘anahtara inanan’.
 
      Modern zamanlar kalp krizlerini iyi yönetemeyenlerin meydanıdır, er’den yoksundur, performansa dayalıdır ve profesyonellere kalmıştır artık. Klişelere kılıç çekenlerin fermanı kapitalizme fast-food ihbarlarla havale edilmiştir… Bunca kargaşanın, gürültünün, işgallerin ve sirenlerin arasından çıkıp gelmiştir işte İsmail abi, kaosun elçisi falan da değildir. Beceriksiz ama iyi niyetli, işsiz ama umutlu, talihsiz ama umursamaz, yalnız ama hep yalnız. İyi, güzel ve hakikate dair ne varsa gönlüne taşıyıp duracaktır. Realist bir romantik gibi, sessizce.
 
      Materyalist dünyayı anlayamayanların yüzlerindeki o tebessümün nedenselliği üzerine hiç düşünmemiştir, nesneci değildir. Eşyalarının ruhuna sahip olmasına hiç izin vermemiştir çünkü, bu dünyada bir dikili ağacı olmayanların türküsüdür en çok… Baskısıyla, bekçisiyle, delisiyle yani her haliyle mahallesini seven, uzaylılar dahil ayrım yapmadan herkesin yardımına koşan, girdiği her işi eline yüzüne bulaştırsa da yine de ortalamayı tutturmaya çalışandır. ‘Ortalamayı tutturmak’ gibi bir derdi de yoktur aslında, sürecin doğurduğu bir sonuçtur bu ve o bünye de ortalamayı hiç kaldırmaz zaten.
 
       Arkadaşı için gözünü kırpmadan ciğerini satan, böbreğine acımayan, dalağına ağır konuşan ve tabi ki kalbine söz geçiremeyen bir adamdır İsmail abi, bu yüzden aşka saygı duyar, aşık olunca üzülür ve görkemsiz kaybeder. Orta ikiden terk’tir her durumda yani. ‘Senin İsmail abin var ya’ dediğinde ağır aksak yürünen taşlı dar bir sokakta koluna girip ‘anlat abi’ dediğimizdir anlat, kilometrelerce anlat hem de. Bir serçenin fısıldadığıdır kulağımıza; olaylar… olaylar…
 
     İsmail abi, kirlenmiş tüm ruhlara tasavvufi bir ev ödevi. Kalp ritmi bozulan dünyaya uygulanması gereken bir şok tedavi. Kararmış kalplerin üzerinde gezdirilmesi elzem küçük bir kızın elleri ve yalnızca hobi olarak sevilmesi tavsiye edilen bu hayatın tokat gibi şifresidir. Halinden memnuniyetinin izahı, dişlerine kan bulaşmış ve hep ‘daha fazla’sına gözünü dikmiş olan ‘insan’a bir şey ifade etmeyecektir, buna şüphe yok. ‘Yol artı yemek’ teklifine bile gönül indirmeyi dertten sayması da bundandır zaten. Sigortalı bir işin, bireysel kurtuluşların, sermayenin, plazaların, kapital büroların, profesyonellerin ve şirketlerin yüzü olabilecek kolektif çalışmaya  uyumluların anlam dünyası hep bir beden büyük gelecektir İsmail abi’ye ama n’abıcan hacı ekmek parası işte. Yavuz Hırsız’ın ‘hayatı sorgulama sebebimsin İsmail abi’ derken söylediğidir; içine hiçbir kötülük girmemiş bir adamın varlığı. Arınmak gibi bir şeydir İsmail abi tüm paralel evrenlerde.
 
      Sonra… Çok sessiz olur bazı geceler, neyini kaybetsen hükümsüz sayılır. Acı çekmek ya da bir acının kendisi olmak gibi garip mutlu sonlar! İsmail abi tüm cam kenarları erkenden kapılmış bir otobüsün adıdır. Her tarafımız zaten mütemadiyen yara izi ve bizde yalnızlık babadan gelir. Giden gemilerin arkasından el sallamanın hüznüdür, o gemi gelecektir. Bir gemiye inanmak zaten denize nam salmaktır.
 
    İsmail abi; digergamlığın manifestosu… görkemsiz kaybeden… ısrarlı mağlup… safi şiir… hiç bir kadraja giremeyen ve anahtara inanan adam…
 
 

     Etrafımız sarılmıştır İsmail abi!
 
    Gel gidelim buralardan İsmail abi! Kuru yük gemileri, sigortalı işler, ölümüne yalnızlıklar, kalp krizleri…
 
dahi anlamında ayrı yazılalım seninle hayata.
 
     Gel gidelim buralardan İsmail abi! Onların olsun dolgun maaşları, nükleer santralleri, silikonlu dudakları, silah fabrikaları, reality şovları, soğuk çayları…
 
ingiliz anahtarlarıyla açalım tüm kapıları birlikte.
 
    Gel gidelim buralardan İsmail abi!  Kariyer planları, gökdelenler, promosyonlar, steril diller, mutlu sonlar, uyum yasaları, müfredatlar, meclis konuşmaları…
 
şekerpare’ler izmir’e dönmeye programlıdır üzülme.
 
Gel gidelim buralardan İsmail abi! Onlara kalsın sahne ışıkları, pencere kenarları, banka kredileri, ödüllü konuşmaları, makyajlı yaraları, katsayıları,  reklam panoları, düşük faizleri, konforlu beşikleri..
 
Gel gidelim buralardan İsmail abi!
 
Bir gemi gelse ya İsmail abi! Hepimizi alıp götürse…
 
 
 
Not: Bu yazı esaslı Fanzin Yel değirmeni sayı:II için yazılmış olup, genişletilmiş versiyonu izdiham.com okurarına özeldir.
 
 
 
 
 
Güven Adıgüzel
 
 İzdiham
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #1 : 28 Aralık 2011, 10:40:53 ÖS 22 »
Güven Adıgüzel

 
İstanbul Barosu canım benim, yine o ortaçağ’dan kalma ultra otantik zihniyetini ortaya çıkararak başörtüsüne yasak getirmiş bu çağdaş elamanlar. Bu kafa çok tanıdık, gidin ötede oynayın desek yetmeyecek belli ki. Devirlerinin kapandığının çok fena farkındalar. Laik yobazlığın son kalesi olarak çırpınıp duruyorlar.

Şimdi sorsan başlarlar hemen; özgürlük, barış, demokrasi, çağdaşlık, hede hedö. Bu kafanın uzantısı Borusan ve diğerleri; içlerindeki çağdaş faşistin imajı bozuluyor ya, ona yanıyorlar aslında. E bu kadar kusarsan miden bile ayıplar seni, ne bekliyorsun ki başka.
 
Hayatı boyunca darbecilerin sesi olarak tanınmaktan hep nefret ettiğini ve bu durumun mağduru olduğunu söyleyen THM sanatçısı Hasan Mutlucan’dan gelsin o halde; Yine de şahlanıyor aman! Biz kapattık o radyoyu çoktan Hasan abi sen rahat uyu mezarında.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Bir Pagan Merasimi; Esed’in Gülüşü
« Yanıtla #2 : 09 Ocak 2012, 11:30:08 ÖS 23 »


                                              Güven Adıgüzel, bir gülüşün kimliğini sordu.
 


     Suriye’de bir film oynuyor evet bildiğiniz açık hava sineması, ya da açık hava katliamı da diyebiliriz ki dilimiz alışsın ilk önce buna. Zulüm zamanla yarışıyor durmaksızın ve elimizde  istatistiki veriler var yalnızca, şu kadar kişi öldü, şu kadar kişiye tecavüz edildi, şu kadar kişi yaralandı gibi. Yanı başımızda görkemli bir zulüm gözlerimizin ta içine bakıyor, biz gözümüzü kaçırıyoruz, havaya bakıp ıslık çalanlarımız bile mevcut. Bitsin de öyle konuşuruz nasılsa. Bu coğrafya alışkındır bu tip şeylere çünkü. Bitince konuşuruz bayım, bi dakka lütfen acele etmeyin. Açık hava sineması, zaman dilimi ve Suriye’nin yepyeni filmi burda işte, senaryosunu Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed ile birlikte yazdık;
 
    ‘’Bugün Suriye’nin içinde bulunduğu zaman diliminde, herkesin bildiği gibi ölçüt olarak ölü sayısı alınıyor. Günlük ölü sayısı, saatlik ölü sayısı, hatta dakikalık esir ve tutuklu sayısı, kayıpların sayısı, işkence altında ölenlerin sayısı… Bu insanlar tutuklandıktan birkaç saat sonra öldürülüyor, çünkü zaman diliminin artık başka bir anlamı var. Zaman baskı altında. Rejimin fazla zamanı yok; olayları bastırabilmek için her dakikayı değerlendirmesi gerekiyor. Suriyeli sinemacılar olarak bugün Suriye’nin yeni filmini izliyoruz. Her gün izlediğimiz bu yeni filmin yapımcıları katil ve maktullerdir. Biz şu anda Suriye halkının hayal gücünü izliyoruz. Bugün sizin ve bizim izlediklerimiz, katil ve maktullerin hayal gücüdür. Suriyeli sinemacılar olarak Suriye halkını tanıdığımızı düşünüyorduk. Şahsım adına itiraf etmeliyim: Biz Suriyeli birey veya Suriyeli vatandaş hakkında yeterince bilgi sahibi olamadık. Bunun nedeni basittir: Biz sadece onların ilk verdikleri sinyalleri görmüşüz, aklındakileri görmeye çalışmamışız.’’
 
   Suriye meselesi son bir yılın en ateşli gündemi olarak Müslümanların zihinlerini meşgul etmeye devam ediyor. Evet bizim için yeni bir gündem sayılabilir Suriye. Oysa orda yıllardır değişen pek bir şey yok aslında. Yani her şey süt limanken birdenbire bir isyanın patladığını düşünenler için bandı biraz geri sarmamızda fayda var. Suriye Baas cuntasıyla yönetilen bir ülke, Esed ailesi uzun yıllardır babadan oğula geçen mezhep bağına dayanan bir tiranlıkla hükümet etmeye devam ediyor. Halka hiçbir şey sormadan, mutlak Baas üstünlüğüyle kurulmuş olan ve baskı-zulüm-zorbalıkla işletilmeye çalışılan bir modelden bahsettiğimizin altını çizmemize gerek yoktur sanırım. Esed ailesi yani nam-ı diğer “rejimin kaymaklı çocukları” ekonomik, istihbari, siyasi ve askeri alanlarda -Baas tahakkümüyle- ülkenin ayrıcalıklı sahipleri olmanın tadını çıkarırlarken gık diyeni de zindanlara, idamlara, işkencehanelere gönderip çarklarının içine tükürülmesine izin vermek istemeyeceklerdi haliyle, yani en azından bugüne kadar böyleydi bu. Eşyanın tabiatı diye bir kavramdan haberdar olanlarınız vardır mutlaka. Eşyanın tabiatı, bak bu önemli.
 
     Gavvas Matar isimli fakir bir terzi vardı Suriye’de çok garip bir adamdı, siz adını bile duymadınız oysa, ıslık mı çalıyordunuz yine nedir. Suriye’nin yepyeni filmi burda işte, senaryosunu Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed ile birlikte yazdığımızı söylemiştim değil mi?
 
‘’Size birkaç gün önce şehit düşen bir Suriyeliden bahsetmek istiyorum. Maalesef fotoğrafını gösteremiyorum, çünkü ağlayabilirsiniz. Adı Gayyas Matar. Şam’ın fakir semtinde yaşayan fakir bir terziydi. Bu genç adam cam su şişesi ve çiçeği keşfetmişti, her sabah cam su şişesinin içine çiçek koyup askerlere uzatırdı. Onun birçok arkadaşını öldüren askerlere… Bunu hep yapıyordu, en sonunda onu öldürdüler. Suriye’deki sinema sektörü, diğer ülkelerdeki sinema sektörlerinden farklı olarak maliyeti az olan bir sektördür. Eşeklerin bedeli ödenmiyor ve maktullere herhangi bir ödeme yapılmıyor. Onlar bedel olarak hayatlarını ödediler. Hayatın bedeli çok ucuz, karşılığını alan olmadı. Bugünkü sinemada makyaj için ödeme yapmıyorsunuz’’
 
      Hama’da, Humus’da, Derra’da sistematik bir şekilde dedelerini katlettiği Sünni çoğunluğun sesi elbette kulak tırmalayacaktı. Şam’da kurulmuş bu zulüm diktatörlüğünün 2 Şubat 1982′de Müslüman Kardeşler’in Hama şehrinde çektiği isyan bayrağına; bomba, top atışı, zehirli gaz, ve kıyasıya bir katliamla karşılık verdiği günden beri Hama’nın ve Humus’un çocukları özgürlüklerinin peşinde koşturup durmaktadırlar işte. Hama’yı bilmeden konuşmak tarihe ve vicdana hakaret sayılabilir mi bilmiyorum, yani o kategoriye girmek bu yüzyılda biraz zor oluyor çünkü.
 
       Suriye halkının talebi çok açık aslında. Şeytani milis kuvvetleri Şebbiha militanlarıyla kendi halkına kan kusturan, onlarca istihbarat örgütüyle muhalif seslerin üzerine saldıran, kadın, çocuk, yaşlı, genç kız demeden -babadan kalma bir alışkanlıkla olsa gerek- binlerce sivili katleden, demir bir yumruk gibi kendilerine nefes dahi aldırmayan 21. yüzyılın gördüğü bu en büyük İblis’e tahammülleri bile kalmadı artık bu halkın. Devrimci kızlarına tecavüz edilen, çocukları işkencehanelerde öldürülen, evin erkeklerinden yıllardır haber alınamayan bir halka hala utanmadan Amerika’nın oyunu, batının hede hödösü falan demek için kusura bakmayın ama birazcık yüz falan olması lazım insanda ya da ne bileyim ona benzer bir şeyler işte. Vicdanı çoktan geçtim bilesiniz. 
 
  Suriye halkı niye ayakta, niye sokaklara döküldü bu insanlar? Niye canlarıyla, kanlarıyla sokaklarda paramparça olmayı göze alıyorlar? Amerika’nın ya da dış güçlerin bir oyunu mu  bu olanlar? Yani Batı hegemonyasının mutlak iradesi Suriye sokaklarını sarıp sarmalamış öyle mi? Maalesef bütün bu olanlara inanma eşiği şizofrenik bir boyuta geldi dayandı. Olayların Dera şehrinde işkence gören iki çocuğun babaları tarafından istihbaratçılardan geri istenmesine verilen ‘kadınlarınızı da getiririz buraya fazla konuşmayın’ şeklindeki o aşağılık cevaba karşı başlamış olmasını falan boş verin, yıllar süren bir zulüm var orda ve Suriye halkı nihayet korku duvarlarını yıktı, sesini zalime karşı yükseltti, şükür. Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed ile birlikte yazmıştık evet, senaryonun en alıcı kısmı burası, dikkatle okuyalım mı gözüm;
 
‘’Örneğin, Suriyeli katilin hayal gücünde bugün sizin ve bizim gördüğümüz eşekler manzarası vardır. Aranızda eşek sahnesini gören var mı? Hiç kimse. Bu sahnede silahlı Suriyeli bir asker grubunun birkaç eşeği belli alanda topladığını ve ardından onlara ateş ettiğini görüyoruz. Eşekler yere düşüyor. Burada dikkat çekici olan şey, sahnedeki korkunçluktur. Korkunç olan, eşekleri teker teker öldürmek değil tek bir karede toplamaktır. Yani sinema diliyle sahneyi izliyorsunuz ama arka planı görmüyorsunuz, sadece eşekleri görebiliyorsunuz. Eşekler öldürülüp yere düştüğünde arkalarındaki doğa manzaralı arka planı görebilirisiniz. Maktulun yarattığı sinemada ise zenginliği ve insanlığı, zekâyı ve alaycılığı görebilirsiniz. Barışa, özgürlüğe ve adalete çağrı yapıldığını görebilirsiniz. Bana göre bugünkü sinemada katil rolündeki rejim kendisini Allah yerine koyuyor. Ona karşı çıkan kişi kâfir ilan ediliyor ve öldürülmesi gerekiyor. Diğer taraf ise özgürlüğü ve adaleti isteyen Suriye halkıdır. Suriye halkının zekâsını anlatmaya vakit yetmez. Suriye halkının bugün yaptıkları ise barış, alaycılık ve özgürlükten vazgeçmemektir.’’
 
Allah zalimleri sevmez, zalimlere birlikte saf tutanları da elbette. II. Şam valisi, Baş-pagan,  cehennem odunu, Suriye şahı Beşşar’a biat edenler, dengeler adına ona gönül indirenler, farkında olmadan dolaylı ya da dolaysız olarak bu eli kanlı İblis’e destek çıkanlar bilin ki zarardasınız!  Şüphesiz, Allah zalimleri sevmez, zalimlere birlikte saf tutanları da elbette. Yalnızca Beşşar’ı sevmeyerek bile bir duanın en güzel yerinde durmak vardır bayım, o durmak ki kıyam yerine bile geçer.
 
Korkular var biliyorum; Emperyalistleri sevindirmeyelim, Aman bizim dörtlü ittifak bozulmasın(Tahran-Hamas-Hizbullah-Şam) Ya Suriye II. Irak olursa, İsrail Esed’in gitmesini istiyor, o halde kalsın v.b Eğer varsa bunların İslamlıkta yeri, yani çocukların katledilmesine, kızlara tecavüz edilmesine, yağmacılar sürüsü Şebbiha militanlarının zulmüne rızamız varsa yani diyorum, dünyadaki her şeyin Amerika’nın iradesi ile hareket ettiğine tüm kalbiyle iman etmişlere sözümüz meclisten içeri değilse, ulan yani biraz da Allah’a inansak diyorum, Şuara-227’ye falan işte ne bileyim. Birbirimize düşmesek, tek yumruk olsak zalimin tepesine binsek, her türlü zulmü toprağa gömsek, bizim zalimimiz iyidir demesek, nasıl bir medeniyet tasavvuruymuş şu İslam kıyamet kopmadan bir göstersek diyorum. Zulüm hiç bitmeyecek biliyorum, Abdüssamed dinliyorum,  Kasyon tepesinde yeniden çay içmek istiyorum, yalnızca Allah-ü ekber diyorum. Hesap vereceğiz ulan diyorum.
 
Not: Bu ifadeler Beşşar’ın o Amerikalı hatuna röportaj verirken -ne ölümleri benim haberim bile yok- dedikten sonra, iblis kılığına girmiş bir şekilde dudağının kıvrımına kondurduğu o pis sırıtışının düşündürdükleri üzerinedir. Ölümler abartılıyor demiştir Beşşar ve sırıtmıştır. Beşşar Allah’a inanmıyor. Bu bir pagan merasimidir.
 


Suriye acılarımın ülkesi… Allah yardımcınız olsun ey yüzleri mahzunlar, ey ebedi mazlumlar! Rabbim, ya Kahhar! Şüphesiz sen en iyisini bilirsin!
 
5.700 ölü … 59.000 tutuklu… 19.000 mülteci…
 
 
 
Humus’un çocuklarının gözü yaşlı.
 
Humuslu küçük bir kız çocuğunun babasına yazdığı mektup da kana boyalı.

 
Babacığım!
 
Evimize bir ceset getirdiler, yani ölmüş biri.
 
O gerçekten sana benziyor ve senin giysilerinden giyinmiş, ama kanlar içinde, sana ne kadar çok benziyor inanamazsın. Sen ondan daha çok yakışıklısın, zaten onun yüz hatları da belli değildi. Ama sen olmadığından kesin eminim.
 
Bu imkansız. Ben hiç ağlamadım. Herkese bakıyor, “yanılıyorsunuz ve kesin karıştırıyorsunuz” diyordum.
 
Tüm akrabalarımız ve komşularımız geldi. Herkes ağlıyordu, ben gülüyordum:
 
“Size ne oluyor, bu babam değil ki!!” diyordum
 
Bana muavvizeteyni okudular, sarılıp ağladılar.
 
Babacığım! Peki sana bir soru soracağım, döndüğünde cevaplarsın: Ölen biri Allah’ın yanına gitmeden ve cennete girmeden önce bu kadar mı değişir ve çirkin mi görünür? Tabi ki hayır.
 
Öğretmenim mektubu defterimden yırtmadan önce onu okudu, bana sıkı sıkı sarıldı ve gözyaşlarıyla beni ıslattı.
 
Babacığım, aslında sensin diye çok korkuyorum. Ama sen çok iyi biri, sevimli ve kimseye zarar vermeyen bir insansın, neden seni bu hala getirsin ve hatta böyle öldürsünler. Yok, inanmıyorum.
 
Yemin olsun bundan sonra bize kızmaman, küsmemen için ağabeyimle ben çok terbiyeli olacağız, işten gelip kaylule yapmak istediğinde ses çıkartmayacağız, hatta seninle uyuyacağız.
 
Babacığım seni bekliyorum, hepimiz bekliyoruz.
 
Sen telaşlanma, işin varsa biraz geç kalabilirsin, ama sonunda kesin gelmen lazım.
 
Benim için değilse, annem ve ağabeyim için, onlar da çok özlemişler seni.
 
Bir de biliyor musun? Bana yalancı dememeleri için gelmen lazım.
 
Kendine iyi bak.
 
Geç kalma, Seni seviyorum babacığım….
 
Seni çok çok özleyen kızın.
 

 Ossama Mohammed’in sözleri Film Arası dergisi kasım sayısından kolaj yapılmıştır.
 
 Güven Adıgüzel
 
 izdiham.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #3 : 11 Ocak 2012, 06:21:14 ÖS 18 »

Üstad’ın ‘Tek gül’ü… yani bizim ezeli ve ededi olarak hep maşuk’ta hizalandığımız o sarsıcı hikayenin etkisiz zamiri; Monna Rosa…

Monna Rosa Üstad’ta bir hal olduğunu anlamayarak kendisini gerçek sandı ve kalp navigasyonumuza efsane ilçe olarak kaydettiğimiz Geyve’nin bir haber sitesine konuştu geçenlerde, malumunuz. Fırtına dinsin, öyle yazayım dedimse, ruhun demine diyecek söz bilmediğimdendir, bu yüzden giydiğim tüm ceketler ilikli değil suskundur aşk karşısında bir ömür boyu, ondan rüzgar biriktirirler ki bu konumuz değil.
 
Bu sözlere-röportaja yani bu koca gevezeliğe yani bu aymaz hiçliğe -yaygınlık- kazandırmak meseleye maganizel bir tavırla yaklaşmak gibi geldi bana hep. Yani gözüm Leyla’nın ne önemi olabilirdi ki, sonsuzluğa yanarken nar-ı ateşten üflenmiş bir kelam. Her şeyi anladık değil mi yani; Monna Rosa konuşmuşmuş. Vay aslanım -büyük röportaj- diyorlar bir de. Ya üstadın o kıskandıran ketumluğu, yarım asırdır Cağaloğlu’ndaki bir pencereden gökyüzünü seyredip durması… Yani bu kadar büyük bir suskunluğu ne yapacağız o halde, ey büyük röportajcılar? Eleman ‘kısaca elektrik alamadınız yani’ diye soru soruyor gözüm, ne diyeyim ben daha sana. Şu dil’e bir baksana. Sen de paylaşıyorsun helal sana da. Tedaş’a yazılmıştı bizim bütün şiirlerimiz zaten. Sezai Karakoç, şiir hayatı boyunca yalnızca bir eserinde ‘ozan geleneğindeki gibi son mısrada’ adını geçirmiştir. Anlamıyor musunuz beyim? ‘‘Ha Sezai ha ping-pong masası / … Tak tak tak tak tak’’
 
Bilesiniz aşık adam sınanmaz. Bu röportajı okuyunca üzülenler, hayal kırıklığına uğrayanlar gözüm bir sakin olun, ortada duran hikaye Üstad’ın söylediğinin ötesindedir artık, öyle ya; Kül kokmalı, ateşe eren.
 
Bu eşsiz röportajdan bir alıntıyla bitsin derim bu hikaye;
‘’…Hatta Altan Öymen'in eşi Aysel bir sınıf aşağıdaydı sanırım. O söyledi 'Sınıfınızda çok güzel şiirler yazan birisi var' diye. Ben de öyle şiirlerle falan aram yoktur, matematiğe daha ilgiliydim…’’
 
Not: Saat tam onikidir şimdi ve her zaman söndürün tüm lambaları.
Kül kokmalı ateşe eren.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #4 : 11 Ocak 2012, 11:38:18 ÖS 23 »

Yazmasaydın kalkıp yatacaktım, çayın altını kapatacaktım.

Saate baktım epey olmuş, buzlar ve çiçekler.

Her şey iyi, her şey güzeldi, sen bu şiiri yazmayaydın keşke Mevlana abi. Yani yazmayaydın iyiydi. Ki elinden şiir içilir, ona bir sözüm yoktur bilesin.
Sen ‘biriniz yağmuru dansa kaldırsın’ demiş adamsın ve Eski Kafa’da otururken bi akşam vakti, -kitabının adı olarak kullanabilirsin- diye verdiğin hediye mukabilinde o rızana sağlıktır, ellerine sağlıktır abi yani her şey.
Bu söz iki kapak arasına sığanlara değer mi dersin?
‘Biriniz yağmuru dansa kaldırsın’
 
Evet her şey iyi, her şey güzeldi hatta çay bile hazırdı, inceden Orhan baba çalardı daha ne diyeyim.
Sen bu şiiri yazmasaydın keşke usta, yazmasaydın iyiydik belki susardık ülkelerce.
 
Seccademiz ispatlanırdı, bir yaz gecesi kavunlu dondurma ısmarlanırdı, ofsaytlar ıslıklanırdı, bu da mı gol değil ulan, bu da mı işte!
 
Yazmasaydın kalkıp yatacaktım, çayın altını kapatacaktım. Bir cümle dudaklarımdan geçip beni ihlal etti. Şampiyon olamayan takımlar, iktidar olamayan partiler ve gözlerine bakamadığımız kızlar ve çöl ve madagaskar ve saire…
 
"Saate baktım yirmisekiz yaşındayım
 Geç kalmadım tanrım yeniden inanmaya
 Aşka geç kalmadım
 
Ardında yıkık şehirler ve leylaklar bırakan
 Bir cümle dudaklarımı geçip beni ihlâl etti
 Saate baktım müthiş bir yenilme vaktindeyim
 Sevgilim
 Ben nerede yağmur yağarsa orada şemsiye kırmanın kitabıyım
 Ve en güzel cümlem sensin
 
Saate baktım buzlar ve çiçekler arasındayım
 Gömleğim asyaya düşerken
 Beni yanlışsız sakla bu son görünüşüm"
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Leyl

  • **
  • 169
    • Kabak Çiçeği
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #5 : 12 Ocak 2012, 01:04:24 ÖÖ 01 »

Hala ''İsmail abi'' güzellemesindeyim ...

Hayatı sorgulama sebebimsin abi ...

Hani şu cenazemiz dolayısıyla kapalıyız yazısının altına kalemiyle 'başınız sağolsun ' yazan,dünyanın tüm dertlerini kendi deyimiyle omuzlarında taşıyan ama hiç isyan etmeyen,realist romantik ,nesneyi umursamayan, saf ve hala temiz kalmayı başarabilmiş ,gemilere el sallayan bu adamı ,adam gibi adamı seviyorum.


G.Adıgüzel İsmail abi karakterinin yer aldığı Leyla ile Mecnun dizisi hakkında da daha önce farklı bir analiz yapmıştı ve o da bir bu kadar güzel,nitelikliydi.
Adil Şahitler olarak Allah için Hakkı ayakta tutun. Maide 8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #6 : 13 Ocak 2012, 08:02:35 ÖS 20 »
"Horozlu şekerim nolur bitmesin" diyen çocuksu bir inatla bu sefer de parmağa takılmak durumundayım leyl... Evet ismail abi ayrı bir fenomen fakat Güven Adıgüzel
Edebiyatta bambaşka bir lezzet.. Bu sefer parmakta parmak.. 
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
ÖLECEK MİYİM DOKTOR?
« Yanıtla #7 : 15 Ocak 2012, 06:19:25 ÖS 18 »
ÖLECEK MİYİM DOKTOR?

Esas oğlanın öldürüldüğü filmleri severim bayım!

Beni ihlal ediyorsun!
Şu ilerden dön zaten kime sorsan gösterir
Derdinden gayrısına yokum derdim duymasan
Duyacağın tutar korkarım kalbime demokrasi gelir
Gülüşün sebepsiz intiharlar seviyormuş oysa
Gözlerime bakma derim, bu konuyu konuşmuştuk zaten geçelim

Kim kime geç kaldı bilmiyorum bu kez tanrım!
Aklım erseydi, erecekti, ereydi iyiydi
Aklım erseydi başkasına, ne de büyük susardım
Susardım, eski bir filme giderdi belki aklım
Belki aklım şimdi yarına Allah Kerim.
Şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum lakin;
Bir manastır gibi uzanır metrelerce içime
O hiç görmediğim saçların.
(Bu kısımları çabucak geçebiliriz)

Beni ihlal ediyorsun!
Boğazıma dayadığın papatyalardan belli çünkü gülüşün
Çünkü gülüşün son dakika tanıdığıdır tüm mahkemelerimin
Şair değilim diyorum, ah sen
Kızıldeniz’de Musa gibi bakıyorsun yüzüme
Yüzüme bakma n’olur bir gören olur
Bir gören olur işgal altındayım, ben seni ararım.
Güllerden belli, senden bahsediyorum, yağmur söylüyor.
Sıradaki tüm şarkılarda parmak izlerin.
Ondandır işte dünyaya bu kekeme kalışım

Beni ihlal ediyorsun! Gülüyorsun,
Sen gülersen ben gülerim
Ama bir halkla polemiğe girilmez,
Sen gülersen son güleniyimdir bu dünyanın
Taj Mahal da topraklarımıza katılır hatta!
Sen gülersen
Ben bilinmeyen bir dilde susmak isterim.
Kan kaybediyor mevsim normalleri, görmesek iyi.
Bu normaller bizden uzak, kuş vuralım demiştim
Bu kış da tarihe geçeceğiz galiba sen gülersen
Marlon Brando bahsini daha önce de söylemiştim.
Kana bulansın, mecburi istikametlerde sızlayan yaralarımız.

Beni ihlal ediyorsun!
Modern şiir gerekli açıklamalara dem vuruyor durmadan
Demli gözlerinde son bir bardak gibi üşüyor işte sözlerim
Kayıtlardan düşüyorum paraşütler ağlıyor,
Uçurtma ihtimalidir gerisi, göklere söylüyorum bakma.
Sonra Güneşli Pazartesiler kalıyor bize,
Şair bir türlü konuyu açıklayamıyor belli ki
Burda bitiriyorum önümüzdeki şiirlere baksak ah ne iyi
Düşmez olursan dilimden vardır bi sebebi
Eyvallah gözüm!
Bir kadraj hatasıdır deyip geçmiştik zaten değil mi?

Beni ihmal ediyorsun!
Bu yaptığın hiç olmuyor
Olmuyor, olana bakmalıyım ki bu çok zor
İki dedektifin birlikte ağlaması şüphelidir demiştim
Bir martıya tezahürat, kavunlu dondurma, demli çay
Katip ölür, arzu halim ortadadır, bunu boykota say
Ben uzunhavaya çıkıyorum şimdi tam yeridir ki vay!

Beni ihlal ediyorsun!
Hesapları hep ben ödüyorum.
Ayrı düğünlerde öldürülen iki kemancı gibiysek seninle
Yani seninle kasyon tepesine çıkamamışsak
Ulan işte özlüyorum desem racona da yakışmayacak ya
Bu gökkuşağı ve sıradaki şarkı… neyse tamam kestik.
Ama gülüşün;

Gülüşün son dakika tanıdığıdır tüm mahkemelerimin.

Notlar;
Tür: Modern şiir
Süresi; Zaman ayarlı
Uzun hava tercihi; Aman gelsene, gelsene, aman gelsene.
Sıradaki şarkı; Suzan Suzi
Kardeş dize; Cemal Süreya ‘Ne zaman seni uyurken hayal etsem, affediyorum’

maviye çalar gözlerin…
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Güven Adıgüzel neler söyledi?
« Yanıtla #8 : 22 Ocak 2012, 02:30:32 ÖÖ 02 »
Güven Adıgüzel neler söyledi?



 Son İstasyon’un editörü, Çete’nin elemanı Güven Adıgüzel ile söyleştik.



Güven Adıgüzel kimdir?

Güven Adıgüzel M.S. 1983 yılında İzmir'de doğdu. Doğarken ağlamaması şüphe uyandırsa da görevli olarak doğduğu anlaşılmadı. Fakir ama onurlu bir genç olarak karizma yaptı. Bir kaç kez feleğin çemberinden geçme teşebbüsünde bulundu. Hep kravatlı bir işinin olmasını istedi ve bu isteğini kısmen de olsa gerçekleştirdi. A.Ü İktisat mezunu. Muhtelif dergilerde şiirleri, gazetelerde makaleleri yayınlandı. Dört kıtaya ayak bastı. Eşkâlim Rehin ve Hiç adında hiçbir yerde bulunmayan iki kitap çıkarınca havaya girdi. Şu sıra Romantik-anarşist dergi Son İstasyon’un editörlüğünü yapıyor. Dünya’da bir yerde yaşıyor. ‘Bir gün her şeyi bırakıp bir balıkçı kasabasına yerleşeceğim’ tribinde. Öldüğünde adının ruhuna yakışacak şekilde çıkmaz bir sokağa verilmesi kentsel dönüşümsel vasiyetidir. Şiirlerinin oda sıcaklığında okunmasını tavsiye ediyor. Evsiz ve iki balık babası. Orta düzeyde Sanskritçe biliyor.
 

 
Aleyküm selam. Şükür, iyiyim gözüm. İş, güç, karmaşa, hayat telaşı uğraşıp duruyoruz işte.  Faturaların hatrına devlet sponsorluğunda yaşamaya devam ediyorum, kalan kısıtlı vaktimde de çoğu zaman uykularımdan çalarak, -ki başka türlüsü mümkün olamıyor- okur yazarlığa, periyodik yayınları takip etmeye, film izlemeye ve tefekkür etmeye çabalıyorum, gücümün yettiğince, aklımın erdiğince. 
 
Modern zamanlar çalış ve öl diyor bize çünkü, bu kaostan kurtulmaya çalışmak da mütemadiyen yorucu, bunaltıcı. Boğazımıza bir bıçak gibi dayanmış olan ekmek parası vesayetine karşı ‘durmak’ zor, yıpratıcı. Her şeye rağmen kelimelerin büyüsüne ve güneşli pazartesilere inanmaya devam ediyorum. Başımıza gelen bir şaşkınlığı üstümüzden atma çabasıdır aslında, yani yaşamak dediğimiz şey kısaca. 
 
Yeni kitaplar yoldaydı diye biliyorduk biz ama çok sert bir aşk filmi çekeceğinize dair bir takım duyumlar aldık, aslı nedir bu işin?
 
Kamera kullanarak bir derdi anlatmak en az o derdin şiirini yazmak kadar heyecan verici bence. Niyetimiz ciddi... Soft bir şey yapamayız zaten bünyemiz müsait değil buna. 1989’un Ankara’sında geçen sert bir aşk hikayesini çekmeye çabalıyoruz. Bir çay ocağına takılan bir sürü adamın çok aşırı damar hikayesi aynı zamanda. Bir aksilik olmazsa Mayıs’ta izleriz gibi, yani izlesek ne iyi… 
 
Yeni kitaplar hala yolda, kalemin kısmeti olan tüm kelimeler kağıtlara olanca hızıyla dökülüyor bu aralar, bereketli mevsim mübarek. Bakalım, deneme kitabı neredeyse hazır gibi, şiir dosyası üzerinde son rötuşları yapıyorum. Bir çay risalesi yazıyorum ve kendi kişisel Yeşilçam tarihimi bir de. Kısmet artık bundan sonrası. Nasıl diyordu şiirden malulen emekli şairimiz; ‘çayevlerine gereken özeni göstermeliyiz’
 
Şiirleriniz postmodern bir izlenim bırakıyor ve  hakkınızda söylenenler de bu yönde. Postmodernizm bir Müslüman için sakıncalı değil mi?    
 
Federico de Onis’i tanıyorum ama postmodern şiirin ne olup-olmadığı konusunda herhangi bir fikre sahip değilim. Şiir üzerine çok düşünmem zaten, bir poetikam falan da yok. Hakkımda söylenenler post-modern bir izlenim bırakmamdan ziyade; karaladıklarımda sayıklamacı bir yönümün olması, bütünlüklü bir anlamdan uzak olarak birbirinden bağımsız dizeleri bir araya getirmem ve 2. yeniyi fena bir şekilde taklit etmem şeklinde sıralanır genelde. Hepsine katılıyorum, neyi görüyorsalar odur zaten.
 
Post-modernizm imana bir halel getirmez. Post-modern anlatı tekniğinin Müslümanlar için sakıncalı olup-olmadığı meselesi ise çok su kaldırır. Postmodernizm  ‘büyük anlatılar devri’nin kapandığını iddia eder mesela, Lyotard ve Fukuyama gibi sözcüleriyle ilan ederler bu durumu. Yeni kurulan düzende, yeni anlatılar devrinde biz nerdeyiz mesela? Ya da küreselleşme ne yana düşüyor bu yeni durumun içerisinde? Postmodernizm’i, modernizmle bir hesaplaşma ve modernizmin eleştirisi olarak kabul ediyorsak işimiz biraz daha kolay tabi. Sakıncası, getirdiklerinden ziyade götürdükleriyle alakalı olabilir bence. Son bir şey daha, modernizm-postmodernizm kavramları hakkında şöyle bir şey okumuştum; Modernizm üç ayaklı bir sandalyedir, post modernizm ise bu sandalyeye oturmaya çalışan şişman bir kadındır. Kainatın müziğini duyabilmemiz için biraz sessizliğe ihtiyacımız olabilir. Allah hakkımızda hayırlısını versin.
 
Bu aralar çıtayı iyice yükselttiniz. Vâveylâ dergisinde çıkan ‘Kadraj Hataları’ şiirinizin okuyucuyu eyleme sürükler nitelikte olduğu söylenebilir. Şiirde Humeyni’nin nemli kirpiklerine vurgu yapmışsınız. Humeyni’yi seviyor musunuz? 
 
Şiir eyleme sürüklüyorsa kalemin hakkı teslim edilmiş demektir. Çıtayı falan yükselttiğim yok gözüm size öyle geliyordur. 
 
Devrimci-şair Humeyni’nin kirpikleri nemlidir çünkü ''kalkın ey şehitler imamınız geldi'' diyerek devrim şehitlerine mezarları başında ağlamış bir adamdır o. Humeyni meselesini konuşacaksak benim ilk bakacağım yer masanın üstü olur; Amerikan uşağı bir Şah’ın devrilmesi ve yamalı cübbesi-yırtık terlikleri ile bir Fransız uçağından indiği Pers topraklarına gülümsemesi mesela... Yoksul gariban yaşantısı, ayağınız taşa takılsa bile siz emperyalizme küfür edin sözü, Bursa sürgünü, anti-siyonist duruşu, dedikoduların aksine Şia-Sünni vahdetine olan derin özlemi ve hep Kudüs’e nemlenen kirpikleri… Masanın altına bakanların gördükleri; Kansız bir devrime inanma ihtimali, Molla oligarşisi, Air France, Tudeh, Saddam’la savaş ve ‘her gün aşura-her yer kerbela’ denilse de bir türlü tamamlanamamış İslam devrimi, ihtilal asayişi; idamlar ve kanlı ölümler… Masa sizin; ister üstüne bakın ister altına. Ben Humeyni’yi anlıyorum, kirpiklerini de.
 
Bir çok şair gibi siz de ilk kitabınızdan dolayı utanıyormuşsunuz. Ayrıca onları kötü bir anı olarak yok etmek istediğinizi öğrendik. İlk şiirlerinizin de hiç de fena olmamasına rağmen neden o şiirlerinizden pişmanlık duyduğunuzu öğrenebilir miyiz?  
 
Yüzyılın  edebiyat tartışması ama değil mi? Şair şiirini reddedebilir mi? Zannedersem bir karara bağlanmıştı o tartışma. Necip Fazıl’ın ‘Kadın Bacakları’ ve diğerleri. Ortaokul’da yazdığım berbat arabesk şiirler de dahil olmak üzere, tüm külliyat benimdir. Bir pişmanlığım falan yok. O dizelerin de kısmeti o kadarmış der geçeriz. Utanacak bir sakalımız olsa keşke her şey için. Sakalımızdan utansak da bir durabilsek.
 
Türk Edebiyatında eline kalemi alan herkes dergi çıkarıyor ve resmi olmayan rakamlara göre edebiyat dergilerinin sayısı 400 civarında. Edebiyatımız açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve dergi çıkarmadaki kıstaslar neler olmalı?
 
Bir edebiyat dergisi satın almanın dünyaya posta koymak anlamına gelebileceğini de unutmamak lazım. O anlama mutlaka gelir de zaten dikkatli okursanız görürsünüz. Eline her kalem alanın dergi çıkarma işine soyunması yani hemen bu işe gönül indirmesi meselesine çok takılmamak lazım, çünkü işin doğal akışı bu. İlk sayısıyla birlikte kapanan onlarca dergi var. 400 dergi varsa öyle ya da böyle toplamda aylık 150 bin civarı bir tiraj anlamına gelir bu, valla temiz iş. 
 
Dergi enflasyonunun edebiyata bir zararı olmadığı kanısındayım hatta internet bloglarıyla artık bitme noktasına gelen fanzin yayıncılığının yokluğunu edebiyata yapılmış bir darbe olarak görüyorum. Kıstaslara gelirsek bu kadar meşakkatli bir işe girişenleri rahat bıraksak ya, bir hevesle bu işe girişenler nasılsa yorulup yeter diyeceklerdir zaten. Son matbu kuşağı olarak, biraz hüzünlü olsak da, biz dergiye hala inanıyoruz!
 
Popüler Kültür, (kültür)tüketim eğilimlerini para eksenli şekillendirmeye birileri de buna direnmeye devam ediyor, işgal altında şarkılar mı söylemeli?
 
İşgal altında şarkılar söylemek işgali ciddiye almadığımızı gösterir ki bu iyi bir şeydir son tahlilde. Popüler kültür = niteliksiz üretim veya pop olan bizden değildir, kötüdür toptancılığı kimseye bir şey kazandırmaz. Popüler kültür eleştirisi yapmak hem çok kolay hem de çok zor bir mesele. Sesimiz gitmesi gereken yerden ziyade okuyan-yazan bir kitle arasında yankılanıp duruyor çünkü, yani mevzunun esas muhataplarının bizim attığımız sol kroşelerden haberleri dahi olmuyor. Biz bağırmaya ve bu ucuz, bayağı hatta aşağılık bulduğumuz kültüre küfür etmeye devam ediyoruz. Bu ısrardan bir hayır çıkar mı bilmiyorum. Popüler kültüre edecek iki çift lafımız da olmayacak mı kardeşim derseniz, olacak Allah’ın izniyle.
 
Kültür  ürünlerinin piyasaya arzının ‘daha çok satan, daha çok izlenen ve daha çok dinlenen’ kıstaslarıyla belirlenmesi ve kapitalizm eliyle eserlerin pazarlanması, yazarın kendisinin bir marka olması, içerikten yoksun sanatsal yapıtların bol reklam şoklarıyla gündemimizde tutulması saikleri canımızı sıkıyor olabilir, bu da bir ideolojidir, kendi mevzilerimizde şarkılar söyleyerek bu şok halinin geçmesini bekleyecek halimiz yok, direniş çayevlerinin açık tutulmasının sağlanması ve bir bardak çaya sahip çıkılmasıyla sürdürülebilir ancak, bunun esas anlamıyla da metaforik anlamıyla da önemli olduğu kanısındayım. Böyle.
 
Müslümanların dünyadaki tek mizah dergisi Cafcaf’ın 3 ayda bir çıkıyor olması okur için çok uzun bir süre. Bu güzide dergiyi her Müslümanın alması bir zorunluluk mu sizce? 
 
Böyle bir zorunluluk yok tabi ki ama alıp okusalar fena olmaz gibi. Matbu mizah dergiciliğinde bundan önce de çeşitli denemeler yapıldığını hatırlıyoruz. Necmettin Çanak’ın CINGAR’ı ve Hasan Kaçan’ın USTURA’sını bu minvaldeki nitelikli örnekler olarak sayabiliriz. Genel bir ilgisizlik halinin o zamanlar da mevcut olduğu söylenebilir. Cafcaf için tam da -haftalık- yayın periyoduna dönecek söylentileri ayyuka çıkmıştı ki, birden nur topu gibi bir mevsimlik mizah dergimiz oluverdi. Mesele gündem değilse şayet CafCaf dergisindeki metinlerin mizahi dilini çok kıymetli buluyorum. Bence buradan da bir şey çıkar. Bir mizah var, bizden içeri. 
 
Muhtemelen 2-3 ayda bir çıkan İhtiyar Dergisinden ses seda yok. Akıbetleri ne olacak sizce? Dergiyi bir an önce çıkarmaları için kamuoyu baskısı oluşturulmalı mı?
 
İhtiyar dergisi siz bu satırları okurken çıkmış olacaktır inşallah. Kamuoyu baskısı için İbrahim Çolak’ı telefon, mail ve mesajlarla canından bezdirebiliriz, bak bu olabilir. İhtiyar’a düzenli olarak telefon edin.
 
Selahattin Eyyubi desek, gerisini nasıl tamamlarsınız?
 
O şarkın en sevgili sultanı, Doğu’nun aşkla dolu büyük komutanı, Dante’nin cehenneme göndermeye kıyamadığı Kudüs fatihidir. Selahattin kalabilme’nin ne olduğunu yaşantısıyla bize durmadan anlatan, gözyaşlarının sıcaklığında yaşayan, ona atfedilen etnik kimliklerinin çok üstünde bir Müslüman duruşu bulunan, kılıcına çok sıkı tutunan, merhamet etmenin Allah’tan geldiğine inanan, romantik, devrimci, şiirsel, racon bilen ve hiç ölmeyecek bir kahramandır. Hz. Ali kadar değil ama Hz Ali gibi sevdiğim komutandır.
 
Biraz da içeriden konuşursak, Kemalistlerin bu hali ne olacak böyle sizce?
 
Biraz hüzünlüler ve kalpleri fena kırık bu aralar, onları çok iyi anlıyorum tasfiye edildiklerini düşünüyorlar. Kimin nerden tasfiye edildiği meselesi çok net değil ama bence. Cumhuriyet devrimlerine karşı bir devrimle atağa geçildiğine tüm kalpleriyle inansalar da, Bulgar komünizminden aşırma, ruhsuz, içeriksiz, sembolik bile olamamış, çocuklara askeri işkence gibi gelen ve çoktan tarihe karışması gereken 19 mayıs stad panayırları’nı savunmak zorunda kalmaları çok hüzünlü geliyor bana. Hepimiz Kemalist eğitim vesayetinin tezgahından geçmiş çocuklarız o kadar olur demek istemiyorum. 
 
Biz aynı ülkenin insanlarıyız, birbirimizi gırtlaklamamıza gerek yok. Elli yıllık bir zulüm var ortada ama, ‘namaz kılarken yakalandılar’ var, devletin üvey evladı rolünü reddetmenin sancıları var, bunu da görsünler, tasfiye edilme meselesini Sözcü gazetesi muhalifliği kafasıyla çözmek çok zor olacaktır. Güzel günler göreceğiz bence. Olmazsa ahrete artık. 
 
Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi mevzusu malumunuz. Şöyle sorsak, sanat din için midir sizce? (Müslüman için)
 
Marksistler bu ikilemin dışında bakarlar mesela bu mevzuya. Müslüman akla da bu iki önermeden birisi dayatılamaz. Yani bunlardan birini seçme zorunluluğumuz yok, hatta bir zorunluluğumuz varsa -daha dışarıdan- (serin bir zihinle) kendi meşrebimizce bakmak olabilir bu da. Marcel Duchamp pisuvar’ını o sergiye koyduktan sonra çarşı karışmıştı biliyorsunuz, her şey ordan başladı diyemeyiz belki ama modern sanatı akla uydurmak için modern akıl-modern algı arayışları üzerine tanımlamalar yapılmaya devam ediliyor hala dünyada. Bestekar J.S.Bach ‘Müzikte tek gaye tanrıyı hoşnut etmek olmalıdır. Dinine gerçekten bağlı herhangi bir kimse, çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir" der mesela. Şair Necip Fazıl’ın geldiği nokta ise ‘Anladım sanat Allah’ı aramakmış, marifet bu gerisi çelik-çomakmış’ olmuştur. Sanat yani ‘yaratım’ Allah’tan gelen bir özdür. Ona meydan okumadığı sürece, bizdendir.
 
Son edinilen bilgilere göre uzaylıların olmadığı  anlaşılmış. Uzaylılara inanan biri olarak bu sizi üzdü mü ve böyle bir inancı halen taşıyor musunuz?
 
‘Uzaylılar siz de geleceksiniz gelin artık ulan!’ Çete dergisini çıkardığım dönemde çok sık kullandığım bir tabirdi. Tabi işin espri kısmıyla ilgiliydi bu sözümüz. Biz de uzayda yaşadığımıza göre yeterince uzaylı sayılırız ya, başka alemler, başka yaşam formları var mı bilmiyorum, bize olmadığı söylendi ilmi büyüklerimiz tarafından. Ha olsa ne olacak ki, onların da rabbi Allah değil mi? Zaten dünyayı işgal etmeye kalkarlarsa Amerika’nın bizi cansiparane bir şekilde koruyacağından zerre şüphem yok onu da söylemek isterim.
 
 
Hayalini kurduğunuz kravatlı bir işe sahip oldunuz. Ama aldığımız duyumlara göre bu da sizi tatmin etmemiş  ve mutlu olmadığınıza dair çeşitli söylentiler var, bunlar doğru mu?
 
Boynumdaki medeniyet yuları nere çeksen sızlayan boynumda bir acayip yaradır. Devrimciler kravat takmaz bilirim, o ruh benim harcım değil ama yine de sevmiyorum boyunbağını. Ne mutlu olmaya ne de mutlu sonlara inanmaya bi takatim kaldı. Neş’emi kaybetmemeye çalışıyorum bu soğuk çağın karşısında. Dışarıdan gelen mutluluğa yüz çevirip, içerden gelen neş’eye gönlümü indiriyorum. İnanıyorum gökyüzüne, uçurtmalara ve Allah’a tüm kalbimle.
 
Müslüman bir şairin ustalığı neye bağlıdır veya Müslüman bir şairde aranması gereken vasıflar nelerdir size göre?
 
“Şiirin yazılı olmayan kriterleri o kadar yüksek ki, hiçbir iş pozisyonunda bu kadar kalite aranmaz” der Osman Konuk. Şair olmadığımı söylerken kastettiğim şey buydu aslında. Müslüman bir şairde aranması gereken vasıf Şuara suresine muhatap olmamasıdır en başta bence. Allah yazdıklarımızın hesabını verebilmeyi ve şiirlerimizin altında kalmamayı nasip etsin bizlere inşallah. Gerisi çelik-çomak…
 
Mona Roza’ları  ne yapmalı?
 
Ali Şeraiti aşk için şunları söyler; ‘Aşk öyle bir güç ve hararettir ki bedenime giren kalori ve proteinlerden doğmuyor. Onun bütün vücudumu yakan, alevlendiren, eriten, hatta kendimi redde ve inkara zorlayan bilmediğim bir kaynağı vardır. Aşk bana kar ve kazançtan daha yüce ve daha üstün değerler veriyor, fiziksel, maddi ve biyokimyasal hiç bir açıklama ve yoruma da sığmıyor. 
 
Eğer Aşk İnsandan alınırsa, insan sadece üretim tezgahlarının işine yarayan, münferit ve donuk bir varlık haline gelir. Mühendis olur, doktor olur. Fakat içindeki ve fıtratındaki maddi olmayan bu enerji ölür, yok olur ve o alev sönüp gider...’ Üstad tarafından kesilen bu ağır racon sonrasında diyebiliriz ki; o halde bütün Mona Roza’ları pamuklara sarıp saklamalı. Onlara dualar etmeliyiz.
 
En son hangi kitabı okudunuz ve tavsiye edeceğiniz kitaplara hangileridir?
 
En son Ali Şeriati’nin beynime çivi gibi çakılan tuğla kalınlığında ama su berraklığında olan ‘Ali’ kitabını okudum. Tavsiye makamından halka seslenmek o makamda olmayan benim gibi birine ağır gelecektir lakin, Ali Şeriati okusak ne güzel; aşk ve hüzün, şuur ve idrak, damar ve direniş, bilinç ve ihlas, racon ve usul, takva ve uyanış. Hep çöl’ün derdini taşımaya talip olmuş güzel adam. Allah ondan razı olsun.
 
Bir insanın fikirlerinden dolayı, örneğin Salih Mirzabeyoğlu’nun mahkum edilmesi olayı ülkemizin demokratikleşme önünde bir engel midir?  Salih Mirzabeyoğlu’nun tutukluluk halinin sürmesi sizi kuşkulandırıyor mu? Bu konuda neler  söylemek istersiniz?
 
"Biz Mirzabeyoğlu davasında o günkü şartlara göre karar verdik, Mirzabeyoğlu davasında hata yapmış olabilirim" itirafında bulunan bir hakim, guguk sisteminin bir türlü ötemediği bir ülke, 13 yıldır somut hiçbir delil olmadığı halde içerde yatan 60’a yakın kitabı olan bir fikir adamı ve 28 Şubat’ın kurbanı olduğunu artık çocukların bile bildiği kara bir zulmün yalnız tanığı Salih Mirzabaeyoğlu. Bizim büyük iki yüzlülüğümüz. "Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu durum, bu dilden anlayan kimseye birçok şey söylemeli."  diyor bu adam. Bütünüyle kuşkudayız. Demokratikleşme gibi soğuk kelimelerden hiç bir şey anlamıyoruz bu yüzden.
 
Son olarak çiçeği burnunda yazar ve şairlere ne tavsiyelerde bulunursunuz?
 
Bukowski  söylemiş söyleyeceğini onlara zaten ‘Sen yazarlığı seçemezsin evlat, yazarlık seni seçer’  Yazmayı bir eylem biçimi olarak algılıyorlarsa işleri zor, takılırız öyle işte diyorlarsa meydan zaten onların. 
 
Bu röportaj için çok teşekkür ederiz gerçekten.
 
Eyvallah gözüm ben teşekkür ederim, herhangi bir mecrada söz alınca, amma ahkam kesti bu adam da kardeşim tadında resmediliyor olabilirim, hakkınızı helal edin diyebilirim sadece. Biz böyle güzeliz galiba.
 
Salih Ağbalık konuştu

dunyabizim
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Otuz Değil, Yüzlerce Gençle 27 Ocak'ta Kayseri'deyiz...
« Yanıtla #9 : 24 Ocak 2012, 12:00:12 ÖS 12 »
27 ocak tarihinde bir dava görülecek malumunuz, 19 ocakta da görülmüştü bir dava, 13 yıldan beri görülemeyenler var, herkesin davası kendine diyenler var, davası olmayan adam değildir diye bir kitap da var hatta, mevzular karışık, zihinler mevzilenmiş, herkesin şarkısı kendine güzel. İnsanız ya ondandır belki de bütün bu cepheye sürdüğümüz kalplerin kırgınlıkları.
 
Neyse 27 ocak demiştik değil mi? Ülkenin yoğun gündemi arasında bir gündem de işte bu dava. İlgilenirsiniz, ilgilenmezseniz sizin bileceğiniz iş. Ya da altı üstü bir slogan davasıdır abartmayalım beyler de diyebilirsiniz. Üç-beş genç kahrolsun mu demişler artık ne karınağrısıysa işte, sporda şiddet yasasına takılmışlar.

Allah hepimize merhamet etsin. Senai bey bugün Kayseri meselesi için “kahrolsun İsrail!” diye bağıran gençlere bir ağabey hatırlatması yaptı, güzel de yaptı bence. Ortalığı kırıp dökmeye gerek yok. Ağabeyler kardeşlerini ara-sıra uyarırlar olur böyle şeyler yani aile arasında, ‘’söylediklerimi hemen şimdi anlamanızı beklemiyorum’’ üst başlığıyla -Martin Luther Kingvari- tarihi bir konuşma yapmış havası vermesine pek gerek olmasa da, taşlanma ihtimalinden bahsetmesi de ilginç geldi bana. ‘’Kendinizi Furkan Doğan’ın yanına koyuyorsunuz; buna hakkınız yok’’ tadında salvolarla yapmayın deyip durmuş gayet haklı feryadında Senai bey, nur yüzlü kardeşimiz Furkan’ın hatırasına saygısızlık oluyor falan tam gaz ilerliyor yazısında, valla helal olsun duyarlı bir kalem erbabı ama Furkan Doğan bizim putumuz falan değildir öncelikle bunu söyleyelim, Allah’ın cennetine koyduğuna inandığımız nur yüzlü delikanlı bir şahadet eridir, geçen ay Afganistan’da şehit edilen 19 genç gibi bir aslan parçasıdır o da işte. O kadar ama fazlası değil.

Yeni modamız da bu artık, ‘’slogan atmak değil ki dava; canını ortaya koymaktır mesele’’ cümlesinden gizli olan o müthiş bilgiç-kibir. Yani tek bir eylem, tek bir protesto, tek bir hareket yapmasın ve tek bir söz söylemesin hiç kimse, hemen aynı kafa ‘gidip ölsenize ya konuşacağınıza burda’ cümlesine sarılır, mütemadiyen yalnız ve silahsızdır işte bu yüzden dava, ya tamam onu da yaparız gözüm. Sen sıkma canını o kadar. Ne kadar meraklıymışsın mezarımıza öyle. Sloganları küçümsemek eski roma ucuz istihbarat oyunları birinci perdeden rahatlıkla görülebilir lakin sloganlar önemlidir, fikirlere, kitleselleşmeye, büyük davalara ve devrimlere dönüşebilirler, aman dikkat, ağzınızdan çıkanlara diyorum yani.
 
Misafir edebiyatı yapılacak en son yeri anlatmak da büyük bir kabiliyet bence. Mavi-marmara için özür dilenmedikçe –ki özür de yetmeyecektir- hiçbir organizasyon’da (konser-maç-konferas v.s) İsrail bayrağını görmek istemiyoruz, bunu anlıyor musunuz? Gazze’li çocukların üstüne atılan bombalara ‘sevgi ile ölün’ yazacak kadar derin bir nefret tohumuyla büyüyen bir kavime Allah merhamet etsin size deriz biz yüksek sesle. Slogan değildir duadır.
 
Lafı fazla uzatmayayım, Senai bey, ‘yahudileşme tavrı sergilediniz’ ‘Irkçılık yaptınız’ ‘ayıp etiniz, terbiyesizlik yaptınız, lanetlendiniz, roma’yı bile yaktınız’ gibi ilkel suçlamalarını yönelttiği üç-beş güzel kalpli genç arkadaş, sahaya misket bombası atmadı, fosforlu roket atmadı, küfür etmedi, şiddet uygulamadı, taş atmadı, uçan tekme atmadı, yumruk atmadı…
 
Ya ne yaptılar da Senai abilerini bu kadar rahatsız ettiler, bir dua ettiler ulan, yalnızca bir dua, amin diyemiyorsanız susun o halde. Allah hepimize merhamet etsin. 27 Ocak Kayseri diyorum, mantı yemeye değil, adliye sarayına!
 Bir mantı-k aramasına yardımcı olmaya. Hava mı soğuk, kalplerimizin sıcaklığı hepimizi ısıtır gözüm! Bu etkinliği kim düzenliyor, hangi grup-cemaat derlerse yani biz kimiz merak ederlerse, ''Biz Allah'tan başka sahibi olmayanlarız''
 Vahdet, birlik, adalet, vira bismillah!
 
Not: dilime hakim olmaya, topa sert girmmemeye çalıştım, benimki de bir kardeş hatırlatması olsun öyleyse gözüm, herkes hakkını helal etsin.Allah'ım sen bilirsin!
 
(Otuz Değil, Yüzlerce Gençle 27 Ocak'ta Kayseri'deyiz... facede bu isimle birde grup kurulmuş. Bilginize)
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #10 : 24 Ocak 2012, 12:45:31 ÖS 12 »
Kayseri'deki 30 gencin attığı sloganlar yüzünden tutuklu olduklarını daaha geçenlerde Senai Bey'in gözüme çarpan yazısından öğrendim.M.Bekaroğlu da bu gençler için suç duyurusunda bulunan kişinin Spor Bakanı olduğunu söylüyor, ne derece doğru bilmiyorum.
Önemli olan bu gençlerin sergilediği tavır ki ben de öyle bir ortamda aynı sloganı atamadan duramazdım.İsrail'in yaptığı bunca zülme rağmen ülkemizde spor turnuvalarına katılması ve güllerle karşılanmasını kimse bekleyemez herhalde !!

Yanlarında olamasam da yürekten destekliyorum bu gençleri....

Not: Ben bu Güven ADIGÜZEL'i pek sevdim ;)İyiki tanıttın Ser ;)

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Selam sana ey haşmetli azap!
« Yanıtla #11 : 04 Şubat 2012, 11:20:42 ÖS 23 »
Selam sana ey haşmetli azap!

Mevlid Kandili gecesi 400 Suriyeli Müslüman katledildi. Allahsız bir iblis-paganın emriyle hem de. Bizim zalimimiz iyidir korosu! Utanın ulan, kardeşlerinizin başlarına yıkıyorlar dünyayı, hala siyaset, BM, dengeler, oyun diyorsunuz. Beşşar iblisinin, dünyadaki diğer iblislerin ve vicdanlarınızı kemiren içinizdeki iblislerin sonu aynı olacak unutmayın! Ölenler Hüseyni bir iş yaptılar ve çekip gittiler, Allah hepsini cennetine koysun. Allah şehitlerin akan kanlarını Fetih suresine kavuştursun inşallah.

Bu hesap kapanacak sanmayın, bugün Humus’un ve Hama’nın delikanlı çocuklarını dillerine kendi ucuz siyasetiyle birlikte düşürenler, Allah’a değil de Amerika’ya inananlar, Müslümanlar katledilirken gökyüzüne bakıp ıslık çalanlar, hepinizi alnınızdan öpecek o yüz bin şehit hiç merak etmeyin gözüm, hiç merak etmeyin!

Bir gün o arkasında durduğun o Beşşar iti de kalmaz ya payidar, kopar gider kellesi; Şuara-227 söz veriyor, tasalanma. ‘’’Baas devlet televizyonu "katliam haberlerinin", bugün Suriye'yle ilgili bir karar tasarısını oylaması beklenen BM Güvenlik Konseyi'ni etki altına almak için ortaya atıldığını söylemiş’’ buna inanın ulan! İşte tam buna! Buna inanın tüm kalbinizle, doğru budur, Şuara-227 değil!

Selam sana ey haşmetli azap!

Hiç kimse kusura bakmasın gözüm, bizim Filistin şovlarımız var, iki yüzlü medyamız, sahte muhafazakarlığımız, aşağılık dengelerimiz…

Hiç kimse kusura bakmasın gözüm! Kerbela’ya ağlıyoruz, yüzbinlerce meydanlarda, imaj desen kralı bizde, ulan her gün Kerbela işte görmüyor musun!

Çıkarlarınız batsın ulan, İrancılığınız batsın! Dengeleriniz batsın ulan, politik hesaplarınız batsın! Mıy-mıy’ınız batsın ulan! Uluslararası toplumunuz batsın!

Duyup da söylemeyen, görüp de anlatmayan, eli kalem tutup da yazmayan, konsolosluklara akmayan, dualarla yalvarmayan, ya Kahhar’a derdini yakmayan, gözyaşlarını asi nehrine ulaştırmayan bizden değildir ulan!

Koskoca bir mezarlık oldu Suriye, zalimlerin her gün üzerinde tepindiği!

Selam sana ey haşmetli azap!
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Hiç akletmez misiniz? Hayır etmeyiz…
« Yanıtla #12 : 10 Şubat 2012, 04:52:35 ÖS 16 »

Hiç akletmez misiniz? Hayır etmeyiz…
 
Bugün sizin Suriye’den gördüğünüz görüntüler ya da size gösterilen o malum görüntüler… bunların hepsi bir fragmandan ibarettir yalnızca gözüm. Asıl film tam kırk yıldan beri Hama’nın sokaklarında oynuyor zaten. Allah’a inanmanın bedelini ödüyor orada bir halk, en insafsız bir şekilde katledilerek,
Allah-ü Ekber diyerek bağıra bağıra hem de…
 
Şebbiha denilen uğuruz milis ordularıyla kan kusturulan bir halk!
 
Dün Hafız-Rıfat bugün Beşşar-Mahir evet bu filmin rejisörleri hiç değişmiyor-du, bu aşağılık zulmün sonuna yaklaşıyoruz, sokaklar ceset yığını, dillerde tekbirler, özgürlüğün bedelini fazlasıyla ödedi Hama’nın çocukları, artık zafer vaktidir.
 
Özgür Suriye Ordusu… Müslüman kalpler onlar için atıyor. Esed sonrasını falan bırakın şimdi. Sonra diye bir şey yok.
Her şey yeniden başlıyor şehadet nurları, şehit kanlarıyla yeniden…
 
Arkasında Rusya&Çin var devrilmez abi bu adam diyenler, Suriyeli devrimcilerin arkasında Allah var ve dillerinde de tekbir. Şuara-227 var bir de…

107 İslam alimi ortak imzalarıyla bir fetva-bildiri yayınladılar; Özgür Suriye Ordusu’na destek olunması ve Esed’le aynı hizada duranların bu hatalarından vazgeçmeleri için. Bu alimlerin hepsini işbirlikçi ilan etmeye dünden hazır olanlara diyecek bir söz kaldı mı, bilinmez.

Ey çocukluk kahramanımız Nasrallah! Bir gün gelecek ve günahlarına girdiğin o zeytin gözlü çocukların utancından yerin dibine gireceksin, tövbeler dileyeceksin.
Allah sana da merhamet etsin.
 
Beşşar’ın yapacağı tek bir şey kaldı, o da sokaklara dökülen beş milyon kişiyi tek tek öldürmek, çükü artık geri dönüşü olamayan bir yol bu, korku duvarları yıkıldı… Suriyeli devrimciler şunu biliyorlar; şayet evlerine dönerseler zaten öldürülecekler…

Ya zafer ya şehadet,

Allah’ım ne olur Hama’nın bu delikanlı çocuklarına merhametinle muamele et,
onları yardımınla lütuflandır!
 
Suriye; Hayal et olacak!
 
Allah’ım sen bilirsin
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
EOKA-ASALA-PKK ve dahi diğer tüm taşeron örgütlerinizi...
« Yanıtla #13 : 10 Şubat 2012, 07:10:47 ÖS 19 »
EOKA-ASALA-PKK ve dahi diğer tüm taşeron örgütlerinizi salın üzerimize bebeğim, biz bin yıldan beri bu topraklardayız, farkında mısın tarih içimizde yaşıyor litrelerce kanı ve tonlarca kemiğiyle. Selahattin Eyyubi’ye neden sevdalıyız, hiç düşündün mü? Burda Allah’a inanan bir halk yaşıyor, camilerimizde beş vakit ezanlar okunuyor, çocuklarımız her sabah evlerinden bir anne besmelesiyle çıkıyor, sofralarımızda kuru ekmek-soğan ve bin yıldır kaybetmediğimiz şükürdür bu yüzden adımız.
 
Dualarla uyuyor, dualarla uyanıyor çünkü burda bir halk, sen hiç fark etmesen de, Allah dostları bir an bile boş durmuyor gönül dergahlarında… Nasıl yaşıyorsun ve hala nasıl ayaktasın sanıyorsun?
 
Sen bakma kemalisti-islamcısı aynı dolmuşa binerler bu ülkede, ‘şurdan bir öğrenci uzatır mısın’ diye sorarlar birbirlerine, -büyümemiş erkek çocuklarının mekanı- olan meclise bakma boşver, onlar nasılsa bir tek maaş konusunda uzlaşı halinde olacaklardır her zaman, üzülme. Yoksullarımız sırayla ölürler bu ülkede, sırayla öldüler ve sırayla ölecekler.

Gariban Kemalistlerle- Gariban İslamcılar ‘sınıf’ arkadaşıdır yani bir yerde, öyle olmadığı sanılsın istenir ama hep. Yani gözüm, senin o araştırma şirketleri kafasıyla yaptığın sahil-anadolu ayrımın fantastik bir sınırdır son tahlilde.
 
''Yoksul gramafonu'' çalıyor bak yine usta! Öyle büyük büyük politik analizler yapmaya, siyasetin kirli havasını solumaya hiç niyetim yok, milletvekili maaşlarına zam gelmiş yine…
 
Şurdan bir öğrenci uzatır mısın?

Allah var bize ne gam.
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: Güven Adıgüzel
« Yanıtla #14 : 11 Şubat 2012, 11:38:54 ÖÖ 11 »


Dualarla uyuyor, dualarla uyanıyor çünkü burda bir halk, sen hiç fark etmesen de, Allah dostları bir an bile boş durmuyor gönül dergahlarında… Nasıl yaşıyorsun ve hala nasıl ayaktasın sanıyorsun?

ADIGÜZEL KARDEŞTEN ( Kİ İSMİNİ YENİ YENİ DUYUYORUM ) ÇOK GÜZEL BİR TESBİT. DUALAR ÇOK ÖNEMLİ. BİZİ BİZ YAPAN , KUL YAPAN FİİLLERİMİZ. BU TOPLUMU BU KADAR GÜZEL OKUYABİLMEK, YERİNDE VE DOĞRU TESBİTLERİ BU KADAR GÜZEL VE SAMİMİ YAZILARLA AKSETTİREBİLMEK ! BİR ÖNCEKİ DOKUNAKLI SURİYE YAZISINI DA OKUDUM. ALLAH (CC) RAZI OLSUN , KALBİ DE GÜZEL/SELİM OLDUĞUNA İNANDIĞIM BU KARDEŞİMİZİN YOLUNU AÇIK ETSİN.
Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri