İslami Düşünce Platformu

GENEL (Bilgi Platformu) => Köşe Yazıları => M.Kürşat ATALAR => Konuyu başlatan: Rahmetli - 28 Temmuz 2011, 02:18:50 ÖS 14

Başlık: Gümbür gümbür geliyoruz / M.Kürşat Atalar
Gönderen: Rahmetli - 28 Temmuz 2011, 02:18:50 ÖS 14
GÜMBÜR GÜMBÜR GELİYORUZ!

Son zamanlarda yaşanan çözülmüşlükler nedeniyle bazı Müslümanların ‘sitemkâr’ bir söylem geliştirdiğine şahit oluyoruz. Bu söylemde suçlanan taraf da çoğunlukla suçlayanın dışındakiler (yakın arkadaşlar, giderek de genel kitle) oluyor. Peki acaba bu söylem ne kadar haklı? Yakın zamanda camiamızda saygınlığı bulunan bir ağabeyimizin de (dolaylı yoldan) benzer serzenişlerde bulunduğunu işitince, önemli gördüğüm bazı hususlarla ilgili naçizane kanaatlerimi sizlerle paylaşmak istedim.           

Bu tür şikâyetlerin ortak noktası, eskiden İslami çalışmalara ‘bir şekilde’ katılan kişilerin artık genellikle dünyalık peşinde koşmaları, dolayısıyla da İslami çalışmaların eski rağbeti görmemesidir. Gözlemlerime göre, Özal döneminden beri devam eden ve yaklaşık son on yıldır giderek güçlenen bu eğilim, özellikle‘abilerimiz’ tarafından eleştirilirken kimi zaman duygusallık dozu yüksek değerlendirmeler yapılıyor ve bazen da ‘yanlış’ sonuçlara varılıyor. Suçlamalarda haklılık payı olmakla birlikte, çuvaldız çoğunlukla kendimize değil bizim dışımızdakilere batırılıyor! Burada bendeniz ciddi bir ‘analiz’ hatası görüyorum. Ve bu husus üzerinde tartışmalıyız diyorum.           

Analiz hatası şudur: eğer kitleler bir dönem İslamcılığa meyletmiş ve daha sonra güçlü bir rüzgar karşısında savrulmuşlarsa,burada ‘suç’ öncelikle kimde aranmalıdır? Kanımca, (istisnalar hariç)‘suç’ öncelikle çağrıda bulunan(lar)dadır. Çünkü çağrıda bulunan kitleleri çağırır ve onların ‘mesuliyetleri’ni üzerine almış olur. Bu, kural olarak, böyledir. Eğer kitleler, bir süre sonra çağrı sahibini terk etmişse veya çağrıya eskisi gibi rağbet göstermiyorsa, bakılır: çağrı sahibi Hz. Nuh gibi görevini ‘bihakkın’ yerine getirmişse, o zaman suçlu, kitlelerdir. Ancak çağrı sahibi çağrısını gereği gibi yapmamışsa, yani ‘yetkin’ değilse, bu durumda, suçlu, öncelikle ‘çağrı’ sahibidir. Kitlelerin ilgisinin zamanla azalmasının başlıca sorumlusu, üzerine düşeni gereğince yapmayan kişi veya kişilerdir. Bendeniz yaşanan çözülmüşlüklerin analizini bu şekilde yapmak gerekir diye düşünüyorum.           

Bu açıdan bakıldığında, kabul etmemiz gerekiyor ki, kitlelerin çözülmüşlüğünün öncelikli sorumlusu ‘abiler’ olmalıdır. Yani eğer sorumlu aranacaksa, bu, kendisini o mevkide görsün görmesin, konuşan, yazan, eleştiren zevattır. Bilhassa da bir ‘yapı’ ve‘organizasyon’ kurarak fiili çalışma yapan ‘abi’ler, önderlik iddiasında bulunanlardır. Bu kategorinin içerisine kim girerse girsin, sonuç değişmez. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor. Gönlümüzü ferahlatmak için, kendimizi Hz. Nuh yerine koyarsak, yanılırız. Benim naçizane kanaatim budur ve ‘abi’ pozisyonundaki birçok kardeşimizin diline pelesenk olmuş söylemin de, bu yüzden esas itibarıyla ‘doğru’ olmadığını düşünüyorum. Bence burada kitleler gereğinden fazla suçlanıyor. Kitlelerin de elbette sorumluluğu var. Malum olduğu üzere, sapan, sapkınlığının asli sorumlusudur. Ama ‘bilme’ ve ‘yönlendirme’ pozisyonunda olanın sorumluluğunu görmezden gelmemek kaydıyla! Düşünelim ki, Hz. Peygamber vahyi aldıktan sonra ‘üzerine düşeni’ yapmadı; bu durumda asli sorumlu kim olurdu? Kitleler mi, Hz. Resul mü? Tabii ki Resulullah olurdu. Dolayısıyla, sorumluluk öncelikle ‘bilenler’ (yahut bildiğini iddia edenler) üzerinedir. Bizler, zamanında ‘bildiğimizi’ iddia ettik; kitleler de bu iddiaya rağbet gösterdiler. Fakat zamanla‘neyi ne kadar bildiğimiz’ sınandı ve tabiri caizse, cürmümüz belli oldu! Şimdi bu yetkinlik düzeyi toplumsallaşmamıza yetmeyeceğine göre, kitleleri suçlamak doğru olur mu? Bunu ciddi olarak düşünmemiz gerekiyor.           

Bu bilgi birikimi ile toplumsallaşamayacağımızı artık kabul etmemiz gerekiyor. Kabul edelim ki, bizler, toplumsallaşmayı hak edecek bilgi (tecrübe vs.) düzeyine henüz ulaşamadık. Fakat bu, birikimlerimizin küçümsenmesini de beraberinde getirmemelidir. Hatırı sayılır ölçüde bilgi birikimimiz olduğuna kuşku yoktur. Burada hata, bu birikimin değerini takdir etme noktasında yaşanmaktadır. Bu bilgi birikimi, ‘bireysel’ değişimi sağlayacak seviyeye ulaşmıştır. Ama toplumsallaşma ayrı bir şeydir. Daha zorlu bir süreçtir ve biliyoruz ki, Allahu Teala, onu hak edene verir.           

Bu genel değerlendirmeyi, Türkiye’de son yıllarda yaşanan savrulmalara uyguladığımızda, meramım daha iyi anlaşılacaktır. Birçoklarımız, yaşanan savrulmalar üzerine ümitsizliğe kapılıyor, hatta yaşananları ‘bütün tarih boyunca yaşanan en büyük savrulma’ olarak dahi niteliyor ve genel eğilimin de giderek kötüleştiğini düşünüyor. Bu kardeşlerimiz kanımca yanılıyorlar. Bu ümit kırıcı sözlerin hakikatle bir alakası yoktur. Çünkü bu kardeşlerimiz yaşananların tipik bir‘sınanma’ olduğunu görmüyorlar ya da göremiyorlar. Sınanma olmadan başarı kazanılamaz. Tarih boyunca bunun böyle olduğunu (üstelik bütün toplumlar için böyle olduğunu) biliyoruz. Nehir imtihanından geçmeyen Müminler ordusu, başarılı olamaz. O halde ‘nehir imtihanı’ bizatihi kötü bir şey midir? Dökülenler için belki kötüdür diyebiliriz, ama nihai netice açısından baktığımızda, bu sınavın yapılmış olmasının ‘iyi’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Meselenin bir yönü budur. İkinci yönü de, dökülenlerle ilgilidir. Dökülecek olanlarla savaşa girmektense, küçük ama ‘bünyanun mersus’* olmuş bir azınlıkla savaşa girmek daha iyi değil midir? O halde 28 Şubat Süreci’nde ‘dökülenler’ üzerinden yanlış sonuçlar çıkarmaya ne gerek var? Bu, aslında Allahu Teala’nın bize‘rahmeti’ değil midir? Biz bu halde savaş alanına çıksaydık, perişan olmaz mıydık? Hatta bu halimizle bizi savaş meydanına çıkarmadığı için Allahu Teala’ya şükretmemiz gerekmez mi? Bence şükretmemiz gerekiyor! Bizim duamız, aslında şu olmalıdır: ‘Rabbimiz, bizi altından kalkamayacağımız sınava tabi tutma. Kaldıramayacağımız yükü üzerimize yükleme. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ Evet, bize yakışan,haddimizi bilmektir. Kendimizi bilmek ve bildiğimiz kadar konuşmak, bilgimiz ölçüsünde ‘nasr’ istemektir.           

Şunu artık kabul etmemiz lazım: bizler ‘yetkin’ değiliz. Hangi konuda? Toplumsallaşmanın kriterlerini karşılama konusunda. Evet, insanların kalbini tek tek kazanma yolunda çok şükür mesafe katettik.Fakat toplumsallaşmanın şartları başkadır. Toplumlar, karşılarında kendileri gibi, yani kendilerinin cinsinden muhatap isterler. Bu ise, iyi organize olmuş bir ‘topluluk’ olmayı gerektirir. İyi organize olabilmek için ise ‘itaatin şartları’ yerine gelmelidir. İtaatin şartları nelerdir? Her şeyden önce ‘ilmin otorite olması’ gerekir. Yani öncelikle liderlik kriterlerinin karşılanması gerekir. Lider, ilimde otorite değilse, tabilerin itaati zayıf olur. İnsanlar belki itaat eder ama bu, en azından ‘gönülsüz’ olur. Gönüllü itaati, ancak ‘tam teslim olmuş’ kişiler gösterebilirler. Bu kişiler, ‘ölümüne’ mücadele ederler; zira bu tür yapılarda lider, ideolojiyi de kitleyi ve kitlenin değerlerini de layıkıyla temsil ediyordur. İnsanlar lidere, inandıkları davayı temsil ettiği için tabi olurlar. Kara kaşı, kara gözü için değil.Hele İslam davasında bu daha fazlasıyla böyledir. İnsanlar lidere, aslında Allah’ın emirlerini uyguladığı için itaat ederler. Dolayısıyla, bu tür yapılarda ‘masiyette itaat yoktur.’ Burada liderin kusuru, itaat ilişkisini doğrudan etkiler. Liderde kusur gören muti, itaatini eksiltir. Kusur oranı arttıkça, itaat oranı da düşer. O nedenle, nerede toplumsallaşma noktasında bir eksiklik varsa, orada önce ‘liderliğin’ şartları gereğince yerine getirip getirmediğine bakılmalıdır.           

Bu açıdan kendimizi bir otokritiğe tabi tuttuğumuzda ne görüyoruz? Bizim ‘liderliklerimiz’ gereğince yetkin midir? Sanmıyorum. Bizde birçok grup veya cemaat var. Hangi grubun üyelerine sorsanız, bir başka grubun liderliğinde mutlaka bir kusur bulur. Kasıtlı yapılanları dışarıda tutarak söylüyorum, bu kusur bulmaların altı pek boş da değildir. Bendeniz, camiamızda kitlelere önderlik yapma mevkiinde bulunanların ‘ilimde otorite olma’ kriterini karşılayamadıklarını düşünüyorum. Bizler bu vasıfta ‘alim’ çıkaramadığımız sürece, toplumsallaşamayız. (Buradaki ‘alim’ ile, ‘Allah’tan hakkıyla korkanlar’ sınıfına girenleri kast ettiğimi özellikle ifade etmeliyim).Dolayısıyla, bu şartı yerine getiremediğimiz zaman da, suçu kitlelere atmanın aslında haklı bir tarafı yoktur. Bizler önce kendimize bakmalıyız. Bu topluma İslam’ı anlatmaya çalışanlar, tebliğ yükümlülüğünün altına girenler! Önce kendimize bakmasını biliyor muyuz?Bu toplumsallaşmayı gerçekten hak ettik mi? Hak ettik diyorsak, mesele yok. O halde bu savrulmanın sorumlusu kitlelerdir diyebiliriz. Ama bendeniz bunun hiç de böyle olmadığını düşünüyorum. Bence henüz kitlelerin itaatini hak edecek bir bilgi ve tecrübe birikimine sahip değiliz. Buna ulaştığımızda, bugünkü dünya şartlarında önümüzde duracak bir güç olduğuna veya olacağına da inanmıyorum.           

Gelelim son yıllarda yaşanan savrulmaların strateji kanalizine? Ben bu konudaki görüşlerimi şu soru ile özetlemeyi tercih ediyorum ‘başka ne olacaktı ki?!’ Yani zemini zayıf olanın ayağı kaymışsa, bu anormal bir şey değildir. Sağlam duramayan kişi düşer. Doğal olan, bu kişinin düşmesidir. O halde sağlam duramayanın düşmesine ağlamak yerine, bu düşüşü mukadder görüp önceden buna engel olmaya çalışmak gerekir. Bunu yapmışsak, mesuliyeti üzerimizden atarız. Yapmamışsak, kusurumuzu kabul etmemiz ve ‘tevbe-i Nasuh’ ile doğruya yönelip doğruyu yapmaya çalışmamız gerekir. Dökülenleri bence böyle değerlendirmeliyiz. İran Devrimi gerçekleştikten sonra Batı dünyasının tedbir almasından daha doğal bir şey olabilir miydi? Elbette ki Batılılar ikinci bir İran olmaması için çalışacaklardı ve bunu yaptılarda. Müslümanları analiz ettiler; zaaf noktalarını gördüler ve bunu kullandılar. Ne yaptılar? İçimizdeki ‘çürük elmaları’ iktidara taşıdılar! Yaptıkları bundan ibarettir. Tıpkı ‘Onlar isterler ki, sen taviz verip uzlaşasın da onlar da sana taviz verip uzlaşsınlar’ ayetindeki gibi, bu uzlaşıya razı olacak olanları sistemin içine taşıdılar. Bu zaten olacak olan şeydi. Ve olacak olan da oldu. Buna üzülmek mi lazım? Evet, bir açıdan bakıldığında, bu kişilerin ayağının kaymasına üzülmemek elde değil. Fakat İslami hareketin geleceği açısından bakıldığında da, bu sürecin bir şekilde yaşanacağını görmek gerekiyor. Bu şartlar altında başkasının olması zaten biraz zordu. Hakiki Müslümanlar ‘yetkin’ değilken, çürük elmalar da fazla iken,başkası mı olacaktı? Dolayısıyla, uzlaşmaya yatkın kişilerin (hatta uzlaşacağı baştan belli olanların) uzlaşmasına şaşmak, asıl şaşılacak şey olmalıdır. Fakat derinlikli bir bakışla, buna da şaşmamak gerekir; çünkü düzeyiniz bu ise, şaşılmaması gereken şeye şaşarsınız. Yani burada kusur sizdedir. Siz gerekli bilgi donanımına sahip olsaydınız, buna şaşmazdınız. Bunu önceden görür ve gücünüz yettiğince tedbirinizi alırdınız. Ama daha görecek bilgi donanımınız yoksa, o zaman oturup kendinizi ciddi bir otokontrolden geçirmeniz gerekir.           

Ben diyorum ki, bu dönem de geçecek ve ‘uzlaşanlar’ın devride bitecek. Kaç yıl sürer bilemiyorum. Stratejik bir analiz yaptığımda10-20 yıl arasında bir dönemi öngörebilirim. Belki 30 yıla da taşabilir bu süreç. Ya da biraz daha erken veya biraz daha geç de olabilir. Ama sonuçta bitecek. Bunu gaybi bir konuda karanlığa taş atmak olarak almayınız lütfen. Bazı belirtilerden hareketle bir yorumda bulunuyorum sadece. Ve diyorum ki, bu sürecin bitimi de ‘şarta bağlıdır.’ Eğer bu uzlaşı döneminde hakiki Müslümanlar ayakta kalmayı başarırlarsa(dolayısıyla bu durumda kendilerini ispatlamış olurlar), gelecek bizimdir. Bunu hamasi bir söylem olarak almayınız. Bu, naçizane yapılmış bir analizin gereği olarak söylenmiş bir sözdür. Hatırlayacak olursanız, müşriklerin ‘uzlaşı’ talebi, Mekke döneminin ikinci yarısında gelmiştir. Yani Müslümanların kazanımları netleştiği zaman, müşrikler taviz talebinde bulunmak suretiyle, Müslümanları yoldan çıkarmaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber sağlam durunca, geriye tek çare (yani işkence ve zulüm) kalmış, ancak o da amacına ulaşamamıştır. Dolayısıyla, uzlaşı talebine karşı dik durmak, önemli bir aşamadır. Bunu geçebilenler, ileriye dönük ümitleri besleyenler olacaktır. O halde bizler kendimize bakalım ve bu talebin ayartıcılığına karşı dik duralım. Bu arada ‘ilmi otorite’ kriterinin gereğini yerine getirecek çalışmaları da yaparsak, bu sürecin sonunda toplumsallaşmayı gerçekleştirecek kişi(veya kişiler) ortaya çıkacaktır. Kanımca, bu sürecin bitimini belirleyecek olan şey, ilmi otoritenin kriterlerini karşılamaktır. Uzlaşma tuzağına düşmemek tali önemdedir. Zira organize yapıyı ancak ilimde otorite sahibi alim (veya alimler) kurabilir. Diğerlerinin kurduğu ancak (çoğunlukla da kişisel ilişkilere dayalı) dernek, vakıf,cemaat vs. olabilir ki, bunlar bizim kast ettiğimiz ‘toplumsallaşma’nın karşılığı değildirler.           

Peki bu noktada nerede bulunuyoruz? Zannımca, süreç içerisinde ilerleme kaydediyoruz ama henüz yeterli değildir. Bunu geliştirmemiz ve sistematik çalışmalar yapmamız gerekiyor. Bendeniz naçizane ‘Düşüncenin Okullaşması’ başlıklı bir projenin derdimize deva olabileceğini düşünüyorum ve bu konuda 10 yılı aşkın bir zamandır gündem oluşturmaya çalışıyorum. Projenin detaylarına burada giremeyeceğim, başka vesilelerle konuyu tartışabiliriz elbette. Burada sadece‘yapabileceğimiz somut şeyler’ olduğuna dikkat çekmek için bunu söylüyorum. Eğer bu veya benzeri projelerle, küresel içerikli, ideolojik bir İslami söylemi inşa edebilirsek, gelecek bizimdir diyorum. Bugünün savrulmalarının tam da ortasında, evet, ‘gümbür gümbür geliyoruz’ diyebiliyorum. ‘Sabah yakın değil mi?’ ayetinin tam da benzeri bir ortamda indiğini bilenler için, bu sözüm hayalci gelmeyecektir. Görebilenler, bu şafağı görürler. Önemli olan, görecek göz sahibi olabilmektir.           

M. Kürşad ATALAR   

http://www.ozgunyuruyus.com/haber_detay.asp?haberID=608 (http://www.ozgunyuruyus.com/haber_detay.asp?haberID=608)
Başlık: Ynt: Gümbür gümbür geliyoruz / M.Kürşat Atalar
Gönderen: Rahmetli - 28 Temmuz 2011, 02:27:04 ÖS 14
kaynak olarak verdiğim linkte yorumlar bölümüne göz atmanın faydalı olacağı kanaatindeyim
Başlık: Ynt: Gümbür gümbür geliyoruz / M.Kürşat Atalar
Gönderen: derail - 05 Ağustos 2012, 09:16:38 ÖÖ 09
80 yıllık CHP Kadrolarının elindeki Devlet öyle 5-10 senede düzelmez...
Sendika Patronundan, tutun sivil toplum kuruluşlarına, Devletin Bütün KURUMLARI CHP KADROLARININ ELLERİNDEDİR,Üniversitelerde  bizler HİÇ YOKUZ bile nerdeyse pkk lı ve CHP liler dolu ..
YARGI CHP nin ARKABAHÇESİ halaaa
Başlık: Ynt: Gümbür gümbür geliyoruz / M.Kürşat Atalar
Gönderen: ebubekir - 10 Ağustos 2012, 07:37:49 ÖÖ 07
80 yıllık CHP Kadrolarının elindeki Devlet öyle 5-10 senede düzelmez...
Sendika Patronundan, tutun sivil toplum kuruluşlarına, Devletin Bütün KURUMLARI CHP KADROLARININ ELLERİNDEDİR,Üniversitelerde  bizler HİÇ YOKUZ bile nerdeyse pkk lı ve CHP liler dolu ..
YARGI CHP nin ARKABAHÇESİ halaaa


-Zulmedenler
-Yakında
-Nasıl Bir İnkılapla Devrileceklerini Görecekler.. (suara/227)


"evrensel bir inkilap"la kemalizm cökmüs atatürk ilke ve inkilaplari tarihin cöplügüne atilmistir..


tamam..

eksikler gedikler var ancak nankörlük de etmeyelim on yil öncesine kadar generalin tavuguna kis diyemezdiniz simdi yargiliyorsunuz ?


M.AKIF´in ruhu sad olsun "ASIM"in nesli basardi..


slm.
Başlık: Ynt: Gümbür gümbür geliyoruz / M.Kürşat Atalar
Gönderen: derail - 10 Ağustos 2012, 10:11:18 ÖS 22
 bütün bunları sizin hedefe koyduğunuz ve irticacı ve yobaz dediğiniz AKP Hükümeti yaptı ..