GENEL (Bilgi Platformu) => Köşe Yazıları => Konuyu başlatan: esedullahmurat - 18 Ağustos 2007, 10:56:18 ÖÖ 10

Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: esedullahmurat - 18 Ağustos 2007, 10:56:18 ÖÖ 10
(http://www.gazeten.com/wp-content/myfotos/ahmettasgetiren_small.jpg)
Ahmet Taşgetiren


Şu sözü kim söylemiş olabilir size göre:


"Sana ayak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım."


Evet, bildiniz, Hayrünnisa Gül, Cumhurbaşkanı adayı olan eşine söylemiş.


Artık herkes açıkça yazıyor:


-İş anlaşıldı, asıl problem Hayrünnisa Hanımın başörtülü oluşu...


Abdullah Gül'ün kendisi ile ilgili iddiaların üstü teker teker çiziliyor. Ortada Başbakanlık var, Başbakan Yardımcılığı var, Dışişleri Bakanlığı var, Milli Güvenlik kurulu üyeliği var, bütün bu görevler sebebiyle elde edilmiş bir güven ve saygınlık var. Aday olduktan sonra kamuoyu önünde verdiği teminat var. Neyini sorgulayacaksınız? Arkeolojik kazılara girip yıllar öncesinden malzemeler bulmaya çalışmak abesle iştigalden başka nedir?


Evet, Abdullah Gül ile ilgili itirazlar, asıl itirazın girizgahından ibaret...


Diller çözüldü ve asıl itiraz ortaya döküldü:


-Eşinizin başörtüsü...


Sorun bu:


-Hayrünnisa Gül ne olacak?


İşte makul bir gerekçe öne sürüyorsunuz:


-Cumhurbaşkanı olacak olan benim, eşim değil.


Bir makul gerekçe daha:


-Eşimin kişisel tercihidir. Bir insan hakkıdır. Ona saygılı olmak lazım.


Yooo, bunlar tatmin etmiyor.


-Hayrünnisa hanımın başörtüsü ne olacak?


Soru, başkomutan eşi, resepsiyonlar, kabul resimleri, askerlerin tavrı bilmem ne...ile devam edip gidiyor. her platformda Abdullah Gül'ün önüne aynı soru...


Acaba böyle bir tazyikin evdeki yansıması nedir?


Ne hisseder eşler, çocuklar, babaları böyle bir kuşatmaya maruz kalınca?


İşte orada söylemiş Hayrünnisa hanım o sözleri:


-Sana ayak bağı oluyorum. İstersen biraz uzaklaşayım.


Bir çocuk kitabı yazarı dostumun kitabı vardı, ismi şöyleydi:


-Nereye kaçar kelebekler yağmur yağınca?


Bu soruya yansıyan kuşatılmışlık hissi içimi acıtmıştı.


Sonra, bir orman yangınında kaplumbağanın kuşatılmışlığına dair bir yazı okudum. Ardından alevler koşuyor ve o kaçmaya çalışıyor? Nereye kaçacak?


Ben, başörtülü genç kızların böyle bir kuşatılmışlık yaşadığını düşündüm hep.


Ve Hayrünnisa hanım, o sözü ilk söyleyen insan değil.


-Sana yak bağı oluyorum, istersen biraz uzaklaşayım.


Nereye uzaklaşır bir anne?


Eşinden nasıl uzaklaşır, çocuklarını ne yapar? Yoksa çocuklmar çda mı uzaklaşmalı babalarından?


Hayrünnisa hanım o sözü ilk söyleyen değildi, dedim.


Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden terfi edemiyorsa...


Eşiniz sizin başörtünüz yüzünden yargı yolu kapalı bir ihraca maruz kalacaksa...


Eşiniz, sizin başörtünüz yüzünden fişleniyor, görevden alınma riski taşıyorsa...


Ne yaparsınız?


-İstersen boşanalım, diyenler oldu.


-Lojmanlarda kalmamayı çare gibi görenler oldu.


-Başımı açsam fişlenmekten kurtulur muyuz, diye düşünenler oldu...


-Bir süre ayrı yaşasak, diyenler oldu.


-Peruk taksam razı olurlar mı acaba, diye düşünenler oldu.


Boşananlar oldu... Başlarını açanlar oldu... Peruk takanlar oldu...Ve o derin baskı içinde ruhi dengelerini kaybedenler oldu... Saçları bir gecede bembeyaz olanlar oldu.


Hepsinde müthiş bir kaçış duygusu vardı bunların... Hepsinde bir işkence ortamı...


Bu ülkenin kadınlarına çok ağır bir bedel ödettik şu geçen on yıl içinde...


Utanç verici bir durumdur bu.


Şimdi bir gazete, yeni seçilen milletvekillerinin başörtülü eşlerini fişliyor ve bunu liste halinde yayınlıyor. Sanki bir sabıka listesi yayınlıyor. O milletvekillerinden birisinin "Benim eşim başörtülü değil" diye açıklama yapma ihtiyacı hissetmesi, aslında yaşanan kuşatılma duygusunun çok açık bir ifadesi?


Utanç verici bir durumdur bu, diyorum yeniden.


Bir cumhurbaşkanı adayına, eşinin başörtüsü sorununu nasıl halledeceği soruluyor.


O Cumhurbaşkanı adayının, Cumhurbaşkanı olarak Türkiye'ye yapacağı hizmet, katkı, neredeyse hiç kimsenin umurunda değil.


Tıpkı daha önce, başörtülü genç kızların eğitimlerinin Türkiye'ye katkısını hiç kimsenin umursamaması gibi...


Ne oldu bize?


Bu bir akıl tutulması değilse nedir?


Başörtüsü meselesini, yasak merkezli düşünmek kadar garabet yok aslında Türkiye açısından...


Ve aslında önce yasağı sorgulamak gerekiyor?


Bu yasağı niye koyduk biz?


Bu yasağın Türkiye'ye bedeli nedir?


Bu yasak bir toplumsal sancı halinde neden devam eder?


Bunu sorgulamalıyız.


Millet, eşi başörtülü 250 milletvekilini seçmiş göndermiş. Demek millette bir yasak şablonu yok. Ne yapacaksınız bu milleti? Milletin neresine düşer başörtüsü yasakçıları?


Bu sorular anlamsız mı?


Bence çok haklı sorular.


Bu yasak sorgulanıyordu, sorgulanacak ve sonunda milletin içine sinen bir özgürlük ortamı açılacak. Er veya geç... Başka ihtimal yok. Ben herkese bir an önce sağduyu yolunu seçmelerini tavsiye ederim.
Başlık: Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
Gönderen: bbetull - 18 Ağustos 2007, 12:31:58 ÖS 12
Alıntı
-Nereye kaçar kelebekler yağmur yağınca?

Bu soruya yansıyan kuşatılmışlık hissi içimi acıtmıştı.

Sonra, bir orman yangınında kaplumbağanın kuşatılmışlığına dair bir yazı okudum. Ardından alevler koşuyor ve o kaçmaya çalışıyor? Nereye kaçacak?

Ben, başörtülü genç kızların böyle bir kuşatılmışlık yaşadığını düşündüm hep.
Ahmet Taşgetiren bu olaya hali ile hallenmek olarak tabir edilen şekilde yaklaştığını, ifadesinde ki 12yi  vuran tesbitiyle ispat ediyor.
Bu olay siyasi,sosyal bir olaydır fakat fakat göz ardı edilenler nokta olayı yaşayanlardı.
Aradan geçen bunca zamanda bir şeyler değişmeye başlıyor galiba.
Konuşan konuşsun dursun .İt ürür kervan yürür...
Başlık: Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
Gönderen: berfin - 18 Ağustos 2007, 09:12:29 ÖS 21
abaca bu insanların başörtülü insanlara yükledikleri yükün farkındalar mı? bir bayan için ne zor bişey olsa gerek kendi tercihi yüzünden eşinin yargılanması... ki kendisine yapılanları geçtim artık... bir arkadaşım eşi savcı diye mesleği olan kuran kursu hocalığını yapamıyor... ve kimbilir kaç tane yitik hayat var böyle...hak hukuk bilmeyen insanlar bunu mu düşünecekler..??

 :( :( :(
Başlık: Başörtülü eşteki ayak bağı psikolojisi
Gönderen: bbetull - 23 Ağustos 2007, 10:23:47 ÖÖ 10
Hayrünnisa Hanım için bir başörtüsü teklifi/aHMeT TaŞGeTiReN

Medya seferber oldu, Hayrünnisa Gül Hanımefendiye başörtüsü modeli arıyor.

Sophia Loren'den, Audrey Hepburn'e, Ava Gardner'dan Elizabeth Taylor'a ya da Catherine Deneuve'e kadar bil cümle Batılı aktrisin, değişik rollerindeki baş bağlama biçimleri sıralanıyor ve “Batılı – çağdaş - modern bir model” bulunmaya çalışılıyor.

Türban bidatinde yeni hamleler..

Bu işlerin tamamı da dünyaca ünlü Türk modacı Atıl Kutoğlu'na izafe ediliyor.

Rivayete göre Atıl Kutoğlu'ndan böyle bir şey istenmiş de, o da kolları sıvamış da...

Bu modern baş bağlama biçiminde saçlar şöyle olacakmış, boyun böyle olacakmış da...

Sonunda, Türkiye'mizin modern anayasal şeriatının ikna olacağı bir formül bulunabilirmiş de...

Zaman zaman diyorum, güler misiniz, ağlar mısınız?

Ya da güleriz ağlanacak halimize...

Bu işlerin içinde Hayrünnisa Gül hanımefendinin bulunduğunu sanmıyorum. Belki Atıl Kutoğlu da yoktur. televole medyamız, böyle asparagaslar yapmakta mahirdir ve başörtüsü meselesini televole işi haline getirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Ben Cumhurbaşkanı eşinin başörtüsü modeli için bir öneride bulunacağım, ama önce Hayrünnisa Hanımefendinin başörtüsü ile ilişkisine dair bir iki cümle kurmak istiyorum.

Bana göre başörtüsü ve tesettür, kişiliğin bir uzantısıdır. Ya da şöyle söyleyeyim: Kişilikle bütünleşmeyen başörtüsü, kim takarsa taksın onu tesettürlü hale getirmez.

Zaman zaman yapılan “Tesettürde dejenerasyon” tartışmaları, kişilikle bütünleşmeyen örtünmeler içindir. Tesettürün vakarını taşımayan, ne kadar örtünürse örtünsün İslamca bir örtünme içinde sayılmaz. Hatta bazen, tesettürün aşağılanmasına sebep olabilir.

Şimdi Hayrünnisa Gül Hanımefendi'nin başörtüsü ile ilişkisine gelelim.

Nasıl bir izlenim var, bayan Gül ile alakalı olarak sizin dünyanızda?

Ben, bayan Gül'ün bugüne kadar çizdiği profilde saygın bir devlet adamı eşi hüviyeti görüyorum.

İşte o profilden benim gözlemlediğim çizgiler:

Öne çıkmayı sevmeyen...

Eşini gölgelemeyen.

Eşine pozitif katkıda bulunan.

Gösteri merakı içinde olmayan...

Haklarını arayan...

Dindarlığını pazarlamayan...

Dindarlığı başkası üzerinde baskı oluşturmayan...

Bulunduğu ortamlarda ayrımcı durmayan...

Anne hüviyeti öne çıkan...

Ama anne hüviyeti yanında, devlet adamı eşi olmanın gerektirdiği temsilde kusur işlemeyen... Dışişleri Bakanı eşi olarak bugüne kadar hiçbir dış temasta sakil bir görüntüsüne rastlanmayan...

Anadolu'nun vakarı, tevazuu ve sadeliği ile, Ankara'nın devlet dünyasını kişiliğinde buluşturmayı başarmış bir genç kadın...

Aşağı yukarı bu...

Peki ne var bu kadında Türkiye için problem teşkil edecek?

Başörtüsü var öyle mi!

Başını Sophia Loren türü bağlasa iş çözülecek öyle mi?

Ne kadar utanç verici bir yaklaşım bu.

Türkiye'nin bir başörtüsü gerilimine sokulması ne kadar saçma bir hadise...

Cumhurbaşkanı seçiminin gelip başörtüsü hadisesine odaklanması ne kadar ağır bir akıl tutulması...

Neredeyse, “Başı açık olsun da çamurdan olsun” diyeceğiz. Cumhurbaşkanı adayı ağzı ile kuş tutsa, onun eşinin bin bir marifeti olsa, başörtülü ise aforoz edilmeye hak kazanıyor...

Bu yaklaşım orta çağda var mıydı acaba? Engizisyon bu mantıktan daha ileri miydi acaba?

Biliyorum, hiçbir faydası yok, biliyorum, o jakoben devrimciler dünyasında asla kabul görmez, ve biliyorum, yapacağım iş bir bayana saygısızlık çığırının devamı niteliğinde ama, başta verdiğim sözü tutup, ben de Hayrünnisa Hanım için bir başörtüsü örneği sunacağım.

Önceki gün, cenazesi kaldırıldı şehit jandarma uzman çavuş İzzet Emir'in...

Tabut üzerine kapanmış iki kadın vardı fotoğraflarda: Biri anne, biri eş... İkisi de başörtülüydü.

İşte onların başındaki örtüyü örtsün derim Hayrünnisma Hanım...

Annesinin, ya da kayınvalidesinin baş örtüsüdür o. Kız kardeşinin ya da görümcesinin... yani Anadolu kadınının... Aslında Hayrünnisa hanımın şu andaki başörtüsü de Anadolu kadınının başındaki örtüdür.

Atıl Kutoğlu gelsin, Cem İpekçi de olabilir, şehit cenazelerine kapanan Anadolu kadınının başörtüsünü stilize etsin, çözülsün bu iş...

“Var mısınız?” dediğimde size göre kaç kişinin eli havaya kalkar...
Ben çok ümitli değilim.

Bu iş kurtla kuzu hikayesine döndü çoktandır.

Bu iş, bağcı dövmekle alakalı çoktandır.

“Türban – başörtüsü” ayrımı yapan ve türbanı “siyasi simge” diye niteleyen Demirel'e soruldu vaktiyle: Üniversiteli kızlar, annelerinin başörtüsü ile üniversiteye gelse içeri girebilirler mi?

-I-ıh, dedi.

Olmaz yani...

O zaman annelerin başörtüsü de siyasi simge olur...

O zaman şehid annelerinin veya eşlerinin başörtüleri de siyasi simge olur...

Kurt kuzuyu yemeye niyet etmiş bir kere...


Türkiye bunun boğuntusunu yaşıyor.

Ama oyun sonuna geldi.

Millet oyunu boza boza ilerliyor.

Bir gün başörtüsüne karşı çıkmak şehid annelerine ve eşlerine karşı çıkmak haline gelecek... O zaman kim ne yapacak merak ediyorum. Ben derim ki herkes bir an önce aklını başına toplasın. Türkiye'ye zaman kaybettirmesin.  
Başlık: Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
Gönderen: TaLiA - 07 Eylül 2007, 04:36:44 ÖS 16
tanıdık bir senaryo...

Yer Avrupa'da bir ülke. Erkek Müslüman, kadın Hristiyan veya başka bir eğilimde. Birbirlerine aşık oluyorlar. Evlenmeye karar veriyorlar. Erkek ve ailesi, kadının müslüman olmasını şart koşuyor. Kadın da, mevcut inancına zaten çok bağlı olmadığı için, din değiştirmekte bir beis görmüyor. Müftülüğe gidiyorlar, bir din değiştirme merasimi yapılıyor. Sonra evlilik.

Olacak ya, kadın İslam'a girmeyi ciddiye alıyor. Belki de aşk saikiyle olacak, kocasının dinini daha iyi öğrenip, daha iyi bir Müslüman olduğunda yuvalarının daha büyük bir sevgiyle donanacağını düşünüyor.

İslam'a dair kitaplar istiyor, kitaplar alıyor...

Okuyor, okuyor, okuyor.

Dindar arkadaşlar ediniyor, onlardan da Kur'an okumayı öğreniyor.

Kocası önce olan bitenin farkında olmuyor, eşinin İslam'la ilgili soruları artınca bir biçimde onlardan kurtulmaya çalışıyor, sonra dur bakalım nereye varacak diyor. Sonra...

Sonra kadının hayatında bazı değişmeler başlıyor. Önce namaz giriyor devreye... Onunla birlikte namazlarda başörtüsü... Sonra devamlı başörtüsü takmaya başlıyor. Kur'an okuyor. Sosyal ilişkilerde kimi ölçüler gözetmeye başlıyor. Nihayet bir umre mevsiminde "Umreye gitsek birlikte" diyor.

Umre, acaba ne ki?

Beyi şaşırıyor. Umre acaba ne ki?

Aslında eşinin daha önce dikkatini çekiyor, beyinin İslam konusundaki ilgisizliği... Namazsızlık mesela... İslam adına öğrendiği şeylerden hiçbirinin Beyinde olmamasına şaşırıyor.

Kendisinden "Müslüman olması"nı isteyen Beyi, acaba nasıl bir şey istemişti gerçekte, bunun cevabını kolay bulamıyor. Zaman içinde, yeni Müslüman olmuş, adını diyelim Helga iken Fatıma yaptırmış olan "Gelin"le, çook çook zamanlardan beri Müslüman olarak gelen "Damat"ın Müslümanlık frekansları tutmamaya, "Eski Müslüman", "Yeni Müslüman"ın Müslümanlığını fazla bulmaya başlıyor...

Sonuç, çoğu zaman, "Müslümanlık farkı" sebebiyle ayrılığa varıp dayanıyor.

* * *

İslam ilahi bir din. İnsana bildirilen ilahi ölçüler bütünü.

Müslüman ise, İslam'ı hayat ölçüsü olarak kabul eden ve hayatını ona göre biçimlendireceği akdini yapan insan demek. Her Müslüman, İslam'ı bir anlamda kendi kişiliğinde yorumlar. Bununla bir Müslümanlık kıvamı sergilemiş olur. Denebilir ki, kişilikler İslam'la ne kadar ayniyet kazanırsa, Müslümanlık kıvamı o ölçüde sıhhatli olur. İslam ile Müslümanlık yorumumuz arasında ne kadar fark meydana gelirse, o kadar problemli bir kişiliğimiz oluşmuş demektir. Burada da amaç, sonunda "Allah'ın razı olacağı" bir şahsiyete ulaşmaktır. "Müslümanlığımızın güzelliği" ölçüsünde "rıza-yı ilahi"ye kavuşacağımızı söylemek herhalde yanlış olmaz.

* * *


Yeni Müslüman olmuş olsaydık, eğer Müslümanlığımızı önemsiyor isek, kelime-i şehadet getirdikten sonra yapacağımız ilk iş, İslam'ın insan hayatına getirdiği çerçeveyi öğrenmek olurdu. Sonra da öğrendiğimiz her şeyi tek tek hayatımıza taşımak...

İslam hiç şüphesiz bizim kişiliğimizde bir yeni insan inşa ederdi; zihniyet dünyası ile, kalbi hassasiyetleri ile ve her bir uzvunun kalb - dimağ eksenine uyumlu hareketi ile...

Eski varlığımızın her boyutu, İslam'ın rengiyle yeniden biçimlenirdi.

Bir Amentü!

Bir İbadet manzumesi.

Bir muamelat çerçevesi... İnsan ilişkileri düzeni...

"Ta'zim li emrillah. Şefkat li halkillah..."

Yere göğe, suya toprağa, canlıya cansıza kadar uzanan bir sorumluluk duygusu...

İslam bütün bunları kapsardı ve "Eşhedü..." diye bağlılık arzeden herkese bir hayat çerçevesi sunardı.

Allah Rasulü -sallallahü aleyhi ve sellem- imanın 70 küsur şube olduğunu, bunların da "Lâilâhe" diyerek tevhid bilincine ulaşmaktan, insanlara eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaya kadar uzanan bir sosyal sorumluluk ihtiva ettiğini bildiriyor.

"Allah'ı sevmek, Allah için bir birini sevmek, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i sevmek, ihlâs ve samimiyet, riya ve nifakı terketmek, günahlarına pişman olup tevbe etmek, Allah'dan korkmak, rahmetini ümid etmek, rahmetinden ümidi kesmemek, Allah'a şükretmek, vefakâr olmak, belaya sabretmek, mütevazi olmak, şefkatli ve merhametli olmak, küçüklere şefkat göstermek, kin ve garezi terketmek, hasedi terketmek, hile ve sû-i zannı terketmek dünyaya dalmamak, mal ve makam sevgisini terketmek, anne babaya iyi muamele etmek, çocuklarına dînî terbiye vermek, sıla-i rahim, hükümdarlığı adaletle icra etmek, hudûd-i şer'iyyeyi ikame etmek, emaneti eda etmek, herkese iyi muamelede bulunmak... " İnsan hayatının tüm kıvrımlarını tanzim eden bu ölçüler imanın şubeleri arasında sayılıyor.

Bu durumda İslam, insan olarak aklınıza ne gelirse hepsi için bir ilahi ölçü demekse, Müslüman olmak da, tüm bunlarla bir şahsiyet dokumak anlamına geliyor.

Şu kesin:

İslam, kişiliğimize ne kadar kendi bütünlüğü içinde yansıyorsa, o kadar "tam Müslüman", bu bütünlük ne kadar parçalanıyorsa, o kadar "Kişiliği parçalanmış Müslüman" haline gelmiş oluyoruz.

Hiç şüphesiz namazı olan Müslümanla, olmayan Müslüman, orucu olan Müslümanla olmayan Müslüman, zekat borcu olduğu halde zekat borcunu veren müslümanla, zekat borcunu ödemeyen Müslüman arasında fark olmalıdır. Yalan söyleyenle, söylemeyen, haram lokmaya uzananla uzanmayan, kul hakkını çiğneyenle çiğnemeyen, evinde Müslümanca bir hayat düzeni kuranla kurmayan... ve daha böyle binlerce insan davranışında İslamla İslamsızlık farkı... Her biri bir yere yerleştiriyor "Müslümanlık kıvamımız"ı ...

Fark önemli mi?

Evet, Yaratıcı'nın huzuruna sunulacak ve orada "İlahi Rıza"ya mazhar olacak veya olmayacak bir "Müslümanlık çerçevesi"nden söz ediyoruz.


Kişiliğinde İslam oranı yüzde beş olanla, yüzde 95 olan arasındaki fark önemli değil midir?

Şehadet kelimesini çekip, orada kalanla, İslam içinde bir derinleşme yaşayan aynı mıdır?

Hatta şehadet kelimesini bile babasından miras olarak alanla, hayatının her safhasında imanı, ibadeti ve muamelatı özümseyen bir olur mu?

Eğer "Din" yani "İslam" insanoğlu için varoluşu anlamlandıran bir müessese ise, insanın o müessese ile ilişkisinin boyutu çok önemli olmalıdır.

"Dini oyun ve eğlence edinmek!" (En'am, 70. Araf, 51)

Kur'an'da ısrarla kabul edilmezliği vurgulanıyor bu davranışın. Din hayat - memat meselesi işin gerçeğine bakılıyorsa...

Ve bunun idrakinde olan için en temel soru İslam'la ilişkisinin hangi noktada olduğu sorusudur.

"Ben ne kadar Müslümanım?"

Bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin bilincinde olan insan için bu, "kendi kendini hesaba çekme" hamlesidir. Bir "hayat kitabı"na bakma eylemi... Bir, bundan sonrasını "Rıza-yı ilahi"ye sunulacak şekle sokma toparlanışı...

"Ben ne kadar Müslümanım?" diye sormak, "Rabbimle ilişkim ne kadar sağlıklı, Kur'an'la hukukum beni onun dünyasına götürüyor mu, Peygambere imanım onunla aynileşme gayretine dönüşüyor mu, ahiret inancı, dünya hayatıma ne kadar yansıyor, namazım ne kadar namaz, orucum ne kadar oruç?" sorularını sormaktır?

Müslümanlığı gündeminden çıkmış bir insan... İslam'la ilişkileri gündeminin hiç bakmadığı sıralarına itilmiş bir insan... Günlük hayatında, kendisine hayatı bahşeden Kudret'i hiç hatırlamayan bir insan... Hiç ölmeyecekmiş gibi sorumsuzca yaşayan bir insan. "Müslümanlığım ne kadar?" gibi bir sorunun yüreğinde hiçbir kıpırtı oluşturamadığı bir insan... İslam'la ilişkileri alabildiğine kağşamış bir insan... Müslümanlık kumaşının üzerindeki güve yeniklerinden habersiz insan... İslam'ı hayatının en dar alanlarına sıkıştırmış bir insan... İslam'ın hayat için anlamı üzerinde hiç düşünmemiş insan... Kulaklarına İslam'ın canhıraş seslerinin hiç ulaşamadığı insan...

Böyle bir insanın İslam'la ilişkisi problemli bir ilişki değil midir? Ve bu ilişki nasıl sunulabilir Yaratıcı'nın huzuruna?

Yaratacının huzuruna, yani geri dönülmez sınıra varmadan önce... bir hayat muhasebesi...

Ne kadar Müslamanım?

Günler, geceler, mevsimler, Recepler, Şabanlar, Ramazanlar... hep bu soruyu sorar insana?

Bir gün bizlere duyuruncaya kadar!


aHMeT TaŞGeTiReN  
Başlık: Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
Gönderen: maxpayna - 08 Eylül 2007, 12:46:06 ÖÖ 00
baş taraftaki hikayecik danimarkalı gelin filmini hatırlattı bana.
gerçekten ibretlik ve bu makalenin konusu bir filmdi. önemle tavsiye olunur.

evet; allahın kuranda belirttiği gibi:

iman ettik demekle kurtulabileceğinizimi zannediyorsunuz !!!
Başlık: Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
Gönderen: turab - 09 Eylül 2007, 04:51:52 ÖÖ 04
Allah razı olsun güzel bir yazı...
"ne kadar müslümanım" her daim kendimize sormamız,
sorgulamamız gereken bir soru!!

teorideki bilgilerimizi pratiğe ne kadar geçirebiliyoruz!!
Başlık: Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
Gönderen: bbetull - 09 Eylül 2007, 03:54:51 ÖS 15
Müslümanın demek müslüman olamk için kâfi midir?
Ne kadar müslümanım sorgusu iman ettim diyip bunun yanında pratiğide olan kişiler için olur ancak.İman ettik diyip hayatının içinde islama dair hiç bir şey barındırmayanlar için soru ''Benim dinim ne?'' olmalı.
Başlık: Ne KaDaR MüSLaMaNıM?
Gönderen: batın - 10 Eylül 2007, 05:38:27 ÖS 17

 hayatının içinde islama dair hiç bir şey barındırmayanlar için soru ''Benim dinim ne?'' olmalı.

oyle bir hale gelmişizki bu soruyu kendimize sorma geregi duymuyoruz, nefislerimizin istekleri dogrultusunda yasayıp,sukurler olsun islamı yasıyoruz(!) diyoruz :'(

 ''genc yasında, namaz kılıyorsun,tesetture ne gerek var!!!''turunden ve buna benzer sorgulamalarımız haddiden fazla... :(
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: vuslat_sevdasi - 21 Ocak 2008, 10:51:06 ÖÖ 10
Asıl Sorun: Zihniyet problemi


Bugün sizlerle, başörtüsü tartışmasının en temelindeki problemi değerlendirmek istiyorum.

O bir zihniyet problemidir.

Yazılı kurallardan öte bir zihniyet problemi...

Bence yasağı koyanlar da, yasağa maruz kalanlar da, o zihniyet dünyasında dönüp duruyor.

Nasıl bir şey bu?

Hem yasakçıların hem yasaktan mağdur olanların içinde dönüp durduğu ortak zihniyet dünyası nedir?

Çelişki gibi görünen bu yargıyı tahlil edersek hadise daha net anlaşılır.

Yasakçıların zihniyet dünyası şöyle şekilleniyor:

-Bu memleket bizden sorulur. Bu memleketin düzenini, nizamını biz belirleriz.

-Evet, 1946'dan sonra çok partili hayata geçildi, millete rey hakkı verildi ama, o rey hakkı bile bir yere kadar geçerlidir.

-Bizim her zaman, memleketin, milletin gidişini tanzim etme hakkımız mevcuttur.

-Millet zaman zaman sandığa gidip yanlışlıklar yapıyor. Ama önce sandık her şey değil. Sandıkla geleni Ankara'da diğer kurumlarımızın iradesiyle terbiye ederiz. O da mümkün olmazsa, yedekte başka terbiye edici güçlerimiz vardır.

-Bu memlekette herkes, varoluş gerekçesini, yani meşruiyyetini bize ispatlamak zorundadır. Niye okul açıyor, niye eğitim görüyor, niye inanıyor, niye inanmıyor, niye başını örtüyor, niye parti kuruyor, niye gülüyor, niye ağlıyor?

-Niyetlerini bile sorgulama, yargılama hakkımız var. Onun için herkes, niyetleri konusunda bile bize güven vermesi lazımdır.

-Biz bu memleketin asli sahibiyiz arkadaş, var mı ötesi?

İşte bir kesimin zihniyet dünyası bu.

Peki ya öteki kesim? “Mağdurlar” dediklerimiz? Onların zihin dünyasında, bu zihniyetle ortaklaşan ne var?

Şu var:

Şu, yukarda resmedilen baskıyı içselleştirme...

Sanki zımnen herkes “Sen haklısın” diyerek söze giriyor. “Benim varlığımı bile sorgulama hakkın var. Bunu kabul ediyorum” diyerek yola çıkıyor.

Ardından da masumiyet ispatına, “Ben senin için tehlike değilim” söylemine, “meşruiyyetimi tanı” yaklaşımına, “Niyetimden kuşkulanmana gerek yok” duygularına, “Yanlış yaptığımda dövme hakkını teslim ediyorum” sızlanmalarına...yöneliniyor.

“-Başınızı bağlama biçiminizi yanlış buluyorum, bir de iğne batırmışsınız. Üstelik rengi de yanlış. Bu neyin simgesi? Hangi tarikatın?” dediğinde,

“-Emriniz olur, sizin istediğiniz gibi bağlayalım” deniyor mu?

Bir tv tartışmasında başörtülü bayan, öte cenahtaki bayanın amirane sorgulaması karşısında giyim tarzının masumiyetini ispat için diller döküyor mu?

Bunun adı bir yandan baskı, öteki taraftan ise içselleştirme düzenidir...

Türkiye'de egemen düzen budur.

Baskıcılar ve içselleştirmeciler diye iki kategori oluşmuştur.

Tüm bu yargılamalar, meşruiyyet sınamaları, terbiye girişimleri karşısında, hani şu, Meclis'in bağrında yazılan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” cümlesini haykırma iradesi yüreklerde depreşir mi?

Yoksa milletten yüzde 47 oy almış Başbakan dahil hep birlikte “Milletin mutabakatı var ama bir de kurumların mutabakatı alınmalı” mı deriz?

Bu ülkede bazıları, kendi oylarının, bir milyon değerinde olduğu inancındadır ve toplumun öteki kesimleri, bu çarpık hesaba inandırılmışlardır.

Tam bu yüzden Türkiye demokrasisi, sağlıklı bir demokrasi olamıyor.

Bir cola reklamı vardı.

Kovada bulunan cola şişelerinden birini alan zenci çocuk, uzaktan gelen ve elindeki cola şişesine göz diken dev zenci basketciyi görünce kararlı bir duruş sergiliyor ve şöyle diyordu: :

-Aklından bile geçirme!

Bence bu, demokrasilerde oy vererek toplum yönetimine katılan insanın duruşu olmalı.

Haklarına müdahale karşısında,

-Aklından bile geçirme, diyebilme dirayeti...

Demokrasi gerçek anlamıyla böyle gerçekleşebilir.

Bu noktada ancak düşe kalka ilerleyebildiğimiz söylenebilir.

Şu kadar darbe yemişiz, müdahale ile karşılaşmışız, bu fiili müdahaleler dışında, baskının bürokratik sistem haline gelmesi söz konusu olmuş...

Ama her şey negatif de değil.

Düşmüşüz, ama kalkmışız da...

Belki son zamanlarda, baskı cenahında gözlenen öfke,

-Artık yeter! seslerinin yükselmeye başlaması yüzündendir.

Zaman değişti.

Bir yerlerden sesler yükseliyor.

-Herkes haddini bilsin sesleri yükseliyor.

-Kimse kimseye boyun eğmek zorunda değil, sesleri yükseliyor.

-Ağzı çorba kokuyor, ayağında çarık var, fasa fiso diye nitelenen insanların çocukları devreye giriyor: Babalarından daha yüksek sesle meydana çıkıyor ve:

-Neden, hangi hakla, senin meşruiyyet kaynağın ne diye sorarak geliyor.

Hepimiz bu ülkenin onurlu, eşit vatandaşlarıyız. Kimse kimseye tahakküm hakkına sahip değil. İnsanlarımız bu bilinci içselleştirebilirse, Türkiye'de hakiki değişim o zaman gerçekleşecektir. Bunun için ümitvar olmak gerekiyor.
 
 
ahmet taşgetiren
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: bbetull - 23 Ocak 2008, 01:26:22 ÖS 13
aHMeT TaŞGeTiReN

Türkiye'nin nüfus yapısına ilişkin rakamlar yayınlandı.

    Bu rakamlar hiç kuşkusuz hem birey olarak insanlara, hem bu ülkeyi yönetenlere, hem de, bu ülkeyi stratejik değerlendirmelerinde dikkate alan uluslar arası güçlere mesajlar verir.

    Bir çocuğun dünyaya gelmesi, bir ailenin gündemini etkiler.

    Yaşlanmak her birimizin gündemini etkiler.

    Artı yaşlı bir anne – baba, evlatların gündemini etkiler.

    Aynı şekilde, nüfus katmanları, son derece önemli sorun başlığı sunar sorumlu konumda olanlara..

    Türkiye nüfusunun yarısı 28 yaşın altında demenin bir anlamı vardır.

    Bu, genç, yetişme çağında veya sorumluluk almaya başlamış bir nüfusu işaretliyor.

    0-14 yaş grubunda oranın düşüyor gözükmesi, doğumun azaldığının ve toplumun yaşlanma vetiresine girdiğinin işaretidir.

    Türkiye'de, 65 yaşın üzerinde 7.1 milyonluk nüfusun bulunması, bu rakamın her yıl büyüyecek olması, ciddi bir sosyal güvenlik probleminin mevcudiyetinin işaretidir. Öte yandan huzur evi ihtiyacıdır, huzur evi sorunlarıdır, aile ilişkilerinde gerilimlerdir.

    Köylerin boşalmakta olması önemli bir veridir. Bu, şehirlerde iş gücü açığının büyümesi, köy – şehir salınımında ortaya çıkan kültürel travma ve bunlara bağlı olarak oluşan sosyal karmaşalar demektir.

    İstanbul'un 12.5 milyonluk dev bir şehir haline gelmesi, "Ne olacak bu şehrin hali?" sorusunu getirir tüm Türkiye'nin ve tabii Türkiye'yi yönetenlerin önüne...

    Onun için, nüfus rakamlarını doğru okumak ve bir gelecek tasarımı çıkarmak gerekir.

    Tekrar evimize dönersek...

    Çocuklarımızın her birinin yaş kademelerine ilişkin tasavvurlarımız vardır. Doğduktan sonra onların önünü, o tasavvurlar istikametinde açmaya çalışırız. Onlara yukarıya doğru tırmanmaları için imkan hazırlarız. Onlara, kendi kişiliklerini sağlıklı inşa etmeleri ve kendi kendisi olabilmeleri için malzemeler sunarız. Onların bir idrak seviyesine ulaşmalarını isteriz. İsteriz ki onlar farklı ve bizden daha güzel bir gelecek inşa etsinler.

    Hele Türkiye gibi geçmişi büyük başarılarla dolu, ama, bugün zorluklar yaşayan bir ülkenin, yine başarılı bir geleceğe doğru yürümesinde bizim çocuğumuz nasıl bir misyon ifa edecek? Bu da derdimizdir. 

    Devlet nasıl okur mesela, ülkesinin genç nüfus yapısını?

    Sanırım dağlardaki gencinden ürker.

    Şehirde tedhişe bulaşmış gencinden ürker.

    Uyuşturucuya tutsak olmuş gencinden ürker.

    Ceza veya ıslahevine düşmüş gencinden ürker.

    İş bulamadığı gencinden ürker.

    Eğitim veremediği ya da eğitimleri yarıda kalmış gencinden ürker.

    Oysa devlet bilir ki, genç nüfus, bir ülke için kolay bulunmayacak bir dinamizm potansiyelidir.

    Yani, iyi işlendiği takdirde bir ülkeyi yücelere tırmandıracak bir hazinedir.

    Müthiş bir insan sermayesi kaynağıdır.

    Ve, bir ülkenin en büyük zenginliği insan sermayesi, diğer ifadeyle yetişmiş insan  gücüdür.

    Bir ülkenin en büyük zaafı ise yetişmiş insan açığıdır.

    Bilinir ki, bu genç nüfus ya özgül ağırlığı yüksek bir toplumun cevherini oluşturacak ya da, ıskartaya çıkarılacaktır.

    Yani enerjisini boşa akıtan kitleler haline gelecektir. 

    Böyle bir sonuç, gençliği atıl bir kapasite haline bile getirmez. Bu, gençliğin içinden çıkılmaz bir sorun yumağına dönüşmesidir.

    Türkiye ciddi eğitim açığı bulunan bir ülkedir.

     Bu, genç nüfusun yeterli eğitim imkanına kavuşamaması demektir.

    Böyle bir ortamda devlet, ülke insanının eğitime yönelik bütün hamlelerini teşvik etmelidir.

    Burada, gençlerin önünü kesici, eğitimlerine mani olucu tüm davranışların ülkenin geleceğine karşı bir cinayet olduğunu ifade etmek gerekiyor.

    Meslek liseli diye kanatları kesilen, başörtülü diye eğitimleri engellenen çocuklar, yarın ülkeleri adına, bu engellemeyi yapanların yakasına yapışacaklardır.

    Onun için, bırakınız uçabilen uçsun, diyorum..

    Önümüzdeki birkaç on yılda, Türkiye nüfusunun göstereceği  gelişme seyri, Türkiye'nin dünyadaki ağırlığını tayin edecektir.

    Onun için, bana göre anneler – babalar çocuklarında, gençler kendi yüreklerinde, Türkiye'nin yarınlarının rüyasını görmelidir.

    Önümüzdeki birkaç on yıl...

    Her bir insanımıza en büyük enerjinin yüklendiği bir tırmanma süreci olmalıdır.

    Bu noktada, toplum nüfusunun derinliklerinde yaşayan sivil toplum kuruluşlarının ve cemaat vs gibi farklı sosyal oluşumların üstleneceği misyonun da çok hayati olduğuna inanıyorum. Emek verilecek her bir gencin, yarının Türkiyesini omuzlarında taşıyacağı bilinciyle hareket etmek, her hizmete farklı bir anlam kazandıracaktır.

    Bunu başarabilen bir Türkiye, yıldız ülke olmaya aday olacaktır
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: bbetull - 29 Ocak 2008, 02:04:44 ÖS 14
aHMeT TaŞGeTiReN

Ak Parti ve MHP'yi pusturan çeteyi kastediyorum. Başbakan Erdoğan'ı ve MHP lideri Bahçeli'yi... Meclis'te anayasa değiştirebilmenin çok üstünde bir sandalye sayısını... Onca milletvekilini yani... Nasıl pusturuldu bu koca kütle?

Kamu görevlisinde başörtüsü yasağı kalkmasın! Üniversite dışındaki eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı kalkmasın! Nasıl bu noktaya gelindi? MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır net gerçeği söylemiş: "Başörtüsü Kur'an-ı Kerim'in emridir. Bir inanç değeridir."

Bu kanaati sanırım Başbakan Erdoğan ve Ak Partililerle, MHP lideri Devlet Bahçeli ve MHP'liler de paylaşıyordur. Peki bu "Kur'an emri"nin hangi insanları bağlayıp hangisini bağlamadığına kim karar veriyor? Mehmet Şandır bir şey daha söylemiş: "Sorun kökünden çözülecek!" Peki sorun kökünden çözülüyor mu? Şu ana kadarki bilgilere göre çözülmüyor. Köküyle başıyla duruyor, bir dalda çözüm ışığı var o kadar. Kökü ve dalı duruyor, dedim. Bu bir inanç gereği ise ve inanç gereği özgürlük tanımak söz konusu ise, kamu görevinde ve üniversite dışında baş örtme yasağı niye? Bazı itirazlar var.

1- Kamu görevinde baş örtülürse, laik devlet anlayışı ile bağdaşmaz. Çünkü laik devlet, bir inanç simgesine izin vermez.
2- Üniversite öncesinde kız çocukları ana - baba baskısı altında başlarını örter, bu alanda serbestlik sağlanırsa ana-baba baskısının kapısı aralanmış olur.
3- Tam bir başörtüsü serbestliği, birdenbire herkesi başını örtmeye yöneltir, bu da başını örtmek istemeyen kadınları -üniversitede başı açık öğrencileri- baskı altına almaya yol açar.

 Şimdi soralım: Sayın Başbakan, Ak Partililer, Sayın Bahçeli ve MHP'liler yasakların kalkmaması için öne sürülen bu gerekçelere inanıyorlar mı? Sanmıyorum. Çünkü bu gerekçelerin altındaki varsayımlar doğru değil:

1- Laik devletin başı açıklıkla özdeşleştirilmesi, başı açıklığın, evrensel, layüs'el, tartışılmaz, kutsal ve uyulması gerekli bir giyim tarzı olduğu varsayımına dayanıyor. Buna neden inanalım?
2- Üniversite öncesinde kız çocuklarına ana-baba baskısı yapılacağı varsayımı, hem bu yanlış kanaati onaylamayı gerektiriyor, hem de ana-baba yerine "devlet baskısı"nın kutsanması eğilimine dayanıyor. Bunu onaylaması için önce sayın Başbakan'ın, İHL çağında kızlarına zorla başını örttürdüğünü kabul etmesi gerekiyor. Böyle bir şey yok ki! Ayrıca baş örtüsü yasağı, başlıbaşına bir "baş açma dayatması" ndan başka anlam taşıyor mu?
3- Başörtüsü yasağı tamamen kalkarsa herkes başını örtmeye kalkar, bu defa başı açıklara baskı oluşur. Bu iddia da gerçekten saçma sapan bir varsayımdan yola çıkıyor. Bir kere başörtüsü yasağının olmadığı dönemde kimseye başını örtmesi noktasında baskı yapılmış değil. İki, bu alanda tam bir huzur var. Üç, Türkiye'de herkes başını örtüyor değil. Dört, şayet bir başörtüsü serbestisi kadınların akın akın başını örtmesi ile sonuçlanacaksa, o zaman, başörtüsü yasağı, böylesine bir kadın çoğunluğuna karşı baskı anlamına gelmektedir. Hangi demokrasi, hangi hukuk devleti, hangi insan hakları duyarlılığı böyle bir baskıyı onaylar?

Bu saydıklarımın hepsini AKP'liler de MHP'liler de bilir. Başbakan Erdoğan ve sayın Bahçeli de... O zaman nasıl oluyor da, Meclis'te büyük çoğunluk sahibi bu iki parti, inanmadıkları bir "çözüm çerçevesi" ni "çözüm" diye milletin huzuruna getiriyorlar? Sayın Başbakan'ın söyleyip durduğu "Milletin mutabakatı var ama kurumlar arası mutabakat yok!" sözü neyi anlatıyor? Millet iradesini gölgeleyen bir oluşumu değil mi? Millet iradesinin tecellisine imkân vermeyen bir oluşumu...

Onun adı ne? Ortada öylesine kötü bir denklem var ki, akıllara zarar:

Toplumun büyük bir kesimi özgürlük istiyor, bir kesim de o özgürlüğü vermeyiz, diye direniyor ve yıllar böyle bir sancı ile geçiyor. Yasak meşru, özgürlük meşruiyet dışı... Nasıl bir şey bu? Özgürlük karşıtı o grubun gücü nereden geliyor? Meşru bir güç mü bu? Yoksa çeteleşme denen şey mi? "Başbakan bile asan bir çete!" gerçeği var mı bu memlekette? Ve sevgili iktidarımız, muhalefetimiz bu işi çözebilecek iradeye sahip mi? Başörtüsü ile ilgili tartışmalar, Türkiye'de demokrasinin hâlâ emekleme safhasında olduğunu ortaya koyuyor. Gerisi laf.  
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: vuslat_sevdasi - 21 Şubat 2008, 10:27:02 ÖÖ 10
Hadiseyi, akıl çerçevesinde düşünmek lazım. Öyleyse soralım: -Bu yasak sürdürülebilir mi? -Hayır sürdürülemez.
Gelin irdeleyelim: Başörtüsü, üniversite seviyesinde 40 yıl önce gündeme giriyor. O zamandan beri okuyan genç kızların gündeminde. Örtülü bir yasağa rağmen ilgi sürekli artıyor. 10 yıl önce, üniversiteler kesin yasak uygulamaya başladı.

Ama, genç kızların başörtüsü ile ilgisi bitmedi. Bir kısmı başını açmadı, bir kısmı dışarıda başörtülü oldu, kapıdan girerken başını açtı, bir kısmı başını açsa da içinde ukde ile yaşadı. Her şeye rağmen özgürlük talebi bitmedi. Toplum yüzde 80 civarında bir olumlu görüşle bu talebi onaylıyor. En son bu talep Meclis iradesine yüzde 80'lik bir çoğunlukla yansıdı. Bundan sonra yasağın sürmesi iki ihtimalle mümkün: 1- Yargının, Meclis'in yüzde 80'lik iradesini ters yüz etmesiyle. 2- Askerin, yönetime el koyup fiili bir yasak uygulamasıyla... Evet, sadece bu iki ihtimalle başörtüsü mutlak anlamda yasaklanabilir.

Onun dışındaki itirazlar, Meclis iradesini gölgeleyemeyeceğine, daha önemlisi değiştiremeyeceğine göre, çünkü bu irade, halkın sandıktan çıkan reyine dayandığına göre netice alması mümkün değildir. O zaman diğer iki şıkka gelelim: Soru bir: -Yargının, Meclis iradesini ters yüz edecek bir tavrı, yasağın sürmesini temin eder mi? TBMM bir anayasa değişikliği yaptı, "Yasama" organının kararlarını denetleyen Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa değişikliklerini "esas"tan inceleme ve bozma yetkisi yok. Bu durumda bu Anayasa değişikliğini "esas"tan bozamaması lazım. "Esas" ise, özgürlüğü getiriyor.

Şu sıralar, dışardaki vaveyla, Anayasa Mahkemesini bu anayasa kuralını aşmaya teşvik niyeti taşıyor. Yüce Mahkeme böyle bir şey yapar mı? Yapmaması beklenir. Ama diyelim ki böyle bir şey yaptı, bu yasağın sürmesini sağlar mı? Sağlar, sağlar ama, millet iradesi ile çelişen bir yargı kararı olarak sağlar. O durum ise, sistem ve yargı - millet ilişkisi açısından gerçekten sancılı bir durumu göze almak demektir. "Millet iradesini dışlayan bir yargı kararı" görüntüsü sağlıklı ise, yasak sürebilir. Soru iki: -Askeri bir tavır yasağı sürdürebilir mi? Askeri tavrın farklı kademeleri söz konusu olabilir.

Diyelim asker, "Biz bu özgürlüğe karşıyız" gibi bir açıklama yaptı. Bu da yasa dışı ama, Meclis iradesi, böyle bir tavrı, "Milli irade böyle tecelli ediyor" diyerek es- geçebilir. Askerin tavrı bir bildiri ile sınırlı kalmayabilir. "Çatışma vs" temalarından yola çıkarak bir askeri müdahale yapabilir. Asker gelir, iktidara el koyar, Meclis'i ıskat eder, yasağı sürdürür? Acaba sürdürebilir mi? Bundan önce, tabiidir ki, asker böyle bir iktidarı sürdürebilir mi, sorusunu sormak gerekiyor.

Cevap şu:

Asker böyle bir iktidarı da sürdüremiyor. Asker böyle bir iktidarı, sivil kadrolarla paylaşıyor, sivil kadroların bir ideolojik kimliği oluyor ve halk kısa sürede böyle bir iktidarın ideolojik kimliğini "teşhis ediyor!" O teşhis edilen kimliğin, halk nezdindeki itibarı kadar, askeri müdahalenin de itibarı oluyor. Asker, şu anda başörtüsüne karşı gruplardan bir iktidar oluşturacaksa, o grupların, millet nezdindeki etkinliği, toptan yüzde 20'yi geçmiyor.

Bu durumda askeri müdahale, yüzde 20'nin iradesini temsil etmiş oluyor. Yüzde 20 iradeyle bir yasağın sürdürülmesi, nasıl bir fecaattir, bunu düşünmek yeter. Kaldı ki, bir askeri müdahale, Türkiye'de hep görüldüğü gibi, sonunda sandığa gitmek zorunda ise, böyle bir yasakçı zihniyet sandıktan yine dönecektir. Askerin toplumla ilişkide aldığı yara, fecaatin artısı olacaktır. Bence Asker, şurada benim yaptığım durum değerlendirmesini yapar ve asla millet iradesini dışlayıcı bir tavrın içine girmez. Çünkü, burada tahlil ettiğim iki tavır da biri yargısal, diğeri askeri anlamda "millet iradesi"ni devre dışı bırakıcı bir tavırdır.

Türkiye, o tür yollarda sadece zaman ve enerji kaybediyor. O tür yolların hiçbirisinin Türkiye'ye bir yararı olmuyor. Her iki kurumsal yapının, şu an, ciddi bir toplumsal talebi yansıtan "Başörtüsüne özgürlük" beklentisine karşı, marjinal grupların geliştirdiği özgürlük karşıtı yapılanmaya monte olması kadar sağlıksız bir durum düşünülemez. Bu yasak er veya geç kalkacaktır. Ne kadar erken kalkarsa Türkiye o kadar yakın zamanda normalleşecektir. Devleti elinde kırbaçla toplumu nizama sokuyor gösteren bir yasak, Türkiye'ye asla yakışmıyor


ahmet taşgetiren
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: mucahide - 05 Mart 2008, 11:22:55 ÖÖ 11
1- Operasyon sürpriz olarak başladı, sürpriz olarak bitti. Başlaması sürprizdi, çünkü hiç kimse kış ortasında böyle bir operasyon beklemiyordu. Hatta hiç kimse daha önce yapılan “hava operasyonu”nu bile beklemiyordu. Herkes, hükümeti, “Operasyon yaptırmamak için tezkereyi geciktirdi ve işin ucunu kara bağladı”, diye suçluyordu. Sürpriz olarak bitti, çünkü sınırlı bir süre için planlanmıştı. Bu hava şartlarında uzun süreli ve kalıcı bir operasyonun yapılamayacağı açıktı.

2- Operasyon başarılı olmuş mudur? Bu konuda hemen herkes hem fikirdir. Kış ortasında, kışın en yoğun zamanında, baskın bir harekat ve alt yapının çökertilmesi... “Her zaman geliriz” mesajı. “Gözümüz üzerinizde” mesajı. “Burası artık terör odakları güvenli değil” mesajı. “İşgal gücü ve bölgesel yönetim artık size müsamaha gösteremez” mesajı. Ve “Bu işi bitirmeye kararlıyız, bu işi öncekilere benzemez” mesajı... Bu mesajlar verilmiştir ve alınmıştır.

3- Bu harekat, uzun zamandır yürütülen bir diplomatik harekatın ürünüdür ve o diplomatik harekat, terör örgütünün uluslar arası planda tecridini öngörmektedir. Dolayısıyla, Kuzey Irak'ta barındırılmayacak olan örgüt için dünyada da alan daralacaktır.

4- Burada handikap, bu sınırlı sınır ötesi harekatın, tek başına kalmasında yatıyor. Yani 24'ün 25'incisi olarak bir tür “Askeri antrenman” olarak kalmasında yatıyor. Yani “Arasıra gideriz, antrenman alanında birilerini döver geliriz, bu askeri tecrübe olarak iyidir” gibi bir mantık, terörle mücadele kısır döngüsü diye tanımlanabilecek bir mantıktır ve 25 yıldır Türkiye bu kısır döngü içindedir. Doğru olan ne? Bu operasyonların yeni bir sürecin başlangıcı olmasıdır. Yani “Bu işi bitirelim, kararlılığı... Türkiye çok kan ve enerji kaybetti. Hadise Türkiye'nin ayağına abğ durumunda. Terörü ortadan kaldıralım, teröre kaynaklık eden zemini de rehabilite edelim.” Eğer hükümette böyle bir irade ve programlama varsa, askeri harekat da onun uzantısı ise, sağlıklı bir yola grilmiş demektir. Yoksa hadise “Bataklığı kurutmak değil, sivrisineklerle boğuşmak”tan öte gidemez.

5- Hükümetin böyle bir hazırlığı var mı? Olmalı. Hükümetin, mahalli idareler seçiminde bazı sonuçlar almaktan öte bir külli programı olmalı.

6- Bu noktada, şu son gözlenen Hükümet profili bir zaafı sergilemiş bulunuyor. Biraz açayım: Ben harekatın başlangıcında veya bitişinde Hükümetin inisiyatifi dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum. Amerika etkisi de, genel tutum dışında bana göre sıfırdır. Bu harekatın kısa süreceğini de Hükümet biliyor olmalıdır. Ama o son gün, Cuma günü, üç-beş saatlik sürede sanki iletişimin koptuğu bir “Fetret dönemi” yaşanmıştır. Amerikalı yetkililer konuşmuş, Irak'ın Kürt asıllı Dışişleri Bakanı konuşmuş, medya “Harekat bitti”haberlerini geçmeye başlamış ve asker bile konuşmuştur... Tüm bu zaman içinde Hükümet'ten tek açıklama yoktur, hatta “hükümetin haberdar olmadığı” izlenimini doğuracak bir durum ortaya çıkmıştır. Bunun adı, “İletişim aksaması” mıdır? Yoksa süreci birebir yönetmeme durumu mudur? Burada bir zaaf olduğu muhakkak. Bu bir zaafsa, bence, Hükümet asıl bu konu üzerinde durmalıdır. Çünkü bu mesele, askeri boyutu ile siyasi, kültürel, ekonomik, psikolojik boyutu birbirinden ayrılamayacak giriftlikte bir rehabilitasyon gayretini gerektiriyor. “Askeri boyutu askere havale ettik, tamam” denecek bir hadise değildir. Askeri harekatın sivil yansımasını bile sağlıklı yönlendirmek gerekiyor. Bu noktada DTP'nin, operasyon esnasında Hükümete nazaran -kendi açısından- daha başarılı bir psikolojik harekat yürüttüğünü kabul etmek lazım.

7- Burada son bir not düşmek isterim: Birliklerin o gün çekileceğinden muhtemelen Amerika'nın bile haberi yoktu. Savunma Bakanı Gates'in ve sonra Başkan Bush'un, çekilme üçte bir oranında gerçekleştiği bir zamanda “Bir an önce çekilin” açıklaması yapması, “Türkiye'yi sıkıştırıyor görünelim” gibi bir densizlik söz konusu değilse – ki Türk – Amerikan ilişkilerinin iyileşme sürecine girdiği bir dönemde bu söz konusu olamaz- bu yüzdendir.

8- Bu meselede, Hükümeti yıpratma malzemesi bulmak, ancak kötü niyet ürünü olabilir. Hükümetle Asker, en azından bu konuda fark edilir bir uyum içindedir, hatta Hükümetin “aşırı uyum”undan bile söz edilebilir. Genelkurmay Başkanı, işin başından beri uyumun ve işin gereğinin bu olduğunun altını çiziyor. “Asker işini yaptı ama Hükümet ı-ıh.” gibi bir söylem, çok ucuz bir tarafgirlik gösterisidir ki, onun hiçbir yerde prim yapması söz konusu olamaz.


ahmet taşgetiren
Başlık: Bedeli kim ödeyecek?
Gönderen: vuslatsevdası - 02 Nisan 2008, 10:02:54 ÖÖ 10
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de (7-4 çoğunlukla) yargılamaya tabi tutulması dahil, AK Parti'nin kapatılması davasını görüşmeye oy birliği ile karar verdi. Türkiye, ülkenin bütün ilişkilerini etkileyecek bir türbülans sürecine girdi. Türbülansın ilk boyutunda, Türkiye'nin AB ile ilişkileri ve ekonomik dalgalanmalar olacağı görünüyor.

Soru şudur: -AB ile müzakereler, Ak Parti'nin herhangi bir eylemi sonucu kesilme riskine girseydi, Türkiye'de nasıl bir tepki oluşurdu? Başsavcılık, "laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak" suçundan Ak Parti hakkında kapatma davası açıyor. Bu bir iddia.. İspatlanmadan da gerçeklik iddiası göreceli bulunuyor. Buna karşılık, Başsavcılığın halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi parti için dava açması, uluslar arası planda peşin sonucunu doğuruyor:

-Türkiye'nin demokratik hüviyeti üzerinde kuşku.

-Yargının tarafsızlığı üzerinde kuşku. Bunun biri, Anayasadaki "demokratik devlet" ilkesinin ihlali anlamına geliyor, diğeri ise yine anayasadaki "hukuk devleti"nin gölgelenmesi niteliği taşıyor. Bunlar yeterince vahim mi? Peki Türkiye, böyle bir vahamete yol açan girişime karşı bir yaptırım uygulayabiliyor mu? Kaldı ki işin bir de dış politikada ödettiği bedel var.

Başlangıçta müzakerelerin başlaması, AB ile ilişkiler sürecinde çok önemli bir merhale olarak nitelenmişti. Son zamanlarda ise, Rum yönetimine, Yunanistan'a ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'ye, Türkiye'nin müzakere sürecini engelledikleri için kızıyoruz. Bu engellemelere rağmen, müzakereler, ağır - aksak da olsa yürütülmeye çalışılıyor.

Yunanistan, Rum yönetimi ve Sarkozy'ye karşı da AB bünyesinde Türkiye yanlısı tepkiler oluşuyor. Ama, Ak Parti'ye karşı kapatma davası açıldığından bu yana, AB içinde işler tersine dönmüş durumda. En son, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Olly Rehn, "Kapatma davasına olumlu yaklaşmamız ilkelerimizle çelişir. AKP'nin gizli ajandası bulunduğuna inanmıyoruz." diyor ve müzakerelerin askıya alınacağını söylüyor.

Söz şu: "-Gelinen noktada Türkiye'de parti kapatma olayları yaşanırsa müzakereler kesilir!" Rehn'e göre, "Avrupa demokrasisinde bu tür siyasi meseleler mahkemelerde değil, sandıkta çözülür." "Bu dava en çok Türkiye'nin önüne barajlar dikmeye çalışan Sarkozy'nin işine yarar" şeklindeki bir değerlendirme, ya da "Rumların - Yunanistan'ın eli güçlendi" şeklindeki bir tahlil, kolayca yabana atılır bir tahlil midir?

Açık gerçek şu ki, AB bünyesinde şu anda Türkiye'den yana olanlar, daha büyük bir zorluk yaşamaktadırlar. Ya da bu çevreler şu anda daha çok "Bu davayı önlemek için Türkiye'ye baskı yapmalıyız" noktasındadırlar. Neresinden bakarsanız, Türkiye'ye uluslar arası planda bedel ödeten bir dava ile karşı karşıyayız.

Aynı şekilde hadisenin, Türkiye'de İslam'la ilişkilerin örnek bir denge oluşturduğu iddiasını yaralayan, dolayısıyla, İslam - Laiklik - Demokrasi alanını derin bir kavga atmosferine dönüştüren bir mahiyeti yok mu? Tabii bir de iddianamenin en orijinal boyutunda yer alan "Ilımlı İslam hüviyeti" ve oradan "şeriata yol alış" kurgusu ile "Bu işi ABD ve AB yönlendiriyor" yargısını dikkate almak var.

Böyle bir tavır, bir noktada Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkisini de "sakıncalı ilişki" halinde görüyor. Eğer iddianameyi hazırlayanlar, orada yazılanlara inanıyorlarsa, o zaman, ABD ve AB ile ilişkilerin üstünü çizmekte de mahzur görmüyor, dolayısıyla Türkiye'ye dış politika alanında köklü bir değişiklik telkin etmeye yöneliyor, demektir.

Bütün bunları, hiç kimseye hesap verme durumunda olmayan bir başsavcı olarak ve bir tek iddianame ile yapmanın Türkiye'yi demokratik dünya gözünde çok ilginç bir ülke haline getirdiği kuşkusuzdur. Bir subay, Doğu'da bir köyde, köylülere pislik yedirdi, AİHM'nin verdiği ceza ile bedelini millet ödedi. Şimdi, AB ile müzakerelerin kesilmesinin bedelini kime ödeteceğiz?

Deniyor ki: -Yargı bunları düşünmez. Acaba? -DGM'lerdeki asker kökenli yargıçlar anayasa değişikliği ile neden oradan çıkarıldı acaba? -Ya da idam cezası neden kaldırıldı? Siyasetçi, yaptığı yanlışın bedelini sandıkta ödüyor. Yargı bağımsız.

Yargının tavrı ülkeye siyasi bedel ödetirse, bunu kim ödeyecek? Yargı halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi partiyi kapatır ve gerisini hesap etmez! Ülke ekonomisi bir türbülansın içine sürüklenir, yargı hesap etmez! Bu mudur? "Devlet krizi, devlet krizi" deniyor. Devlet krizi varsa, işte bu anlayıştadır.

Ve bu süreç sonunda yargının da çok net bir millet yargısına hedef olacağı kuşkusuzdur.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Bedeli kim ödeyecek?
Gönderen: serzeniş_ - 03 Nisan 2008, 04:59:01 ÖS 16
anayasa bir insan elinden çıkmış ki bu durumda siz nasıl bir tarafsızlık bekliyosunuz ki..adamların hangi taraf işine gelirse ona göre oy verirler ona göre davranırlar...türkiyede olan şeyler bunlada kalmaz...daha neler olacak görecez...
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: vuslatsevdası - 07 Nisan 2008, 02:12:03 ÖÖ 02
Darbe yaptın ne oldu? Kimin canını okudun

'Hadi darbe yapalım! Yaptın. N'oldu? Milletin canına okudun. Hadi parti kapatalım. Kapattın. N'oldu? Seçimlerin canına okudun' Ahmet Taşgetiren yazdı:
 
 
 
Ahmet Taşgetiren'in yazısı

Ağa ile kahyanın hikayesini bilirsiniz. Atlı arabaya binmişler, şehre gidiyorlar. Ağanın keyiflenesi tutmuş. Ağa kimle keyiflenir, tabii ki kahya ile...

Yolda gördüğü at pisliğini gösterip, seslenmiş kahyaya: -Bak kahya, demiş, şu pisliği ye, sana şu kadar altın lira vereyim... Kahya bir pisliğe bakmış bir altın liraları düşünmüş, yutkunmuş, yutkunmuş, para tatlı gelmiş.

-Olur ağa, demiş. "N'olacak, bir hamlede yutarım." diye düşünmüş. Ve yemiş. Ağa, altın liraları saymış kahyanın eline. Sonra, içi içini yemeye başlamış. -Ulan demiş, durup dururken altın liraları saydık kahyaya. N'olacak, adam yedi işte. Neyi eksildi? Biz de çok mühim bir şey zannettik pislik yemeyi... Sonra dönmüş kahyaya: -Ula kahya, demiş, hadi bir pazarlık daha yapalım. Ben yiyeyim şu yolun kenarındaki pisliği, sen o parayı geri bana ver. Kahya, bakmış, düşünmüş, ağanın pislik yemesi ona keyif vermiyor ama, ağayı kırmak olmaz, nasıl olsa ağa çıkarır bunun acısını kendisinden, iyisi mi ağanın suyuna gitmeli...

-Olur ağa, demiş. Ye vereyim parayı... Ağa da yutkuna yutkuna yemiş yoldaki pisliği... Sonra n'olmuş? Ağa şöyle demiş: -Bu para benim paramdı, sana gitti geldi, yine benim param oldu. Peki ama biz niye yedik o pisliği?

 Evet, niye yaparız biz bu akıl almaz işleri? -Hadi darbe yapalım! Yaptın. N'oldu? Milletin canına okudun. Millet temsilcilerinin canına okudun. Sana emanet olarak verilen silahı yanlış kullandın, ve temsil ettiğin askeri kurumun canına okudun. Ülkenin canına okudun. Ama sonunda işler gene milletin tercihine kaldı. Şimdi şafaklarda "Türk silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuştur" diyenler nerede?

Hadi parti kapatalım. Kapattın. N'oldu? Seçimlerin canına okudun. Sandığın canına okudun. Millet iradesinin canına okudun. Demokrasinin canına okudun. Temsil ettiğin yargı kurumunun canına okudun. Ülkenin ekonomisinin, siyasetinin, itibarının canına okudun. Ama işler sonunda gene milletin tercihine kaldı. Şimdi "Sizi buraya getirenler böyle istiyor" diyenler nerede? En kötü ihtimalleri düşünelim. Diyelim ki -Halktan yüzde 47 oy almış olan parti kapatıldı. -38'i milletvekili, 71 kişiye siyaset yasağı çıktı.

-Erdoğan'a da 5 yıl yasak geldi. Tarih sona mı eriyor bu "en kötü" nün senaryosu ile... Yoo, tarih yeniden başlıyor. -Yeniden parti, yeniden derleniş toparlanış, belki yeniden seçim, yeniden Meclis, yeniden Hükümet ve her şey yeniden... Bu iş biraz Sokullu Mehmet Paşa'nın Venedikli elçilere söylediği söze benziyor. Hani İnebahtı'da Türk donanmasını yakarlar ve o zaferin sevinciyle İstanbul'a gelip Sokullu Mehmet Paşa'ya akrep gibi sokucu laflar söylerler. Sokullu onlara şunu der:

"-Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz de donanmamızı yakmakla bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar. Göreceksiniz bu millet, donanmamızın yelkenlerini atlastan yapacaktır. " Bakın yakın tarihin seyrine: Türkiye her kural dışı müdahaleden sonra, çok daha gür bir biçimde, milletin sağlıklı temsiline imkan veren bir demokrasiye doğru yol alıyor. Millet herkese "Bana bırak, diye sesleniyor. Benim tercihime saygılı ol. Her şeyi benden iyi bildiğini zannederek kaba kuvvetle devreye girme!" İkide bir devreye girip, millet iradesini tanzim etmek isteyenlerin mağrurane duruşu karşısında milletin canı da sıkılıyor.

 -Ey bil cümle ağalar! Artık, "Niye yaptık biz bu işi?" demekten vazgeçsek, ha, olmaz mı? Memleket olarak ağzımızın tadının yeterince kaçtığı yetmez mi?

BUGÜN
Başlık: ATATÜRK VE İSLAM
Gönderen: kutlugil - 26 Nisan 2008, 05:41:22 ÖS 17
                                                 ATATÜRK VE İSLAM

Atatürk ve din ilişkisi çok tartışılmıştır. Bugünlerde “kimlik tartışmaları” ve “referans arayışları” içinde de onun bu alandaki tavrı gündeme geliyor.

Peki gerçek ne idi?

Şu söylenebilir ki, Mustafa Kemal Atatürk dindar bir insan değildi. Yetişme dönemi okumalarında pozitivist kaynaklarla buluştuğu, ondan kalan metinlerde inanç alanına yönelik sorgulayıcı notlar yer aldığı biliniyor.


Türkiye’de Mustafa Kemal misyonunu dinle hesaplaşma gibi görenler, Cumhuriyet’i ve laikliği toplum hayatından dini tasfiye gibi tanımlayanlar, onun bu yanından yola çıkmayı tercih ediyorlar.

Ama bir de Mustafa Kemal - din ilişkisinin daha olumlu boyutta ele alındığı yaklaşımlar söz konusu. Bunlar da kendilerine gene Mustafa KemalPaşa’dan metinler buluyorlar.

Hangisi gerçek?

Belki ikisi de…

Farklı zamanlarda farklı Mustafa Kemaller’den söz etmek mümkün.

Bir, kendi düşünce - inanç dünyasında Mustafa Kemal, bir, savaş ortamlarında, milli mücadele yıllarında Mustafa Kemal, bir, devrimler sırasında Mustafa Kemal…

Kendi inanç - düşünce dünyasını bir kenara bırakalım, çünkü bizi, daha çok, hayata yansıyan profili ilgilendiriyor.

Burada da, devrimler sırasında, laiklik operasyonlarında dini alana mesafeli bir kişilikten söz etmek mümkün. En azından toplumun önemli bir kısmının onun misyonunu böyle okuduğu açık. Toplumun önemli bir kesimi böyle algılamasına, bazan Atatürk’e sahiplenen kimi kesimler bu mesafeli duruşu çok daha katı biçimde yorumlayarak “din karşıtı” bir Mustafa Kemal profili ortaya çıkarmasına rağmen, Mustafa Kemal Paşa bu dönemdeki uygulamaları “Din istismarına mani olmak, dinin ulviyetini korumak, dinin yıpranmasını önlemek” şeklinde niteleyerek, “Dine saygı” lı bir duruşu tercih etmiştir.

Ama, özellikle memleketin varoluş - yokoluş mücadelesinin verildiği süreçte bir başka Mustafa Kemal portresini çizmek gerekiyor; ki orada İslam’la ilişkiyi son derece önemseyen bir kişilik vardır.

Bence, bugün Mustafa Kemal’in tam da o portresini okumak gerekiyor.

Şunun için gerekiyor:

Mustafa Kemal Paşa iyi bir asker. Önemli bir kurmay. Birinci Cihan Savaşı cephelerinde bir büyük devletin can savaşında rol almış ve üzerine milli mücadelede öncülük görevi düşmüş bir asker. Böyle bir askerin en iyi bilmesi gereken şey, kuvvet değerlendirmesidir. Ve orada, kendi halkını tanımak, onu bir savaşa güç olarak sevk etmek son derece hayatidir. Kendi halkınızın mukaddeslerini bilmeden, onunla buluşmadan, hatta onunla cepheleşerek bir yere gidilemeyeceğini en iyi komutan bilir.

Onun için Mustafa Kemal Paşa’yı Balıkesir Zağanos Paşa Camiinin minberinde bir vaiz gibi cemaata hitap ederken görürüz.

-Ey Cemaati Müslimin…

Aynı kürsüde Mehmet Akif vardır, mü’minlerin yüreğini vatan savunması için ateşleyen…

Onun için Mustafa Kemal Paşa’yı Erzurum - Sivas Kongrelerinde sarıklı hocalar - şeyhler arasında görürüz. (Başbakanlıkta iftar düzenlenmesini post modern darbe gerekçesi yapanlar, bu yüzden parti kapatanlar için anlaşılmaz bir tavır olmalı. Bunun gibi, başörtülü bir kadınla yanyana görünmekten kaçan devlet büyüklerinin tavrı da anlaşılması kolay olmayan tavırlardandır. )

Onun için Lozan’da İslam, Türk Temsilci Heyetinin tezinde, bu ülkenin Türk - Kürt tüm Müslüman halklarının ortak hamuru olarak nitelenir ve Kürtlerin azınlık diye nitelenmesinin önü alınır.

Onun için Mustafa Kemal Paşa, bu ülkenin ortak paydası olarak İslam’dan yola çıkar ve farklı Müslüman etnik unsurları “Anasır-ı İslamiyye” bütünlüğü içinde zikreder.

Demek ki…

Ülkenin hayat - memat mücadelesi verdiği zamanlarda hatırlanacak ortak değerdir İslam.

Geçen 80 küsur yıl içindeki uygulamalarda zaman zaman zihniyet farklılaşmaları olduğu açık. Ama, ben düşünürüm ki, ülkenin geleceği üzerinde gerçekten sorumluluk hissedenler, İslam’ın bu noktadaki ihmal edilemez misyonunu görmezden gelemezler.

Şu anda CHP’nin öncülüğünde sergilenen tavır, ne zamanı, ne zemini, ne de Mustafa Kemal Paşa’yı doğru değerlendiren bir tavır değildir.

Ben, hayallerimi dile getirdiğim “Deli Dolu Bir Yazı”da, Başbakan’la Genelkurmay Başkanı’nı, Diyarbakır’da bir Bayram Namazında yanyana durmaya çağırmıştım.

Hayal işte!

Mustafa Kemal Paşa olsa, bunu yapar mıydı?

Eğer ülke bütünlüğü için bunun anlamlı olacağını bilse yapardı. İsterseniz pragmatik bir duruş deyin, yani faydasına inanarak… Bugün, İslam zemzem olsa, ölüm halinde ağzına almak istemeyen kesimlerin sorumluluk duygusu (sorumsuzlukları mı demeliydim yoksa?) yanında gerçekten bir farklılık arzediyor o.

Şunu söylemek sadece bir gerçeğin ifadesi olacaktır:

Mustafa Kemal Paşa asla İslamsız bir Türkiye’yi aklına getirmemiştir. Hatta ben, Osmanlı’nın can pazarından çıkıp gelmiş bir devlet adamının, İslamsız bir Türkiye’nin olabileceğine inandığını da düşünemem. Kişisel inancı ne olursa olsun! İslam Türkiye’nin olmazsa olmaz bir gerçeğidir çünkü. Ve bunu en iyi, en zor zamanlarda Türkiye’nin sorumluluğunu üstlenmiş olanlar bilecektir.

                                                                           Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
Gönderen: ozanca - 26 Nisan 2008, 06:42:41 ÖS 18
Mustafa Kemal için Dindar kelimesini kullanamayız gibime geliyor ...
Dindardı demek daha uygun olur ...
İlk gençlik yıllarında gençlik yıllarında hatta olgunluk dönemine kadar dindar kalmış olabilir ...
Fakat sonraları gerek degişen cevresi ( kötü adamlarla arkadaşlıgı degil ) gerekse elde ettigi iktidar onu degiştirmiştir ...
O dönemleri iyi irdelemek lazım bence ...
Ne kimilerinin iddia ettigi gibi bir deccal ne ajan ...
Aslında gerek ondan öncesi gerekse onun dönemindeki pek çok aydında aynı seyir var ..
Mustafa Kemali digerlerinden ayıran gercekten iktidarada sahip olması ...
Dini baltalamaktan cok dini vicdanlara hapsetme dini toplumsal hayattan soyutlamayı amaç edinen eylemleri var bence ...
Cunki geri kalmadaki sebebler arasında görüyor dini ögretiyi ...
Ama dinide yeniden yapılanma için kullanılması gereken yerdede kullanmaktan geri kalmıyor ...
hangisi  Atatürk ..
Hepside Ataturk ama elbette ömrünün sonlarında verdigi meyveler onu tanımlamamız için yeterli ..
Selamlar ...
Başlık: Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
Gönderen: maxpayna - 26 Nisan 2008, 09:06:09 ÖS 21
forumumuzdan;

ISTE! ATATURK'U DEGISTIREN KITAP! (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=2255.0)

Atatürk’ü koruma mı; fetişleştirme mi? (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=2288.0)

Atatürk'ün gizli kalmış röportajı (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=1091.0)

Kemalizm (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=599.0)

DERS KİTAPLARINA ASKERİ DENETİM (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=1135.0)

aTaTüRK'ü PeYGaMBeR iLaN eTTiLeR (http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=3045.0)

bu da benden;

Mustafa Kemal ve ISLAM !!! (http://maxpayna.blogcu.com/814128/)
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: ozanca - 06 Mayıs 2008, 01:45:21 ÖS 13



 06 / 05 / 2008 08:18

   

AHMET TAŞGETİREN'in yazısı...

Ak Parti ve laiklik

İslam dünyasında din - devlet ilişkilerinin farklı modelleri var. İslam'ı referans alarak yönetilen, bir anlamda "Şeriat"la idare edilen İslam ülkeleri var, "Kanunlar İslam'a aykırı olamaz"dan yola çıkarak din - devlet ilişkisini farklı bir çerçeveye oturtan ülkeler var...

Bir de laikliği benimseyen İslam ülkeleri var.

Ama orada da laiklik, mutlak din - devlet ayrımı tarzında gerçekleşmiyor, devlet denetiminde bir din olgusu olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye bu üçüncü modele giriyor. Türkiye aynı zamanda demokrasiyi benimsemiş bir ülke. Demokrasiyi benimsemiş ülkelerde, halk iradesinin belirleyici olması esastır.

Söz konusu İslam ülkesi olunca, orada, "Acaba halk isterse İslam'ı sistemin üstün değeri olarak kabul edebilir mi?" ya da kestirmeden sorarsak "Halk sandık yoluyla sistemi İslamlaştırabilir mi?"

Türkiye'de bu soruya "Hayır, o kadar demokrasi olamaz, cevabı veriliyor.

Çünkü laiklik, bir dinin referans olarak alınmasını önlüyor." Türkiye'de siyaset bu esasa göre yapılıyor. Dini referanslı bir parti kurulamıyor, din referanslı olduğuna karar verilirse, o parti kapatılıyor.

Şu anda Ak Parti hakkında tam da bu sebeple kapatma davası açılmış bulunuyor. Ak Parti iktidar partisi ve halktan yüzde 47 oy almış.

Bu, 16.3 milyonluk bir halk iradesine tekabül ediyor. Daha önce bu sebeple kapatılan Refah ve Fazilet, dışardan "İslamcı bir parti" olarak tanımlanır, onlar da, sistemin laik karakterine karşı olmadıklarını belirtmelerine rağmen, "İslamcı parti" tanımlamasına itiraz etmezlerdi.

Ak Parti yola hem "İslamcı parti değiliz", "Devlet yönetiminde Kur'an'ı referans almıyoruz" diyerek, hem de "Laikliğe bağlıyız" ikrarını yaparak çıktı.

Ak Partililerin düştüğü şerh, "kişiler laik olmaz, devlet laik olur" söylemiydi. Bununla, "Biz, bu partinin mensupları ve yöneticileri, bireyler olarak Müslümanlığımızı korumak isteriz, ama devleti yönetirken din referanslı davranmayacağız." demek istiyorlardı.

Bu bir laiklik yorumu idi. Buna göre, kişi, devlet yönetiminde dini öncelikle davranmaz, ama, kendi hayatında dini yaşayabilirdi, yaşayabilmeliydi. Ak Parti liderliği,. her ortamda laiklik vurgusu yapmaktan kaçınmadı. Bunu, Müslümanlığı ile çelişir bulmadı.

Bu yaklaşım, Ak Parti liderliğinin, geçmişteki zihin dünyası açısından önemli bir farklılaşmaydı. Önceleri, laikliğe belki de ilkesel olarak eleştirel dururlardı.

Bu yeni duruş içinde, kendi toplum zeminlerinde yadırganabilirlerdi. Bunu göze aldıklarını söylemek lazım. Ama yadırganmadılar. Eğer bu laiklik yorumu hayata geçirilebilir, oradan da nisbi de olsa bir inanç özgürlüğü çıkabilirse, Türkiye'de bu alanda yaşanan sancı bir ölçüde hafifleyebilirdi.

"Laiklik gerçekte inanç özgürlüğüdür" yaklaşımı sözde kalmaz, belki gerçekten Türkiye, İslam dünyasında, İran'dan da, Pakistan'dan da, Tunus'tan da farklı bir özgürlük adası olabilirdi. Türkiye'de olanı "Laiklik - Demokrasi - İslam altın üçgeni" diye tanımladı ya CHP lideri Baykal, onun içi gerçekten dolabilir miydi?

Ak Parti modeli bunun arayışıydı: Türkiye'nin bütün Cumhuriyet dönemini kapsayan İslam - Laiklik - Demokrasi sancısına bir tedavi yolu...

Bu, nihai tahlilde, "İslam ülkelerine özgü bir laiklik tanımı" demekti. "Ak Parti modeli"nin İslam ülkelerinde bile ilgi çektiği söylenebilir. -Türkiye laiklikle İslam'dan uzaklaştı, tarzında çok dolaşan bir yargı vardır birçok İslam ülkesinde. -En iyi İslam bizde yaşanır.

Bunu da laiklik sayesinde elde ettik! sözü de Türkiye'deki laiklik güzellemesinin ifadesidir. Reel olan ise, Türkiye'de Müslümanlar için de bir inanç özgürlüğü problemi bulunduğudur. "Ak Parti modeli" bu sancıyı giderme formülü olabilir miydi? Bir ara Ecevit de "İnançlara saygılı laiklik" arayışı ile, daha özgürlükçü bir laiklik yorumuna yönelmişti. "CHP modeli" ona göre de problemliydi.

DP - AP - ANAP çizgisi de, özgürlükçü yorum arayışındaydı.

Şu an olan ne?

Ak Parti hakkında tam da "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak" suçlaması ile kapatma davası açmak, laikliğin bu anlamdaki yorumunun üstünü çizmektir.

Bu çizgi toplumun yüzde 97'sinin görüşünü yansıtsa bile, onun da üstünün çizilebileceği ifade edildiğine göre, ortaya gerçekten çok garip bir durum çıkıyor.

Bugünkü Türkiye'ye baktığımızda şöyle garip bir soru sorulabilir: -Dini duyarlılığı olan bir insan, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık veya herhangi bir kamu görevi yapabilir mi? Kendisini dini görünülürlüklerden nasıl uzak tutar ve nasıl, laik bir imaj çizebilir?

Bu sorunun cevabı zor.

Toplum nezdinden baktığımızda da, sistemin jakoben laik karakteri, bir laiklik yorumunu daha tasfiye ediyor, kanaatine ulaşmak mümkün.

Geriye ne kalıyor?

Dayatma!

Bu sonuç, toplumsal zemin kaybına yol açması, toplum dışı hale getirmesi açısından, laikliğe vurulan bir darbe gibi de görülemez mi?

Son soru:

-Ak Parti'yi kapatmak laikliği korumak mıdır, laikliğin canına okumak mıdır?



Bugün
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 08 Mayıs 2008, 03:59:58 ÖÖ 03
    AKP neye hakim?
   
 
Başbakan Erdoğan'ın "Ak Parti'nin kapatılacağını düşünmüyorum" sözü acaba bir bilgiye mi dayanıyor, yoksa bir temenniyi mi yansıtıyor?

Şu süreçte iş gelip "Bilmek" mastarında odaklaşıyor. Acaba Başbakan Erdoğan neleri biliyor? "Satranç kralların oyunudur" denir. Satranç oynayan kişi, rakibinin birkaç hamlesini sezebilmeli ve birkaç hamlelik oyun kurabilmeli. Acaba Başbakan ve Ak Partililer, kapatma davası ile ilgili olarak neleri biliyorlar? Bazı sorular sormak istiyorum:

-En başta bu davayı kim açtı? Bir tek Cumhuriyet Başsavcısı'nın iradesi ile mi açıldı yoksa süreci başlatan o olsa bile, olay, büyük bir operasyonun uzantısı mı ve o operasyonun arkasında kimler var?

-Operasyon bir siyasi planın parçası ise, bu planı kurgulayanlar Anayasa Mahkemesi'ni de etkileyecek durumda mı? -Operasyonla Asker'in ilişkisi var mı? Şayet Asker'in ilişkisi yoksa, Türkiye'de hem siyasi iktidarı, hem Asker'i aşan ve ülkenin tüm dengeleri ile oynayabilen bir "Yapı"dan mı söz etmek gerekiyor? -Böyle bir yapı varsa, siyasi iktidar bunun farkında mıydı, şu anda hangi ölçüde farkına varabildi? -Böyle bir yapı varsa siyasi iktidar o yapının legal - illegal boyutlarının demokratik sistem içinde nereye oturduğunu düşünmektedir? Geçen 6 yıl içinde siyasi iktidar, ülkedeki illegal yapılanmalar karşısında ne yaptı?

-İktidar, Ak Parti'ye açılan davanın, Türkiye'ye bir bedel ödettiğini düşünmekte midir, eğer bunu düşünmekte ise, bu bedeli ödeten yapıya karşı ülke yönetiminden sorumlu kadrolar olarak yeterli tepkiyi verebildiğini düşünmekte midir? -Devletin, Başbakan'a karşı sorumlu olan istihbarat birimleri böyle bir sürecin başlatılacağını bilmekte miydi, biliyor idiyseler bunu Başbakan'la, Cumhurbaşkanı ile ya da mesela İçişleri Bakanı ile paylaştılar mı? -Bu operasyonun kapsamı nedir?

Operasyon, sadece Tayyip Erdoğan'ı biçmeyi mi amaçlamaktadır, yoksa bütünüyle Ak Parti'nin defterini dürmeyi mi? -Bu operasyonun, kapatmadan sonraki hedefi nedir? Her şey, Ak Parti'nin bir başka isimle yeniden ve belki daha da güçlü geleceğini gösterirken, Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasak söz konusu olsa bile "Bağımsız" aday olarak yeniden Meclis'e girmesi mümkün olduğuna göre, operasyon, "Aslanı yaralı bırakma" anlamına gelecek bir plan yapar mı? Yoksa Tayyip Erdoğan'ı tamamen bitirmek amacıyla adım adım başka şeyler mi devreye sokulacaktır?

-Operasyonun, kapatmadan sonra Ak Parti'nin parçalanması noktasında bir hesabı var mıdır? -Kapatma davası açılalı (14 Mart) aşağı - yukarı iki ay oluyor. Bu süre içinde operasyona karşı iktidar olarak sergilenen tavır sağlıklı mı? İktidar son iki ay içinde güç mü kazandı, güç mü kaybetti? -Ekonomide gözlenen negatif görüntüler, bu operasyonun parçası mı? -Ergenekon davasındaki belirsizlik, 1 Mayıs gerilimi, Gençay Gürsoy'un gözaltısı, Ahmet Türk'ün elini sıkmamak, Sabah - ATV olayı... Hükümetin negatifini mi besledi, pozitifini mi? Bir imaj yaralanması endişesi yersiz midir? -Operasyonun başlamasından bu yana ortaya konan tavır, Ak Parti'ye oy veren kitlelerin duygularını tatmin etti mi? Bir "Çaresizlik" izlenimi verilmiyor mu? -"Kendine demokrat" iddiasının belli kesimlerde kalıcı bir yargıya dönüşmesi sağlıklı mıdır?

-"Etkili bir bakan"a atfen medyaya yansıyan "güven kazanma jestleri", gerçekte kimin güvenini kazanmaya yönelik olarak dillendirilmiştir? Ak Parti kime güven verirse bu davadan kurtulması mümkündür? Böyle bir güven talebinin muhatabı yoksa, ortada sadece gardı düşmüş bir aktör görüntüsü kalmıyor mu? Bütün bu sorular, aslında Türkiye'de iktidar olmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Başlıktaki "Ak Parti neye hakim?" sorusu bu açıdan anlamlı. Bir Başbakan ve iki bakan asılmış, Cumhurbaşkanları cezaevine yollanmış, bir başbakan şapkasını alıp gitmiş... Çaresiz kalmışlar...

Şimdi bir tek fark var. Sözünü ettiğim isimler askeri müdahale ile karşılaşmışlar ve iktidardan uzaklaşmışlardı. Şimdi Ak Parti, hem kapatma davası ile karşı karşıya hem de iktidara devam ediyor. Hani insan, bunun birtakım komploları ortaya çıkarma imkanı vereceğini düşünüyor. Şu sıralar, "Kuzu kuzu başını giyotine uzatma" ihtimali de kamuoyunun söz dağarcığını besliyor. Toplum, hâlâ hükümet etmekte olan bir kadrodan, operasyonları boşa çıkarmasını ve millet iradesini savunmanın bir yolunu bulmasını bekliyor.
 
 Ahmet Taşgetiren


Başlık: Atatürk'ün İslamiyete Bakışı
Gönderen: pambuli - 08 Mayıs 2008, 02:48:26 ÖS 14
Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz’ M.Kemal Atatürk

Atatürk’e göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi İslamiyet’ten uzaklaşmaktı:
‘Türkler’ diyor Atatürk, ‘İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor…
Evet, Türk insanının yaşadığı din gerçek İslam’dan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu bir dindi. Bu din, Türkiye’yi karanlığa götürüyordu. Bu gidişi durdurmanın tek çaresi vardı: Gerçek İslam’ın halka anlatılması… Yani hurafeleri, batıl inançları içinde barındırmayan, Atatürk’ün, ‘akla, fenne, ilme uygun…’dediği, dinin özünü teşkil eden Kuran’ın anlatılması gerekiyordu. Atatürk bu amaçla şunları söylüyordu:

Türk Kuran’ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu Kitap’ta neler olduğunu Türk anlasın.

Atatürk, Kuran’a olan bağlılığını onu ‘Kitab-ı Ekmel’ yani (En Mükemmel Kitap)diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü’ne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler üzerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişinde bulunmuştu.

Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimiz’in hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allah’ın kudretinden söz etmiştir. İslam Dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)’in de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir.
Din eğitiminin öneminin de farkında olan Atatürk, bu eğitimin okullarda verilmesi gerektiğini şu sözleriyle ifade etmiştir:

Her fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.

Atatürk, dinimizin akıl ve mantığa uygun olduğunu da aşağıdaki sözleriyle belirtmiştir:
Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır.
Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.
İslam Dini hakkında bu kadar güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu düşüncelerini dile getiren Atatürk, açıktır ki Allah’tan korkan, Allah’ın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslümandı.

Atatürk; Peygamber Efendimizi çok iyi tanımış, onun üstün özelliklerini çeşitli vesilelerle anlatmıştır:

O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür.
Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed (sav) bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.
‘O’nun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar.
Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O’nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır.

Atatürk’ün Hz. Muhammed (sav)’e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir:

Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir
Başlık: Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
Gönderen: pambuli - 08 Mayıs 2008, 03:10:19 ÖS 15
Tarafgilli görüşler mevcut, farklı amaçlar güden bi metin hazırlanmış dedim ama Harun Yahya nın yazdığını görüncede şaşırdım..Yani madem bu denli 'görüş zenginliği yahut hakikat gözlüğünü kullanan' bi insan bunca olmaması gereken değişikliklere niçin önderlik etmiş?? Kuran hizmeti adına mı yapıldı yani. Abesle iştigal bi fikir olmasından ziyade,düşündürdü beni. KURAN,ASR-I SAADET anlayışları adı altında lans edilmek istenen farklı boyutlar söz konusu gibi geldi bana.
Fazlada akıl bulandıracak hususlar da yok denebilir bi zaviyeden de. Zira demişya yukarda "Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir" burda da niyet aşikar...
Başlık: Ynt: ATATÜRK VE İSLAM
Gönderen: ozanca - 08 Mayıs 2008, 10:30:29 ÖS 22
Harun Yahyanın görüşleri birazcık karışıktır ...
Bir şey akıl ve mantıga , milletin ve dinin menfaatine ise yapılır uygulanır ..
Bunu dini veya din dışı diye nitelemeye çalışmak ortalıgı karıştırmaktır ...
Gerek Ataturk gerekse kendine biçtigi misyon olarak pekte tasvip edilecek görüşleri yok bence ...
En guzeli ne dogrucu ne yanlışcı muamelesi yapıp kendi halimizde eserlerini okumak ..
Selamlar...
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ... İddianame - Cevap - Laiklik Farkı
Gönderen: Aysegul - 09 Mayıs 2008, 02:32:59 ÖS 14
İddianame - Cevap - Laiklik Farkı

İddianameyi ve Ak Parti'nin "Cevab" ını okudum. İlk kanaatimi söyleyeyim: Hukuk çerçevesinde kalınırsa bu "Cevap" bu "İddianame"yi ezer. Ama işin içinde laiklik var ve Türkiye'de o alan her türlü kararı geçerli kılmaya yetecek bir potansiyel taşıyor.
Dava da "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak"tan açılmış; öyleyse ana tartışmanın laiklik üzerine olması tabii. Nitekim "İddianame"ye "Cevap" laiklik konusundaki yaklaşım farkı vurgulanarak veriliyor. Cevapta "Fark"a dair sözler çok net: "Bu davanın açılmasının temel nedenlerinden biri, iddianamede savunulan laiklik anlayışı ile partimizin laiklik anlayışı arasındaki farklılıktır. Buradan hareketle laikliğin gerekleri konusunda da farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir." Sonra da Başsavcı'nın yaklaşımı ile Ak Parti arasındaki yaklaşım farkının niteliği anlatılıyor. Cevapta Başsavcı'nın yaklaşımı şöyle özetlenmiş:

 "İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken "bir uygar yaşam biçimi" ve "yaşam felsefesi" şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, laiklik "toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması" dır. Laikliğin bu yorumu 19. yüzyıl pozitivizminin katı "ilerlemeci" anlayışına dayanmaktadır." Ak Parti'nin laiklik anlayışı ise şöyle ifade ediliyor:

"Buna karşılık, AK Parti'nin laiklik anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit içermemektedir. Aksine, bu anlayış tüm bireylerin farklı inanış ve yaşam biçimleriyle barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını öngörmektedir. Buna rağmen, iddianame partimizin demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışını ve onun gereklerini laikliğe aykırılık olarak göstermeye çalışmaktadır.

Buna delil olarak da, Başbakan'ın laikliğin bir din olmadığı, dine alternatif olarak sunulmasının yanlış olduğu ve bireylerin değil devletin laik olabileceği yönündeki bazı sözleri kullanılmaktadır (s.28, 30). Modern laiklik anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasi bir ilkedir. Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2'nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir ilke olan laiklik, Devletin bir niteliği olarak sunulmuştur.

Anayasanın 24'üncü maddesindeki din istismarı yasağının amacı da, esasen Devletin laik niteliğinin aşındırılmasını engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik, toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2'nci maddesinin gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir." Bu anlamda laiklik, çağdaş demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir.

Devletin inançlar karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını gerektirmektedir. İktidarımız süresince laikliğin bu iki temel ayağını aksatacak herhangi bir icraatın içinde olmadık, bundan sonra da olmayacağız." Laiklik, devlet tarafından empoze edilen bir yaşam biçimi mi, yoksa devletin herhangi bir dini referans olarak almama, farklı inançlar karşısında tarafsız kalma ve insanların özgürlük alanını koruma disiplini mi? İhtilaf burada ve muhtemelen Anayasa Mahkemesi üyeleri de, bu fark içinde bir tercih yaparak karar verecekler.

Peki bu konuda AYM'nin yaklaşımı ne? Aslında Başsavcı İddianamesinde AYM'nin başörtüsü ile ilgili kararının gerekçesindeki laiklik yaklaşımını kullanıyor. Ben, birçok yazımda Anayasa Mahkemesi'nin burada ortaya koyduğu laiklik yorumunu tartışarak geliyorum. Bu yorum, daha sonra 9. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in konuşmalarında defalarca kullanıldı. Bu yorum, Tanrı iradesini dışlayan, insanların din ile ilişkisini vicdanlara hapseden bir yaklaşımı öngörüyor. Oradan "Tanrı Buyrukları"ndan kopuk bir yaşam tarzı olarak laik yaşam tarzı çıkıyor.

"Hem Müslüman hem laik olunabilir" yorumunu yapanlar bile, aslında AYM'nin bu laiklik yorumundaki doktrin özünü fark etmiyor. Laikliği, İslam'a veya herhangi bir dine alternatif bir yaşam tarzı olarak sunduğunuz zaman İslam nerede kalır sorusu, ortada kalıyor. Bu tartışma hiç şüphesiz düşünce planında devam edip gidecek. Konunun Ak Parti'nin kapatılması ile ilgili boyutuna gelince oradaki soru şu olacak. -Acaba AYM üyeleri, laiklik yorumunda bugün nerede yer alacaklar? Davanın bam teli bu olsa gerek.  
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ... AB ile yanlış dans
Gönderen: Aysegul - 09 Mayıs 2008, 02:34:46 ÖS 14
AB ile yanlış dans

Şu sıralar bir çevre fena halde kimlik sancısı yaşıyor. Batıcı olarak gelmişlerdi. Onun adına çağdaşlık diyorlardı. İnsan hakları falan onlar için önemliydi. Avrupa Birliği de tam bu açıdan ideal bir yapılanmaydı ve Türkiye mutlaka oraya girmeliydi.
Türkiye'nin AB'den müzakere alması bile çok önemli bir başarı idi. Muhtemelen AB ile ilişkinin, onların Türkiye'de öteden beri tepeden inme yöntemle yapmak istediği şeyi gerçekleştireceğini düşünüyorlardı. Ama bir gün "Çağdaş Avrupa" adına Türkiye'nin ne halde olduğunu denetlemeye gelenler onları "jakoben laik" kimlik içinde görüverdi. İşin ilginç yanı, AB tırpanı ile biçmek istedikleri siyasi oluşum, AB standartlarına onlardan daha yakın durmaktaydı. Apıştılar. AB adına gelenler, diyelim Olly Rehn, "Türkiye'de Müslüman demokratlarla ulusalcı katı laiklerin mücadelesi var" deyiverdi.

En önde gidenleri "şimdi ben neyim?" diye sormaya başladı. Barroso "Müslümanlığınızdan utanmanıza gerek yok" diye sesleniyordu. AB ile ilişkide Müslümanlığı hep bir ezik duygu gibi yaşayanlar için ne demekti bu? Batılılar "demokratik laiklik" diye bir şeyin altını çiziyorlardı. O zaman onlar ne oluyordu? "Jakoben laik - militan laik" diye tanımlanmak, demokrasinin ıskalandığı suçlamasına maruz kalmak bazıları için şeref gibi görülse de, bir kısmı bundan fevkalade rahatsızdı. Bir gün Olly Rehn çok daha çarpıcı bir şey söylemişti: "Ak Parti'nin şeriat yasasını savunmadığını artık sağır sultan bile biliyor.!" Alın bakalım, benim artık "kapatmacılar" diye nitelemek istediğim çevreler bu suçlamanın neresine düşmekteydiler?

AB, bir türlü kapatmaya ikna edilemiyordu. AB'yi mahalle baskısına karşı ikna etmeye çabalıyor ve kapatma girişimini buna yönelik bir tedbir gibi sunmak istiyorlardı. Ama AB'liler, yüzde 47'nin üstüne çizgi çekmenin hiçbir AB standardı içine girmediğinin farkındaydılar. Bütün röportajcılar, medyacılar, köşeciler seferber olmuşlar ve AB yetkililerini sıkıştırmaya yönelmişlerdi. Olmuyordu, ne Lagendijk, ne Barroso, ne Rehn kül yutmuyordu... Türkiye'yi öğrenmişlerdi. Türkiye'de hangi iş - hangi söz ne anlama gelir, bunu artık bizden biri gibi biliyor, üstelik bizim gibi kamp mantığı içinde hareket etmiyorlardı. Lagendijk, Hürriyet'in başyazarına (Oktay Ekşi) yazdığı mektupta tıpkı Olly Rehn gibi konuşuyor:

"-Ne müzakerelerin başladığı Ekim 2005 tarihinde, ne de bugün AKP hükümetinin laikliği tehdit eden bir politik hedefi olduğunu düşünmedik ve bu yüzden müzakerelerin başlamasını destekledik ve bu desteğimiz bugün de sürmekte. Eğer Cumhuriyet Başsavcısı AKP'ye yönelik iddianamesinde haklı ise, bizim Türkiye hakkında hazırladığımız rapor ve aldığımız kararlarda hata yapmışız demektir." diyor. Yani "isterseniz kendi ipinizi kendiniz çekebilirsiniz" diyor Lagendijk bir anlamda. İnce bir ironiyi satır aralarına yerleştirerek... "Başsavcı haklı ise müzakereleri durduralım", demeye getiriyor. Hadi soralım:

-Sayın Başsavcı haklı mı? Amerika bizde Ilımlı İslam'ı destekliyorsa ve bunun da operatörü Ak Parti... ise... AB de "demokratik laiklik" diyerek aslında Avrupa sömürüsüne uygun bir Türkiye oluşturmayı hedefliyorsa, bunun da sembolik öncüsü Ak Parti ise... Mantık böyle işliyorsa çekin kuyruğunu kopsun! Lagendijk diyor ki: -Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı politikti. -Türkiye'de birçok insan gibi Ak Parti'yi kapatma davasının da hukuki değil politik olduğuna inanıyorum.

Ve Lagendijk diyor ki: -Sizin işiniz, bizim iç işimiz. Çünkü sizinle üyelik müzakeresi sürdürüyoruz. Yani demek istiyor ki, "Bizimle dans etmek istiyorsanız, bu dansın kuralı şudur. Tek başına dans etmek istiyorsanız onu da söyleyin, o dans AB usulü dans değildir." İşte burada, neredeyse iki asırdan beri Batıcılık yapan geleneğin kafası karışıyor. Türkiye'de birileri çağın başından (2000) beri tekerleğin farklı döndüğünün farkında değil. Ama öğrenecekler.  
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Kapatmacıların yarınki utancı
Gönderen: BaD-ı SaBa - 10 Mayıs 2008, 12:08:16 ÖS 12
    Kapatmacıların yarınki utancı

 
Savaşın sıcak ortamında kurşun yarası pek fark edilmez. Sonra bir de bakarsınız, elinize vücudunuzun bir yerinden kan bulaşmış. "Allah Allaaah, demek yaralanmışım!" dersiniz.
Türkiye içerde, savaş diye tanımlanmasa bile, sık sık sıcak ortamlar yaşanan bir ülke. Ve bu ortamda cepheler oluşuyor, insanlar mevzi kazıyor, siperlere yatıyorlar. -Atış serbest! Başbakan asılmış, coşku duymuşsunuz. O gün bu coşkunun utanç verici mahiyetini anlamamışsınız, ama sonra utanıyorsunuz. Yoksa hâlâ utanmayanlar var mı diyeceksiniz? Evet, o da bugünün sıcak ortamlarının sonucu olsa gerek.

Hala Başbakan Menderes ve iki bakanının idam edilmesinin coşkuya yol açtığını söyleyen yüksek yargı mensupları var bu ülkede! Demek ki, ateş gibi ortam sürüyor. Önceki gün ve dün Milliyet'ten Hasan Cemal'in yazısını okudum. İlk gün başlıkta "Gezmişler'in idamındaki sorumluluk payım" ifadesi vardı. CHP lideri Baykal'ın Grup kürsüsünden selamladığı Gezmişler konusunda kendi kendisini sorguluyordu. Ben önemsiyorum bir insanın kendi geçmişini sorgulamasını...

Ki Hasan Cemal bunu "Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" isimli kitabında en geniş boyutuyla yaptı. Diyor ki orada özetle: -Denizlerin ipe gitmesinde sizlerin de, yani Devrim grubunun da payı yok muydu? -Deniz'in kendi ütopyasının peşinde ölüme gitmesinde sizin yaratmış olduğunuz beklentiler de rol oynamamış mıydı? - "Devrim yolu ancak askerle ittifak halinde yapılacak darbe ile açılır, iktidar namlunun ucunda, cici demokrasiyle, halkın oyuyla bir yere gidilemez, seçim sandığından sadece gericiler çıkıyor" diyerek Denizler'i kışkırtmadınız mı? -Denizler, İstanbul ve Ankara sokaklarında "Ordu gençlik elele, milli cephede", "diye slogan ata ata yürürken, "sol kemalistler"e, "solcu cuntacılar" a, "devrimci demokratlar"a, yani size güvenmediler mi? -Sizleri bu nedenle "yol arkadaşı" ilan etmediler mi? -Siz de buna ses çıkarmayıp, ülkede istikrarsızlığı körüklemek için onları kullanmadınız mı?" Hasan Cemal bunları sıralıyor ve ardından "Denizler'in ipe gitmesindeki sorumluluk payımı her geçen yıl daha çok kabullendim" diyor. İşte bu.

Bu erdemdir. Hasan Cemal bütün bunlardan sonra diyor ki "Ama Denizler yaşamıyor!" Yani birileri kışkırttı, bedeli onlar canlarıyla ödedi. Aslında başka gençler var 68 sürecinde hayatları sona eren... sağdan, soldan... Bütün can veren gençlerin bedeli sorgulanacak olursa, onun altından hiçbir kışkırtıcı kalkamaz. Şimdi gelelim bugünlere... Olağanüstü bir sürecin yaşandığı muhakkak. Halktan yüzde 47 oy almış bir partinin kapatılması söz konusu. Parti kapatmak, bir anlamda siyasi partiyi idam etmek demek. Diğer tanımıyla bir halk iradesini devre dışı bırakmak... Nasıl bir manzara görüyoruz?

İnsanlar nasıl kamplaşıyorlar? Oy verdiği partisi kapatılmak istenen toplum kesimlerinin ve o partinin yöneticilerinin üzüntülü olması gayet tabii. Milli irade duyarlılığı taşıyan kesimlerin tedirgin olması gayet tabii. Ama bir de sevinenler var. Sanki Hazreti İbrahim'in ateşine odun taşır gibi, gerekçe üretmeye soyunanlar var. -Kapansa da kurtulsak, diyenler var. Kapatılmayı, bir rakibin hakem kararıyla devreden çıkarılması gibi görüp, heyecanlananlar var. Halk iradesini falan bir kalemde ıskalayanlar var. Halkın yüzde 97'sini bile gözden çıkaranlar var.

Ben bunları "Kapatmacılar" olarak isimlendiriyorum. 27 Mayıs'ta idamlarla bile heyecanlanmışlardı. 9 - 12 Mart 1971'de bize yol açıldı diye heyecanlanmışlardı. 12 Eylül'deki tasfiyelerde heyecanlanmışlardı. 28 şubat sürecinde kimlerin gerdek heyecanı yaşadığını, kimlerin post modern darbeyi sivil toplum hareketi gibi gösterdiğini biliyoruz. 27 Nisan e- muhtıra karşısında CHP'nin sessiz kalmasını, CHP'den genel başkan adayı olan Haluk Koç yadırgadığını açıkladı. "O zaman sesimiz çıkmalıydı" dedi.

Ya bugün, Ak Parti'nin kapatılması ihtimali karşısında etekleri zil çalanlara ne demeli? Onlar bu davranışlarının muhasebesini ne zaman yapacak ve utanacaklar? Yoksa yarın onlar da Ak Parti'nin giyotine gönderilmesi karşısında coşku duyduklarını mı söyleyecekler? Tarih hiçbir şeyi unutmuyor. Herkesin notu tarih sayfalarında kayıtlı. Şehzade Mustafa idam edilince Damat Rüstem Paşa gelmiş Kanuni'ye "Devlet bir gaileden kurtuldu Hünkarım" diyerek memnuniyetini ızhar etmiş. Hünkar Paşa'ya bakmış, büyük bir kahır içinde dilinden şu sözler dökülmüş: -Doğru söylersin Paşa demiş, ne de olsa ne devlet senin ne evlat senin. Böyle zamanlar çok kritik zamanlardır. İnsan böyle zamanlarda durduğu yere, söylediği söze dikkat etmeli. Yoksa tarih çok utandırır onu. Naziler'in Yahudi kıyımında rol alanlardan birçoğu sonraları, o korkunç "Yokedici"lik sürecinde nasıl rol aldıklarını hatırlamış ve utancından kaçacak yer aramıştı. Tarih "Yokedici"lerin peşini bırakmıyor.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Sömürge valisi söylemi
Gönderen: BaD-ı SaBa - 13 Mayıs 2008, 12:10:46 ÖS 12
    Sömürge valisi söylemi
   
 Ahmet TAŞGETİREN

Birdenbire "bağımsızlık, sömürge valisi, ulusal onur" söylemlerinden geçilmez hale geldi. Meğer ne kadar ulusal onur düşkünü vatandaşımız varmış. Avrupa ile birlikte olup "çağdaş yaşam" adına milleti döverken kimsenin aklına "ulusal onur" falan gelmemişti.

"Batılılaşmak" neyin nesiydi? Millet, "Dün onlarla savaştık, bugün onların kültür değerlerini almak ne oluyor?" diye sorduğunda milletin adı "irticacı" lıktan başka bir şey miydi? Bugün Avrupalı Barroso gelse, "Siz fazla İslamlaştınız, hadi onları biraz dövün de hizaya getirin" dese, bu buyruk karşısında ulusal onurları harekete geçer mi, yoksa "Emriniz olur" der, çığlıklara aldırmadan sopaları sallamaya başlarlar mı?

Leyla Şahin davasında AİHM "yasak" kararı verdiğinde ya da aynı AİHM, Refah'ı kapattığında, sayın Baykal'ın aklına, ulusal onur adına şimdi "Ulusalcı" diye yandaş çıktığı Refah'ı desteklemek ve "Bu karara isyan ediyoruz" gibi bir çıkış yapmak gelmiş miydi? Avrupalı temsilcilerin şimdiki adı "demokrasi ukalaları!" Niye? Çünkü Avrupalılar "demokratik laiklik" gibi bir söz ürettiler. Acaba Baykal, Allah'ın bir günü de çıkıp "Laiklik ukalaları" ifadesini kullanır mı? Avrupalı temsilciler, "Laiklik her şeyi meşru kılar, gerekirse askeri ve hukuki darbeleri bile" gibi bir açıklama yapsalardı, yine de kalkıp "Bu kadarı fazla" diyen bir jakoben - laik vatandaşa rastlanır mıydı? Bazı köşelere bakıyorum, Avrupa'nın genlerinde var olduğunu düşündükleri İslamofobi'ye oynuyorlar. İslamofobi yeniden harekete geçsin ve Türkiye'nin İslam'la ilişkisini terbiye edici bir fonksiyon icra etsin.

-Hani sizin bir islamofobiniz vardı, nereye gitti o? Avrupa'nın laik damarlarını zorluyorlar. Laik vatandaşlara yönelik baskı iddiaları hep, AB'deki o laik damarı harekete geçirmeye yönelik kışkırtmalardan ibaret. Ah bir inandırabilseler! -Bu AKP sizin bildiğiniz gibi değil. Sizi aldatıyor, takıyye yapıyor. Sormak isterim: İlkesel olarak Avrupa'nın sömürge siyasetine karşı mıdırlar?

AB'nin bir sömürge siyaseti güttüğü düşüncesinde midirler? Türkiye'nin AB ile ilişkisini ilkesel olarak gözden geçirme eğiliminde midirler? Yoksa; "-Biz ezelden beri Avrupacı idik, çağdaşlık olarak onu bellemiştik, Türkiye'yi çağdaş Batı değerleriyle bütünleştirmek için neleri göze almıştık, milletle kavga bile etmiştik, şimdi AB'nin yaptığı oldu mu? Bizim Batı çağdaşlaşması adına kökünü kazımaya azmettiğimiz şey üzerinde onlar şemsiye olmaya çalışıyorlar" mı deniyor? Avrupa ne yapsın?

Belki Avrupa'da da bir çoğu, tıpkı bizdeki jakoben laikler gibi Türkiye'nin İslam'la ilişkisinin çok daha radikal yöntemlerle terbiye edilmesinden yanadır. Ama bir de "somut kriterler" var. O kriterlere ters düşmek nasıl izah edilecek? AİHM'nin başörtüsü ve Refah Partisi ile ilgili kararı birer çifte standart örneği olarak tartışılıp duruyor. Avrupa'nın inanç özgürlüğü alanındaki kriterleri belli. Avrupa'nın hiçbir ülkesinde üniversitelerde başörtüsü yasağı yok, ama Türkiye söz konusu olduğunda AİHM, "Orada yasak olabilir" gibi bir acayip karar veriyor.

Bunu kaç kere tekrar edebilir? İnsanın yüzüne "Bu ne çifte standart" diye vurmazlar mı? Asıl o zaman Türkiye'yi ikinci sınıf demokrasi diye nitelemek gerekmez mi? Bugün, bağısızlık nutukları atanlar, o gün, İslam söz konusu olduğunda ikinci sınıf demokrasi, ikinci sınıf özgürlük standardı uygulanması karşısında seslerini neden çıkarmadılar?

Laikliğin "Türkiye'ye özgü" bir uygulamasını talep etmek de, ikinci sınıf bir laiklik uygulaması talebi değil midir? Avrupa'nın parti kapatma kriterleri belli. Bir de Türkiye'ye özgü parti kapatma çerçevesi olsun! Bunların hepsi, "ikinci sınıf kriter" talebinden başka bir şey değil,. Avrupa'yı İslam söz konusu olduğunda böyle "ikinci sınıf kriterler" uygulamaya zorlarsanız, asıl o zaman Avrupa, karşınıza, başka konularda da ikinci sınıf uygulamalarla çıkar. "Avrupalılar hukuka saygı göstersinler!" Bundan daha haklı bir talep olabilir mi? Ama bir sorun var. Avrupalılar ya şunu derlerse: -Bize hukuku gösterin saygılı olalım. Bu ülkede hukuku bu ülkenin insanları olarak biz arıyoruz, Avrupalının sorgulamasına ne hacet!




 
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Siyasi etiğin gerektirdiği
Gönderen: BaD-ı SaBa - 16 Mayıs 2008, 04:17:39 ÖÖ 04
    Siyasi etiğin gerektirdiği


“Siyaseti bıraktığım bir noktada Sayın Erdoğan'ın teklifi üzerine AK Parti'den milletvekili oldum. Bir siyasetçi için hayal hedef var sayılan TBMM Başkanlığı görevini yürütürken başka bir şeyi aklımdan geçirmeyi hem geçmişimle bağdaştıramam hem de siyasi etik açısından doğru bulmam. Bu nedenle bu tür şeylerin içinde olmam."

Bu sözler TBMM Başkanı Köksal Toptan'a ait. Sayın Toptan bu sözleri "yeni oluşum beklentileri" ile ilgili bir soru üzerine söylüyor. Bana göre en temiz duruş bu. "Yeni oluşum beklentileri" Ak Parti'nin kapatılma davası ile paralel biçimde gündeme geliyor ve bazı isimlerin altı çiziliyor. Bunlardan birisi de, daha önce benim yazıma da konu olan sayın Toptan idi.

Bazı çevreler sayın Toptan'ı, Ak Parti bünyesinde farklı bir yere koyuyor, birilerine karşı pozisyona yerleştiriyor ve onun üzerinden Ak Parti çizgisini ehlileştirici bir alternatif üretmeye çalışıyordu. Ben, bu hendikapa işaret etmiş ve sayın Toptan'ın böyle bir projede yer almamasının siyasi etiğe uygun olacağını belirtmiştim. Aynı şey Abdüllatif Şener için söz konusu idi ve ben benzeri bir projenin onun üzerinden de gerçekleştirilmek istendiğini belirtmiş, onun da bu oyuna gelmemesini dilemiştim.

Şener'le ilgili hesap, onun kırgınlıklarından ve farklı söylemlerinden yeni bir kişilik yontmak ve bu haliyle onu kadim yol arkadaşlarına karşı konuşlandırmaktı. Gül'ün Cumhurbaşkanı adaylığı sırasında Baykal bir ara "Şener olsa düşünürüz" yollu bir olta atmıştı. Oysa Şener de Refah çizgisinden geliyordu, onun da eşi başörtülüydü. Her neyse, belki de Şener'in gerçekten farklı bir siyasi üslubu vardı.

Belki de kamplaşma oluşumlarına karşı, bir takım korkulara karşı, siyasetin kirlenme alanlarına karşı özel projeler geliştirilmesi titizliği vardı. Ama bu, onu, mesela Ak Parti misyonundan apayrı, bambaşka bir iklimde misyon üstlenmeye sevk edecek nitelikte miydi? Öyle olsa, Ak Parti'nin programını yazar, teşkilatın oluşumu için il il - ilçe ilçe dolaşır mıydı? Şener, Ak Parti'nin ulaştığı toplumsal zemine, mesela CHP'nin neden ulaşamadığını düşünmemiş olabilir miydi? Şener, mesela Ak Parti'nin, toplumla buluşulan değerler açısından Demirel çizgisinden farkını bilmez miydi?

Şener herhalde MHP'den bir ölçüde farklı bir sosyo - kültürel sentezden gelmekteydi. Ak Parti'den başka şu anda icrayı faaliyet eden hangi siyasi oluşumda rol üstlenebilirdi? Belki şunu diyebilirdi: "Ak Parti'nin yola çıktığı zamanki profili farklıydı!Ve ben onu arıyorum." Şu tarz bir duruş Şener'in işini zorlaştıracaktır: -Ak Parti kapansın, onun liderliğine yasak gelsin, benim yolum açılsın.

Anadolu gezilerim Şener adına böyle bir ihtimali, Ak Parti misyonunu önemseyen geniş halk kitlelerinin "endişe" ile, "dışlayarak" karşıladığı izlenimi vermiştir. Buna mukabil, Erdoğan ve Gül için bir engellenme söz konusu olduğunda, onların misyonunu alıp sürdürecek bir Şener profili sanki bilerek, arkadaş ekibi tarafından hesaplanarak "saklanmış" bir potansiyel gibi görülecek ve çok önemli bir misyon ifa edecektir. Yani millet "dönek"lik, "misyon kaybı" örneklerini görüyor ve geçmişini aşağılayarak sergilenen bu rolü sevmiyor.

Anadolu gezilerimde bana malum oluşum projeleri çerçevesinde TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile ilgili ihtimaller de sorulmuş, ben bu konuda Hisarcıklıoğlu'nun "Ak Parti'nin zor zamanını ranta dönüştürecek bir siyasi eylem içinde olmayacağı, bunu etik bulmayacağı" tahminimi ifade etmiştim.. "Benim tanıdığım Hisarcıklıoğlu, böyle bir hesaba yatmaz" demiştim. Mesela toplumda, MHP'nin duruşu ile ilgili sorular bitmiyor. -Acaba MHP, aslında Ak Parti'nin kapatılmasını istiyor mu? Onun boşaltacağı zeminin kendisine oy akışını sağlayacağını mı düşünüyor? Bu soru zihinlerde deveran ediyor.

MHP'nin bazı hamleleri, bu soru etrafında yeniden değerlendiriliyor. -Acaba bir oyun mu var? Başörtüsü konusundaki tavır da kapatma oyununa dahil miydi? MHP sözcülerinin ağzı "Kapatılmaya karşıyız ama hukuk ne derse o..." gibi, yarı CHP'li bir ton mu taşıyor? Bu sorular soruluyor.

Ve bu sorular, eğer MHP'lilerin içinde "Oylar AKP'den sonra ikinci parti olarak MHP'ye kaysın" yönünde bir beklenti varsa, o ihtimali ciddi biçimde zayıflatıyor. Yeniden Köksal Toptan'ın yazının başındaki sözlerine dönersek, sayın Meclis Başkanı, anlaşılıyor ki hadiseleri kendi içinde süzmüş ve "Siyasi ahlak" noktasında net bir karara varmış. İşte basiret bu. Türkiye'nin sık sık tanık olduğu tarihi kırılma anlarında yamukluklara prim vermemek. Sayın Toptan'ı, siyasi kumpaslar karşısında sergilediği politik bilinç sebebiyle kutlamak gerek.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Öyle çetrefil bir iş ki......
Gönderen: BaD-ı SaBa - 16 Mayıs 2008, 12:29:50 ÖS 12
   Öyle çetrefil bir iş ki......

11 kişi karar verecek... Halktan daha 10 ay önce ve ikinci defa girdiği seçimde yüzde 47 oy almış bir parti hakkında... Kapatma davası... Kapandınız!. Sonra uzun bir istikrarsızlık dönemi. Tam bir belirsizlik. Belirli olan tek şey var, o da Ak Parti'nin dışındaki partilerin iktidar alternatifi oluşturmaması. Açıkçası, Ak Parti'nin mirasından bir iktidar çıkarılmaya çalışılacak.

Tabii teorik olarak orası 11 kişiyi ilgilendirmiyor!!! Ak Parti'nin dış politika performansı iyi. Dışardan yoğun övgü alıyor.

En son Kraliçe, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Medeniyetler İttifakı alanında aldıkları inisiyatifi" övdü.

Kuzey Irak konusunda yapılanlar Türkiye'nin elini çok rahatlattı. Sarkozy'nin danışmanı Jaques Attali, Türkiye'nin ismini Avrupa'nın lider ülkeleri arasında saydı.

Ak Parti'nin içerdeki performansı, halk oyuna bakıldığında olumlu. Bunun ölçüsü sandıksa, sandıkta şu ana kadar Ak Parti, kendisine en yakın partinin iki katından fazla oy alıyor.

Tabii ki Ak Parti'ye karşı bir muhalefet var., bunun oranı yüzde 50'nin üstünde de olabilir. Ama bu, bir blok oluşturmuyor, yani bir iktidar alternatifi olarak görülmüyor, ayrıca, tümünü bir koalisyonda toplayalım deseniz, bu muhalefetin Meclis'e yansıyan sandalye sayısından bir iktidar çıkmıyor.

Daha 10 ay önce yüzde 47 oy almış bir partiyi kapatmak, demokrasi açısından da son derece olumsuz gözüküyor. Hadise, ister istemez hemen Türkiye'nin açık - örtülü askeri müdahalelerle zaten yaralı olan "Demokrasi tarihi"ne ekleniyor ve "Yargı darbesi" diye niteleniyor.

Ülke hakkında kötü not! Avrupa'dan gelen tüm temsilciler, (daha dün İngiltere Dışişleri Bakanı) "Demokrasilerde hükümeti halk seçer" notu düşüyorlar. Yani yargı iradesi ile hükümet kurulmaz, yıkılmaz. Bu mesajların tamamının adresi, kapatma davası... Yani bir yandan demokrasinin, diğer yandan Yargının büyük töhmet altında kaldığı bir dava... Ekonomide savrulma süreci...

Terörle mücadelede bölge halkıyla iletişimin son derece hayati değer taşıdığı ve bu noktada Ak Parti'nin aldığı oy miktarı ile Ankara'ya büyük imkan sağladığı bir zeminde, büyük temsiliyet travması...

Dindar toplum kesimleriyle sistem arasında büyük gerilim ve laikliğin toplumsal zemin kaybı. İslam dünyasından Türkiye'ye bakışta İslam - Demokrasi

- Laiklik denkleminde büyük hayal kırıklığı ve yabancılaşma... Elhasıl, Türkiye'nin önünde büyük bedel...

11 kişi buna karar verecek.

-Ne için? -Laikliği Ak Parti'nin tasallutundan kurtarmak için. Ak Parti diyor ki: -Bizim sayemizde büyük halk kitleleri, laikliğe ısındılar. Yani biz toplumla laikliği barıştırdık.

-Hayır, laikliğe tehdit oluşturuyorsunuz. 11 kişi, "Laikliği kurtarmak" gibi bir misyonla da karşı karşıya...

Deniyor ki: -Ak Parti aklanırsa, Başsavcı'nın iddianamesinde kapatma gerekçesi olarak sunulan işler, meşru hale gelmiş olur. Laiklik kaygısı taşıyanlar hüsrana uğrar. Suçlanan parti de alır başını gider! Alın bakalım: Ne yapsın 11 kişi?

Laikliği kurtarıyor gözüküp memleketi batıracak bir sürece yol açmak var, memleketi öne alıp, müthiş bir laiklik atılımını ıskalamak var.

Nereden baksanız, sanki iş, "hukuk işi" olmaktan çıkıp, "siyaset işi" haline gelmiş bulunuyor. İşte burada, TBMM Başkanı Köksal Toptan, "Bir orta yol" önerisiyle devreye giriyor.

-Sanki kapatmış gibi sonuçlar doğuran, ama kapatmaya kadar da gitmeyen bir formül bulalım. Böylece hem "laiklik tehlikede" diyenler tatmin edilmiş olsun hem de istikrarsızlığa yol açılmasın!

Bunu da 11 kişi yapacak. Bir ara Dışişleri Bakanı Ali Babacan, "Bazı yasal düzenlemeler yaparak yargıçların işini kolaylaştırmak" tan söz etmişti. O düşüncenin altında da 11 kişinin yaşadığı zorluk vardı. Epeyce zorlaştırılmış olsa da Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatma yetkisi var. Bu yetki yüzde 3 alan partiye karşı da kullanılabiliyor, yüzde 90 alan (Hatta Sabih Kanadoğlu'na göre yüzde 97 alan) partiye karşı da...

Bu durumda da 11 kişinin iradesi (hatta 7 kişinin iradesi) tüm millet iradesini gölgeleyecek bir mahiyet kazanıyor. Yani darbe! Sonuç: Bu işi Anayasa Mahkemesi'nden almak ve halka bırakmak gerekiyor. Bunun için de halka güvenmek gerekiyor. Halk her şeyi sandıkta çözsün. Bana göre Anayasa Mahkemesi'nden beklenen en sağlıklı karar, görevsizlik belirtmek ve -TBMM, demokrasiye de laikliğe de, ülke bütünlüğüne de zarar verecek olan bu işi benim üzerimden alsın, kararı olacaktır.

GÜNÜN ESPRİSİ

Kraliçe, kamusal kimliği içinde, Bursa Yeşil Camii'nde başını örttü, Kur'an dinledi.

-Haydi Kraliçeyi de kapatalım!

Ahmet Taşgetiren

bugün

Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...“Iskarta sanatçılar...”
Gönderen: BaD-ı SaBa - 17 Mayıs 2008, 01:23:14 ÖS 13
    “Iskarta sanatçılar...”
   
 Ahmet TAŞGETİREN
Peşinen söyleyeyim: Bir: Bu yazının ana temasının bu başlıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İki: Aslında bu yazının sanat ve sanatçı ile de ilişkisi yoktur. Peki nasıl girdi bu başlık buraya?

Bakın anlatayım: Milliyet gazetesinde bir haber: "Çiçek: Cebe şeytan sokmak istiyorlar." Habere göre Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, AKP'nin kapatılması ihtimali üzerine yapılan spekülasyonları değerlendiriyor, bunları "Fesat kaynatma" olarak niteliyor, gazeteye göre bu çerçevede şunları söylüyor:

"Iskarta sanatçılar var. 'Birisi ölse de onun hayır için ayırdığı paradan ben alsam' diye düşünenler var." Anladınız mı Sayın Çiçek'in ne demek istediğini? Anlatayım: Deyimin aslı "Iskat-ı salat" yani "Namazı düşürmek." İnsanlar arasında şöyle bir olay cereyan ediyor: Ölen bir insanın namaz borcu varsa, yakınları mirastan, namaz borcuna kefaret (borcu dini bir karşılıkla kapatmak) olarak bir miktar para ayırıyor, bununla, fakir bir kimse ile sembolik bir alma - verme töreni yapılıyor. Sonunda paranın küçük bir kısmı fakire veriliyor, paranın çoğu yine ölenin yakınında kalıyor ve namaz borcu güya düşürülmüş oluyor.

Bu muvazaalı işi yapanlara da, küçük de olsa cenaze evinden rant üretenler anlamına "ıskat-ı salatçılar" deniyor. Başbakan Yardımcısı konuşmasında kapatılma hesabı ile daha şimdiden ıskat-ı salatçıların hazırlığa başlayabileceğine işaret ediyor. İşte bu "ıskat-ı salatçı" ifadesi, bizim muhabirin dilinde "ıskarta sanatçı" olup çıkmış. Neden böyle olmuş? Çünkü kültürel zemin zayıf. Hem İslam kültürüne dair birikim yok, hem halk kültürüne dair...

O zaman da buna benzer şeyler oluveriyor: Tıpkı "Hac kurbana denk geldi" ifadesini kullanan baş yazarlar gibi... Aslında yazmak istediğim şey, sadece muhabirlerin İslam kültürü zaafı değil. Bu bizde, neredeyse tepeden aşağıya kadar böyle... İslam'la mesafeli durma çabası, İslam kültürüne yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor. Oysa son bir hafta içinde dünya liderlerinden İslam'a ilişkin öyle jestler sergilendi ki, insan kendi ülkesinin devlet adamları adına hayıflanmaktan kendini alamıyor. İngiltere Kraliçesinin Bursa Yeşil Camiinde başını örtüp huşu içinde Kur'an-ı Kerim dinlemesini herkes gördü...

Sarkozy'nin danışmanı Jaques Attali "İslam Avrupa'nın temelinde yer alan bir dindir. Türkiye'nin AB üyeliği ile Avrupa'ya Müslümanlığın ekleneceğini söyleyenler yanlışlık yapıyor" diyor. Eski Sovyet Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov "Bizim için Müslümanlık Rusya'yı kuran iki dinden biridir" diyor. Lozan tutanaklarını okuduğunuzda orada İngiltere adına Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un ısrarla İngiltere'yi "En büyük İslam devleti" diye tanımladığını, Mukaddes Emanetleri Türkiye'den alıp Suudilere vermek için bastırdığını görüyorsunuz.

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair de, Kur'an-ı Kerim'i okuduğunu ve ondan çok istifade ettiğini açıklamıştı. Zaman gazetesinin haberine göre Belçika'da Hristiyan Demokrat eğilimli De Standaard Gazetesi, okuyucularına, İslam konusunda bilgilendirme amacıyla 50 bin Kur'an-ı Kerim dağıtıyor, ve bu sebeple, "okuyucuya ulaşmada en başarılı yollar" isimli uluslar arası medya ödülüne layık görülüyor.

Gorbaçov'un İslam'ı "Rusya'yı kuran iki dinden biri" diye tanımlaması, Lord Curzon'un İngiliz İmparatorluğu'nu "En büyük İslam devleti" diye nitelemesi nasıl bir şey? Bunu "Biz Cumhuriyeti Osmanlı'yı yıkarak kurduk" söylemleriyle gelenler, çocuklarına "Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu" şarkılarını öğretenler nasıl anlarlar? Cemil Çiçek'ten dinlemiştim: Rahmetli Özal, Cumhurbaşkanlığı sırasında korumaları atlatarak Cemil Çiçek'le birlikte bir sabah namazında Bursa Emir Sultan Camii'nde hemen imamın arkasında saf tutmuş, namaz sonrası onu gören imam ve cemaatin duyguları gözyaşlarına yansımıştı. Bizim insanımız, Sultanahmet Camii'nde ellerini bağlayıp dua eden Papa'yı bile sevmişti.

Eminim, Kur'an dinleyen İngiltere Kraliçesi de bu jesti ile halkta bir sempati halesi oluşturmuştur. Bizim yüksek kamu yöneticilerimiz cenaze namazından başka bir biçimde camide görülmemek, ya da İslam'la ilgili olumlu tek bir şey söylememek için adeta direniyorlar. Bunu da laiklik zannediyorlar. Böyle bir ortamda gazetecimizin de İslam kültüründen azade yetişmesi ve "ıskat-ı salat"ı, "ıskarta sanatçı" diye anlaması garipsenemez. Hatta "İyi benzetmiş" bile denebilir. Hatırlıyorum, bir zamanlar, bir gazetenin genel yayın yönetmeni "füruat" ı "teferruat" diye anlamış, manşete çıkmış ve onu söyleyen insanı ciddi bir zorlukla karşı karşıya getirmişti. İşte buradan Cemil Çiçek'e sesleniyorum: Lütfen böyle kültür seviyemizin derinliğini ortaya çıkaracak deyimleri kullanırken, açıklamasını yapmayı da ihmal etmeyin!


 
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Kapatma davası ile ilgili üçüncü yol
Gönderen: BaD-ı SaBa - 22 Mayıs 2008, 08:35:34 ÖÖ 08
    Kapatma davası ile ilgili üçüncü yol
   
 
Kendi ifadesiyle herkese "Ohh" dedirtecek bir yol. Kapatma olmasın, böylece Ak Parti "ohh" desin. Ak Parti'ye bir müeyyide gelsin, böylece, Başsavcı'nın iddianamesine yansıyan kaygıları taşıyanlar "ohh" desin. Türkiye istikrarsızlığa gitmesin, istikrarsızlıktan kaygı duyanlar "ohh" desin. Böyle bir formül...

Acaba bunun içi nasıl dolar? Yani nasıl bir formül, hem Ak Partililere, hem endişeleri iddianameye yansıyanlara, hem de üçüncü şahıslara "ohh" dedirtir?

Var sayılıyor ki, Anayasa Mahkemesi partiyi kapatmaz ama ya hazine yardımını kesmek ya bir kısım siyasetçiye siyasi yasak getirmek ya da başka bir yolla, Başsavcı'nın suçlamalarını önemsediğini ortaya koyarsa, hem Ak Parti gerekli dersi almış, hem de istikrarsızlığa kapı aralanmamış olur.

Sayın Toptan'ın sözlerinde bunu ima eden işaretler olsa bile öneri tamı tamına bu mudur, henüz netleşmiş değil. Ama bir süredir, dıştan yapılan değerlendirmelerde de (mesela en sonuncusu ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Mark Parris'in yazdığı makaledir ki orada Parris, hem kapatmanın yol açacağı tehlikelere işaret ediyor, hem de Erdoğan'ın 22 Temmuz akşamındaki barışçı dili sürdüremediğinin altını çiziyor) kapatmaya karşı ama laik çevrelerin endişelerini önemseyen bir yaklaşım sergileniyor.

Şu anda Anayasa Mahkemesi'nin eğilimi tabii ki bilinmiyor. Ama bu davanın, siyasi bir projenin uzantısı olduğu ve kapatmak için açıldığı kanaati içerde - dışarda çok yaygın. Ehven-i şerri tercih deyimi, iki kötüden daha az kötü olanı tercih etmek anlamına, Türk siyasi arenasında kullanılageliyor.

Toptan'ın önerisi, kapatma kötülüğü yerine, kapatmaya kadar uzanmayan bir dayağı tercih edilebilir, hatta "ohh" çektirebilir bir uygulama gibi görüyor.

Peki Ak Parti nasıl bakar böyle bir hadiseye? Bu hadisenin içinde bir ölçüde "İtirafçı affı"nın iz düşümünün görüldüğü açık. Ya da bir tür "pişmanlık affı" uygulaması. Zat-ı şahaneleri, suçu sabit görecek ama, kelle almak içerdeki dışarıdaki tepkilerle daha büyük risk doğuracağı için, kürek cezasını tercih edecek. İşin sırrı suçun sabit görülmesinde...

Aslında böyle bir formül asıl Anayasa Mahkemesi'ni ve Başsavcılığı kurtarma niteliği taşıyor. Çünkü yukarda da söylediğimiz gibi dünyada bu işi "siyasi proje" olarak görmeyen yok gibi. "Siyasi proje"nin, öteki adı "Yargı darbesi" oluyor.

Daha öteki adı, halk iradesi ile seçilenin yargı iradesi ile safdışı bırakılması oluyor. Daha öteki adı, yargı tarafsızlığının kurban edilmesi oluyor. Daha öteki adı, Askerle yapılamayanın yargı marifetiyle yapılması oluyor. Tüm bu yorumların, Yargı itibarının gölgelenmesi anlamına geldiğini de cümle alem biliyor.

Yani hiç kimse, halktan 8 ay önce yüzde 47 oy almış bir siyasi partinin kapatılmayı hak ettiğini, dolayısıyla verilecek kapatma kararının adilane bir karar olduğunu düşünmeyecekse, ortada yargı adına kurtarılması gereken bir itibar söz konusu olmayacak mı?

Yassıada hükümlerini tartışıyoruz bu dava ile birlikte. 367 sıcak bir yüksek yargı tarafsızlığı sorunu olarak gündemde duruyor. Ak Parti'ye demiş oluyoruz ki, "Suçu kabullen, az ceza ye!" Ak Parti suçu kabullendiğinde, bugüne kadar yaptığı her şeyin bir tür laiklik ihlali olduğunu kabul edecek, bu, siciline işleyecek. Bu, bundan sonraki her davranışını, benzeri bir gölge altında yapması sonucunu doğuracak. Bundan sonra inanç özgürlüğü adına atacağı her adım, laiklik ihlali ile bağlantılanacak.

Bu, her kademede Ak Parti'nin önüne çıkarılacak korkunç bir diyet mantığıdır. "Seni kapatmadık, hâlâ laikliği ihlal ediyorsun!" söylemi, Ak Parti'nin üstünde bir Demokles kılıcı gibi sallandırılacaktır. Ak Parti bunu kabul edebilir mi?

Bence sağlıklı olan, Anayasa Mahkemesi'ni tarih önünde kendi kararının sorumluluğu ile baş başa bırakmaktır. Açık gerçek şu: Kapatmanın gerekçesi yok.

Bu iddianame son derece zayıf iddialarla dolu. Ak Parti'yi bu iddianame ile kapatmak, Ak Parti suç işlediği için kapatılmış gibi algılanmayacak, aksine, bu noktaya, bir siyasi proje ile bağlantılanarak gelindiği için Yüksek Yargı'yı "tarafsızlık sorgulaması" ile karşı karşıya bırakacaktır.

İşin önemli yanı şu ki, bunu herkes biliyor. Bence üçüncü yol, Ak Parti'yi değil, ona hak etmediği bir bedeli ödeterek yargı tarafsızlığını kurtarma formülüdür. Böyle bir formül gerçekleşirse bunda en çok Yargı'nın "Ohh" diyeceği kesindir. Ak Parti ise "hacirli" bir siyasi hareket haline dönüşecektir.
 
Ahmet Taşgetiren


Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Lahendayk"ı sıkıştırmak
Gönderen: BaD-ı SaBa - 22 Mayıs 2008, 09:27:14 ÖÖ 09
    Lahendayk’ı sıkıştırmak

 
Medyada derinlemesine mülakat işi, Türkiye'de neredeyse bayan gazetecilerin tekelinde. Nuriye Akman bu alanda bir klasik oluşturdu denebilir. Neşe Düzel, sistem sorgulamasına yönelik mülakatlarıyla hep referans olmayı başardı.

Devrim Sevimay, Mine Şenocaklı, şimdilerde geri planda dursa da Balçiçek Pamir, bu sahanın diğer yıldız isimlerinden... Yasemin Çongar diplomasi alanının yıldız siması...

Soru sormak, gazetecilikte bilginin - haberin anahtarı durumunda. Bir anlamda mülakatı, soruyu soran yönetiyor. Mülakat veren ana aktör gibi dursa da daha edilgen konumda kalıyor. Hele mülakat yapan, baskın - belki baskıcı bir yöntemle hareket ediyorsa, mülakat veren "kendi dışında" bir sima haline bile dönüşebiliyor. Eğer mülakat veren kendi çizgisine saygıyı önemseyen birisi ise, bu defa da ya gazeteci ile sürekli çekişme yaşanan bir metin ortaya çıkıyor ya da soru ile cevabın, birbirinden kopuk ve uç noktalarda gezindiği bir görüşme...

Bu ön değerledirmeleri, pazartesi ve salı günleri Devrim Sevimay'ın Milliyet'te yayınlanan Jost Lagendijk (Yost Lahendayk şeklinde okunuyormuş) ile mülakatını değerlendirmek için yaptım. Hemen belirteyim ki, Devrim Sevimay, iyi soru soran bir gazeteci. Konusuna iyi çalışan, cevapları iyi takip eden, ayrıntıları yakalayan, cevaba karşı soru üreten dolayısıyla eskilerin efradını cami ağyarını mani diye nitelediği mülakatlar çıkaran bir insan. Ama şu son mülakat için aynı şeyleri söylemekte zorlanıyorum.

Peşinen söyleyeyim: Bu mülakat, içine Milliyet'in son zamanlardaki misyonu sinmiş bir nitelik arz ediyor. Devrim Sevimay, bu misyonu içselleştirmiş olabilir, kendisinden böyle istendiği için yapmış olabilir ama mülakat, bir taraf adına üretilmiş soruları ihtiva ediyor. Peki ne olmuş? Bilinen Avrupalı simalar, AK Parti'ye yönelik kapatma davasından bu yana sahnede daha çok görünüyorlar ve bu gelişmenin demokratik teamüllerle uyum arz etmediğini, laikliğin bu şekildeki uygulamasının AB kriterleri içinde yer alan "demokratik laiklik" uygulamalarına uygun düşmediğini, Türkiye'de bir inanç özgürlüğü problemi bulunduğunu, vs. belirtiyorlar. CHP'yi suçluyor, AK Parti'nin AB politikalarını önemsiyorlar.

Bu duruş, AK Parti'nin bir biçimde terbiye edilmesi gerektiğine, kapatma davasının da bu terbiye yöntemlerinden birisi olduğuna inanan çevrelerde tepkiye yol açıyor. Onlar laikliğin tehdit altında olduğuna, Türkiye'nin sür'atle dindarlaştığına, AB'nin bunun önlenmesi yerine, AK Parti'yi destekleyerek Türkiye'nin "Ilımlı İslam" diye nitelenebilecek bir sürece doğru götürülmesine bilinçli olarak göz yumduğuna inanıyorlar. "Onlar" dediğimiz çevrenin medyadaki sözcülüğünü Doğan Grubu yapıyor.

Doğan Grubu içinde belki "Köşe" olarak farklı yaklaşımlar bulunuyor ama editoryal kadro, hemen tamamen bu misyona kilitlenmiş bir görüntü arz ediyor.. İşte burada, "AB'yi sıkıştırmak" gibi bir tavır devreye giriyor. Sıkıştırmanın bir boyutunda "Ulusalcı sövgüler" var. Bir boyutunda "Siz ne yapıyorsunuz, siz laikliğin şampiyonu değil misiniz? İslamcı bir AK Parti'yi desteklemek Avrupa'nın ana değerlerine aykırı. AK Parti takıyyenin şahını yapıyor " gibi uyarı - serzenişler var. Bir boyutunda "Siz Türkiye'yi bilmiyorsunuz, laiklik konusunda bir kere taviz verdiniz mi önünü alamazsınız?" türü ikazlar var.

"Yaşam tarzımızın değiştirilmesinden korkuyoruz!" çığlıkları var. Ertuğrul Özkök'ün AB nezdinde lobi oluşturma çağrıları var. Ak Parti'den daha fazla AB'ci olup, AB'yi etkileme hesapları var. Ve Devrim Sevimay gibi soru sormak var. Devrim Sevimay, sorularında ortaya çıkan profile baksa, bu mülakatın çok "yanlı" bir mülakat olduğunu görecektir. Yani özetle şu: -Neden laiklerin korkularını önemsemiyorsunuz? Bu tondaki sorular sonunda "Laiklik kaygılarına daha hassas olmalıyız" gibi bir manşetin oluşmasına imkan verecek cevaba ulaşıyor.

Bu arada "AKP Avrupalılar'ı endişelendirmişti - AKP'lilerden bazıları değişmedi" gibi cevaplar da elde ediliyor. Eh, bu açıdan bakıldığında Milliyet editörlüğü Sevimay'ı kutlayabilir. Ama bu görüntüleri çoğaltarak, kendi mesleki kariyerine bir çizik attığını düşünenlerin sayısı da az olmayacaktır. Kaldı ki, soruların bunca kanırtıcı niteliğine rağmen Lahendayk, dışarıdan bir gözlemci olarak Türkiye'deki asıl sancıyı ifade etmekten de geri kalmıyor.

Bakın işte: "...Bence buradaki asıl sorun, statükocuların bu laiklik meselesini kötüye kullanmaları. Yani statükoyu korumak için laikliği ön plana çıkarmaları. Bu da konuyu zorlaştırıyor." "Aslında benim bütün anlatmaya çalıştığım Türkiye'de 'normal' denilen bu parti kapatma sürecinin Avrupa'dan bakıldığı zaman mümkün görünmediği, imkansız olduğu...."

Burada Sevimay "ney imkansız, yüzde 47 mi?" diye üsteliyor. "Yüzde 47, evet, diye cevap veriyor Lahendayk, bu şüphesiz bir gerekçe. Çünkü iddianameye baktığımız zaman, orada kullanılan bütün kapatma gerekçeleri laik kesim tarafından seçim kampanyası sırasında zaten topluma söylendi. 'AKP'ye oy verirseniz Türkiye'de laiklik tehdit altına girer' dendi. Sevimay soruyor: -Bu neyi gösteriyor sizce?

İşte cevabı: "Yani yüzde 47 bu gerekçelere inanmadı, prim vermedi. Ve sonuçta o gerekçeleri öne süren kesim seçimleri kaybetti. O yüzden şimdi AKP başka metotlarla iktidardan uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Avrupa'daki anlaşılma bu." Asıl sorun: Statükoyu korumak için laiklik... Seçimde kaybedenlerin AKP'yi başka metotlarla iktidardan uzaklaştırma girişimleri... Yaşanan sürecin Avrupa'daki yorumu bu. Ah şu Avrupalılar! Onları bir türlü kendi şablonlarımıza indirgeyemiyoruz! Usta mülakatçılarımızın hüneri bile bunun için yeterli olmuyor.


Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Yargıtay cephede
Gönderen: BaD-ı SaBa - 22 Mayıs 2008, 09:07:31 ÖÖ 09
    Yargıtay cephede


Evet, Yargıtay Başkanlar Kurulu, bir bildiri ile cephede yerini almış bulunuyor. Ben hadiseyi böyle yorumluyorum ve bunu, Türkiye için gerçek bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Seçilen üslup polemik üslubu.
Bir sorun çözme arayışından ziyade tavır koyma arayışı söz konusu. Dün Habertürk'te karşılıklı değerlendirmede bulunduğumuz eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisine imza atanları alnından öptüğünü söyledi. İşte böyle bir vasatta rol alıyor Başkanlar Kurulu. İktidara karşı cansiperane bir duruş. Bu mudur yüksek yargı organının sistem içindeki misyonu?

Sanki siyasi iktidar tekel oluşturmuş, sanki siyasi iktidar dilediğini yaptıracak bir mutlak kudret halinde, sanki Meclis diye bir şey yok, sanki anayasa yapmak Millet Meclisi'nin hakkı değil, sanki millet Meclisi Millet iradesi ile oluşmuyor... Oysa, halktan yüzde 47 oy almış bir iktidar partisi hakkında kapatma davası açılmış. Dünyadan bakanlar "Yargı darbesi"nden söz ediyor. Yani öylesine güç kazanmış bir yargı erki söz konusu. Yani yargı, siyasi iktidarın yüzde 47'sinin bile karizmasını çizmiş. İktidar kısıtlı hale gelmiş. Yargıtay siyasi bir bildiri yayınlayabiliyor. Yani doğrudan siyaset yapıyor. Böyle bir Türkiye...

Yargıtay Başkanlar Kurulu, bir yüksek yargı organını, derin bir siyasi tartışmanın içine sürükleme ve toplum nezdinde itibar tartışmasına yol açma hakkını kendinde bulabiliyor. Neresinden baksanız problem. Siyasi gerilimi daha da derinleştirme hakkı, dünyanın hangi ülkesinde yargının yetki alanına girebilir ki?

Anayasa Mahkemesi Başkanı, kapatma davası sonunda hukukun, demokrasinin ve laikliğin güçlenerek çıkacağı tahmininde bulunmuştu. Demokrasiyi, laikliği bilmem ama hukuk böyle mi güçlenecek diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yargı ki, bana göre sessiz güç olma durumunu korumak için azami özeni göstermeli.

Bizde, nazar değmesin, en keskin tartışmalar içinde yargı kurumlarımız veya onların mensupları yer alıyor. Kanaatimce, Yargı kurumlarının kişilerden bağımsız bir kurumsal kimliği bulunmalıdır. ve kişiler, o kurumsal kimliğin, kendilerinden bağımsız olarak özenle korunmasına itibar etmeliler. Bizde yargı kurumlarının kurumsal kimliği, günlük polemikler içinde, o dönemde sorumluluk üstlenenlerin siyasi ideolojileri istikametinde bodoslamasına kullanılabiliyor.

 Bunlar, en büyük zararı söz konusu kurumlara veriyor, ama ne yazık ki bir yaptırım söz konusu değil. Yargıtay bildirisi ile Ankara'nın havasının daha ağırlaşacağı muhakkak. Yargıtay'ın tavrından, Meclis'in ve hükümetin yargı alanındaki tasarruflarına karşı yoğun bir tepki bulunduğu anlaşılıyor. Oysa, hem hükümetin hem Meclis'in, yargı alanının düzenlenmesinde rol oynamayacağı gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Meclis, demokratik usullerle oluşmuş bir yasama organı olarak, yargıya ilişkin, hatta şu veya bu yargı organının varlığını da ilgilendiren düzenlemeler de yapabilir ve yargı kurumları, kurallarına göre düzenlenmiş bu ilkeleri uygulamak zorundadır.

Habertürk'teki görüşmede Vural Savaş, "Şu anda Meclis'te grubu bulunan hiçbir parti millet iradesini temsil etmiyor" gibi bir söz söyledi. Bu söz, şu an Yüksek Yargı çevrelerinde ne kadar paylaşılıyor bilmem, ama bu sözün Millet Meclisi ile millet iradesini birbirinden koparan vahim bir anlayışın ürünü olduğunda kuşku yoktur. Yargıtay bildirisi, kapatma davası konusunda da bu yüksek yargı organının taraf hale gelmesinin tipik bir örneğidir.

Kamuoyuna, Anayasa Mahkemesi üyelerinin zaten yaşanan gerilimi üzerlerinde hissettiklerine dair bilgiler yansıyordu. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi'nin işi daha zordur. Elhasıl Türkiye zor günler yaşıyor. Herkes sınavda. Bence Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi, ona imza atanlar adına iyi bir sınav niteliği taşımıyor. Daha kötü durumları dilemem ama bu bildiriler, Türkiye'nin kaos yolculuğunda kilometre taşı diye anılacaktır.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: MHP’li dostlarla...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 25 Mayıs 2008, 02:22:23 ÖÖ 02
    MHP’li dostlarla...


Aklıma bazı sorular geliyor; mesela: -Acaba MHP lideri sayın Bahçeli, Cumhurbaşkanı Gül'ü krizin çözümü için devreye girmeye çağırdığı yazılı açıklamanın tam metnini okudu mu?
-Acaba sayın Bahçeli, Cumhuriyet Başsavcısı'nın Ak Parti için yazdığı iddianameyi okudu mu? -Acaba sayın Bahçeli, iddianameyi okumuşsa, "Yahu bu iddianame ile bizi de kapatabilirler" gibi bir düşünceye kapıldı mı? -Acaba sayın Bahçeli, aslında Ak Parti'yi kapatmak, MHP'nin de en az yüzde ellisini kapatmak gibidir, hatta CHP'nin bile yüzde 25'ini kapatmak gibidir, gibi bir his yaşadı mı?

Doğrusu ben, MHP'nin Ak parti hakkında açılan kapatma davası karşısındaki tutumunu oldukça ilkesiz buluyorum. İlke varsa şudur: -Ak parti'nin kapatılması siyaseten benim işime yarar, o giderse kalan boşlukta bana da "hasat"tan pay düşer. Gerisi ilkesizlik anıtı gibi duruyor. Şu sözler kime ait sizce: "Yargının bu konularda taraf olmaması gerekir. Yargı mensupları, siyasi parti ve milletvekili gibi davranmamalı."

Cevabınız "Bahçeli" ise yanıldınız. Bu sözler ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'a ait. Ben size Sayın Bahçeli'nin sözlerini aktarayım da, ortaya nasıl bir MHP profili çıktığına siz karar verin. Acaba okudu mu?" diye biraz da şaşkınlıkla sorduğum yazılı açıklamada Sayın Bahçeli şunları söylüyor: "-AKP'nin kapatılması için açılan dava sonrasında Başbakan Erdoğan ve AKP, bağımsız Türk yargısını hedef alan, hukuk ve ahlak dışı bir taciz, tehdit ve terör kampanyası başlattı. "-Kendilerini meşru zeminlerde savunmak yerine, siyasi güç gösterisi ve meydan okuma yolunu seçti ve yargıya karşı adeta cihat ilan etti.

"-Siyasi ihtirasları uğruna Türkiye'nin onuru ayaklar altına alındı. Başbakan ve arkadaşları Anayasa Mahkemesi'ni baskı altına almak için yabancı başkentlerin karanlık koridorlarında yargıyı ihbar turlarına çıktı. "-Bu süreçte, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararın ne olması gerektiği konusunda da yol göstermeye yeltenildi, bazı çevreler kararı dikte ettirecek kadar çizmeyi aştı.

"-Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini -her noktası ile tam bir mutabakat içinde olmasa bile,- içerden ve dışardan kuşatma altına alınan, bizzat hükümetin yönlendirdiği çok ağır bir saldırı ve hakaret kampanyasının hedefi yapılarak savunmasız hale getirilen Türk yargısının, bağımsızlığını ve onurunu korumayı amaçlayan haklı tepki ve tavır olarak görmek mümkün."

Burada yer alan ve zevahiri kurtarma kaygısı içinde konulmuş şerh gibi görünen "her noktası ile tam mutabakat içinde olmasa da" kelimeleri de olmasa, Bahçeli'nin açıklamalarını, "İkinci bir Yargıtay bildirisi ya da kapatma iddianamesi" gibi okumak mümkün. Bu duruşu, kapatma davası açılalı beri MHP'nin hemen her söyleminde gözlemek mümkün. Ne anlıyorsunuz? MHP Ak Parti'nin kapatılmasını istiyor! Bunu sadece açıkça dile getiremiyor. Arafta durur gibi bir görüntü veriyor.

Başlığa "MHP'li dostlarla" ifadesini koydum. MHP içinde en azından bir kişinin beni anlayabileceğinden eminim. Onun tek başına olmadığını da ümit etmek isterim. Yazının başında "Ak Parti ile ilgili dava "kapatma" ile sonuçlanırsa, MHP'nin de en azından yarısı kapanmış sayılır" notunu düştüm. Hatta CHP'nin yüzde 25'i de kapanmış sayılır. Niye böyle düşünüyorum?

Çünkü Ak Parti için öne sürülen kapatma gerekçelerinin pek çoğu, özellikle MHP tabanının, sonra da CHP tabanının ortak anlayış ve hayat tarzını suç haline getiriyor. Şöyle söyleyeyim: İddianame, Önder Sav çizgisindedir. Ve Önder Sav, hacca gidecek CHP'li vatandaşla sorunludur. İş bu kadar açık. MHP başörtüsü ve katsayı sorununun çözülmesini istemiyor mu? Başörtüsü için anayasa değişikliğini Ak Parti ile birlikte yapmadı mı? Yargıtay bildirisi, bizzat bu Anayasa değişikliğini suçlamıyor mu?

"Her noktası ile tam bir mutabakat içinde olmasa bile," şerhi bunun için mi konuldu yoksa? Peki neden üstü örtülü geçildi? MHP'li dostlar! Bakın söyleyeyim: Ak Parti'nin kapatılmasından size ekmek çıkmaz. Oligarşik yapı ile bu kadar iç içe olmak, bugüne kadar sizin tabanınıza hayır getirmedi. 12 Eylül sürecinde gençlerin aldığı yara sizin yüreğinizde ne kadar çabuk kapandı, sorusunu sormak bana acı veriyor. Çok kolay yer alıyorsunuz, güçlü görünenlerin yanında... Bu Araf psikolojisi ne size ne memlekete hayır getirmeyecek. Dik durun, net durun, hiç olmazsa Ufuk Uras'ın yakaladığı siyasi bilinci ıskalamayın.

Ahmet Taşgetiren

Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...27 Mayıs neden hâlâ güncel?
Gönderen: BaD-ı SaBa - 27 Mayıs 2008, 09:44:51 ÖÖ 09
    27 Mayıs neden hâlâ güncel?
 
Bugün 27 Mayıs. Halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidarın alt rütbeli subayların inisiyatifindeki bir askeri darbeyle devrildiği, devrilenleri yargılamak üzere özel yargı düzeninin kurulduğu, bu mahkemenin, kendilerini tayin edenlerin iradesi istikametinde kararlar oluşturduğu, bir Başbakan'ın, iki bakanın idam edilerek katledildiği, Cumhurbaşkanı dahil birçok siyasinin sürgün ve hapis cezasına çarptırıldığı bir sürecin başlangıcının 48'inci yıl dönümü...

27 Mayıs'ı neden hatırlıyoruz?

Çünkü Türkiye'de benzer şeyler yaşanıyor. 12 Mart diyoruz, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 14 mart, 21 Mayıs diyoruz.

27 Mayıs'ın, bugün çok özel anlam kazanması, siyasi iktidara kural dışı müdahalenin, bu müdahaleye gerekçe oluşturacak ortamı özel planla kurgulamanın yanında "Yargı'nın özel işlev" yüklenmesi itibariyledir. 27 Mayıs gösteriyor ki, Yargı her zaman yargı olarak kalmıyor.

Evet mahkemeler kuruluyor: Hakim heyeti var, sanıklar var, avukatlar var.... ama o hakim heyetinden biri çıkıp "Sizi buraya getirenler böyle istiyor" dediğinde ve kararlar o istikamette alındığında, yargı "adil yargı" olmaktan çıkıyor, "yargısız infaz"a dönüşüyor.

Ondan sonra her şey "sureta" haline geliyor. Yargı, verilmiş bir kararı zapta geçiren bir kurum oluyor. O zaman "Yargı" dediğimizde akan sular durmuyor.

Yargı bir cephede yer alıyor ve farklı güç odaklarının savaş aracına dönüşüyor. O durum, bir sistemin sağlığı açısından "tuzun kokması" gibi bir şey oluyor.

Çünkü insanlar yargıdan özellikle siyasi bir dava söz konusu olduğunda adalet beklemekte zorlanıyor. Bugün Yargı yine ayakta ve siyasi iktidarla cepheleşme halinde.

Bir yargı kurumunda, tıpkı ihtilalle devrilen DP gibi, halktan büyük oy alarak iktidara gelen siyasi partinin kapatılması ve Cumhurbaşkanı - Başbakan dahil 32 milletvekilinin siyasi yasaklı hale gelmesi için dava açılmış bulunuyor.

Bunun yanında Yargıtay Başkanlar Kurulu, tam bir cephe mantığı ile, görülmekte olan davanın iddianamesini desteklediğini ilan ediyor ve siyasi iktidara karşı bildiri yayınlıyor.

Bu görüntünün 27 Mayıs'tan neyi eksik? Buna bir de, bir başka yüksek yargı kurumu Başsavcısının, 27 Mayıs'ı "devrim" diye nitelemesini ve "idamlardan halkın coşku duyduğu" nu ilan etmesini eklerseniz, yargı - siyaset ilişkisinde 27 Mayıs damarının sürüp geldiğini düşünmemek mümkün olmuyor.

İşte AB Ortaklık Konseyi'nin dün kabul ettiği "Ortak Tutum Belgesi" nde "halkın adalete güvenini artırması için" yargıda köklü reformların kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. Bunun için tarafsız, bağımsız, şeffaf ve etkili bir yargı sürecinin gerekliliğinden söz ediliyor.

Vurgu "halkın adalete olan güveninin artırılması" üzerine yapılıyor. Yani, kimse buradan bu işler "AB'nin keyfi için yapılıyor" gibi bir "ulusal onur" rantı devşirmeye kalkmasın. Yani bu ülkenin insanı istiyor yargı reformunu: Tarafsız yargı. Bağımsız yargı. Şeffaf, hızlı ve etkin yargı.

Buradaki "Bağımsız yargı" vurgusunu da, sadece "siyasi iktidara karşı bağımsız" gibi algılamamak gerekiyor.

Evet, yargı siyasi iktidara karşı bağımsız olmalı, bunun tedbirleri alınmalı, ama 27 Mayıs, 28 Şubat gibi süreçlerde Yargı'nın nasıl başka güç odaklarının etki alanında icra-yı faaliyet ettiği de Türkiye'nin müktesebatı halinde siyasi arşivlerde duruyor.

Anayasa Hukukçusu Doç. Dr. Serap Yazıcı, Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği mülakatta, "Yüksek yargı hukuka uymazsa ne yapmak gerekir? Toplum bu hukuksuzluğu nasıl önleyebilir? Bu Türkiye'nin çözemediği en köklü sorun.

Yargıyı hukuka bağlılığı sağlamak için reforme etmeliyiz." diyor. Bu sözlerde elbette derin bir ironi ya da paradoks var. "Yargıyı hukuka uymaya zorlamak", başlı başına bir ironi taşıyor. "Tuzun kokması"nı önlemek gibi bir şey bu. Avrupa Parlamentosu'nun Türk asıllı üyesi Vural Öger, oradan baktığında çok net olarak görüyor.

Ona göre bu iş "Adnan Menderes ve DP zamanından beri gelen süreç." Bakın Öger'in sözlerinin tamamı nasıl: "-Demokratik bir seçim yapıldı ve halkın yüzde 47'si oyunu AKP'ye verdi. İşte halkın bu oyunu kabul etmek istemeyen kuruluşlar, kurumlar ve bir parti var. Halkın oyuyla başa geçen hükümeti kabul etmek istemedikleri için AKP'yi başka yollardan iktidardan indirmek istiyorlar.

Aslında bu, Adnan Menderes ve DP zamanından gelen bir süreç. Demokratik açıdan seçimleri kabul etmeyen ve oy alamayan bir partinin devlet organlarını kullanarak muhalefet yapması. -CHP'yi mi kastediyorsunuz? "-Evet, CHP'den bahsediyorum.

Avrupa Parlamentosu'nda da Türkiye karşıtları sevinç içinde. Çünkü hepsinin beklentisi AKP'nin kapatılması. Sarkozy de dahil. Çünkü bu parti kapatılırsa hemen önergeler getirecekler parlamentoya. Müzakerelerin durdurulması için." (Sabah, 26 Mayıs 2008 Ecevit Kılıç'ın mülakatı) Türkiye, üzerinde 27 Mayıs'ın bagajını taşıyan bir yargıyı hak etmiyor.

Aradan 48 yıl geçtikten sonra Avrupa kantarında Türkiye'den hâlâ "yargı tarafsızlığı, bağımsızlığı" istenmesi, ve bunun, DP ile AKP 'nin aynı muamelelere maruz kaldığı bir süreçte ortaya çıkması, Türkiye için gerçek bir talihsizlik olmalı.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Kemalizmdeki ideolojik boşluk
Gönderen: BaD-ı SaBa - 28 Mayıs 2008, 09:30:45 ÖÖ 09
    Kemalizmdeki ideolojik boşluk

 
Şerif Mardin Türkiye'yi bir kere daha sallıyor. Onun "Mahalle baskısı" tanımlaması Ruşen Çakır'ın ifadesiyle, "bir yıl boyunca bir sopa gibi uluorta kullanıldı. Ülkede iyi gitmeyen her şeyin sorumluluğu dindarların, oradan hareketle de Ak Parti'nin sırtına yıkıldı."

Laikçi muhalefet, Şerif Mardin'in sosyal bilimler alanındaki itibarını, "Ak Parti iktidarında Anadolu'da dini baskının artması" söylemine kanıt gibi kullandı. Başörtüsü serbest kalırsa üniversitelerde başı açık kız kalmazdı, Anadolu şehirlerinde içki içilmez, hatta nefes bile alınmazdı. Şerif Mardin, bir kere daha kürsüye çıktı, bu defa "İmam öğretmeni yendi" diyerek gündeme oturdu. Şerif Mardin'in bu cümlesi de ilk planda doğru anlaşılacak gibi görünmüyor.

-İmam öğretmeni yendi! Bu, bu haliyle laikçi muhalefete uygun bir ifade tarzı. Kolayca "Ak Parti iktidarında başkası olacak değildi. Bu hükümet bütün yatırımını imamlara yaptı, öğretmeni dışladı, hatta öğretmenleri bile imamlaştırdı, sonunda da öğretmenin payına mağlubiyet düştü!" Otomatiğe bağlanmış bir zihin dünyasının varacağı sonuç budur. Oysa Şerif Mardin bir başka şey söylüyor. Bir kere söylediği çok "güncel" değil. Aşağı yukarı bütün "Cumhuriyet dönemi" kültür gelişmelerinin tahlili durumunda. Bu sütun çerçevesinde kelime vermem zor, ama Şerif Mardin'in özetle söylediği şu:

-Osmanlı'da bir mahalle var. Mahalle, camisi, imamı, imamın okuduğu kitapları, tekkesi, tarikatı, külliyeleri, esnafı ile kendi başına bir birim oluşturuyor. Mahallede "iyi, güzel, doğru" hakkında bir düşünce var. İslami düşünce tarzı o. Ancak bu düşünce tarzı da fevkalade statik nitelikte değil.

 -Cumhuriyet döneminde, mahallede bu olguya karşı alternatif bir yapı getirilmek isteniyor. Orada okul, öğretmen, öğrenci, öğrencinin kitabı ve onunla birlikte gelmiş bütün bir inşa var. İşte bu inşa tam olmasa da bir ölçüde kaybetti. Şerif Mardin burada "neden kaybetti?" sorusunun cevabını veriyor: Ona göre sebep şu:

-Cumhuriyet'te "iyi doğru ve güzel" hakkında çok derine inen bir düşünce yok. Sonra bir cümle daha kuruyor: -Cumhuriyet öğretimizde, "iyi, doğru, güzel"i derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Bence bunun anlamı şu: Kemalizm bir ideoloji gibi görünse de, "iyi, güzel, doğru" gibi tüm insani arayışların hedefini teşkil eden bir sistem oluşturmuş değil. Hatta Şerif Mardin'in "alternatif yapı" diye işaret ettiği gibi, Cumhuriyet kadroları, toplumun derinden bağlı olduğu ve toplumun derinliklerine nüfuz etmiş bulunan İslam'ın "iyi güzel, doğru"larına karşı pozisyon sergilemişler. Bu İslam - toplum ilişkisi açısından negatif bir duruş. Böyle bir durumda ne yapacaksınız?

İslam'ın etkilerini en aza indirecek, onun yerine, İslam'dan çok daha güçlü "iyi, güzel, doğru" kriterleri koyacaksınız?

İşte öğretmene, genel anlamda okula, hatta sistemin tüm kurumlarına bu misyon verildi. Ama İslam, mahallede, İslam adına bulunan kurumların tüm zaaflarına rağmen yenilmedi.

Bunda, "alternatif yapı"yı kuracak ideoloji olarak Kemalizmin kastedildiğini düşünürsek, Kemalizmdeki ideolojik boşluğun belirleyici etkisini görebiliriz. Şu ifadeler Şerif Mardin'e ait: "Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hiçbir şey vermemiştir." (Zaman, Ekrem Dumanlı, 27 mayıs 2008) Mardin'in dikkat çektiği olay, öğretmen - imam çekişmesi değil. Aslında, Cumhuriyet'in kurucu kadroları da, tam anlamıyla "İslam'a alternatif" bir yapı oluşturabileceklerini düşünmüşler midir, bence tartışılabilir. Bence, bizatihi kendilerinin İslam'la ilişkileri açısından değil, toplumun İslam'la ilişkisine objektif baktıkları zaman, alternatif yapı üretiminin ceffel kalem yapılamayacağını görmüş olmalıdırlar.

O açıdan, "öğretmen" bir süre karşıt misyon ile yüklenmiş olsa bile, zaman içinde, "mahalle"nin kültürel zemininden beslenmek zorunda kalmış ve "İmam - Öğretmen denklemi" ile bağlantılı olarak söylemek gerekirse, "İmam'ın beslendiği zeminlere kök salmak zorunluluğu" nu hissetmiştir. Bu olgu, küçük istisnalar dışında sistem içindeki tüm aktörler için geçerlidir.

Şerif Mardin'den çıkacak sonuç bence şu olabilir: -Cumhuriyet kadroları, ya iyi, güzel ve doğruyu içinde barındıran ladini bir felsefeye oluşturmayı başarmalı, ya da bunu başarması mümkün değilse, toplumun İslam'da bulduğu iyi, güzel ve doğru ile cedelleşmekten vazgeçmeli. Çünkü bu cedelleşme bugüne kadar başarı getirmedi.


Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...GAP’ın en yeni anlamı
Gönderen: BaD-ı SaBa - 29 Mayıs 2008, 10:04:00 ÖÖ 10
GAP’ın en yeni anlamı

TV kanallarında terör örgütü PKK'nın önemli ölçüde yer aldığı diziler var. Tek Türkiye, Köprü, Gazi gibi. Bu diziler gerçeği ne kadar yansıtıyor, ifade etmek kolay değil.

Sonuç itibariyle her biri bir senaryo ve seyirciyi tutabilmek amacıyla hikayelerin soslandığı muhakkak. Ama, istihbari bilgilerin, somut olayların, örgütten kaçanların yaptığı açıklamaların senaristlere bol miktarda malzeme verdiği de doğru. Soslu kısımlar ayıklandığında ortaya yine de son derece girift bir manzara çıkıyor. Bakın nasıl bir görüntü var: -Bu işin içinde uyuşturucu kaçakçılığı var, silah kaçakçılığı var.

-Bu işin içinde yabancı ajanlar var.

-Bu işin içinde küresel güçlerin bölgeye ilişkin politikaları var.

-Dağda kız - erkek binlerce militan var. Bölgedeki ekonomik - sosyal imkansızlıklar sebebiyle dağa çıkışın psikolojik zeminini oluşturmak zor değil.

-Bölgede terör örgütü ile işbirliği içinde hareket eden ağa - muhtar - korucu gibi devletle de bağlantılı ama ikili oynayan insanlar var. -Dağdaki militanların ana - babaları karmaşık bir ruhi atmosfer içinde. Dağda kızı - oğlu var, zaman zaman TSK'da çocuğu var ve her ikisinden gelecek ölüm haberleri onu kahredebiliyor.

-Bu iş, ister terör örgütünün tehdidiyle deyin, ister devletin zaman zaman çok yanlış politikaları ile, ister çok daha derinlere giden etnik bilinçle, ister dağdaki oğul - kız aidiyetiyle.. halkta bir ölçüde zemin bulmuş. İşte bu manzara, neresinden bakarsanız bakın, Doğu - Güneydoğu'yu zor bir mesele haline getiriyor. Terör can alıyor, terörle mücadele, yıllar içinde ülkenin kan yükünü artıran bir mahiyet kazanıyor. Bu ortamda Ak Parti İktidarı, denklemi değiştiren bir rol oynuyor. Ak Parti liderliği bölge insanı ile, Ankara adına, bugüne kadarki siyasetçilerden farklı bir gönül bağı kuruyor. Kim ne derse desin bu bir gerçeklik. Ak Parti hükümeti de, bu gönül bağının hakkını yemiyor. İktidarı süresince bölgeye, yol, su, sağlık ve eğitim hizmeti bakamından ciddi yatırımlar yapıyor.

En önemlisi bölgeye, sürgün bürokratlar değil, bölge insanı ile kalbi bağlar kurabilecek seçkin bürokratlar gönderiyor. Şefkat hamlesi diye nitelenebilecek bu politika, 22 Temmuz seçimlerinde sandığa yansıyor ve Ak Parti, bölge insanından etnik siyaset yapan partiden daha çok oy alıyor. Bütün siyaset analizlerine göre, 22 Temmuz seçim sonuçları, 2009 mahalli seçimleri için bir işaret niteliği taşıyor. "Bölgede sembol diye bilinen şehirlerin mahalli yönetimleri de el değiştirebilir", işareti bu...

Bu arada, terör örgütünün, uluslar arası lojistiği kuşatılıyor ve örgüt etrafındaki çember her gün biraz daha daralıyor. Kuzey Irak, yapılan diplomatik görüşmeler neticesinde artık örgüt için kolay bir barınak olmaktan çıkıyor. İşte bütün bunlar olurken, hükümet son bir hamle yapıyor. Başbakan'ın ifadesiyle bir "Kardeşlik projesi" için eylem planını ilan ediyor. GAP Eylem Planı. 5 yıl içinde 12 milyar dolarlık bir yatırımla 3 milyon 800 bin kişiye iş alanı açarak, bölgenin makus talihini yenmek... Artık bölge terörle anılmasın! Bölge, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasının motor güçlerinden birisi olsun. Bir damla petrolle bir buğday tanesinin aynı ağırlıkta olacağı günlerde, bölgedeki tarıma bağlı sanayi Türkiye'yi yıldız ülke haline getirsin...

Ülkenin çocukları teröre kurban gitmesin. Kan kaybı dursun. Tüm bunlar, Türkiye'yi farklı bir zihni çerçeveye taşıyan gelişmeler. Başbakan'ın GAP eylem planını açıkladığı toplantıya DTP'li hiçbir milletvekili ve belediye başkanı katılmadı. Toplantının yapıldığı Diyarbakır'ın Büyükşehir Belediye Başkanı bile katılmadı. Bu, büyük bir aymazlık, büyük bir bağnazlık, büyük, akıl almaz bir akıl tutulması. Bölgenize 12 milyar dolarlık bir yatırımın anonsu yapılacak ve siz, hiç olmazsa "Bu işin takipçisi olacağız" mantığıyla bile orada yoksunuz. Bu, DTP'nin, dünyadaki ve Türkiye'deki gelişmeleri ıskaladığının çok açık bir göstergesi...

Deniyor ki, "İmralı böyle istedi, böyle oldu!" Evet, bu işte bir "İmralı tıkanması" geldi çattı. DTP içinde "İmralı sancısı" büyüyor. DTP'liler gittikleri her yerde artık "Terörle aranıza mesafe koyun" tepkisi ile karşılaşıyorlar. Ve işte Ahmet Türk, DTP'nin en akil adamı, grup başkanlığından istifa ediyor. Ahmet Türk, Kuzey Irak'a gidip, diplomatik gelişmelerin nasıl seyrettiğine bizzat tanık olduktan sonra, "Silahlı hareket Kürt davasına zarar vermeye başladı" diyor. "Bağımsız siyaset üretmeliyiz" diyor.

DTP içindeki şahinler, Ahmet Türk'ü dışlayıcı tavırlar ortaya koyuyor ve sonunda ipler kopuyor. Ne olacak şimdi? Şahinler şahinlik yapıp, silahlı mücadele ile sonuca mı varacaklar? Buna gerçekten inanıyorlar mı? Yoksa benim ısrarla söylediğim gibi, "Dağa cesaret vermek şu andan itibaren daha çok ölüm demek" mi??

Evet, bence öyle, şahinler bundan sonra ancak ölümü çoğaltabilir. Ama sorun çözmez. Akıllı hareket ise, bölgeye yapılacak yatırıma sahip çıkmak, onu desteklemek, çarçur edilmesine mani olmak ve doğru sonuçlar alınmasına katkıda bulunmaktır. Ben derim ki: Tayyip Erdoğan'ın elinden tutun, bölgenin çocukları kazansın, ülke kazansın. Türk, Kürt herkes kazansın. Bu ülkenin kazanmaya ihtiyacı var, kaybetmeye değil. Son bir şey daha söyleyeyim: Bu süreçte Tayyip Erdoğan'ın yolunu kesmek, Türkiye'nin nefesini kesmekten farksızdır.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 01 Haziran 2008, 03:14:32 ÖS 15


Müslüman çoğunluğun özgürlüğü

Müslüman çoğunluğun özgürlüğü
Dışişleri Bakanı Ali Babacan Türkiye'ye iftira atmış. Ne yapmış? Türkiye - AB Ortaklık Konseyi'nde yaptığı konuşmada, sadece gayrimüslim azınlıkların değil, Türkiye'de, Müslüman çoğunluğun da inanç özgürlüğü problemleri bulunduğunu, bu sorunların tamamını çözmeye çalıştıklarını söylemiş.

Hürriyet bir yandan, Doğan grubunun yeni gözdesi Vatan bir yandan kampanya başlatmış. -Dışişleri Bakanı Türkiye'yi yabancılara şikayet etti! Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni, "iz'an çizgisini aşma, vicdansız kampanya, hayasız iftira" gibi ifadeler kullanıyor. Ondan sonra "neyiniz eksik?" türünden söylemler geliyor. Namaz mı kılınmıyor, Hacca mı gidilmiyor, oruç mu tutulmuyor, şehadet kelimesi mi getirilmiyor, binlerce cami mi yapılmıyor? Ben bu söylemi bir süredir bekliyordum.

Mesela Ak Parti kapatılır da, AİHM'ye itiraz için başvurursa, "Türkiye'yi Avrupa'ya şikayet ettiler" türünden bir "ulusalcı çıkış" olabilirdi. Ama erken başladılar, çünkü hadise bir günün - iki günün meselesi değil. Şimdi soralım: Türkiye'de Müslüman çoğunluğun inanç özgürlüğü meselesi Babacan dile getirmese mevcut olmayacak mıydı? Ak Parti'nin kapatılması davası başlı başına bununla ilgili bir mesele değil mi?

Türkiye'de yaşanan bütün laiklik tartışmaları bununla ilgili değil mi? Avrupalılar "demokratik laiklik" diye bir kavramı, Türkiye'deki bu sancı sebebiyle ortaya atmıyorlar mı? Avrupalılar "Müslüman olduğunuzu söylemekten çekinmeyin" sözünü niye söylüyorlar? Başörtüsü tartışması tam da bununla ilgili değil mi?

Avrupalı, binlerce başörtülü öğrencinin, Türkiye'de okuyamadığı için Avrupa üniversitelerine savrulduğunu görmüyor mu? Avrupalı, Ak Parti için açılan kapatma davasının, başörtüsüne özgürlük istediği gerekçesiyle açıldığını bilmiyor mu? Vatan'ın başyazar eşi Ruhat Hanım, Erkan Mumcu'nun Cumhurbaşkanı Gül'e gönderdiği, benim bu haftaki Aksiyon'da geniş biçimde değerlendirdiğim mektubunu ele almış ve eleştirmiş. Mumcu orada diyor ki "Laikliği ideoloji haline sokan anlayış, devleti, dinin toplumsal hayattan tasfiyesi için işlevlendirmeyi talep etmektedir. "Devletin inançlardan bağımsızlığı ilkesi, devletin yurttaşlarını inançsızlaştırması şekline büründürülmek istenmektedir." Ne bu? Bu tespit, Erkan Mumcu susturulunca değişecek mi?

Erkan Mumcu bunu dile getirince hain mi oldu? Avrupalılar Mumcu'nun bu tespitini yarın herhangi bir raporda kullanırlarsa Mumcu Türkiye'ye ihanet mi etmiş olur? Türkiye'deki laiklik sorununun bam teli değil mi? MHP "ulusalcı" bir tepki veriyor. Sormak lazım MHP'ye: Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddesindeki değişikliğe Türkiye'de çok derin bir inanç özgürlüğü bulunduğu için mi oy verdiniz? Anayasa değişikliğine rağmen üniversitelerde süregiden başörtüsü yasağının sebebi nedir? "Neyiniz eksik?" sorusunu soranların halet-i ruhiyesini anlıyorum.

Onlar İslam'ı kendi kafalarında oluşturdukları din şablonuna indirgemişler. Ondan sonrası yok Olmamalı. Olmasını talep edenler suç işliyor olmalı. Bektaşi'ye sormuşlar: İslam'ın şartı kaç? Bektaşi cevap vermiş: -Bir. -Nasıl olur baba erenler? -Namazla orucu biz kaldırdık, hac ile zekatı da siz zenginler kaldırdınız, geriye kaldı kelime-i şehadet. Onun gibi. İslam, nineniz ölünce cami cemaatinin kıldığı cenaze namazını seyretmek için cami avlusuna gitmekse, gerisi fazlalık oluveriyor. 28 Şubat başlı başına bir "İslam çok oldu, onu azaltmak gerekir" operasyonundan ibaret değil mi?

Bu ülkede din ile şablon dışı ilişki kurduğu gerekçesiyle çatır çatır partiler kapatılıyor. Gerekçe olarak da "Bize özgü laiklik bu, diyorsunuz. İslam, Hristiyanlıktan farklı, onu daha sıkı bağlamak lazım" diyorsunuz. Demiyor musunuz? Bunun adı İslam kuşatması değil mi? Türkiye, devlet kontrolünde din olgusunu yaşamıyor mu? Avrupa'ya şikayet meselesi, "ulusal onur" çerçevesinde ısıtılıp ısıtılıp gündeme geliyor. Bu ülkede Batılılaşma politikaları sanki Cumhuriyet'le birlikte radikal çerçevede devreye girmemiş gibi...

Belki daha şimdilerde, o da inanç özgürlüğü talebinde tutarlılık adına Avrupa, Türkiye'de Müslüman çoğunluğun da inanç özgürlüğü problemi bulunduğu iddiasına ilgi duyuyor. -Avrupa, Türkiye'deki insan hakları meselesine aşırı ilgi duyuyor, öyleyse Avrupa ile ilişkileri keselim! Keselim mi? Bu mu talep ediliyor? Avrupa bizde olmayan o kadar çok şeye ilgi duyuyor ki, her mesele için Avrupa ile ilişkiyi kessek, şimdi onlarla kanlı bıçaklı olmamız gerekirdi.

Ama Türkiye-AB ilişkileri, bir devlet politikası halinde sürüyor ve bu çerçevede Türkiye, mevzuatını, AB müktesebatı ile uyumlu hale getiriyor. Belli ki, insanların ağzına ülkenizde birileri pislik sürerse dünyadan birileri "Ne yapıyorsun sen arkadaş!" diye seslenir. Belli ki, ülkenizde birileri, "Ben seni bu kıyafetle okullara sokmam" derse, dünyadan birileri "Ne yapıyorsun sen arkadaş!" diye tepki gösterir. Türkiye'de Müslüman çoğunluğun inanç özgürlüğü problemi bulunduğu hususu, bağımsız insan hakları örgütlerinin raporlarına giriyor, Ali Babacan ne yapsın? Dışişleri bakanları, ülkesinde ne varsa onu savunur!

Öyle mi? "Ülkede bazı anti demokratik uygulamalar var, bunlar yasalara da bağlanmış, ama biz bunu değiştirmeye çalışıyoruz" diyemez mi bir Dışişleri Bakanı? Demokratik ülkelerde der. Dışişleri Bakanı'nı boğmaya çalışmak bile, reel anlamda, inanç özgürlüğü problemini dile getirememek gibi bir baskıyı sergiliyor. Bir bakana karşı şu "hayasız" suçlamaları, Türkiye'de nasıl despotik bir iklim olduğunun tipik göstergesi değilse nedir?

bugün

Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: serender - 01 Haziran 2008, 05:03:06 ÖS 17
paylaşım için teşekkürler badı saba
Ahmet Taşgetirenin bugün yazılarına  islami düşüncenin portalından da ulaşabilirsiniz
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...AYM Anayasa"yı ihlal etti
Gönderen: BaD-ı SaBa - 06 Haziran 2008, 09:33:50 ÖÖ 09
    AYM Anayasa’yı ihlal etti

Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddesi ile ilgili değişikliği iptal etti ve yürürlüğü durdurma kararı verdi.

AYM bu kararını, Anayasa'nın 2, 4 ve 148'inci maddesine dayandırdı.

Raportör, AYM'nin Anayasa değişikliklerini ancak şekil yönünden inceleyebileceğini, bu değişikliklerde ise şekil noksanı bulunmadığını ifade ederek, CHP ve DSP'nin başvurusunu reddetmesinin uygun olacağını belirtmişti.

Ancak Anayasa Mahkemesi, bir yandan 148'inci maddeye atıfta bulundu, bu madde AYM'nin anayasa değişikliğini ancak şekil yönünden inceleyebileceğini bildiriyor olmasına rağmen, AYM, bunu aşıp, önce düzenlemenin Anayasa'nın ikinci maddesini ilgilendirdiğine, sonra da, Anayasa'nın değiştirilmesi teklif dahi edilemememe hükmünü getiren 4'üncü maddeye başvurarak hükme vardı.

Yani sonuçta, herhangi bir anayasa değişikliğini değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerle kapsamına sokarak, esastan inceleme yapmış oldu.

Üstelik, "herhangi bir anayasa maddesindeki değişikliği" ikinci madde içine sokarak, yeni bir yol açmış oldu. Yani bundan böyle Anayasa Mahkemesi, hiç ilgilendirmeyen bir maddeyi bile, ikinci maddede yer alan, diyelim, laiklik, hukuk devleti, cumhuriyet, demokrasi ve sosyal devlet ilkeleriyle ilişki kurup iptal edebilecek.

Bu, yasama organının tamamen yetki iptali anlamına geliyor. Bundan böyle Yasama organının herhangi bir anayasa değişikliği yapabilme imkanı ortadan kaldırılmıştır.

Bu haliyle de tam bir anayasa ihlalidir.

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla Anayasa maddelerini kanırtmak suretiyle kendisini Anayasa ile bağlamadığını ortaya koymuştur.

Oysa yüksek yargı organları dahil tüm kurumlar, Anayasa'dan almadıkları yetkiyi kullanamazlar ve Anayasa'ya uygun hareket etmek zorundadırlar.

AYM'nin kararı, ne demokrasi ile, ne hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır.

Ayrıca hukukçular, Anayasa Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma şeklinde bir yetkisinin de bulunmadığını, AYM'nin yasada olmayan bir yetkiyi ürettiğini de belirtmektedirler.

Türkiye, tam bir yargı sorunu ile karşı karşıyadır.

Türkiye bir yargı reformuna acil ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Ama AYM'nin bu yorumu ile, hangi kurumun anayasa değişikliğini de kapsayacak bir yargı reformu yapabileceği de belirsizdir.

AYM'nin kararı, Ak Parti'nin kapatılma davasına da yansırsa - ki bu karar o kararla ilgili tavrı da endişe verici hale getirmiştir- Türkiye, derin bir istikrarsızlığa doğru savrulacaktır.

27 Nisan gibi

Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, SAREM'in düzenlediği "Ortadoğu" konulu sempozyumda şunları söyledi:

"Bağımsız laik demokratik Türkiye'yi ihmal etmek riske girmektir. Türkiye laik ve demokrat yapısıyla İslam dünyasının tek örneğidir. Türkiye'ye birtakım sıfatlar yakıştırılmak isteniyor, Bu tür yaklaşımlar demokrasi kavramı içine konularak Türkiye'ye dayatılmak isteniyor. Yasal kurumlar buna izin vermez.

Atatürk Türkiye'sini hiçbir güç değiştiremeyecek. Cumhuriyeti temel ilkelerini hiçbir güç biat ettiremeyecek."

Bu sözler, Anayasa Mahkemesi'nde Laikliği çok ilgilendiren bir dava görüşülürken ve Başsavcı tarafından "ılımlı İslam" suçlamasına hedef olan Ak Parti'nin kapatılması davası arefesinde söylenmiştir. Ne yazık ki yeni bir 367 ve 27 Nisan vak'asıdır.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Kimse o anneye vurmasın!
Gönderen: BaD-ı SaBa - 13 Haziran 2008, 10:47:20 ÖÖ 10
Kimse o anneye vurmasın! 
 
Oyaralıdır. O taa yüreğinden yaralıdır. İçimden, "sizin vicdanınız var mı?" diye bütün kulakları sağır edecek bir çığlıkla haykırmak geliyor.
Hâlâ yasak koyuyorsunuz, hâlâ yasağın sürmesini istiyorsunuz, hâlâ yasağı sürdürmek için akla hayale gelmez fesatlar çeviriyorsunuz. Bunlar bu ülkenin çocukları, bunlar sadece eğitim görmek istiyor. Sadece akıllarını geliştirmek, ruhlarını yüceltmek, ülkeye daha iyi katkıda bulunacak araçlar edinmek, sadece daha iyi insan olmak istiyorlar. Onlardan birisini "suçüstü" yapıp, onun şahsında tamamını linç etmek istiyorsunuz.

Sizin derdiniz ne Atatürk, ne Humeyni, ne bağımsızlık, ne milli mücadele, ne vatan, tüm bunlar, sizin, karşınızdaki bir anneyi çamura bulamak için kullandığınız malzemeler. Bütün bunlar sadece maskeleriniz. Sadece toplumu dövmek için ellerinize taktığınız boks eldivenleri, ötekiler, genç kızlar, İHL'li çocuklar da "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem!" diyen insancıklar...

Zaten hep böyle yaptığınız için tüm sembolleri aşındırdınız. Evet, o bir anne. Bir "Başörtüsüne özgürlük" eyleminde hamile olduğu ikiz bebeklerinden birini kaybeden, bir damlacık özgürlük uğruna binlerce benzeri gibi ülkesini terk etmek zorunda bırakılan, sonra çocuklarım kimlik erozyonuna uğramasın diye yeniden (İran'a değil) yurduna dönen ve hâlâ medya canavarları tarafından peşi bırakılmayan bir anne. Medya postalları altında çiğnenmek istenen bir genç anne o.

"Humeyni'yi seviyor, Atatürk'ü sevmiyor!" Hımm! Ne müthiş denklem değli mi? Ne kolay yenir bu memlekette insanlar? Rahmetli arkadaşım Mehmet Ali Taşçı'nın hikayelerinde bir "Adamyer Fikri" tiplemesi vardı. Bizim medyamız, "Adam-yer Fikri"lerle dolu. İşte sana bir anne, ye aslanım Fatih Altaylı onu! Humeyni dedirt, Atatürk dedirt, İngilizler dedirt... Sen konuşturmayı becerirsin. Böyle "Andıçlama" zamanlarında sana büyük ihtiyaç var. Bu kızlar Avusturya'da, ya da Çin'de ne arıyorlar?

Türkiye'de özgürlük var da, hava olsun diye mi gittiler oralara? Avrupalı bir parlamenter, bir CHP'liden, ya da Avrupalı bir üniversite yöneticisi, bizim profesörlerimizden daha özgürlük yanlısı çıktıysa, suç, eğitim için o özgürlük alanlarına açılanlarda mı, yoksa Türkiye üniversitelerini bir cehennem ortamına çevirenlerde mi? Siz kimden "ODTÜ rektörü de özgürlüklerden yana" diye bir açıklama bekleyebilirsiniz ki...

Bay rektörün elinde başörtülü kızların ihraç fermanı sallanıp duruyor. O rektör diyor ki: -Bizim başörtülü kızlarımız üniversite kapısına gelir, ya başlarını açarlar ya da peruk takarlar! Bunu söylerken hiç rahatsızlık duymuyor. Bir tv kanalına görüş bildirirken sordum: -Sayın Ural Akbulut, derse girdiği amfide, karşısında başlarında peruk bulunan 100 öğrenci görse ne hisseder? Sistem adına, bu katı başörtüsü karşıtlığı adına içinde bir utanç damarı kabarmaz mı?

Kaç gündür, TV kanalları, AYM'nin kararı vesilesiyle, üniversite kapısında başörtülü kız öğrencilerin görüntülerini veriyor. Kimi yüzünü kameralardan kaçırarak başörtüsünü çıkarıyor, kimi peruk takıyor...

Her gün bu böyle! Ben diyorum ki, insanlık damarı ölmemiş olanlar, utanır bu görüntülerden, biraz daha insanlıkları diri ise içleri yanar... Taraf Gazetesi'nin arka sayfasında bir bölüm var. İnsanlara sorular soruyorlar. "En sevdiğiniz, en sevmediğiniz, vs..." gibi sorular. Sorulardan birisi de "En çok kullandığınız küfür.." şeklinde...

Ben bu görüntüleri izleyen insanların içinden, bu zulmü uygulayanlara karşı nasıl bir söz geçtiğini doğrusu merak ediyorum. Kimse vurmasın bu anneye! O ne Fadime Şahin, ne Müslim Gündüz. Belki Fatih Altaylı'nın provokasyonu 28 Şubat iklimini amaçlıyor ama, ben o genç hanımların sözlerini, yaşadıklarını görmezden gelerek değerlendirmenin hiç de sağlıklı olmayacağını düşünüyorum. Şunu açıkça ilan ediyorum:

-Kimse Atatürk'ün adını kullanarak, Cumhuriyet diyerek, laiklik diyerek, AYM diyerek kimseye zulüm etmesin! Bu, bazı kirli odaklar adına sembollerin harcanmasından başka bir şey değildir. Şunu da söyleyeyim: İnançlarını özgürce yaşama adına bir eylemde bulunurken karnında taşıdığı ikiz bebeğinden birini kaybeden, okulundan atılan, eğitim için hicreti göze alan bir anneyi tutacak zincir henüz üretilmemiştir. Hey dostlar, "Adam-yer Fikri"lere insan eti taşımak onurlu bir iş değildir.
 
Ahmet TAŞGETİREN
 
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ... Sizi görüyoruz baylar!
Gönderen: Aysegul - 16 Haziran 2008, 07:35:17 ÖS 19
Sizi görüyoruz baylar!

Evet, sizi görüyoruz baylar! Halkımız ne güzel söylemiş: Minareyi çalan kılıfını hazırlamalı. Minareyi çalmak istiyorsunuz ama uygun kılıf bulmakta zorlanıyorsunuz.

Minare, bulduğunuz kılıfları oradan buradan patlatıyor. Kıvranıyorsunuz. Yaptığınız işlerin tamamının hukuk dışı olduğunu biliyorsunuz.

O zaman “Jakobenlikse jakobenlik” demeye kadar vardırıyorsunuz. İşte bu bir kılıf patlamasıdır. Eylemlerinizin halktan onay almayacağını biliyorsunuz. Asla hakkınız olmadığını bildiğiniz halde, resmen, uhdenize tevdi edilmiş devlet kurumlarını siyasi hesaplaşma aracı haline getiriyorsunuz. Bürokratsınız ama resmen siyaset yapıyorsunuz. Kurumların itibarını harcıyorsunuz. Partiniz var, onunla mutlu değilsiniz. O bile halktan onay alamıyor. Ne kurumlarınızdan istifa ederek, ne de emekli olduktan sonra yeni parti kurmaya cesaretiniz yok.

Çünkü kurduğunuz partiler buçuklarda kalakalıyor. Çünkü halkta karşılığınız yok. O zaman halksız bir sistemi öngörmek zorundasınız. Onu da çağın gerçekleri dışlıyor. Dımdızlak ortada kalıyorsunuz. Sizi görüyoruz! Görüşmeler, görüşmeler, görüşmeler... Kumpaslar, kumpaslar, kumpaslar...

Elde var sıfır, ya da elde var hukuksuzluk! Bakın! Bütün söylemleriniz savunmaya dönük. Yargılarken bile savunma halindesiniz. En saldırgan biçimde karşınızdakileri suçlarken bile içinizde savunma tortuları birikiyor. Çünkü uygulamakta olduğunuz hukuk değil. Çünkü çıkış noktanız vicdan değil. Hukuksuzluğu vicdanlara kabul ettirmek için dil dökmek zorundasınız. Sütunlar, uygulanmakta olan hukuksuzluğun neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışan içi boş söylemlerle dolu.

-Sizi neden dövüyoruz, okuyun ve anlayın!

-Neden sürekli darbe yapıyoruz, anlayın ve içinize sindirin!

-Neden duyguları bile yasaklıyoruz?

-Neden halkı dışlıyoruz?

-Neden üslubumuz hep tehdit yüklü?

-Neden “Yargılayın ve asın” hukuku işletiyoruz? Tüm bunlar, “Saçma”nın izah çabası... Halkın gözlerine bakıyorsunuz, orada size yönelik en küçük bir güven göremiyorsunuz, yarınınız yok, halkla birlikte yürüme imkanınız yok, bu ülkede ya halkın meşruiyet duygusunu kazanmak, ya da tarihe “despot” diye geçmekten başka çıkar yol bulunmadığını görüyor, tıkanıyorsunuz. Tıkanma bir öz-eleştiriye yol açsa, bir “siyasi tövbe” gerçekleşse, insani bir durum olurdu.

Halk buna belki şefkatiyle bakardı. Ama tıkanmadan halka yönelik öfke çıkıyor, ve duruşunuz daha çok zulme dönüşüyor. Sizi görüyoruz baylar! Eğitimci değilsiniz! Bu millet eğitimciyi tanır ve ona bir harf öğretenin kırk yıl hizmetinde bulunmayı şeref addeder. Hukukçu değilsiniz!

Bu millet, yüz yıllar içinden şeriatın kestiği parmak acımaz inancıyla gelmiştir. Asker değilsiniz! Bu millet, ordusunu Peygamber ocağı olarak görmüş, şehit anası- babası olmanın kolay elde edilemeyecek bir şeref olduğuna inanmıştır. Bu millet, ordu ile halk iradesinin karşı karşıya gelebileceğini aklına bile getirmemiştir. Medya değilsiniz! Medya halkın savunucusudur. Halk adına kamu iradesini denetleyen bir kurumdur. Hukuk dışı arayışlarda kumpasa dahil olan değil. İşadamı değilsiniz!

 İş dünyası ülke için değer üretir. Halkı ile barışık olur. Halkı velinimet olarak görür. “Demokrasi olmasaydı şöyle olurdu, demokrasi var, böyle oldu” türünden söylemlerle demokrasi olmayan ülkelere özlem duyup, bu yolda demokrasi dışı arayışlarla kol-kola girmez. Hatta siyasetçi değilsiniz! Meşru siyaset, kurallarına göre yapılır ve halka dayanır.

Halkı cendere içinde tutacak bir yönetim mantığına hizmet eden iş, meşru siyaset değil, başka güç odaklarıyla işbirliği yaparak halkı teslim almaya yönelmiş bir “Sarı siyaset” olur. Sizi görüyoruz baylar! Sizi teşhis etmek için yeterli tecrübemiz var. Boşuna kamuflaj malzemelerine sarılmaya kalkmayın, dımdızlak ortadasınız. Ve hiç de sempatik görünmüyorsunuz!

bugün
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...AYM yanlış yaparsa...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 17 Haziran 2008, 11:56:49 ÖÖ 11
AYM yanlış yaparsa...

"Yasama yanlış yaparsa AYM düzeltir, yürütme yanlış yaparsa Danıştay düzeltir..." diye kurulan cümleler nihayet o soruya geldi. "Ya AYM yanlış yaparsa..." Bu soru, bugün her zamankinden daha çok kamuoyuna mal olmuş ve, yüksek yargının ifa etmesi gereken sorumluluğu ciddi oranda engelleyici bir mahiyet kazanmıştır. Sonuç, güven aşınmasıdır. Dün üç gazetede, üç önemli kişi, AYM ile ilgili bu güven sorununu gündeme getiriyordu.

Milliyet'te Devrim Sevimay, Türkiye'nin eski AİHM temsilcisi Rıza Türmen'e sormuştu bu soruyu. Onun cevabı "mahkemedir yanlış kararlar verebilir"le başlıyor, "mahkemedeki yargıçların bağımsızlığı varsa, yargıçlar kaliteliyse, yargıçların eğitimi iyi ise yanlış marjı çok azalacaktır" diyordu. Sorun tam da buydu: Yargıçların bağımsızlığı... kalitesi... eğitim seviyesi...

Star'da, Fadime Özkan'a konuşan Anayasa profesörü Yavuz Atar, "Ak Parti ve Meclis çoğunluk iktidarı diye eleştiriliyor, ama AYM de kritik kararları 9'a 2 veriyor. Bu da çoğunlukçu yargı demek." diyor. Yeni Şafak'ta Mehmet Gündem'e konuşan bir başka anayasa profesörü Zühtü Arslan, "Hukuk temelini değiştiren bir yargı darbesi yaşıyoruz.

Parlamento vesayet altında" gibi cümlelerden sonra "İptal kararı Anayasa'nın birçok maddesinin ihlali niteliğindedir. Anayasa'yı korumakla görevli bir organın, bizzat Anayasa'yı ihlal eden kararlar alması hukuka ve devlete olan güveni sarsar.

Uzun vadede hukuk devletine en büyük zararı bu güvensizlik verir." diyor. Bunlar, bilim ve hukuk camiasının değerlendirmeleri. Medya çok daha fazlasını söylüyor, tartışmalar başladığından bu yana, ya da daha geniş yıllar içinde baktığımızda AYM ile ilgili tartışma, ciltlere sığmaz. "Darbe süreçleri ve AYM" başlığı altında bile, AYM'nin iyi sınavlarının anlatılmadığı kitaplar yayınlanmıştır. Şu anda Türkiye'de "9'dan mı korkuyorsunuz, 411'den mi?" gibi bir kamuoyu araştırması yapılsa, "9" rakamının bir korku sembolü haline geldiğini düşünmek abartılı olmamalı.

AYM yargıçlarının tarafsızlığının tartışıldığı çok açık bir gerçek değil mi? Bunda onları tayin eden cumhurbaşkanlarının siyasi perspektifi dikkate alınmıyor mu? Bunlardan özellikle Sezer tarafından seçilen 8'inin ve 28 Şubat süreci içindeki Demirel tarafından seçilen 1'inin oluşturduğu blok, kararların sonucu etkileme potansiyeli itibariyle daha çok tartışmalı değil mi?

Benzeri tartışmayı diğer iki üye için yapmak mümkün değildir, demiyorum. Belki onların durumunun telafi edilebilir yanı, iki kişi olarak kararları etkileme potansiyellerinin olabildiğince sınırlı olmasından dolayıdır. Ama ortada, siyasi tercihlerin söz konusu kararlarda çoğu zaman oluşan 9 kişilik bir blok varsa, o blokun çizgisi aşağı - yukarı tahmin edilebilir hale geliyorsa ve o çizgi, toplumun geniş eğilimi ile çelişen bir siyasi çizgi ile bütünleşiyorsa soru işaretlerinin çıkması kaçınılmazdır. Türkiye, Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok olayını yaşamıştır.

Cumhurbaşkanı Sezer onu CHP bağlantısına rağmen AYM üyeliğine seçmiş, Özok'un CHP ile bağlantısı kamuoyunda geniş tepkiye yol açınca, ilginçtir, Sezer, seçme iradesini iptal etmemiş, Özok, "alicenaplık" göstererek "Bu etik olmaz" demiş ve görevden affını istemiştir. Yani şayet Özok, yapılanı içine sindirmiş olsaydı, bugün AYM üyesi idi. Nitekim Serruh Kaleli, DSP kökenine rağmen AYM üyesi yapılmıştır. Bizden, AYM üyelerinin her birisinin siyasi - ideolojik çizgilerinden arınmış olarak görev yaptıklarını kabul etmemiz isteniyor. Ama yaşanan hadiseler buna fırsat vermiyor.

Osman Paksüt'ün bir AYM yargıcı olarak adının karıştığı gelişmeler de üyelerle ilgili güvenilirlik sorununu beslemiştir. Türemen'in sözlerine geri dönersek: -Yargıç bağımsızlığı.. -Yargıç tarafsızlığı... -Yargıçın iyi eğitim almış olması... AYM yargıçları bu üç kriter açısından değerlendirildiğinde kamuoyunun zihninde oluşan "yargı" nedir?

Mesela "Kime karşı bağımsız?" Sorusu sorulduğunda "siyasi iktidara karşı bağımsız" demek yeterli midir? Türkiye'de bağımsızlığı, zaman zaman iktidardan daha müessir hale gelen başka güç odaklarına karşı da koruma zarureti bulunmuyor mu? "Tarafsız" dendiğinde nasıl bir tarafsızlık, kime karşı tarafsızlık sorusu sorulmuyor mu? Ya da "AYM üyeleri Anayasadan, laiklikten, Atatürkçülükten yana taraf" cümlesi, tarafsızlığı izah için yeterli oluyor mu?

Anayasanın, laikliğin, Atatürkçülüğün yorumu bile farklılıklar arz etmiyor mu? Tüm bu disiplinleri, 9 kişi şu tarzda yorumlayıp ona göre hüküm oluşturunca, ortaya tarafsız bir yargı kararı çıkmış mı oluyor? Bu karar, toplumun o disiplinlere ilişkin yorumlarından farklı ise, toplumun yargısı üstelik, bir çok bilim adamının görüşü ile ayniyet arz ediyorsa, sadece "Cumhurbaşkanınca seçilme keyfiyeti", bu kararların kutsal yargılar haline gelmesi için yeterli oluyor mu?

Hadise "Canım altı astarı bir yargı kararı, şöyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur" niteliğinde olsa, izah edilir bir yanı bulunabilir. Ama bu kararlarla halktan yüzde 47 oy almış bir partiyi kapatabiliyorsunuz. Halkın en önemli özgürlük tartışmalarından birisinde taraf oluyorsunuz.

CHP Genel sekreteri Önder Sav, AYM üyelerine sesleniyor: -Arkanızda CHP var! İşte bu tablo. CHP eğilimli olmak veya Ak Parti karşıtı olmak... Bir yargıç için, tarafsızlık noktasında sorunlu olmak için fark etmiyor. Soralım: "AYM'nin CHP eğilimli üyeleri, Ak Parti'nin kapatılmasına kararı verdi" tarzında bir toplumsal kanaat AYM üzerinde oluşursa bunun AYM'ye bedeli ne olur?

Bence AYM şu anda böyle bir risk altında...

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ana tartışma: Nasıl bir laiklik?
Gönderen: BaD-ı SaBa - 19 Haziran 2008, 10:50:31 ÖÖ 10
Ana tartışma: Nasıl bir laiklik?


Evet, Türkiye'nin ana tartışması bu: Laikliğin muhtevası ne olsun? Sancılar da buradan kaynaklanıyor. Bu tartışma bitmeden, sancılar da bitmez. Ak Parti, savunma ya da cevabında doğrusunu yaptı.

Önce ilkesel çözümü öngördü. O alanda uzlaşma olmadan, hayat tarzınız dahil yaptığınız her şey bir laiklik tanımına göre suç kapsamına giriyorsa "Vallahi ben o niyetle yapmadım" demenin bir ağırlığı olmayacağı açık. Laikliği "yaşam tarzı" olarak niteleyen bir anlayış, "dindar" diye nitelenebilecek bir Başbakan'a razı olur mu? Ya da yaşam çerçevesinde dini değerleri önemseyen bir Cumhurbaşkanına?

Bakanları, milletvekillerini ya da herhangi bir kamu görevlisini saymıyorum? Bir dönem, eşi başörtülü bir mülki amir kara listeye alınıyordu.

Halen, bazı kurumlarda eşin başörtülü olması o kurumdan ihraç sebebi sayılabiliyor. Demek ki, laiklik yorumu, sadece kamu görevlisinin hayatını denetlemekle kalmıyor, aile bireylerinin hayatını bile cendereye alabiliyor. Bir ara, Başbakan'a, "Bu işte rahatlama olmasını istiyorsan eşinin başını aç" çağrıları bile yapılmıştı? Herhalde şu anda Cumhurbaşkanı'nın eşi başını açsa, müthiş bir laiklik hamlesi olarak alkışlanacak. Bu mudur laiklik? Normalde başörtülü olan bir bayanın, milletvekili olduğunda Meclis'ten kovulması mıdır laiklik? Toplum hayatını dini tezahürlerden arındırmak mıdır?

Ya da toplum hayatında var olan bir dini tezahürün, kamu görevine gelindiğinde ortadan kaldırılması mıdır? İkili bir hayat çerçevesi midir laik sistemlerde topluma empoze edilen yaşama modeli?

Kimse "Biz laikliği toplum hayatını dinden arındırmak gibi algılamıyoruz, ama kamu görevinde de dini görüntü olmasın" dediğini söylemesin. "Dindarlaşma arttı" tarzındaki kamuoyu araştırma sonuçları neden haber oluyor? "Ak Parti iktidarı ülkeyi muhafazakarlaştırıyor!" iddiaları bazı çevrelerde neden prim yapıyor?

Aslında bu iddia, sadece Ak parti'ye karşı değil, çok partili hayata geçildiğinden bu yana CHP dışındaki hemen tüm partilere karşı devreye sokulmuş ve açık örtülü demokrasi dışı müdahalelerin gerekçesi olmuş. Belli ki, işin başından beri tüm toplum hayatına yönelik yukardan aşağıya bir "laikleştirme" politikası öngörülmüş, oysa demokrasi milleti öne çıkardığı ve sandıkta millete hesap vermeyi gerekli kıldığı için bu politikanın uygulanması zorlaşmış, millet kendi hayat biçimiyle öne çıkmış.

Milletin büyük kısmı muhafazakar değerleri önemsediği için de "Ülke muhafazakârlaşıyor" gibi bir sonuca varılmış. Ardından laikliğin ihlali gerekçesiyle müdahaleler gelmiş. Bugün, AK Parti'ye özgü bir şeyi değil, bu bitmez sancının 2000'ler versiyonunu yaşıyoruz, o kadar. Şimdi Ak Parti, savunma Cevabında diyor ki:

 "Biz, devlet politikası olarak laikliği önemsiyoruz, bundan vazgeçme gibi bir niyetimiz asla yok, ayrıca bunu demokrasinin olmazsa olmazı kabul ediyoruz. Ama... "Ama..." diyor ve son derece önemli bir rezerv koyuyor: "Ama laiklik, devletin sahiplendiği bir felsefi inanç, bir din, bir yaşama tarzı değil. Şayet öyle görülürse, devlet adına bürokratik iktidara, diğer tüm inanç mensuplarına müdahale imkanı verir, bu da inanç özgürlüğünü ortadan kaldırır, devletin tüm inanç alanlarını boğduğu bir yapı ortaya çıkar. bu da demokrasi değildir."

Ben biliyorum, Başsavcı'nın iddianamesinde yer alan "laiklik tanımı"nın kökleri Anayasa Mahkemesi'nin Başörtüsü ve Refah'la ilgili kararlarına kadar uzanıyor. Onun için Ak Parti'nin savunmacevabının, laikliğe ilişkin "muhtevayı tartışma" boyutu, kapatma davası açısından ümitvar sonuçlar vaat etmiyor olabilir. AYM çoğunluğu, hemen yakında verdiği iptal kararından da anlaşılacağı gibi "Başsavcının laiklik yorumu zaten bizden alınma, onun için biz eski yorumumuzda ısrar ediyoruz" diyebilir. Onun için Ak Parti'ye, "Bu tarz bir savunma, AYM'ye kendi elinizle gerekçe sunmaktır" demek yanlış olmaz.

Ama... Ak Parti'nin tavrı, "Bu ülkede laikliğin ihlali gerekçesiyle bin kere parti kapatılabilir, siyasi hayata bin kere demokrasi dışı müdahalede bulunulabilir, başbakanların asılması kadar kanlı işlere imza atılabilir, ama ülkenin varıp tartışacağı şey, bu laikliğin bu ülke insanıyla uyum arz edip etmediğidir. Laiklikle millet iradesi çelişiyorsa, burada sancıyı bitirmek mümkün olmaz.

O zaman bu ülkede hiçbir şekilde demokrasi olmayacak demektir. İstenen bu mudur? İstenen bu değilse, AYM'nin de, diğer yargı kurumlarının da, ülke yönetimine katılan tüm birimlerin de, laikliği, milletin değerlerini dışlamayan bir çerçeveye oturtmak için çaba sarf etmesi gerekir. "Türkiye'ye özgü" sözü önemseniyorsa, tam da bu uyumun sağlanması açısından önemsenmelidir; tepeden inmeciliği meşrulaştırmak açısından değil.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 20 Haziran 2008, 02:53:46 ÖS 14
'28 Şubat Başbakanı'nın heyecanı

Şu sıralar epeyce insan, siyasi hareketlilik içinde... Ak Parti kapatılsın, bize yol açılsın. Mesut Yılmaz, zemin kollayıcılardan biri. Kendileri 28 Şubat'ın özel fideliğinde başbakanlığı kapmış olmalarıyla tanınıyor.


Cumhurbaşkanı Demirel, özel projenin içinde, Refahyol'a tuzak kurmuş, Erbakan'ın Çiller lehine istifasını alıp, hükümeti kurma görevini Yılmaz'a vermiş...

Bu arada DYP grubu tehditlerle darmadağın edilmiş ve Yılmaz'lı günler başlamış... Kritik zamanlarda heyecanı artıyor besbelli. Avrupa'ya gitmiş, parti kapatma işini demokrasi standardına uygun bulmayanlara "Kapatıyorsak bir sebebimiz var, bizi anlayın" serenatları döktürmeye yönelmiş. Şu sözlerin tamamı, kapatmayı Avrupa'da pazarlamak için çıkmış bir siyasetçiyi sergiliyor:

 "Her ülke kendi düzenini korumak için önlemler alır. Bir ülkede demokrasi karşıtı tehlike ne kadar büyükse o ülkenin alması gereken tedbir de o kadar radikal olabilir. Dünyanın bugün geldiği düzeyde parti kapatmanın çok ağır bir müeyyide olduğunu kabul ediyorum ve bunu içime sindiremiyorum, ama sizin de Türkiye'deki şartların ne kadar ağır olduğunu anlamanız gerekiyor. Batı'dan bakıldığında bu şartlar ağırlığı ölçüsünde değerlendirilemiyor. Ama bölücülük ve irtica tehlikesi devam ettiği sürece askerin kışlasına dönmesi beklenemez."

Bakın, aynı toplantıda ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'ın söylediği sözler, iki lider arasında nasıl bir "demokrasi farkı"nı ortaya koyuyor: "Laiklik duyarlılığı otoriter yönelime sevk etmemeli. Demokrasiyle laikliği, demokrasiyle cumhuriyeti bağdaştırmalıyız. Tartışma otoriter bir laiklik mi, demokratik laiklik mi, totaliter bir cumhuriyet mi, demokratik bir cumhuriyet mi sorunu..."

"Ben parti kapatmaya karşıyım. AKP'yi kapattınız. DTP'yi kapattınız. Seçmeni nereye kapatacaksınız? Bildiğiniz bir dolap var mı?" İşte bu soru. Türkiye'nin sorusu bu. Acaba bu soru Mesut Yılmaz'da azıcık bir "Yaa ben ne yapıyorum?" kaygısı uyandırdı mı?

Mesut Yılmaz, ayrıca, Türkiye'de "koalisyon türü parti" oluşturulması gerektiğini belirtmiş ve böyle bir siyasi çalışma içinde olduğunu ifade etmiş. Kendisine hayırlı yolculuklar dilemek lazım. Türkiye'de siyasete soyunan herkese hayırlı yolculuklar dilemek lazım. Eğer Kemal Derviş de böyle bir rol arayışında ise, yola çıkmalı. Sabih Kanadoğlu, Vural Savaş, Yekta Güngör Özden, A. Necdet Sezer, Süheyl Batum, Tuncay Özkan, Aydın Doğan, bilumum emekli generaller, içinde siyaset tutkusu varsa halen muvazzaf olanlar...

Siyaseti tanzim iradesi taşıyan şu an görevdeki yargıçlar... Siyaset millete hizmet yoludur, herkes bu hizmeti yapabilir. Ama siyasette hizmet, milletin görevlendirmesiyle oluyor. İşin içinde "Millete güven vermek ve temsili emaneti teslim almak" var. 28 Şubat türü şeyler, demokratik hayat içinde boy salan bir tür katakulli düzenidir. O dönemlerde rol almak da, insanları demokrasi özürlü hale getirir. Mesut Yılmaz, aslında ANAPlı bir siyasetçidir. Özal'ın, elinden tutup siyasete taşıdığı bir simadır. En azından insan, Özal'ın siyasi misyonunu kavramış olmasını, onun sistemle yaşadığı gerilimden birazcık nasip almış olmasını bekliyor.

Diyelim şu "Başörtüsü" meselesi, tam da ANAP döneminde en sancılı günlerini yaşamıştır. Başörtüsüne özgürlük getiren kanunu ANAP ağırlıklı Meclis çıkarmıştır. AYM, bu kanunun iptaline karar vermiş ve o ünlü problemli gerekçe, bu iptal ile birlikte yazılmıştır. ANAP'ın "başörtüsünü istismar" gibi bir hesabı var mıydı?

Yoksa var olan, AYM'deki "laiklik yorumu" çarpıklığı mı idi? Mesut Yılmaz bir parti kursun ve milletin huzuruna çıksın. Ne diyecek başörtüsüne özgürlük konusunda? Özal çizgisine karşı reddi mirasta mı bulunacak? Mesut Yılmaz, Özal'ın "Dört eğilim" modelini herkesin uygulayabileceğini sanıyorsa yanılıyor. Kendisinin elinde ANAP'ın ne hallere düştüğünü herkes biliyor. Özal'ı kahredercesine elinden partiyi aldı, sonunda ne oldu? Sıfır. Kursun bir parti, bana göre o bir "sıfır yolculuğu"nun tamamlanması niteliğinde olacak. Milletten son dersini de alacak. Avrupa'ya git ve "tehlike büyük" de. Avrupa'dan gelecek bir tepkiyi önlemek için lobi yap. Bununla da millet huzuruna çık ve oy iste...

Bu denemeye büyük ihtiyaç var. Milletle oynayanların akıbetini görmek açısından... Haydi Tuncay, haydi Mesut, kurun partinizi ve alın sandık ölçünüzü... Millet sizi bekliyor!


AHMET TAŞGETİREN


Başlık: Travmaya travma demenin günahı
Gönderen: BaD-ı SaBa - 26 Haziran 2008, 12:20:49 ÖS 12
Travmaya travma demenin günahı

Kardeşim 21 yaşındaydı ve ilk görev yerine giderken Van'ın Gevaş ilçesinin dağ yollarında donarak hayatını kaybettiğinde annem derin bir sarsıntı geçirmişti.

Bu elim hadisenin onun yüreğinde açtığı yara, ömrünün sonuna kadar devam etti. Mesela oğlunun öz adını bir türlü söyleyemedi. Bu travmaydı. "Yanar içim göynür özüm, genç yaşında ölenlere, gök ekini biçmiş gibi" diyor ya Yunus Emre. Bir çocuk veya genç ölümü anne- baba için onulmaz derin sarsıntılara yol açar.

Türkiye, şu günlerde, 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen ve çeşitli ceza evlerinde 32 kişinin can verdiği "Hayata Dönüş Operasyonu" ndan dolayı yargılanan güvenlik görevlileriyle ilgili davanın zaman aşımından düşmesini konuşuyor.

O cezaevi baskınları, içerde evladı bulunanlar için, hatta herkes için travmaydı. Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananların oluşturduğu travmanın PKK hareketini beslediği bugün herkes tarafından kabul ediliyor. Menderes ve iki bakanının asılmasının toplumda bir travmaya yol açmadığı söylenebilir mi?

DP Genel Başkanı Süleyman Soylu, "27 Mayıs'ı Türkiye'nin Kerbelası", "Menderes'i de Hazreti Hüseyin" i olarak nitelerken böyle bir travmayı işaretlemiş olmuyor mu? Deniz Gezmişler'in idamı da bir toplum kesiminin yüreğini hâlâ kanatıyor. Halktan yüzde 47 oy almış bir siyasi partiyi kapatmak...

Bu partiye oy verenler nezdinde bir travma gibi algılanmayacak mı? Sadece bu partiye oy verenler değil, Türkiye'yi dışardan izleyenler bile "Allah Allah, adamlar halkın yarısının oyunu almış bir partiyi bile kapattılar" diye küçük dilini yutmayacaklar mı?

Yine çok güncel bir konu: Başörtülü bir genç kız, sınavı kazanıp üniversite kapısına gittiğinde kapıdan döndürülünce yaşadığı duygunun adı travma değil midir?

Devrimler travmaya yol açtı mı, açmadı mı? Tabii ki açtı, "Devrim"se başka türlüsü zaten söz konusu olamazdı. Devrim köklü dönüşüm demekse, hangi toplum, "Madem birileri böyle istiyor, hadi el birliğiyle dönüşelim" der?

 Demez, tüm devrimler sancılı olur, hatta daha ötesi olur. Problem nerede? Bir, bunun seslendirilmesinde... İki, buna ilişkin bir değer yargısında bulunmakta... Seslendirme de üç türlü olabilir:

Bir, bir acının dile getirilmesi için, İki, o travmanın toplumda hâlâ yaşayan sonuçlarının bulunup bulunmadığının bilimsel anlamda tahlili için, Üç, "Devrimler"in hâlâ bir yöntem olarak kullanılabilir olduğunu hatırlatmak, yani topluma gözdağı vermek için... Bunların her birisinin farklı sonuçları olacaktır.

Anlaşılıyor ki Türkiye'de hâlâ, bir kesim, o süreçte toplum planında yaşanan acıların dile getirilmesine hazır değil... Konu, bugünün olaylarının tahlili planında bile ele alınsa kıyametler kopabiliyor. Ve ilginç, bir kesim Devrimleri "Gözdağı" boyutunda gündemde tutmaktan vazgeçmiyor. İşin içine bir de "siyasi gerilimde oynayacağı rol" girdiğinde, hakkında kapatma davası açılmış bir partinin genel başkan yardımcısının böyle dikenli bir alanda dolaşması, kıyameti koparıyor.

-Söylediğiniz her söz aleyhinize delil olarak kullanılabilir, ortamı yaşanan... Bu arada bir de "Nasıl iş bu, adam parti kapatmaya gerekçe hazırlıyor" şeklinde yorumlar yok mu? Hiç kimse "Suç mu bu sözler?" diye sormuyor. "İfade özgürlüğü nerede?" diye sormuyor.

Herkes, Yargının bu tür yargısız infazlardan etkileneceğinden o kadar emin ki...

Bu bile Türkiye'nin yaşadığı yargısal sancıyı ve kırılgan sistem yapısını anlamaya yeter. Ben şunu söyleyeceğim:

Türkiye, travmalarını konuşmalı. Travmaların hangi toplum kesiminin bünyesinde nasıl izler bıraktığını tespit etmeli ve sistem planında bu yaraların sarılması için gerekli tedbirleri almalı. Vamık Volkan, "yası tutulmamış acılar"ın toplum hafızasında derin izler bıraktığını söyleyerek, farklı bir toplumsal analiz yolu gösterdi. Türkiye'de bugün yaşanan sancılarda, gerilimlerde, geçmişteki "travma"ların derin izleri var.

Bunların dile getirilmesini "Söyletmen, urun!" mantığı ile herkesin ağzına bir şaplak kondurarak karşılamak yerine, "Kim ne diyor?"a bakarak anlamaya çalışmak, Türkiye için çok daha sağlıklı olacaktır. Atilla Yayla'yı döv, başörtülü kızı çarmıha ger, Fırat'tan yola çıkıp partisini ipe çek...

Böyle neyi çözebilirsin ki... Bunun adı ancak "travma" politikasına devam olur.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Ben Ali Bulaç gibi düşünmüyorum
Gönderen: BaD-ı SaBa - 01 Temmuz 2008, 09:39:16 ÖÖ 09
Ben Ali Bulaç gibi düşünmüyorum

Ali Bulaç ve Hüseyin Gülerce ile Mehtap televizyonunda her hafta salı günleri "Düşünce Günlüğü" programında birlikteyiz. Bu akşam saat 21.00'de yine Düşünce Günlüğü programı var, ama ben, izinde olduğum için bu programa katılamayacağım.

Bu yazı uzaktan bir katılım mahiyetinde olsun, istedim. Başlığa yansıyan ifade, Ali Bulaç'ın Sabah gazetesinden Ecevit Kılıç'a verdiği mülakatla ilgili. Gazete, mülakatın birinci sayfadaki anonsuna "Tartışılacak sözler" şeklinde bir başlık, "Zaman yazarı Ali Bulaç: Fethullah Hoca beraat etti, kapatmaya tepki az olur." şeklinde bir alt başlık koymuş.

İçerde ise, Ali Bulaç'a, "Fethullah Gülen'e yakın isimlerden" gibi bir tanımlama daha ilave ediliyor, ve şu başlık veriliyor: "Gülen'in beraat kararı AKP kapatılırsa tepkileri azaltır." Bu düşüncenin gerekçesi olarak da "Bu kararın yargıya güveni arttırması" gösteriliyor.

İyisi mi, Ali Bulaç'ın görüşlerini kelimesi kelimesine okuyalım: "...Hocaefendi'yle ilgili alınan bu karar yargıya olan güveni daha çok artırmıştır. Yargının elini güçlendiren, onunla ilgili güvenilirliği artıran bir faktör oldu. Bundan şu meşru sonucu çıkarabilir miyiz?

Eğer Anayasa mahkemesi Ak Parti'nin kapatılması yönünde karar verirse genel olarak yargıya yöneltilen eleştirilerde bir azalma olur mu? Tabii ki olabilir.

Kendiliğinden böyle bir sonuç çıkarabiliriz. -AKP kapatılırsa bile bu karar nedeniyle tepki verilmez mi diyorsunuz? -Evet, yargıya olan tepkiler az olur. Bu kararın böyle bir tesiri vardır, olacaktır da." Tabii ki Ali Bulaç'ın sözleri, kendisinin bir toplum gözlemi ve ondan doğan samimi kanaatini yansıtıyor.

Ben de bu çerçevede kanaatimi söyleyeyim: Ben, Fethullah Hocaefendi ile ilgili olarak verilen beraat kararının, Ak Parti'nin kapatılmasına yönelik toplumsal tepkiyi azaltacağını düşünmüyorum. İki dava arasında derinlerde böyle bir kurgu var ise bile, ben bunun topluma yönelik gerçekçi bir okumanın ürünü olduğu kanaatinde değilim.

Bana göre toplum şöyle bir kurgu yapmaz: -Helal olsun bak, Fethullah Hoca beraat etti, demek ki bizde yargı son derece hakkaniyetle işliyor. Yargı sürecinde Ak Parti için kapatma kararı verilirse bu da aynı hakkaniyetli yargının kararı olmuş olur. Öyleyse "Şeriatın kestiği parmak acımaz" deyip, kararı saygı ile karşılamalıyız! Belki de toplum, Fethullah hoca ile ilgili beraat kararının bile nasıl zorluklar içinden geçerek çıktığını düşünür. Bazen kararlar "İpten dönme" gibi gerçekleşiyor Türkiye'de... gibi iç değerlendirmeler yapar.

Bir başka husus şu: Birbirinden tamamen ayrı kişi ve kurumları ilgilendiren Ak Parti davası ile Fethullah Hoca davası birbiriyle bu kadar ilişkili ise, zaten hukuk açısından bir sorun var demektir. Bu sorunlu yapı içinden çıkan "beraat kararı" nasıl bir güven oluşturabilir ki? "Fethullah Hoca'nın beraati yargıya güven oluşturdu, öyleyse Ak Parti kapatılırsa tepki oluşmaz" şeklindeki bir kanaat, aslında parti kapatma davasını görecek olan mahkeme heyeti tarafından bile tepki ile karşılanacaktır.

Çünkü böyle bir değerlendirme, her şeyden önce onlar için kuşku sebebidir. Bu mantık seyrinde, bu işler derinlerle bir yerde kurgulanmıştır, davalar birbiriyle bağlantılıdır, AYM, Yargıtay, Danıştay, savcılar, medya, üniversiteler vs. yönlendiriliyor, her şey tıkır tıkır işliyor, gibi bir yaklaşım da var.

Bu düşünce kolay kolay yabana atılamaz ise de, böyle bir kurgunun tıkır tıkır işlediğine inanmakta zorlanıyorum. Böyle bir kurgu tıkır tıkır işlemiş olsaydı, o odağın mesela Fethullah Hoca'yı beraat ettirmek yerine mahkum etmekte de tereddüt etmeyeceğini var sayıyorum. Şu anda Ak Parti'yi kapatmaktaki hukuki zorluk, Fethullah Hoca'yı beraat ettirmekten daha az değildir.

Hem, "Fethullah Hoca'yı beraat ettirdik, öyleyse hiç suç olmasa bile Ak Parti'yi kapatabiliriz" tarzında bir mantığın en çılgın hukukçular için bile cesaret edilebilir olduğunu düşünmüyorum. Aziz dostum Bulaç'ın sözlerindeki asıl sıkıntı ise, kendisi böyle bir sonucu hiç aklına getirmemiş olsa bile, "kapatmacılar"ı cesaretlendirecek olmasıdır.

Kapatmaya niyet etmiş olup da, "halk tepki gösterir"den endişelenenlere epeyce ferahlatıcı bir değerlendirme gibi görünmüyor mu bu ifadeler? Onun için, editör "Tartışılacak söz" başlığını koymamış mı habere? "Beraat kararının okunması" ndan söz ediyoruz.

Bazen kendi sözlerimizin okunmasını da önemsemeliyiz. Acaba benim bu yazım nasıl okunur?

Şöyle söyleyeyim ki, savunması içinde olsun: -Ali Bulaç'la farklı düşüncelerimizi farklı ortamlarda rahatça konuşabilen insanlarız. Ben burada farklılığa bir vurgu yapıyorum.

Çünkü Ali Bulaç'ın sözlerinin, islami camianın bir entelektüeli olarak "Ak Parti'yi kapatmak istiyorsanız kapatın, fazla tepki olmaz.

Fethullah Hoca'yı sevenler tepki vermezler" tarzında anlaşılmasından endişe ettim ve bunun kendisinin asıl düşüncesi olmadığına inanıyorum.

Ahmet Taşgetiren
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ... Kapatma davası ve milletin eğilimi
Gönderen: Aysegul - 02 Temmuz 2008, 03:59:08 ÖS 15
Kapatma davası ve milletin eğilimi

Her kamuoyu araştırması için "Gerçeği ne kadar yansıtıyor?" sorusu sorulabilir.

A&G şirketinin Milliyet için yaptığı "Kapatma sürecinde siyasi durum" konulu kamuoyu araştırmasına da ihtiyatlı bakmak gerekiyor. Ama her şeye rağmen sonuçların bugüne ve geleceğe dair bazı ip uçları verdiğini düşünmek de yanlış olmaz.

Araştırma, kapatma davasının son dönemece girdiği şu günlerdeki oy dağılımını şöyle gösteriyor:

Ak Parti: Yüzde 30.3
CHP: Yüzde 12.7
MHP: Yüzde 11.7
DTP: Yüzde 4.1
SP: Yüzde 2.0
GP: Yüzde 1.8
DSP: Yüzde 1.5
Diğer: Yüzde 3.4
Kararsız: Yüzde 30.


2 Araştırmanın sürprizi, tabii ki yüzde 30.2'yi vuran "kararsız oylar." Şirket, kararsız oyları dağıtmış ve şöyle bir sıralama ortaya çıkmış.

Ak Parti: Yüzde 43.4
CHP: 18.1
MHP: 16.8
DTP: 5.9
Diğer: 15.8


Araştırmaya göre Ak Parti'nin kapatılmasına halkın yüzde 53.3'ü karşı çıkıyor, yüzde 34.3'ü onaylıyor, yüzde 12.4'ü cevap vermiyor. "AKP kapatılırsa yeni partinin oyu ne olur?" sorusuna alınan sonuç da ilginç. "Oyları düşer" şıkkına yüzde 38.0 oy verilmiş, "Daha fazla oy alır"a yüzde 23.3, "Aynı oranı alır"a yüzde 26.5 oy gelmiş. Yüzde 12.2 ise cevap vermemiş.

Burada "Daha fazla oy alır" ile "Aynı oyu alır"ı topladığınızda da ortaya yüzde 49.8'lik bir oran çıkıyor. Bu sonuçlar önemsendiğinde şu değerlendirmeler yapılabilir: Ak Parti kapatma davasının sürdüğü şu anda, hâlâ halktan en yüksek desteği buluyor. Kararsızlar dikkate alındığında aldığı oy yüzde 30.3 olarak en yüksek ve arkasından gelen parti (CHP : yüzde 12.7) 'ye 17.6 oranında daha fazla oy alıyor.

Arkasından gelen iki parti (CHP artı MHP: yüzde 11.7)'nin toplamı (yüzde 24.4)'ndan yüzde 4.9 daha fazla oy alıyor. Kararsız oylar dağıtıldığında da Ak Parti hiç tartışmasız önde ve arkasından gelen partilere fark atmış durumda. Buradaki "kararsız oy çokluğu" dikkat çekici ama Ak Parti hakkında açılmış bulunan kapatma davasının bunda etkili olduğu kuşkusuz.

Ama bu, "Ak Parti'ye güvensizliği ifade ediyor" tarzında bir yorumu geçerli kılmıyor. Aksine, iktidar partisi üzerinde bunca baskıya rağmen "muhalefet partilerine herhangi bir oy akışı olmuyor" görüşü ortaya çıkıyor. Ve bir şey daha:

Kapatma davasına rağmen halkın iktidarda görmek istediği partinin Ak Parti olduğu kanaatini ortaya çıkarıyor. Ak Parti kapatıldığında yeni kurulacak partiye yönelik oylar da, bugünkünden daha azı değil, daha çoğu gösteriyor. Bu kamuoyu araştırmasının ilginç bir sonucu, kapatılma durumunda, yargının "millet adına" karar verme boyutunu da tartışmalı hale getirme ihtimalidir. Araştırmaya göre halkın yüzde 53.3'ü kapatmaya karşı. Yüzde 34.3'ü kapatma yanlısı. Yüzde 12.1'i de cevap vermemiş, "fikrim yok" demiş.

Yargı kararlarının "millet adına" olup olmadığı nasıl denetlenir, bilinmez. Anayasa, "yargı kararını millet adına verir" dediği ve bu hüküm de halk oylaması ile kabul edildiği için, yargının her kararı millet adına verilmiş sayılıyor.

Böyle bir anayasa hükmü, gerçekten de bütün yargı kararlarını millet adına verilmiş kılar mı, doğrusu kuşkuludur. Şimdi alalım şu Ak Parti davasını. İnsanların elini ve ağzını tutacak halimiz olmadığına göre, birileri kamuoyu araştırması yapacak, birileri de görüşlerini söyleyecek ve işte ortaya A&G'nin çıkardığı gibi bir sonuç çıkacak.

Halkın yüzde 53.3'ü mü millet adına bir görüş niteliği taşıyacak, yüzde 34.3'ü mü? Çok açık ki, bir kapatma olursa bu, yüzde 34.3'ün, eğilimini yargı kararı haline getirecek. Bu da, Türkiye'ye özgü bir hukuk, Türkiye'ye özgü bir demokrasi olacak.

Bu kamuoyu araştırması, Ak Parti kapatılsa bile, benzeri bir partinin yeniden iktidar olacağını gösteriyor. Millet, tıpkı 1950'den bu yana yaptığı gibi, bütün inkıtalara rağmen Türkiye'yi belli bir istikamete götürme kararlığından vazgeçmiyor.


 

Kaynak: Bugün
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Baykal, hükümet, yargı vs.
Gönderen: BaD-ı SaBa - 04 Temmuz 2008, 09:41:46 ÖÖ 09
Baykal, hükümet, yargı vs.


BAYKAL: Müthiş bir kışkırtma anaforu yaşanıyor. "Mustafa Kemal'in askerleri, bir gün gelecek" diyor birisi. "Kılıçlar kınından çıktı" diyor ötekisi.

Ve bir başkası "Baykal'ın yarından tezi yok, sahaya inerek, bugüne kadar yapmadığı büyük muhalefeti yapması lazım" diye sesleniyor. Mustafa Kemal'in hangi askerleri?

Hangi kılıç, hangi kından çıktı?

Baykal hangi sahaya inip, bugünkünden başka hangi muhalefeti yapacak?

Baykal'ın her siyasi lider gibi bir başbakanlık tutkusu yaşadığı malum.

"Meydanlara in" çağrısı, ona heyecan da verebilir. Ama oradan Başbakanlık çıkar mı?

Cumhuriyet mitinglerinde esildi, gürlendi. Meydanlara milyonların dolduğu ifade edildi. Büyük güç gösterisinde bulunuldu. Bazı meydanlarda Baykal da buluştu o kalabalıklarla...

Peki sonra? Sonra seçimler oldu, o meydanlardaki milyonlar nereye gitti? Yok bu işin sonu? Dolduruşa gelmenin manası yok. Çıkmaz bir yol o. Toplumla ilişkiler öyle üç günde kurulmuyor. Bir CHP ve Baykal zemini var, onun ürünleri de bu kadar.

Buna razı olmak lazım. Toplumdan daha çok destek isteniyorsa, topluma daha çok güven vermek, toplumu daha çok sevmek, daha çok saygı duymak, daha çok hizmet vermek, daha çok hizmet projesi üretmek ve geçmişte yapılıp da toplumun canını acıtan işlerden daha çok özür dilemek lazım. Rüzgar eken fırtına biçiyor ve şu olan bitenler o fırtınadan başkası değil.

HÜKÜMET:

Ergenekon davasında hükümetin dahli ne kadardır? Bu iş, hükümet adına bir hesaplaşma mıdır? Yoksa sistemin demokratikleşme sancısının uzantısı mıdır?

Ben kendime şu soruyu soruyorum: Acaba gözaltılara savcı mı karar veriyor, yoksa hükümetten herhangi birisi mi? Başbakan mı, Adalet Bakanı mı?

İçişleri Bakanı mı? Acaba iddianameyi kim yazıyor? Başbakan mı? Adalet Bakanı mı?

Bu soruların bendeki makul cevabı ne Başbakan'ın ne Adalet veya İçişleri Bakanları'nın sürece müdahil olduklarıdır. Bu fiilen de mümkün değildir.

YARGI:

Ergenekon'la ilgili yargı sürecinin çok ses getirmesi tabiidir. Beklenen bir şeydir. Adına "terör örgütü" denen, derinlerde oluştuğu farz edilen, kökü yıllara uzanan bir hadiseden söz ediyoruz. Türkiye bir demokrasi dışı müdahaleler ülkesi.

Biliniyor ki, demokrasi dışı müdahaleler, askeri, iş dünyasını, medyayı, bazen politikacıları içine alan bir olgu. Yani dalı var budağı var. Bunu çözecek bir yargı sürecinin kendisini çok yoğun ve riskli bir mesainin içine atmış olacağı muhakkak. Gözaltılar olacak, tutuklamalar olacak, bazen kurunun yanında yaşın yanma riski çerçevesinde yanlış gözaltılar, tutuklamalar da olacak.

O süreci yaşıyoruz. Bir yılı aşkın süredir içeride olanlar var, iddianame henüz bitme safhasında, yeni gözaltılar oluyor, gözaltına alınanlar arasında tanınmış simalar bulunuyor, yarın ne olacağına dair belirsizlikler yaşanıyor vs...

Herkes olan bitenle ilgili akıl yürütüyor, soruşturmayı sürdüren savcılar, işin tabiatı gereği susuyor. Kimin hangi gerekçeyle gözaltına alındığını, kimin neden tutuklandığını, iddianamenin neden geciktiğini anlatan birisi yok. Ama böyle bir süreçte bütün bu sayılanlar olması beklenen şeylerdir. Bence sorulması gereken sorular şunlardır:
Türkiye'de demokrasi dışı müdahaleler olmakta mıdır?

Bunu yapagelen odaklar var mıdır? l Bu odaklardın eylemleri devam etmeli midir?

Bu illegal yapılanma devam etmemeli ise nasıl ortaya çıkarılacak ve nasıl tasfiye edilecektir? Bu sorular "İllegal yapılanma ortaya çıkarılmalı ve tasfiye edilmeli" şeklinde cevaplanıyorsa, bu davanın seyrini serinkanlılıkla beklemekten başka çare yok.

DOĞRU TEPKİ:

Evet, kimse haksız yere gözaltına alınmasın, değdiydi değmediydi tarzında bir uygulama olmasın, kimse haksız yere uzun süre tutuklu kalmasın, ezcümle yargı herkesin içini tatmin edecek bir seyir takip etsin ve biz bunları ısrarla talep edelim.

Ama, bu yargı sürecini akamete uğratacak bir kampanyanın içinde olmayalım. Medya olarak, sivil toplum örgütü veya herhangi bir devlet kurumu olarak, ağırlığımızı yargı sürecini boğacak biçimde kullanmayalım.

Bu noktada Asker'in tavrı takdire şayan. Serinkanlılıkla savcılığın arama, gözaltı taleplerinin kendi payına yerine getirilmesi gerekenlerini yerine getiriyor.

Ergenekon örgütlenmesinin içinde bulunup da, kudretinin sorgulanacağı hiç aklına gelmeyen, "Devlet benim" havalarında dolaşan insanların, yine devlet tarafından sorgulanmaya alınması, onların öfkesini çekecektir. Ama devlet, onların mantığıyla gitmezdi.

O süreci bitirmek lazımdı ve Ergenekon davası sağlıklı işlerse, devlet daha bir hukuk devleti, daha bir öngörülebilir devlet olacak. Baykal'a yeniden dönersem, bu işte Baykal'ın yanlış rol üstlenmesinden daha kötüsü olamaz. Çünkü kontrol edilemez derinliği bulunmayan, öngörülebilir bir devlet varlığı onun Başbakan olduğu bir ülke için de gereklidir. Vaktiyle Ecevit'in bile şikayet ettiği bir varlığın tasfiyesidir söz konusu olan...

 
Başlık: Rol kaymaları
Gönderen: BaD-ı SaBa - 05 Temmuz 2008, 11:13:58 ÖÖ 11
Rol kaymaları

Yıl 1990. İtalya'da Gladio soruşturmaları yürütülüyor. Tam bu sırada Türkiye'de bir milletvekili, 29 arkadaşı ile birlikte Meclis'e bir önerge veriyor ve Türkiye'deki kontr-gerilla iddialarının soruşturulması için komisyon kurulmasını istiyor.
Önerge müthiş, okuyalım: "Son 30 yılda üç askeri müdahale yaşayan, terör olayları ile istikrarsızlığa sürüklenen ülkemizde, geçmişin karanlığını aydınlatma, demokrasimizin geleceği açısından kaçınılmaz bir görevdir. Olayın ciddiyeti, konuya Meclis'in el koymasını gerekli kılmaktadır.

Bu amaçla kurulacak araştırma komisyonu, Özel Harp Dairesi'nin formel biçimini, geçmiş faaliyetlerini incelemeli, kontr-gerilla örgütü tartışmalarına açıklık getirmeli, ilgili herkesin bilgisine başvurarak, gerekli bütün belgeleri ve gizli arşiv bilgilerini araştırmalıdır.

TBMM egemenliğin halkımıza ait olduğunu, demokrasinin işlerliğini, açıklığın demokrasimiz için yegane yol olduğunu ortaya koymalıdır." Kim, bu müthiş demokratik ifadeler ihtiva eden önergenin sahibi? Hayır, Ufuk Uras değil. Ona destek veren DTP'lilerden herhangi birisi de değil. Bu önergenin altındaki imza, dönemin SHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal. Dünkü yazımın sonunda Baykal'a Ecevit'in kontr-gerilla konusundaki duyarlılığını hatırlatmıştım. Yukarıdaki bilgiye sahip değildim.

Bu bilgi, dünkü Zaman gazetesinde Ömer Şahin imzasıyla manşetten yer aldı. Zaman'ı ve Ömer Şahin'i kutluyorum. Tabii bize, o zaman "TBMM egemenliğin halkımıza ait olduğunu, demokrasinin işlerliğini, açıklığın demokrasimiz için yegane yol olduğunu ortaya koymalıdır" diyen Baykal'ın bugün tam da kontr-gerillanın benzeri, uzantısı, yol arkadaşı, türevi vs...

Ne derseniz deyin, bir olgunun, yargı alanına çekilmesi karşısında üstlendiği roldeki acayipliğe ya da tam anlamıyla rol kaymasına şaşırmak düşüyor? Ne oldu Sayın Baykal'a ki, bugün egemenliğin kime ait olduğunu unutma rollerine soyunuyor? Aslında rol kayması onunla sınırlı değil. Türkiye'de derinlerde bir veya daha çok sakat oluşum bulunduğunu bilmeyen yok ama iş, Ak Parti iktidarı dönemine rast gelince ve bir yandan Ak Parti'yi devirme operasyonu devreye girince kafalar karışıyor. Baykal ne umar bu derinliklerden anlaşılamıyor?

Şu anda Baykal'ın sergilediği imaj, kendisi farkında mı bilinmez ama bir boyutunda darbeleri içeren ve kimsenin tamı tamına çerçeveleyemediği bir yapıya kol kanat germekten ibaret. Baykal ve partisi bu oluşumun Cumhuriyet mitinglerine eklemlendi. Tuncay Özkan'a eklemlendi.

Ama o iş Cumhuriyet mitinglerinden ibaret değildi. O işin Cumhuriyet mitinglerinden ibaret olmadığını görmesi için, "iktidar yandaşı" medyanın değil, "Baykal yandaşı" medyanın tanıklığı vardı. Radikal Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, beni çok şaşırtacak biçimde, 7 gün süren yazı dizisinde Ergenekon'un hemen bütün serencamını ortaya koydu.

Yine Radikal'in Ankara temsilcisi Murat Yetkin bile, Eruygur'un bir generalden öte işler içinde olduğunu, o generalin Genelkurmay Başkanı'nı yargılayan tavırlar içinde olduğunu görmekteydi. Aslında bir ana muhalefet liderinin, gözlerini hepten kapamaması ya da bu gelişmelerle kendi siyasi ikbali arasında bağlantılar kurmaması halinde, bunları görmemesi ihtimali de yoktu.

Kaldı ki Murat Yetkin ve Fikret Bila'nın, CNN Türk'te sık sık yaptıkları Ankara kulislerinin birinde sayın Baykal'a bu işlerin nereye doğru gittiğini söylemeleri mümkündü. Ama olmadı. Baykal, 28 Şubat'ı, TSK'nın en büyük sivil eylemi gibi görmüştü. Anlaşılan, Ergenekon işi de onun zihninde 18 yıl içinde Cumhuriyet mitingleri ve Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ü ile sınırlı bir basit eylemler yumağına dönüşmüştü.

İş yargı safhasında. Baykal rahatsız. Baykal kükrüyor. Dur bir, bekle, iddianame açıklansın, belgeler ortaya çıksın. Evet, her suçlanan suçlu olmayabilir. Nice idam zanlıları ipten dönmüştür. Savcı iddia eder, delillerini ortaya koyar, davalılar kendilerini savunur ve gerçek ortaya çıkar. Ya ortaya konacak belgelerde kimsenin inkar edemeyeceği gerçekler ortaya çıkarsa...

Yani Sayın Baykal, bugünkü duruşu ile mahkeme sonucuna etki yapmayı mı hesaplıyor? Belgeler mi değişecek Sayın Baykal'ın öfkesine bakarak? Yoksa, başka gözaltı ihtimalleri var da, onların davaya dahil edilmesinin önü mü kesilmek isteniyor? Bu dava, bir "örgüt" ve "eylem" davası. Somutlaşmak zorunda. Ak Parti davası gibi, "şunu söyledin, bundan şu çıkar" gibi bir söylemin yorumlanması işi değil.

Onun için, bu davada kimseyi peşinen suçlamak doğru olmadığı gibi, sanıklara angaje olmak, çok riskli. Dünkü yazımda da söyledim: Asker işi hukuka bırakmış durumda. Diğer muhalefet partileri "gerilim"den şikayet dışında davaya taraf olmuyor.

Bir tek CHP lideri Baykal farklı. İnsan, acaba bu durum, hani şu meşhur "artı"lar hesabı ile mi ilgili diye sormaktan kendisini alamıyor. Bir siyasetçi demokrasi içinde kalmaya özen göstermeli. Ondan ötesinin tamamı bana göre rol kaymasından ibaret.  
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Hürriyet'in duruşu
Gönderen: BaD-ı SaBa - 09 Temmuz 2008, 01:14:40 ÖS 13
Hürriyet'in duruşu

Türkiye'nin, birbiriyle bağlantılı olduğu kuşkusuz, iki önemli hadisesi var:



Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 9 Temmuz 2008-Ak Parti'nin kapatılma davası

-Ergenekon ve darbe girişimi davası Bu iki konuda Hürriyet'in (Yazı işleri politikası ile Milliyet buna dahil) duruşunun, önemli bir medya grubunun tavrının tarihe kaydı açısından not edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ak Parti'nin kapatılması konusunda bu iki gazetenin tavrının, kapatmadan yana olduğu söylenebilir. Savcılık iddianamesi, daha çok, bu iki gazetenin başından beri yürüttüğü "Türkiye muhafazakarlaşıyor, İslamlaşıyor, Ak Parti laik zemini dönüştürüyor" kampanyasını besleyecek haberlerine dayanıyor. Korku tema'sı, başından beri ısrarla sürdürülüyor.

Bu iki gazete, Ergenekon ve darbe soruşturmasında ise, genelde bu soruşturmayı etkisiz hale getirme politikası izliyor.

-Soruşturmayı önemsemeyerek,

-Soruşturmayı gülünç hale getirmeye çalışarak,

-İddianame gecikmesini, soruşturmanın altının boşluğuna delil gibi yorumlayarak, -Sembolik olayları kullanıp, bütün sanıklara mazlum ve soruşturmayı yürütenlere intikamcı - despot imajı yükleyerek...

Ak Parti'nin kapatılması ile Ergenekon arasındaki bağlantı ise, Ergenekon oluşumunun, Ak Parti dönemindeki eylem hedefinin Ak Parti iktidarının devrilmesi ile alakalı olmasıdır. Ergenekon'un böyle bir hedefi varsa, açıktır ki, partinin kapatılma süreci bu hedefle birebir örtüşmektedir. Peki Hürriyet ve Milliyet neden böyle bir misyon üstlenmiş olabilir?

Burada iki ihtimal üzerinde durulabilir:

-Bu iki gazetenin yönetimi, böyle bir darbe girişimi bulunduğunu bilmemekte, buna inanmamaktadır. -Bu iki gazetenin yönetimi, darbe girişimi olduğunu bilmekte, ama buna zımnen destek olmaktadır. Önce bilmemeyi, inanmamayı ele ele alalım: Günlükleri vs'yi bir kenara bırakalım. Doğan Grubu'na daha içerden bir bilgi sunulmuştur. Grubun diğer organı Radikal'in genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, sütununda, 7 gün süreyle "Ergenekon tarihi"ni anlatmıştır.

Bu dizi, Savcının iddianamesine aynen girse yadırganmaz. Aynı netlikte olmasa bile, Radikal'in Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in bu çerçevedeki yazıları da, geçen 5 yıl içinde TSK bünyesinde çok da olağan şeyler yaşanmadığını ortaya koyacak niteliktedir. İsmet Berkan'ın ulaştığı bilgilere Ertuğrul Özkök'ün ulaşmamış olmasını, ben, Özkök'ün gazetecilik birikimine hakaret sayarım. Kıvrıkoğlu'nun manevrasıyla Edip Başer'in emekliye sevki, Yalman

- Eruygur ikilisinin potaya sokulması, "Genç subaylar Rahatsız" manşetlerinin üretimi, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'le ilgili o zaman Hürriyet'de yazan Emin çölaşan'ın sütunlarına yansıyan istihzalar, bunun Genelkurmay bünyesinde yol açtığı sarsıntılar....

Yani bütün bunlardan haberi yok mu Sayın Özkök'ün ve Sayın Sedat Ergin'in? Ben de, böyle dönemlerde yaşanan kaosun, bilinçli veya ihmal sonucu, sanık haklarının çiğnenmesine yol açtığını, bunda Türkiye'nin çok acılı örnekleri bulunduğunu düşünüyorum. Kuddusi Okkır'ın başına gelenlerin gözden kaçırılması elbet insani hassasiyetle bağdaştırılamaz. Bu konuda duyarlı olmaya hak veriyorum.

Hatta duyarsızlığı kınıyorum. Ama, bunun ikisinin arasında bir yer yok mu? Yani hem, hak ihlallerine karşı çıkıp hem de darbe girişiminin açıklığa kavuşturulması konusunda hassasiyet sergilenemez mi?

Ali Bayramoğlu, Taraf'ta, Neşe Düzel'e verdiği mülakatta "Kuvvet komutanlarının 2003, 2004 yıllarında darbe hazırlığı içinde olduğunu Hürriyet grubu biliyordu. Ertuğrul Özkök biliyordu." diyor, artı, Murat Yetkin'e atfen "İstanbullu gazetecilerin Ankara'da Gölbaşı'nda darbe eksenli bazı toplantılara katıldığını" belirtiyor ve şunu söylüyor:

"Eğer sen o toplantılarda öğrendiklerini yazmıyorsan, bu ülkede darbe olabileceğinin hesabını yapıp onlarla iş tutmaya başlıyorsun demektir ki 2002, 2003'te böyle oldu" Bayramoğlu ayrıca, darbe girişimlerinden Ertuğrul Özkökün bilgilendirmesi ile Aydın Doğan'ın da bilgi sahibi olduğunu, askerle görüşmeye davet edildiğini ama onun bunu kabul etmediğini anlatıyor. İyi...

O zaman darbelere arka çıkılmamış, iyi. Peki bugün neden, Türkiye'nin en kadim hastalığı, demokrasinin bir türlü demokrasi olamamasının sebebi olan darbeciliğin kökünün kazınması yolunda atılmış bir adımı engellemek gibi bir misyon içinde yer alıyor?

Neden kendi tarih çizgisinde demokrasiyi ıskalamak gibi bir kırılmanın not edilmesini göze alıyor?

Acaba bu sorunun cevabı "Ak Parti ile köklü bir hesaplaşma" olabilir mi? "Derin devlet"le "Hürriyet çizgisi" nin örtüştüğü iddialarına hak vermek mi gerekiyor?

Durum böyle olduğu için, "Darbe girişimi içinde medya mensupları var mı?" sorusu sorulduğunda, Türkiye'deki geçmiş örneklere bakılıp "Medyasız olur mu?" cevabı veriliyor ve herkesin güncel duruşu göz altında tutuluyor.
 
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Şener'in işi zor
Gönderen: BaD-ı SaBa - 11 Temmuz 2008, 09:53:48 ÖÖ 09
Şener'in işi zor

Bülent Arınç, Abdüllatif Şener'e dostça ve akıl yüklü şeyler söylüyor. Şu değerlendirmeler yanlış mı?



"Milli görüş gömleğini ben giymiş idiysem, o da giydi. Merve Kavakçı ile yan yana basın toplantısı yaptıysak, yaptı. Grup başkanvekili olarak söyledikleri Meclis tutanaklarında. Eşlerimizin başlarının örtülü olması birilerine göre eksiklik ise benimki de öyle seninki de öyle. Bizim çizgimiz aynı. Düşüncemiz de bugüne kadar aynıydı. Beni topa tutanlar seni niye alkışlıyor bugün? Bunu düşünmesi lazım. Beni topa tutanlar seni alkışlıyorsa bir süre kullanmak içindir"

Arınç, bu değerlendirmelerden şu sonucu çıkarıyor ki o da son derece mantıklı: "Bu hareket kendisi istese de istemese de birilerinin senaryosuna uygun hareket olarak bilinir. Birilerinin bir senaryosu var.

O şudur: AK Parti'nin kapatılması halinde bu boşluk CHP ile dolmaz. MHP ile olmaz. Bu partinin içerisinde birisini bulup onunla yeni bir siyasi oluşum yapmak belki daha akıllı diyerek, pergel, cetvel, gönye eline alıp siyaset mühendisliği yapanlar var. Bunların bir aktörü durumuna kendisi düşerse yapılabilecek bir şey yoktur" Ben de, Aksiyon'un bu haftaki sayısında yaptığım değerlendirmede benzeri hususlara işaret ettim. Şunlar da benim değerlendirmelerim:

"Amaç, başarılı bir siyaset inşa etmekse, bence Abdüllatif Şener'in şansı, hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama, ancak AK Parti liderliğinin desteğini alarak, bir anlamda onu temsil ederek yürümesine bağlı. Çünkü AK Parti'ye oy veren geniş kesim, benim gözlemlerime göre, bazı hatalı tavırların altını çizse bile, AK Parti liderliğine bağlılığı sürdürüyor. Artı, kapatma davasını bir haksızlık olarak görüyor ve bu dönemde "Kapatmacılar" ın yanında gözüken her türlü duruşu sevimsiz buluyor. Şu anlama gelecek bir duruşun bana göre, AK Parti tabanına söyleyeceği söz çok azdır. Hatta böyle bir siyaset, muhalif camiada seçmen arayışına girmiş gibi kabul edilebilir. İşte, şu andaki siyasi arenada yanlış iletişimin ip uçları:

-Partiyi kapatma noktasına getiren bu yönetimdir.
-Bu duruşla kapatılmayı hak etmişlerdi. -Böyle yürünemeyeceğine dair ben de uyarılarda bulunmuştum.

-Zaten yanlış gittikleri için kenara çekildim. Onları yanlışlarıyla baş başa bıraktım ve parti içinde kalarak bir farklı yapı oluşturmaya yöneldim.

-AK Parti yönetimine yönelik itirazlara hak vermemek mümkün değil.

-Ben, farklı hayat tarzlarına saygılıyım. Eşim, isterse başını açabilir. Bu yaklaşımın problemli yanı, kapatma davasının sırf AK Parti'nin sözü edilen hatalı davranışları sebebiyle devreye girdiği görüşüdür. Oysa toplum da öyle bakmıyor davaya, geçmişten geleceğe Türkiye siyasetinin akış seyrini doğru izleyen hiçbir siyasetçi de böyle bakmaz.

Bu çok safiyane yaklaşım, ne yazık ki Türkiye siyasetinin kurtlar sofrasına pek uymuyor. "Sayısal ağırlık - Siyasal ağırlık" söyleminin bir siyaset çizgisine egemen olduğu, ve sandıktan ne çıkarsa çıksın ona iktidarın ancak sınırlı ölçüde verilebileceği düşünülen bu ülkede, birlikte yola çıktığı arkadaşlarını kurban verme şeklinde yorumlanır.

"Toplumun her kesimi ile iletişime özen gösterme" duyarlılığını önemsememek mümkün değil. AK Parti'nin Refah'la ayrışmasında bunun altının çizildiğine yönelik vurgu da yabana atılamaz. Ama Türkiye, "Hırsızın hiç mi suçu yok!" sorusunu sormamayı da siyasi basiret olarak görmüyor. "Hiç göbek altı vuruş yok. Hiç faullü vuruş yok! Asılanlar gerektiği için asıldı! Parti kapatmalar hak edildiği için oldu. Siyasi yasaklar, siyasetçinin günahının sonucu!" Bu mudur Türkiye gerçeği? Ben, diyelim Abdüllatif Şener'in liderliğini yapacağı ve iktidara gelecek bir partinin, mesela "İnanç özgürlüğü" konusunda bazı adımlar atmak istediğinde nasıl bir dirençle karşılaşacağını görebiliyorum. Ve o direncin, bugün Tayyip Erdoğan'ın gördüğü dirençten farklı olmayacağını adım gibi biliyorum. Şener'in hangi hüneri, kendisini rahmetli Menderes'ten, Adalet Partisi hükümetlerindeki Demirel'den, Özal'dan farklı kılacak ki... 28 Şubat sürecinde Demirel, bir çevre ile iletişimi sağladı, ama halkla iletişimi kopardı. Böyle durumlarda medyanın ilgisi de önem kazanır. İnsanlar medyanın kendisi ile ilgisine bakarak "Beni keşfettiler, benim önemimi anladılar" duygusuna kapılır. Oysa verilen önem, bir düşmanı yok etmeye ne kadar elverişli olduğu ile bağlantılıdır. Yaşanan süreç kaygan bir zemini andırıyor. Ben, Abdüllatif Şener'in, Tayyip Erdoğan'ın yanında, uyarıcı bir dost olarak siyaset yapmasını önemserim. Uyarmaktan çekinmeyecek dostlar önemlidir. AK Parti'nin kurucu liderliğindeki kopuşu çok endişe verici bulduğumu daha önce ifade ettim. O birliktelik önemliydi. Ayrı ve birbiriyle çelişen bir yürüyüşün ne Erdoğan'a ne de Şener'e faydası dokunacağını düşünüyorum." Bu alıntıları paylaştıktan sonra son söz olarak şunu söylemek istiyorum: Şener bir başlangıç yapmak istiyorsa, bu tür başlangıçların en büyük riski "yığınakta hata"dır. Ben, Şener'in şimdi tam da bu hatalı duruşu sergilediği izlenimi ediniyorum ve "işi çok zor" diyorum.
 
Başlık: Bu defa darbecinin önü tıkalı
Gönderen: BaD-ı SaBa - 13 Temmuz 2008, 11:45:39 ÖÖ 11
Bu defa darbecinin önü tıkalı

Evet umut var: Ergenekon"da gidilebilecek her yere gitmek için ve demokrasi dışı oluşumların önünün kalıcı olarak kesilmesi için...

Bir kere uluslar arası konjonktür müsait. Başbakan, bu en kritik günlerde, Amerikan işgali altındaki Irak"a gidiyor ve ucu bölgede “Ortak Pazar zemini” oluşturmaya kadar uzanacak bir “stratejik iş birliği” anlaşması imzalıyor. Bu, Amerika"nın bilgisi dışında olmaz. Ergenekon, ABD ve AB karşıtı bir yapılanma. Taa, Tuncer Kılınç"ın MGK Genel Sekreteri olarak, ABD ve AB"ye karşı Rusya - Çin - İran alternatifini seslendirdiği zamanlardan bu yana ulusalcılık böyle yürüyor.

Ak Parti karşıtlığı ile ABD - AB karşıtlığı iç içe geçiyor. Ak Parti, daha yola çıkışta, ABD ve AB ile ilişkileri iyi yürütmek amacıyla çatışmayı değil müzakereyi öne alıyor. Ve işte son bilgi: Yeni Aktüel dergisinin iddiasına göre, 2004"ün 3 Şubat"ında CİA, Şener Eruygur"un Sarıkız ve Eldivenli Yumruk kod adıyla iki darbe planladığını, MİT"e bildiriyor. Bu uyarının içinde Genelkurmay Başkanı Org. Özkök"e karşı “çok ciddi fiziki bir eylem planı” bulunduğu bilgisi de var.

Yani bir darbe planı söz konusu ise, bunun uluslar arası ayağı yok, aksine karşıt pozisyonda. Böyle bir darbe olduğunda, Türkiye"nin hangi jeopolitik zeminde duracağı belirsiz ve dünya güçleri, Türkiye"nin böyle bir maceraya sürüklenmesine göz yummaz. Yani Türkiye"yi içerdeki maceracılar alıp götürmek istese, dünya buna “dilediğiniz yere götürebilirsiniz” gibi bir ilgisizlik göstermez.

Türk Silahlı Kuvvetleri"nin aklı da, stratejik değerlendirmeleri ihmal etmez. Yani köklü bir kamp değişimi söz konusu ise, bunun bir darbe oluşumu içinde belirlenmesi macerasına kapılmaz. Ve bunun, sadece Asker iradesi ile olamayacağını, Devlet"in askerden ibaret olmadığı bilinciyle görür. Onun için, Eruygur merkezli böyle bir oluşumun hiçbir şansının bulunmadığı daha baştan bellidir.

Org. Özkök, zamanında, bu konuda gerçekten çok net tavır koymuş ve Türkiye"nin bir maceraya sürüklenmesine Askerin alet edilmesine fırsat vermemiştir. Ya bugünkü TSK yönetiminin duruşu nedir? Burada da bir sağduyu tavrının sergilendiğine tanık olunuyor. Yasemin Çongar"ın Taraf"taki yazısında, Ergenekon"la ilgili olarak, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt"ın “Her kime dokunuyorsa üzerine gidilsin, benim ismim geçiyorsa da gereken işlem yapılsın” şeklinde bir sözüne yer veriliyor.

Şayet söylenmişse - ki söylenmiş olması ihtimali bana göre çok ağır basıyorbu söz, Ergenekon konusunda “Devlet aklı”nın sağlıklı biçimde devreye girdiğine dair güçlü bir gösterge niteliği taşıyor. Umutlu olmayı, ben TSK"nın bugünkü yönetiminde gördüğüm bu sağduyulu tavra da bağlıyorum. Bunun böyle olmasını da tabii görüyorum; şöyle ki: İşin önemli bir boyutunun askerle alakalı olduğu tartışma götürmeyecek kadar açık. Bir kere bir darbe söz konusu ise bu askersiz olmaz, ikincisi Türkiye, maalesef askerin sık sık bu tarz roller üstlendiği ülkelerden birisi...

Bu iddialar bütün çıplaklığı ile sorgulanmadan, Türkiye"nin rahatlaması mümkün değil. Asker ister istemez, darbe girişimiyle kimlerin alakalandığını, bunların şu anda nerede ne yaptıklarını, bir kısmı emekliye sevkedilmişse, ordu bünyesinde hala uçlarının bulunup bulunmadığını bilmek isteyecektir.


Çünkü ordu demek, hiyerarşi demek, yani emir - komuta zincirinin sağlıklı işlemesi demektir.

Askeri darbe hazırlığı ise, eğer, komuta kademesinin dışında gerçekleşiyorsa, kesinlikle başka bir emir - komuta zincirinin oluşması anlamına gelir ve hiçbir ordu buna müsaade etmez. Darbe hazırlığı, sivil yönetim kadrolarını da ilgilendirir, çünkü darbe ile asıl onlar devrilmek istenir.

Yani bir takım yerlerde darbe hazırlığı olacak ve sivil kadrolar, bununla hiç ilgilenmeyecek. Bu da deyim yerindeyse eşyanın tabiatına aykırıdır. Öyleyse sivil kadrolar da darbe girişimlerini etkisiz hale getirmek için çaba sarf edeceklerdir. Bu iş varsa, - ki var- boyutları ne? Nereye ne kadar zarar verdi?

Hangi organda ne kadar tahribat yaptı? Ve organlarda hala kalıntıları var mı? Bütün bunlar bilinmeli... Bunu askerin yöneticileri bilmeden olmaz, bunu devletin sivil yöneticileri bilmeden olmaz.

Ve sağlıklı olan, sivil ve asker yöneticilerin, ahenk içinde bir operasyon yürüterek, temizlik duygusuna ulaşmalarıdır. Birbirini çelmelemeden... Birbirinden kuşkulanmadan... Birbirini alt etmeye çalışmadan... Temizliğin herkes için hayırlı olduğu inancından yola çıkarak...

Ve artık Türkiye"nin bunu hak ettiğine, bundan başkasının Türkiye için hâlâ kan kaybı anlamına geldiğine inanarak...

“Devlet aklının sağlıklı biçimde devreye girmesi” dediğim ve ucuna umut taktığım şey bu. Ergenekon davasında yargının işinin kolaylaşması için devlet bünyesindeki sivil - asker herkesin hassasiyet gösterdiğine kesin gözüyle bakılabilir. Belki TSK bünyesinde bazı şeyler, daha sessiz sedasız ve kanamalara yol açmadan yapılacaktır. Her halükârda askerin sivil kadrolara karşı kapanması ve kendi içindeki kural dışı oluşumlara kol kanat germesi diye bir şey şu anda söz konusu görünmemektedir.

SORUNLU ALAN

Ancak, yaşanan süreçle ilgili olarak bir şerh düşmek de kaçınılmaz. Ak Parti"nin kapatılma davasından söz etmek istiyorum. “Devlet aklı sağlıklı biçimde devreye giriyor” sözüm, oraya kadar uzanıyor mu, sorusu haklı olarak sorulabilir. Bence orada henüz sorun var. Parti kapatma davaları, Yargıyı, millet iradesine karşı alternatif bir güçmüş gibi konuşlandırma işine dönüşüyorsa, orada henüz sorun var demektir.
 
Başlık: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Büyük iddia ve sorular
Gönderen: Aysegul - 15 Temmuz 2008, 03:17:37 ÖS 15
Büyük iddia ve sorular


Ergenekon İddianamesi yine açıklanmadı, ama ilgili mahkemeye tevzi edildiği bildirildi.


Mahkeme, davayı kabul ederse, o zaman açıklanacak. Hukuki prosedür de bu.

Başsavcılığın iddianame ile ilgili verdiği genel bilgiler arasında yine de önemli hususlar var.

Biri, Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesine bomba atılması hadisesinin bu dava içerisinde ele alınacağı hususu. İddianame, örgütün bu işte “azmettirici rol” oynadığını iddia ediyor.

İkinci husus, darbe günlüğünün, bu iddianame içinde değerlendirilmiyor oluşudur.

Bugün ben bu iki husus üzerinde bazı değerlendirmeler yapmak istiyorum.

Birinci husus, yani Cumhuriyet'e saldırı ve Danıştay suikastının bu dava içerisinde ele ayınmış olması dikkat çekiyor.

Terslik şurada:

Gerek Cumhuriyet gazetesine saldırı, gerekse Danıştay suikastı, bundan önce vuku bulan bir çok suikast - cinayet gibi, aslında laik – sol cephedeki muhalefeti besleyen, pekiştiren, bir kitle tepkisini üreten olaylardır. Türkiye'de böyle pek çok saldırı, suikast ve cinayet olmuş ve bunların tamamı, laik – sol – belki Kemalist bir öfke oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Cumhuriyet gzazetesi, Ak Parti iktidarına en sert muhalefeti yürütüyor, ona bombalı saldırı yapılıyor.

Yargı, başörtüsü konusunda en dirençli duruşu sergiliyor, Danıştay basılıyor, bir yargıç katlediliyor.

Bunların ne kadar tahrik edici eylemler olduğu açık.

Nitekim, bu olayların ardından gelişen tepkiler, Türkiye'yi sarsıyor.

Şimdi bu olayların, Ergenekon iddianamesinde yer alıyor olması, bunların bir terör örgütünün projesinde kışkırtma malzemesi olarak kullanılmış olmasına dayanıyor olacak.

Bir adam bulacak ve kendi cenahınızda mücadele veren bir medya organına saldırtacaksınız.

Ya da aynı veya benzeri bir adam marifetiyle, kendi cenahınızda rol üstlenen bir yargıcı öldürteceksiniz.

Hadise bu mudur?

Eğer bu ise, böyle bir şey olmuş ise, buradan yola çıkarak, benzeri tüm cinayetleri çözmek için bir ipucu bulmuş oluyor muyuz?

Hablemitoğlu mesela?

Ulusalcı bir kişi olarak biliniyor? Ölümünde tepkiler, iktidara karşı yöneliyor.

Acaba onu kim öldürmüş veya ördürtmüş olabilir?

Ya Kışlalı, ya Üçok, ya Aksoy, ya Uğur Mumcu?

Bu soruların yanı başında, Ergenekon'un Hizbullah'la, İbda-C ile, PKK ile ilişkisi var mıydı soruları da anlamsız kaçmıyor.

Kim kimi neden öldürdü, tanınmış simaların öldürülmesi aslında, hangi davaya hizmet etti?

Ergenekon İddianamesinin Cumhuriyet – Danıştay saldırılarını bu dava içine alması, gerçekten büyük iddiadır.

Bu sebeple, iddianamede, eğer, Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine saldırı olaylarıyla ilgili inandırıcı belgeler ortaya konabilirse, bunlar, muhtemelen bir çok faili meçhul cinayet için de önemli ipucu olacaktır.

Darbe günlüğünün, iddianame bünyesine alınmamasına gelince...

Burada hemen, son tutuklamalarla gündeme gelen olayların da, ek bir iddianamede yer alacağının açıklandığını belirtelim.

Yani şu anda, bir, darbe günlükleri hiç kovuşturulmuş değil.

Ve iki, tutuklanan paşalarla ilgili iddianame henüz hazırlanmış değil.

Birinci hususun, yargı yetkisi açısından böyle olması gerektiği ifade ediliyor.

İkinci husus için de zamanın yeterli olmadığı açık.

Bu durumda, işin “Askeri alan”la ilgili boyutu netleşmemiş olacak.

Oysa, bir süredir medya, darbe günlüğü etrafındaki iddialarla çalkalanıyor.

Bunun içine, eski Genelkurmay Başkanı Özkök, daha eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı ve “günlük”ün izafe edildiği Özden Örnek, teamül dışı emekli edilen Edip Başer, teamül dışı KKK olan Aytaç Yalman, Jandarma'ya gelen Eruygur, Tolon ve başka komutanlar giriyor. İşin bir ucunun, şu veya bu anlamda, Büyükanıt'ı ilgilendirdiği, bağlantıların muvazzaf subaylara ulaştığı da yazılıp çiziliyor.

Soru şu:

N'olacak bu boyut?

Örtülüp gidecek mi? Örtülüp gidebilir mi?

Asker içinde bir soruşturma mı açılacak?

Ufuk Uras'ın başlattığı girişim diğer partilerce de benimsenip, TBMM mi konuya eğilecek?

Ergenekon ve uzantılarının, Türkiye'nin daha epey bir yılını işgal edeceği kesin gibi görünüyor.  
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: BaD-ı SaBa - 21 Temmuz 2008, 09:56:11 ÖS 21
Devlet nerede imiş?
Aklıma iki sonuç geliyor: -Ya devlet yokmuş, ya da devlet Ergenekonmuş.



Yazar E-Posta: atasgetiren@bugun.com.trHaber Tarihi: 17 Temmuz 2008Ergenekon'la ilgili bilgiler açıklandıkça, başka türlüsünü düşünemiyorum.
Devlet varsa, bütün bunlardan bundan çok önce haberdar olmalıydı, ancak devletle Ergenekon'un iç içe geçmesi halinde, bunca iş sereserpe yapılmış olabilir.

Şimdilerde “Başbakan ne kadar haberdar bu işlerden?” diye soruluyor ya...

Keşke Başbakan en ince ayrıntılarına kadar biliyor olsa bu işi, derim ben.

Vaktiyle Mesut Yılmaz, “Ben bile Susurluk'un ancak yüzde 20'sini biliyorum.” demişti.

Başbakanlar gerisini bilmezse, Türkiye'de böylesine bir Ergenekon devi oluşur.

Hizbullah'ta o var, PKK'da o var, İbda-C'de o var, Yeşil'le ilgisi var, orduda uzantısı var, yargıda bilmem nesi var, medyada şusu var...

Ne bu?

Bir örgüt!

Ve siz, bugün kavramaya çalışıyorsunuz.

Onlarca faili meçhul cinayet işlenmiş...

Cumhurbaşkanları bile rutin – dışı işlerin yapılabileceğinden bahsetmiş...

Kürt meselesi gerçekten Kürt meselesi mi, din ve laiklik tartışması gerçekte din ve laiklik tartışması mı, Atatürk ne, Cumhuriyet ne, darbeler niye yapılır, darbelerin TSK bünyesindeki karşılığı ne, başbakan asanlar kim?

Türkiye, iktidardaki bir partinin kapanma davasına kilitlenmiş durumda...

Bu iş sadece yargı işi mi?

Yavuz Donat, dün Ceyhan Mumcu ile konuşmuş...

Diyor ki Ceyhan Mumcu:

“-Danıştay saldırısını bile önceden öğrendim, gereken uyarıyı yaptım, yine davet edip bildiğimi, neler bildiğimi soran olmadı.”

Uğur Mumcu'nun kardeşi Ceyhan Mumcu diyor ki:

“Bunlar derin devleti de aşan bir takım karanlık işler. Olayın ucu dış ülkelere ulaşıyor. Bir büyük devlet patronluk yapıyor. O devlet başka bir devlete görev veriyor. (Mumcu Sky Türk'teki programda bu iki devletin ABD ve İsrail – Mossad olduğunu söyledi) Görevi alan devlet kirli işleri İslamcı görüntülü adamlara yaptırıyor. Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor. Bu insanlar öldürülüyor, onlardan kurtulunuyor. Türkiye'nin dış ilişkileri de etkileniyor... Senaryoya göre Türkiye ile İran'ın arası açılmak isteniyor.”

Alın bakalım, şu iddialar, Ergenekon iddianamesinde yazılanlardan daha az şaşırtıcı mı?

Baykal avukatlığa soyunuyor.

Şu Danıştay cinayeti iddiası karşısında hala avukatlık yapmaya hazır mı?

Yavuz Donat, dünkü yazısında, Mehmet Elkatmış'ı da konuşturmuş.

Şu anda Meclis dışında bulunan Elkatmış, vaktiyle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı yapmış, Faili Meçhulleri Araştırma Komisyonunda görev almış...

Donat'a, faili meçhullerin araştırılması sırasında, görevlendirdikleri bir hakimin dramatik hikayesini anlatıyor. Sonuç, hakimin bir Amerika seyahati, ardından trafik kazasında ölümü, cebinden çekler senetler çıkması ve nihayet komisyona, bazı güçler tarafından sokulduğu bilgisine ulaşılması...

Oyun içinde oyun “Jeton bende geç düştü” diyor Elkatmış bu sızma kanaatini anlatırken...

Elkatmış, Ergenekon için diyor ki, “Dava iyi bir başlangıç ama her şeyin
aydınlanacağını sanmıyorum.” Neden? “Bu işler ucu bir yerlere dayandığı zaman tıkanıyor!”

“Ucun dayandığı yer” ne ki?

Eğri oturup doğru konuşalım. Bu dava büyük bir dava.

Asla şu an tutuklananlar veya gözaltına alınanlarla sınırlı bir dava değil.

Akla bin türlü soru geliyor:

Bitlis Paşa'dan Mumcu'ya, Kışlalı'ya, Hablemitoğlu'na, Üçok'a, Aksoy'a, Özbilgin'e, Fendoğlu'na, Musa Anter'e, Öcalan'a, Fadime Şahin'e, Ali Kalkancı'ya, Müslim Gündüz'e, 9-12 Mart'a, 12 Eylül'e... Dink'e, Santoro'ya...Malatya'ya, Çorum'a, Maraş'a, Madımak'a... ulaşan sorular...

Baykal, çok rahat avukatlığa soyunuyor.

“Şimdi Madımak'la da ilgi kurarlar!” diyor alaycı üslupla....

Ya yukarda saydığım her şeyi çözmüş olmalı Baykal, ya da bunların çözülmemiş olmasında bir sakınca görmüyor olmalı...

Evet bu davalarla ilgili bazı yargılamalar ve mahkumiyetler oluyor, ama sonuçlar hiç kimseyi tatmin etmiyor. Çünkü, “Daha derinlerde bir şeyin sonucu bunlar” kanaati herkesin zihnini zorluyor.

“Acaba, Ergenekon'la ilgili olarak adı geçenler gerçek aktörler midir?” sorusu benim zihnimi meşgul ediyor.

İddianameye girenler bile daha büyük, daha köklü bir yapıyı gerektiriyor. Kaldı ki, iddianameye girmediği halde, yakın geçmişte Ergenekon ikliminden doğmuş izlenimi veren yığınla olay yaşanmış Türkiye'de ve onların da görülmesi gerekiyor.

Kaygım şu:

Bu büyük yapının, yargının şu andaki taşıma gücü içinde kavranması zor görünüyor.

Bunu bir şey değiştirebilir:

Hükümet, Meclis (iktidarı muhalefeti ile), TSK, istihbarat birimleri ve Yargının “Temiz eller operasyonu”nda ahenkli bir çalışma yürütmesi...

Bunun için herkesin “Devlet temizlensin” kararında buluşmasından başka gereklilik de yok.
 

Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...
Gönderen: mucahide - 25 Temmuz 2008, 02:32:40 ÖS 14
Elinizi vicdanınıza koyunca...
   
 Ahmet TAŞGETİREN

"Elini vicdanının üzerine koymak", halkımızın adalet arayışında güzel bir deyim. Yargının hükmü, vicdanları tatmin etmeli. Ak Parti davasında verilecek bir "kapatma kararı"nda iki ihtimal öne çıkıyor.

1. Bu dava, başka türlü Ak Parti'nin önü kesilemediği için yargı yoluyla önünü kesmek üzere açılmıştır. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak, sadece üretilen bir gerekçedir.

2. Bu dava, gerçekten Ak Parti, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için açılmıştır. Ben Ak Parti'nin kapatılmasına karşı olanlara değil, kapatılmayı isteyenlere sormak istiyorum: Elinizi vicdanınızın üzerine koyun ve cevap verin, ne diyor içiniz, "Bu Ak Parti bir şekilde önlenmeli, bunu asker yapmalı, olmuyorsa yargı yapmalı..." düşüncesi kaç kere geçti içinizden? Hadi söyleyin! Evet, halk nezdinde oyu yükselen bir parti söz konusu.

Sosyologlar, "Belki de 10 yıl daha iktidarda bu parti" diyorlar. 10 yıl daha, buna tahammül etmek ha, dile kolay... Onu sevmiyorsunuz. Halkın yönelişini de etkileyemiyorsunuz. Alternatif de çıkaramıyorsunuz. Ama onu durdurmak lazım. Nasıl olacak bu? Bunu vaktiyle bir kesimin sevmediği siyasi oluşumlara karşı askerler yaparmış.

Ama artık asker olmaz. Buna dünya konjonktürü de izin vermiyor, asker de böyle bir yükü taşımak istemiyor. O zaman tek Yargı kalıyor. Yargı ki, onun da zamanı daralıyor, çünkü Yüksek Yargı üyelerini tayin eden makam da değişti. Ya birkaç yıl içinde Cumhurbaşkanı marifetiyle üyeler değişir, Yargı da bir kapatma aracı olarak "kullanılamaz" hale gelirse...

Şimdi, Sezer'in ve Demirel'in tayin ettiği üyeler çoğunluk oluşturuyor, hiç olmazsa onlar değişmeden bu iş bitirilmeli! Hemen belirteyim, bu düşüncelerin AYM üyelerinin aklından geçip geçmediğini bilmiyorum ama dışarıda, Ak Parti'nin önü mutlaka kesilmeli" diyen bir kesimin aklından bunların geçtiğinden adım gibi eminim. AYM dava açınca çok sevindiler. Şu anda da kapatma kararı çıkmasını büyük bir şehvetle beklediklerinden kuşkum yok.

Gelelim, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak için gerekçe bulmaya... Bana sorarsanız: -Tamam, birileri öyle düşünmüş olabilir ama gel gelelim, kolay mı laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak için gerekçe bulmak? Bunun cevabını, en azından bu soruyu bana soranlar çok iyi bilir: -İnanın çok kolay. Bir insan, Mustafa Kemal Paşa'yı da laiklik karşıtı eylemler içinde gösterebilir, İnönü'yü de...

Baykal'ı da, Sezer'i, Demirel'i de... Laiklik kılıcı herkesi keser. Neresinden baktığınıza bağlı... Mesela Başsavcı iddianamede Ak Parti'yi laiklik karşıtlığı ile suçluyor, Ak Parti de cevabında Başsavcı'yı aynı suçla itham ediyor. Dindarlık da laiklik karşıtlığı biçiminde suçlanabilir, din karşıtlığı da...

Bizim gibi laikliğin iki tarafı da kesen bir bıçak haline geldiği bir ülkede, bir devlet görevlisinin din ile her türlü ilişkisi laikliği ihlal suçlamasına hedef olabilir. Mesele, kılıcı kimin elinde tuttuğu ile ilgilidir.

Kim elinde tutuyorsa o öbürünü biçecektir. Birileri sesleniyor: -Kılıç elinizdeyken vurun, kellesini uçurun! Başörtüsü sembol, namaz sembol, oruç sembol, hac sembol; ezan sembol, minare sembol, kubbe sembol, selam sembol, dua sembol... -Hakan Şükür maça çıkarken dua etsin mi etmesin mi?

Bunu tartışmadık mı? Türkiye'nin İslam adına tüm gerçeklerini suç haline getirip, iktidarda bulunan, yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında, bugün yapılacak seçimde de iktidar olacağı kesin olan bir siyasi partiyi kapatmak... Elinizi vicdanınıza koyun!

Hangi sebep ağır basıyor? -Bu Ak Parti'den bir şekilde kurtulmalıyız! -Ak Parti suç işlediği için kapatılmalıdır. Hoş, biçici bir laiklik yorumu gözlüğü ile baktığınızda, "suç dosyası" ile "sizin niyetiniz" üst üste oturabilir. O zaman da siz, toplumdaki her dini görüntüye "laiklik ihlali" gibi bakıyorsunuzdur. Belki de gerçek sebep budur. Benim, "Bunlar Türkiye'nin ve bu ülke insanının özgün, asli karakteridir" dediğim özelliklere, birileri "Türkiye'nin muhafazakarlaşması, İslamlaşması" diye bakıyor.

Çünkü onlar, laiklik uygulaması diye, Türkiye'nin İslam'la alakasını olabildiğince azalttıklarını hesap ediyorlardı. Olmadı, şimdi bütün topluma, onun yansıması olarak da Ak Parti'ye kızıyorlar.

Şunu söyleyerek yazıyı tamamlayayım: -Ak Parti'nin önünün kesilmesi gerekiyordu Yargı bu işi yapıyor tarzındaki bir değerlendirmenin yansıması olacak olan bir karar, vicdanlarda hiç de adalet duygusu uyandırmayacak.



 
Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Ak Parti ne yapmalı?
Gönderen: mucahide - 14 Ağustos 2008, 01:23:55 ÖS 13
Ak Parti ne yapmalı?

    Ak Parti ne yapmalı? Bugünlerde en çok sorulan soru bu. Bu soruya benim cevabım şu: Ak Parti tüm seçmenlerin oyunu alacak bir politika izlemeli.



Şöyle yüzde 99.9'dan öte bir iletişim sağlamalı Türkiye insanıyla... Hatta Anayasa Mahkemesi'nin şu 10 üyesinin de oyunu alabilmeye çalışmalı. Bakın, kimse CHP'ye oy oranın niye yüzde 18-20'lerde tıkandı kaldı diye sormuyor. Kimse CHP'ye, toplumun öteki kesimleriyle ilişki kurmak için neden çaba sarf etmiyorsun, toplumun öteki kesimleri senden neden korkuyor, neden bu ülkenin yüzde 80'inin en çok korktuğu şey bir CHP iktidarıdır, diye sormuyor.

Kimse CHP'nin oluşturduğu toplumsal gerilimi sorgulamıyor. Tek parti döneminde, "gerilim sebebi", yeni kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve sonra Serbest Fırka olmuş ve kapatılmış. Çok partili hayata geçildikten sonra da, çoğunluk iradesi ile iktidara gelen siyasi partiler "gerilim sebebi" olmakla suçlanmış ve darbelerle düşürülmüş.

Bu memlekette, CHP çizgisi, yüzde kaçta kalırsa kalsın, "meşruiyyet"i temsil ediyor ve tüm öteki siyasi oluşumların meşruiyyeti ona göre şekilleniyor. Onun için diyorum, Ak Parti, hazır yüzde 47'lere gelmişken, yüzde 60'lara, 70'lere tırmanmanın, sonunda yüzde 99.9'a ulaşmanın yolunu bulmalı. Sözümde istihza ve serzeniş yok. Samimi olarak buna inanıyorum.

Hatta bunu, Ak Parti'nin sağlayabileceğine de inanıyorum. Şu anda, Türkiye'nin her yanından ve her toplum kesiminden oy alan tek siyasi parti Ak Parti değil mi? Yapılacak olan, toplumun geride kalan kesimlerine ulaşan bir ses tonu yakalamak değil mi?

Ak Parti bunu yapabilir, ben Tayyip Erdoğan'da böyle bir potansiyel görüyorum. Yola hizmet için çıkmış, asla bağcı dövme hesabında olmayan, Türkiye'yi çok çok önemseyen bir zihniyet için, toplumun tüm kesimlerine ulaşma hedefi kadar normal ne olabilir? Niye kavgayı tercih etsin ki bir siyasi iktidar?

Türkiye, tabii, kolay bir ülke değil. Siz istediğiniz kadar barışçı bir söylemin peşinde olun, sadece sizin iktidarda olmanıza karşı olanları asla tatmin etmek mümkün olmayabilir. Onlar bir gerekçe bulur ve sizinle kavga ortamı oluştururlar. Onun için, siyasi iktidarın barış ortamı üretme çabası kafi gelmeyebilir. Buna rağmen, Ak Parti, herkesi şaşırtacak bir toplumsal barış hamlesi yapmalı ve sesini bütün evlere ulaştırmayı hedef edinmeli. Parti ile bağlantılı olanların tamamı, resmi görevleri ne olursa olsun, dini söylemleri bırakmalı. Ne dini bir kitap dağıtmalı, ne dini bir tören düzenlemeli.

Sadece kendi dini sorumluluklarını yerine getirmek istiyorsa getirmekle yetinmeli. Kimse korkmasın, Türkiye asla İslamsız olamaz. Ne bu ülkenin insanları İslamsız olabilir, ne de hatta "Devlet" İslamsız olabilir. İslamsızlık, Türkiye için, müthiş bir potansiyel güç kaybıdır. Bu ülkenin Sünni'si de, Alevi'si de, Türk'ü de, Kürt'ü de İslam'ı bırakmaz. İslam bu ülkeye "herhangi bir iktidar" eliyle gelmiş değil. Aksine, bu ülkenin Müslüman halkı, devletler oluşturmuş ve bu ülkeyi "Türkiye" yapmış bulunuyor.

Bu ülkeyi İslam, YeseviDervişlerinin kaneviçe gibi bu ülke topraklarını ve halkının yüreğini işlemesi ile gelip vatan edinmiştir. Onu kim söküp atabilir?

Hatta Avrupa bile, politik - stratejik hesaplar açısından Hristiyan bir Türkiye değil, Müslüman bir Türkiye istiyor. Evet, Türkiye İslamsız olmaz. Ak Parti, dini bir söylem içinde olmamalı. Dindar insanların "memlekete temiz bir hizmet veriyor olmaları" yeterlidir. Ya İslam-Toplum-Devlet arasındaki ilişkilerde yaşanan soruna ne demeli?

Orada, insanları mağdur eden problemler nasıl çözülecek? O işi bize, yani millete bırakın. Millet o işte, çözülemeyen sorunların ne DP'den, ne AP'den, ne ANAP'tan ne de AKP'den kaynaklanmadığını biliyor. Siz CHP tabanına bile ulaşmaya çalışın. Siz, şimdilerde liderlik planında CHP ağzına öykünen MHP'nin tabanına ulaşın.

Siz Kürt toplumu ile, Aleviler'le, toplumun eziklik duyan tüm kesimleriyle, yaşama tarzına müdahale edileceği kaygısı taşıyanlarla candan ilişkiler kurun. Biz millet olarak bu haksızlıkların hesabını her platformda CHP'den soracağız. MHP'yi samimiyet testine çağıracağız. Ve bir gün gelecek, milletin gönül kıvamı, tüm siyasi oluşumları, sorunların çözümüne doğru yöneltecektir.

Şu anda CHP'nin sadece gerilimden beslendiği açık değil mi? "Laiklik" eksenindeki gerilimi ortadan kaldırırsanız, CHP adına bir misyon kalır mı ortada? "Laiklik" eksenindeki gerilimi ortadan kaldırırsanız, yargısal veya bürokratik muhalefetin gerekçesi kalır mı?

Birileri illa o ortama çekmek isteseler bile, -ki medyanın bir bölümü bu anlamda bilinçli bir psikolojik savaş yürütmüştür- o tuzağa düşmemek lazım. Ben, bazı kesimler için problemin laiklik koruması olmadığını, bu işin Ak Parti'nin iktidarına karşı verilen savaşın aracı haline getirildiğini düşünüyorum.

Elhasıl bu oyunu bozacak bir akıl politikası yürütmek lazım. Kalbine dikkat kardeşim!

Ömer Lütfi Mete dostumun geçirdiği kalp krizi içimi yaktı. Şükür ki, geri geldi. Hoş, onun gitmekle gelmek üzerinde çok fark görmediğini bilirim. Aslında "kalp hayatı"na dikkat eden biridir. Ama demek ki, yalnızca kalbin manevi dokusuna dikkat etmek yetmiyor, kalbe başka yükler de taşıtmamak gerekiyor. Rabbimden sağlık, afiyet diliyorum dostum. Allah'a emanet.

atasgetiren@bugun.com.tr
 

Başlık: Ynt: Ahmet Taşgetiren Yazıları ...Başbakan ne yapabilirdi?
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 22 Ekim 2008, 09:33:15 ÖÖ 09
Başbakan ne yapabilirdi?
     
Sonra 27 Nisan e-muhtıra geldi, ertesi günkü hükümet açıklaması hoşuna gitti, yeniden oy verecek oldu, ve son Başbakan tavrı onu yine öfkelendirdi, "Yok artık, oyum yok AK Parti'ye..." dedi.

Başbakan, "Durduğu yer" sebebiyle "Demokrat" çevrelerden tepki alıyor. Bekleneni vermedi, Başbuğ'un arkasında durdu. Düşünüyorum da, acaba beklenen neydi? Mesela:

-Genelkurmay Başkanı'nı görevden almak! Mesela:

-Soruşturma açılmasını istemek. Mesela: -Genelkurmay Başkanı'nı çağırıp, "Dağlıca'da, Aktütün'de ne oldu, diye sormak... Gerçekten bir ihmal var mı?" Ve mesela: -Susmak. Size göre Türkiye, bir Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı'nı görevden alabileceği demokratik olgunluğa erişti mi?

Sanırım bu soruya "Evet" cevabı verecek insan yoktur. Peki ya "Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açılmasını isteme" noktasına geldik mi? Ben bunu da henüz beklemiyorum. Belki "Aktütün'de ne oldu?" sorusunu sorabilirdi.

O bile bir önemli demokratik hamle sayılırdı. Ama bunu kapalı kapılar ardında sorması da anlaşılabilir bir hassasiyettir. Ben Türkiye'deki demokratik standartlar içinde bir Başbakan'ın en realist tavrının "Susmak" olabileceğini düşünüyordum. Kaldı ki "Susmak" bile bir tavır olabilirdi, bir kuşkuyu önemsemek anlamına gelebilirdi, o suskunluk Askeri, suskunluğu tatmin etme zorunda bırakabilirdi vs...

Gördük ki, Başbakan'ın kendine göre "reel - politik"değerlendirmesinde susulamıyor bile... Çünkü sustuğunuzda Ragıp Duran'ın ifadesiyle "Apoletli Medya" tarafından "Başbakan niye susuyor, Orduyu yalnız bırakıyor" suçlamalarına hedef olunuyor ve herhalde Başbakan, böyle bir yaklaşımın toplumsal karşılığı bulunduğunu da düşünüyor. Eğri oturup doğru konuşalım, henüz Türkiye'de zor, bir Başbakan'ın askeri alanı sorgulaması... Taraf'ın yaptığı gazetecilik de kolay değil, zor. Ama aklıma şöyle bir soru geliyor:

-Taraf'ın gazeteciliğini diyelim Vakit yapsaydı, -yapabilirdi, zaman zaman yapıyor da zaten- Türkiye'deki tartışma nasıl gelişirdi? Medyadaki militarizmi eleştirerek gelen Ragıp Duran'ın internetteki yazısını okudum, o bile Vakit'in "Golfçü Paşa" haberlerini değerlendirirken "Dincilik" yaftasını, bir tür haberciliği zayıflatan unsur olarak değerlendirmiş. Hükümetin AB reformlarını, "Dinci politika adına askeri zayıflatma" olarak yorumlayan az medya mensubu mu vardı?

Taraf iyi gazetecilik yapıyor, evet kutluyorum, ama buradaki etkinlikte gene de, mesela Türkiye'nin "Öteki" kesimlerinden, "Zenciler"inden olmamanın, hatta "uluslararası bir desteğe sahip olabilme" imkanının tesiri yok mu? İçimdeki soru şu:

-Türkiye'de Ahmet Altan'a dava açmak mı zordur, Başbakan Erdoğan'a dava açmak mı? Ne ise? Her şeye rağmen, Başbakan'dan daha demokrat bir tavır beklemenin haklı olduğunu düşünüyorum. Bunun bile, demokratik süreci geliştirecek bir söylem olduğu inancındayım.

Şemdinli'den sonra bu ikinci oluyor. Üçüncüsünde eminim ki, Genelkurmay Başkanları da, Başbakanlar da, standartlarını "demokrasiden yana" geliştirmek zorunda kalacaklardır. Bundan sonra her şehit haberi...

Çok açık bir gerçek: Dağlıca ve Aktütün'den sonra her şehit haberi, daha sorgulayıcı duygularla okunacaktır. Bunu ne sayın Başbuğ'un öfkeli duruşu, ne sayın Başbakan'ın onun arkasında yer alışı önleyebilir. Aktütün'den sonraki "Beş şehit" haberi, gidip, toplumun bu kuşkusuna çarpmıştır, bunu hisseden hisseder. Bundan sonra daha çok "Hep garibanlar ölüyor" sesleri yükselecektir.

Bundan sonra askeri cenah daha çok "Falanca komutan da yaralandı" haberleri verme ihtiyacı hissedecektir. Evet, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bundan sonra daha sık, "25 yılda neden çözülemedi?" sorusu sorulacaktır. Bundan sonra daha çok "Kim terörden besleniyor?" sorusunun cevabı aranacaktır.

Ne derler, Dağlıca ve Aktütün'le cin şişeden çıktı. Demokrasiler herkesin hesap verebildiği bir rejimin adı olmalıdır.

AHMET TAŞGETİREN
 

Başlık: Saadet: Farkı anlatmak
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 29 Ekim 2008, 12:03:53 ÖS 12
Saadet Partisi, bundan böyle Numan Kurtulmuş'un liderliğinde yürüyecek. Numan Kurtulmuş'un "lider" haline gelişi, kadim kadrolarla ilişkilerin ahenkli akışı vs. gibi birçok konu yanında, belki en önemli mesele, "Saadet'in farkını anlatmak"tır.
 
Saadet çizgisinin "özgün" bir sese sahip olduğu kuşkusuzdur. Ben, böyle özgün bir sesin Türkiye için çok önemli olduğuna inananlardanım. O damar, Osmanlı'nın çözülüş zamanlarından beri, ana kurtuluş tezlerinden birini oluşturmuştur ve böyle bir damarın oluşumu, toplumsal bir zemin olmadan mümkün olamaz. Bugün AK Parti'nin de bir boyutuyla o damarla bağlantılı olduğu açıktır.

Ancak AK Parti, o damar içinde konjonktürel olarak başkalaşmış bir siyasi yapıdır da. Ak Parti'nin, o damar içindeki öz eleştirinin ürünü olduğunu vurgulayarak geliyoruz. Ancak, öz eleştiri, mutlak surette, doğrunun, gerçeğin bulunduğu, eskinin de mutlak surette terk edilmesi gereğini doğurduğu anlamına gelmez. Bir ara CHP lideri Baykal kalktı, Türkiye'nin çıkarlarını savunmaktaki duyarlılığına atıfta bulunarak, "Erbakan'ın milliciliği önemliymiş" dedi.

Aynen böyle, bir gün o damarın "milliciliği" arınır, bir başka gün "İslamcılığı", bir başka gün, "faiz karşıtlığı", "milli ekonomi" duyarlılığı, bir başka gün "anti emperyalistliği", "Batı'ya yönelik eleştirileri..." vs... "Farkı anlatmak" konusundaki hassasiyetim, bir ara Refah - Saadet çizgisinin değerlendirme ve tezlerinin "marjinal - uçuk" hale gelmiş görüntüsüne yeniden düşmeme uyarısı ile alakalıdır.

Öyle bir dönem oldu ki Refah değerlendirme ve tezleri, geniş toplum kesimlerinde gülümseme ile karşılanmaya başlandı. Toplum bizim derin analizlerimizi anlamamış, şu bu olmuş olabilir, ama sonuçta siyasette iş gelip "toplumsal algı"ya dayanıyor. Ve siyasetçinin, mesajlarının doğru algılanması ve sahiplenilmesini sağlamak gibi bir görevi bulunuyor. Sanırım, Saadet'in "farkı anlatma" konusunda en önemli önceliği AK Parti konusunda bulunuyor.

Şu söylenebilir: Saadet kadroları ile AK Parti kadroları, yaşama tarzları itibariyle birbirinden çok farklı sayılmazlar. Müşterek bir ortamda, onları benzeri tavırlar içinde görürsünüz. Ama siyasette farklılaşmışlardır. AK Parti'nin oluşumunda "reel politik" değerlendirmesinin çok baskın bir etkiye sahip olduğunu biliyoruz. Özellikle uluslar arası ilişkilerde reel - politik tutum, AK Parti'nin ABD ve AB ile ilişkilerini Saadet'ten farklılaştırmıştır.

Saadet'in bu alana yönelik zaman zaman sert eleştirilerle yol aldığını da biliyoruz. Burada, Saadet, Batı'ya karşı kökten ve ideolojik reddedişler ile, olmazsa olmaz ilişkilerin dayattığı reel politik arasında nasıl bir denge kuracağını, ve tabii bu alanda AK Parti ile farkının ne olacağını belirlemek zorunda. Saadet ile AK Parti'nin en önemli farkı, "halkla buluşma" noktasında ortaya çıkıyor. Bir ara Erbakan Hoca'ya sormuştum: "AK Parti'nin Refah'tan - Fazilet'ten çok daha fazla oy almış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizde eksik olan ne, onlarda fazla olan ne?" diye... Bence bu soru, hâlâ ortada duruyor. Belki de bu sorunun cevabı "İnsanlara anladığı dilden konuş" özdeyişinde yatıyor. Bu da "halkla iletişim"in reel- politiği olmalı. Tabii ki, halka, zaman zaman onun gündelik duyuşlarını aşan idealler - ufuklar sunabilirsiniz, ama onu bile halkın yüreğine ulaştırabilmenin bir yolunu bulmak, siyasetin olmazsa olmazıdır.

Türkiye'ye, dış politika, ekonomi politika, sosyal politikalar, toplumsal barış için çözüm yolları, özgürlükler, sistem - toplum ilişkisindeki sancılar alanında anlamlı projeler sunmak gerekiyor. Bu, 2000'li yıllarda da Türkiye'nin acil ihtiyacı olarak duruyor. Türkiye hâlâ laikliğin çerçevesini ve Kürt sorunu etrafında toplumsal entegrasyonu tartışıyor. Ve Türkiye'de hâlâ milyonlarca insan açlık sınırının altında...

Saadet, belki de "Biz farklıyız" diye bir sloganla yola çıkacak ama bunun altını halkın anlayabileceği çözüm önerileri ile doldurarak. Ben, Numan Kurtulmuş'un anlaşılabilir, altı dolu, savunması içinde, asla "uçuk" olarak nitelenmeyecek sözlerle, değerlendirmelerle kamuoyu önüne çıkmasını temenni ederim. Saadet'in ESAM gibi kuruluşlarının, çok daha geniş çevrelerden ilmi destekler alarak çok yoğun çabalarla Türkiye için, hatta dünya için çözümler üretecek bir çaba içine girmesi beklenir.

İnsan istiyor ki, Türkiye'den de diyelim şu "küresel kriz"e bir yorum gelsin. Bunu en iyi yapacak olan, Saadet'in kültür zeminidir. Numan Kurtulmuş'a ağır bir yük yüklediğimin farkındayım, doğrusu böyle bir yüke talip olarak yola çıktığına inanmak istiyorum. Allah yardımcısı olsun.
 
Başlık: CHP-Haberal riski
Gönderen: TaLiA - 12 Nisan 2011, 05:56:40 ÖS 17
CHP-Haberal riski
Ergenekon sanığı Mehmet Haberal ile CHP'nin ilişkisi başından beri çok ilgi çekiyor.

Aslında Haberal, Demirel-Cindoruk çizgisinde bir insan.

Sonuçta bir tıp adamı ama Patalya toplantıları ile siyasetle de iç içe.

Ama yakın zamana kadar onun CHP'ye yakınlığına dair bir görüntü mevcut değildi.

Onun Ergenekon davası içine girmesi, Haberal'ı tıp adamlığından çok Türkiye'deki yönetim kavgasının parçası haline getirdi.

Ergenekon, parti politikasından daha derin bir şeydir ve Haberal, tam da o noktada misyon sahibi olmaktan yargılanıyor.

Ergenekon derinliğinin, bir suç halinde yargı huzuruna çıkması da Türkiye için çok anlamlı. Çünkü Ergenekon, yargı huzuruna getirilinceye kadar, Türkiye'nin sahibi gibi gördüğü ve bu noktada darbe dahil operasyonlar yaptığı farz edilen bir derin yapılanma.

O derin yapılanma, Türkiye'nin rayından çıktığına ve sandık yoluyla bunun önlenemediğine, hatta sandığın raydan çıkmayı hızlandırdığına inanıldığı bir noktada devreye giriyor ve zinde güçler eliyle rota düzeltiyor!

Haberal böyle bir yapılanmanın neresinde bulunuyor?

Bu, sanıyorum Ergenekon davaları devreye girinceye kadar herkesin farkında olduğu bir durum değildi.

Haberal sanık oldu, birdenbire Türkiye gündemine bir "Haberal olgusu" çıktı.

Başlangıçta, "Haberal'a yönelik savunma"nın ekseni onun tıp adamı hüviyeti idi.

Muhtemelen, bu savunma yöntemiyle Haberal'a yönelik takibatın pes edeceği farz ediliyordu.

Ama olmadı. Ergenekon yargısı, bu iddialar üzerine pes etmedi.

Bunun üzerine Haberal'a yönelik farklı bir koruma zırhının geliştiği görüldü.

Tıbbi koruma ile Haberal, hemen hiç cezaevine girmedi.

Ama bence en anlamlı koruma, CHP'den geldi. Önce Baykal savundu onu Meclis Grup kürsüsünden. Ardından Kılıçdaroğlu sürdürdü taa uzaklardan selam göndermeyi...

Nedendi?

Haberal ile CHP liderliği arasındaki bu irtibatın anlamı neydi?

Sonra Cindoruk CHP savunmasına geçti.

Sonra Mesut Yılmaz saf tuttu.

Ve sonra...

Haberal CHP'den aday oldu.

Henüz onun Ergenekon'daki yargılaması devam ediyor.

Belli ki bu bir risk.

CHP bu riski Mustafa Balbay ve Sinan Aygün için de aldı. Ama ben Balbay ve Aygün'ün, medya ve Ankara ticaret dünyası ile bağlantılar dışında, en azından Haberal kadar sembolik bir nitelik taşımadığını düşünüyorum.

Haberal'ın adaylığı çok sembolik nitelik taşıyor gibi geliyor bana.

"Haberal CHP'ye çok oy getireceği için mi aday gösterildi" sorusunun cevabını bu işten anlayan çevrelerin "Evet" şeklinde vereceğini sanmam.

Enver Aysever gibi, gazeteci kimliğinden dolayı, bana göre CHP Parti Meclisi'nde, toplumun nabzını en iyi tutanlardan birisi, "Ergenekon sanıklarının CHP'ye oy getireceğini sanmıyorum" dediğine göre, en azından parti içinde bir kesim, bu işin oy için olmadığından emindir.

Enver Aysever'in ayrıca Haberal ve Aygün'ün adaylığını "Merkez sağın CHP'yi işgal hareketi" gibi değerlendirerek, 12'nci sıradaki adaylığı terk etmesi ve istifa etmesi olaya başka bir anlam katıyor.

Peki ne için?

Baykal ile Kılıçdaroğlu nasıl buluşmuştur Haberal'a kol kanat germede?

CHP Parti Meclisi'nde, Kemal Anadol, Yılmaz Ateş, Şahin Mengü, Önder Sav gibi 40 yıllık CHP'li isimler biçilirken, Haberal'ın adaylığının nasıl karşılandığını doğrusu merak ediyorum.

İçlerinden bir teki, "neden" diye sormamış mıdır?

Herkes bu kadar mı emindir Ergenekon davasından Haberal'ın yüzakı ile çıkacağından?

Herkes bu kadar mı emindir, AK Parti'nin Ergenekon'a kol kanat geren bir CHP'yi, sırf bu ilişki noktasından silkelemeyeceğinden?

Bütün bu sorular, bende Haberal'ın üzerine kapaklanmak için her riskin üstlenileceği çok çok önemli bir sima olduğu düşüncesini oluşturuyor.

Nasıl bir ilişkidir bu?

Demirel'i, Cindoruk'u, CHP'nin eskisini yenisini aynı safta buluşturan nasıl bir ilişkidir bu?

...

Muhtemelen seçilecek Haberal.

Ama bence, Ergenekon davasında sanık olmaktan çok daha fazla gözaltında olacak.

Kendisi ile birlikte CHP'yi de Ergenekon davası ile bağlantılı hale getirecek.

Kılıçdaroğlu'nun "yeni CHP'si", böylece "Sağ"ın Demirel-Cindoruk çizgisi ile eklemlenmiş olacak.

Ergenekon'la Haberal arasında ilişki var mı bilmiyorum, eğer varsa, bu operasyon Ergenekon'un CHP zihnini bile bulandırdığı müthiş bir operasyon olmuş olacak.

 
AHMET TAŞGETİREN
Başlık: Ramazan içinde bir hayat..
Gönderen: TaLiA - 08 Ağustos 2012, 05:26:36 ÖÖ 05
Ramazan içinde bir hayat

Ramazan'la birlikte hayat durmuyor, biliyorum.

Tıpkı namazın, hayatın içinde bir ibadet olması gibi, oruç da, hayatla birlikte yaşanan bir ibadet.

Gerçekte, İslam'ın bütün ibadetleri hayatın içinde yaşanıyor. Yani bir inziva hayatı içinde yaşanan din değil İslam. İbadetle hayatı iç içe geçirmiş ve belki daha doğru ifadeyle, hayatı ibadet duygusu içinde yaşamayı öğreten bir din.

Ne demek bu?

"İbadet", insanın Yaratan'la "Yaratılan varlık" ilişkisini idrak etmesi demek.

Bu ne demek?

Bu da, benim hayatımın her zerresi O'nun lütfu keremi ile ilgilidir demek. Ve ben, bunu idrak ederek hayatımı kurgulamalıyım demek. O'na bakarak, O'nun bana bildirdiği yol haritasını gözeterek yaşamalıyım demek.

İbadetlerin inşa ettiği insan

İbadetler, günlük hayat akışı içinde bu temel ilişkinin unutulmamasını sağlayan uyarıcılardır diye düşünülebilir.

Yani diyelim beş vakit namazla, günün beş vaktinde Rabbin huzuruna dur ve "Ben geldim, ahdime sadıkım, ellerim temiz, yüreğim temiz, geçen zaman aralığında kalbime kirli noktalar düşürmedim, düşenleri ayıkladım ve işte yüce huzurundayım" de.

Oruçla, bir ay süreyle, belirli vakitler arasında en temel insani ihtiyaçlarını, Rabbin çağrısına uyarak devre dışı bırak. Kendini Rabbin rızasına göre tanzim et.

Zekatla, "Ben kazandım" diye övünmeye çok yatkın olduğun mal ile ilişkini hizaya getir, onları sana Rabbin verdi, kazanmak için canını dişine taktığın ve her dirhemini canının yongası gibi çok önemsediğin malının bir bölümünü ayır, hem güzel bir bölümünü ayır, götür, sanki Allah'ın eline veriyormuş gibi bir saygı ile, Rabbin sana zimmetlediği fakir insana ver.

Hac ile bütün statüleri sıfırla ve sanki mahşer iklimine gitmişsin gibi, Rabbin huzurunda hesap verme duygusu yaşa...

Rabbin ile ilişkini unutma.

Rabbini unutma.

Bir an bile O'nun kudret alanı dışına taşabileceğini düşünme.

O her an seninle beraber.

O sana şahdamarından yakın.

Her an O'nu görüyormuş gibi yaşa. Sen O'nu görmüyorsan da O'nun seni gördüğünü bil.

İnsan savrulur, Yaratan uyarır

Yaratan bütün bu temel uyarılara rağmen biliyor ki insan zayıftır ve savrulur. Hayat içindeki ilişkiler savurur onu. Onun için uyarıyor:

"Onlar, ne ticaret ne de alış verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar." (Nur Sûresi, 24/37.)

"Ey inananlar! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın." (Münafikun Sûresi, 63/9.)
Bu şöyle anlaşılabilir:

İnsan, ticaret yaparken de unutmamalı Rabbini, mal ve evlat sevgisi yüreğini kapladığında da unutmamalı.
Bu durumda, namazın dışındaki hayatımızda da Rabbimizle birlikte olma idrakini kuşanmalı, oruçlu olmadığımız zamanlarda da...

Hatta şöyle düşünmeli:

Biraz sonra öğle namazı vakti girecek. Ben Rabbimin huzuruna varacağım. Abdest alacağım. Bir anlamda ellerimi, yüzümü yıkarken, yüreğime düşen kirlerden arınacağım. Hep kirlen ve arın, kirlen ve arın, olur mu bu? Kirlenmemeye itina etmek mümkün değil mi?

Allah buyuruyor:

"Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebut, 29/45)

Peygamberimiz "Utanmıyorsan dilediğini yap" der. Utanmak... Belki de önce Yaratan'dan utanmak gerekir.

Değil mi?

Biz Ramazan'la da Rabbin huzurunda yaşanan bir hayatı kazanmak isteriz. Bu bir sınavdır.