GENEL (Bilgi Platformu) => Köşe Yazıları => Konuyu başlatan: maxpayna - 17 Haziran 2008, 01:50:19 ÖÖ 01

Başlık: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 17 Haziran 2008, 01:50:19 ÖÖ 01
(http://www.taraf.com.tr/image/ylogo.jpg)

(http://www.taraf.com.tr/yazarfoto/s1%20altan1.jpg)
Ahmet Altan

arşiv :

Ne açıklama ama... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=912)

Atatürk ve hukuk... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=903)

Yeni sorun ihtiyacı... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=885)

Anlamak için... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=875)

Bir insan... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=864)

Çok tuhaf işler... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=842)

Anadolu’ya anlatın da göreyim... (http://www.taraf.com.tr/Detay.asp?yazar=6&yz=838)

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 17 Haziran 2008, 01:51:55 ÖÖ 01

Genelkurmay ve dört gazete...

Ahmet ALTAN

Dün, Doğan grubunun dört gazetesiyle Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını görünce “ne oluyor” dedim.
Önce Genelkurmay’dan başlayalım.
Genelkurmay’ın açıklamasında benim yazımdan alıntı yapıldığına göre mesele biraz kişiselleşiyor.
En baştan şunu söyleyeyim ki üsluplarından hiç hoşlanmadım.
Bunu her kim yazdıysa ya da yazdırdıysa üslubuna biraz dikkat etmeli, babaannemin deyimiyle, “ben sizin ağzınızın kaşığı değilim”, öyle aklınıza geleni yazamazsınız.
Kullandıkları kelimelere bakın, “maksatlı, seviyesiz, bayağı, saldırgan.”
Bence daha saygılı bir üslup seçmeye özen gösterin.
Saygı görmek için saygı göstermek gerektiğini de hatırınızdan çıkarmayın.
Şimdi gelelim açıklamanın özüne.
Açıklamadaki şikâyetlerinde haklı oldukları iki nokta var.
Bir generalin sağlık durumuyla, bir başka generalin yaptığı bir gezideki fotoğraflarının yayınlanmasını eleştiriyorlar.
Bizim gazetecilik anlayışımıza göre bu tür haberler ayıptır.
Bizim gazetemize bu konularda haber girmez.
Girmedi de.
Generallerden hiçbirinin özel hayatıyla, ailesiyle, sağlığıyla, seyahatiyle, kısacası kişisel dünyasıyla ilgili haber yapmayız biz.
Çünkü bunlar bizi ilgilendirmez.
Elimize gelen dosyaların hiçbirini basmadık, basmayız.
Ama bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden biriyle gizlice buluşursa, bunu haber yaparız çünkü bu bütün ülkeyi ilgilendirir.
“Suça bulaşmış iki kurum” dememden alınmışlar.
Muhtıra vermek suçtur... Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi de suçtur.
Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız hukukun çizgileri dışına çıkmayın, yasaları çiğnemeyin.
Genelkurmay, “yargı önünde hesap vereceğimi” söylüyor.
Ben bu ülkede otuz yıldır yazı yazıyorum, o sanık sandalyesine çok oturdum.
Sorun, yazarlar sık sık sanık sandalyesine otururken, suç işleyen generallerden hiçbirinin o sandalyeye oturmaması.
Aramızda böyle bir eşitlik oluştuğunda Türkiye de düze çıkacaktır, emin olun.
Ama en iyisi, hiçbirimizin o sandalyeye oturmadığı, herkesin hukuka saygılı olduğu bir ülke kurabilmektir.
Bizim amacımız da zaten budur.
Bunun için hukuka uymayan eylemleri eleştiriyoruz.
Şimdi gelelim Doğan grubunun “dört” atlısına.
Bugün Radikal gazetesinin manşetini gören okurlarıyla yazarlarının çoğunun utandığını düşünüyorum doğrusu.
Çünkü utanç verici bir manşetti.
Radikal’e göre, bir kuvvet komutanıyla bir yüksek yargıcın, ülkenin içinde bulunduğu bu şartlarda “gizli” bir buluşma yapmasını haberleştirmek “acemi bir psikolojik savaşmış”, öyle diyorlar.
Böyle bir buluşma olmasına değil, bu buluşmanın ortaya çıkarılmasına itiraz ediyorlar.
Ve, bunlar da gazeteci.
Vatan gazetesi de Radikal’e katılıyor manşetinden.
Milliyet’le Hürriyet ise, bu “gizli buluşmanın” nedenlerini ve içeriğini hiç merak etmeden, bu haberin yayınlanmasının “Paksüt’ün izlendiğinin kanıtı” olduğunu söylüyorlar.
Dördünün de pek sevimli olmayan bir telaşı var.
Belli ki, gerçek gazetelerin “yeni bir 28 Şubat’ın oluşmasını” engellemek istemesinden rahatsızlar.
Halkın iradesini ve sivil siyaseti devre dışı bırakacak her aranışa destek oluyorlar.
Ordunun muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi onları hiç huzursuz etmiyor ama “gizli” buluşmalar ortaya çıkınca, bu gerçeği gözlerden saklayabilmek için kendilerini parçalıyorlar.
Aynı grubun dört gazetesi birden bize ateş ediyor.
Bu gazetelerin hepsinin de aynı insana ait olması herhalde tuhaf bir “tesadüf”.
Paksüt’ü savunabilmek için sayfalarını ayırmışlar ama fazla telaşlı olduklarından Hürriyet’in Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu’nun yazısını okumayı unutmuşlar.
Berberoğlu, “buluşma” haberinin onlara da geldiğini, Paksüt’e bunu iki kere sorduklarında ve Paksüt’ün her iki seferde de bunu inkâr edip, yalan söylediğini yazıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin yargıcı, gerçeği ancak bizim gazete bunun haberini yaptıktan sonra kabul etti.
Zaten bu gazetelerin yöneticilerini, okuyucularını ve orada çalışan dürüst insanları da üzecek bir çarpılmayla “meselenin üstünü kapatmak” için hareketlendiren de, bizim gazetenin onların sakladıklarını ortaya çıkarması.
Yalanı bitirmesi.
Bu gazetelerin yöneticileri, bizim gerçekleri yazmamamızı engelleyebilmek için bizimle bir çatışmaya girmek istiyorlar sanırım.
Denesinler bence.
Dürüstlüğün öfkesiyle, “bükülmüşlüğün” kurnazlığı çarpıştığında kimin kazanacağını görelim.
Bakalım kim acı çekecek, kim rezil olacak.
Bu ülkede, bazen muhtırayla, bazen yasaları çiğneyen hukukla, bazen Ergenekon çetesiyle demokrasi dışı bir darbe gerçekleştirilmeye çalışılıyor.
Eski deyimle söylersek, saflar da ayrışıyor.
Bizim yerimiz belli.
Onların yeri de artık iyice açığa çıktı.
Hadi bakalım darbenin “iyi çocukları” gösterin gücünüzü.
Bir gücünüz varsa tabii...

15.06.2008

KAYNAK (http://www.taraf.com.tr/Yazar.asp?id=6)
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 21 Haziran 2008, 11:37:23 ÖS 23
'Düşman değiliz be paşalar'21 Haziran 2008 08:15Taraf"Yeni bir dönem başlıyor. Bunu görün. Bu toplumun insanlarının da hukuka ve demokrasiye layık olduğuna inanın, bu kadar küçümsemeyin onları"


 
Kabul edelim ki Genelkurma’ın son açıklaması üslup açısından daha tertipli, daha düzgün ve daha nezihti. Öyle denetimsiz laf şakırdatmaları bulunmuyordu. Olması gereken de bu.

Sadece açıklamanın sonunda eski alışkanlıkların tortusu olarak bir "ucuz propaganda" lafı vardı. Bu yanlış bir laf.
 
Bu haber, neyin propagandasını yapıyor? Ve, niye ucuz?
 
Genelkurmay, cevabını veremeyeceği sorulara yol açacak sözleri kullanmamalı bence.
 
Bu, sağlam ve iyi bir haber.
 
Genelkurmay da biliyor ki yayınladığımız belge gerçek.
 
Gerçek olmadığını söyleyecek biri çıkarsa, biz gerçek olduğunu kanıtlarız.
 
"Komuta kademesi tarafından onaylanmış böyle bir evrak bulunmamıştır" tarzındaki mahcup bir açıklamayı da doğrusu doğal karşılıyorum, ne diyebilirlerdi ki?
 
"Biz böyle bir plan hazırladık" mı diyeceklerdi?
 
Böyle bir açıklamayla hiç olmazsa "durumu kurtarmaya" çalışmalarını da olumlu buluyorum, hiç olmazsa böyle bir şeyler yapmanın yanlış olduğunu biliyorlar demektir. Aksi takdirde, "evet biz böyle planlar hazırlıyoruz" derlerdi.
 
Dememeleri, hatalı bir davranış içinde bulunduklarının bilincine sahip olduklarını gösteriyor.
 
"Cumhuriyet Çalışma Grubu" gibi, "Paksüt-Başbuğ buluşması" gibi, "toplumu ordu hizasına getirme planı" gibi haberlerle Genelkurmay’ın üstünde, hiç de alışkın olmadıkları toplumsal bir denetim oluşturduğumuzun farkındayım.
 
Bundan rahatsız olmasınlar.
 
Bir genelkurmay, askerî konular dışında, toplumdan saklamak zorunda olduğu işler yapmamalı.
 
Saklamak zorunda oldukları, saklamaya ve yalanlamaya çalıştıkları her girişimin yanlış olduğunu artık daha baştan fark etmeleri ve yapmamaları gerekiyor.
 
Bu toplumsal denetim, onların da bir iç disipline kavuşmalarına, enerjilerini onları ilgilendirmeyen konulara değil kendi asli işlerine yöneltmelerine yardımcı olacaktır.
 
Entelektüel açıdan da yaratıcılığa çok açık olan askerlik mesleğinin tadını da böylece daha fazla çıkarma imkânına kavuşacaklar.

Kurmaylık, zekânın, öngörünün, sezginin, aklın, tecrübenin, yaratıcılığın bir arada ortaya çıktığı iyi bir meslektir.
 
Mümkün olabilse, bir kurmay toplantısına katılıp onların askerî becerilerini ortaya koydukları Genç kurmaylar, hatta daha yaşlıları bile, kendilerine şunu sormalı bence, "ben muhtıra veren bir paşa mı yoksa bir Kutuzov, bir Patton, bir Montgomery, bir Rommel mi olmak istiyorum."
 
Kuzey Afrika'da karşılıklı savaşan Montgomery ile Rommel'in savaş sürerken buluşup konuştukları bir efsane gibi anlatılır, birbirinin yeteneğine saygı gösteren iki düşman komutanın buluşması kadar heyecan verici ne olabilir?
 
Gerçek bir kurmay için "düşman" kavramı da, "savaş" kavramı da bizim gibi daha sıradan mesleklere sahip insanlara kıyasla çok farklıdır.
 
Rommel'in tank savaşlarında olağanüstü bir yetenek olduğunu, Montgomer/nin onu, onun kitaplarını okuyarak yendiğini elbette siz benden daha iyi bilirsiniz.
 
Bütün bunların yanında "muhtıra" gibi, "siyaset" gibi konular biraz yavan gelmiyor mu size?
 
Bir Kutuzov-Napolyon kıyaslamasını, bu kıyaslamaya yeni unsurlar ekleyerek tartışabilmenin lüksünden vazgeçmek bir kurmay için ne kadar büyük bir kayıp.
 
VVellington'un, "ormanı" bir silah gibi kullanabilmesinin yaratıcılığı sizi heyecanlandırmıyor mu?
 
Siz siyasetten çekilirseniz, bu toplum yolunu kaybetmez, merak etmeyin.
 
Demokrasi sizin sandığınızdan daha iyi ve daha güvenilir bir sistemdir.
 
Demokrasisiz seksen yıl geçirdik, ne oldu?
 
Çok mu iyi bir yerdeyiz?
 
Demokrasi olmaması çok iyi bir şey olsaydı, biz şimdi Avrupa'nın en zengin, en başarılı ülkesi olurduk.
 
Ama değiliz.
 
Laik bir ülke istiyorsanız, bunun garantisi zengin bir ülke olmamızla, zengin olmak ise demokrasiye geçmekle, dünyayla bütünleşmekle mümkün
 
O çok korktuğunuz ilticanın kökü yoksullukta ve siz siyasete müdahale ettikçe yoksulluğu besliyorsunuz.
 
Biraz da bunları düşünün.
 
Bakın bu ülke değişiyor.
 
Dünya değişiyor çünkü.
 
Eğer o bildik çizginizi sürdürmek isterseniz, gene eskisi gibi "yandaş" gazeteciler bulur, istediklerinizi yazdırabilirsiniz, ruhunu satmaya teşne epey adam var bizim mesleğimizde, zaten satıyorlar da...
 
 Ama bundan sonra bizim gibi gazeteler de olacak.
 
Biz olmazsak başka bir gazete çıkacak.
 
Toplumun talebi bu çünkü.
 
Ve, hep bir denetim hissedilecek artık.
 
Mesleğine ihanet eden gazeteciler de teker teker toplum tarafından görülecek.
 
Yeni bir dönem başlıyor.
 
Bunu görün.
 
Bu toplumun insanlarının da hukuka ve demokrasiye layık olduğuna inanın, bu kadar küçümsemeyin onları.
 
Gelin hep birlikte bu ülkede huzuru ve mutluluğu bulalım.
 
Hepimiz yaşlanıyoruz, umarım ölmeden önce sizinle bir masada buluşup, sizin gazetecilerin "irticasavar" olarak gördükleri rakılardan içerek bugünleri konuşup gülüşebileceğimiz "demokrat" bir ülkemiz olur.
 
Montgomery ile Rommel'in bile buluşabildiği bir dünyadan geçerken, bu ülkenin yazarlarıyla generalleri arasında bu kadar büyük uçurumlar varsa, bunun da çok doğru bir şey olmadığını belki o zaman daha iyi fark ederiz.

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: narcicegi - 23 Haziran 2008, 12:18:14 ÖÖ 00
Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a22 Haziran 2008 Pazar
Benim büyük dedem paşaydı.
Babamın anlatımıyla söylersek, “öyle operet generali değildi, soluğu barut kokan gerçek bir generaldi.”
İyi eğitim görmüş bir topçu kumandanıydı.
Çanakkale’de savaşmıştı.
İsmet İnönü’nün hocasıydı.
Ben on yedi yaşında genç bir stajyer gazeteciyken ziyaretine gittiğim İsmet Paşa, beni “senin deden benim hocamdı,” diye karşılamış, bana dedemden söz etmişti.
Çabuk parlayan öfkeli bir yapısı olduğu için ordudaki lakabı, Deli Hasan Paşa’ydı.
Ben onun hikâyelerini dinleyerek büyüdüm.
Askerlik mesleğini bugünkü muhtıracı birçok generalden daha fazla ciddiye almamın, savaş stratejilerine meraklı olmamın, komutan biyografilerine ilgi duymamın nedeni büyük bir ihtimalle çocukken dinlediğim “paşa dedemle” ilgili hikâyelerdir.
Bir generalin nasıl birisi olması gerektiğine dair bilgim var.
İyi bir general ölümle hayat arasındaki o ince çizgide sağlamca durup, kendisine emanet edilen askerlerini, ülkesini, insanlarını korur.
Bunu yapabilmesi için aklını tümüyle işine vermesi, dürüst ve adil olması, askerlerinin kendisine sonsuz bir güven duymasını sağlaması gerekir.
Dünyanın en zor işlerinden biridir yaptıkları.
Onun için, iyi “komutanları” sadece kendi insanları, kendi ülkeleri değil bütün dünya saygıyla anar, ansiklopedilere bakarsanız “düşmanla” iyi savaşmış, savaşırken cesaret ve yaratıcılık göstermiş generallerin isimlerinin, en parlak bilim adamlarıyla ve sanatçılarla birlikte yazıldığını görürsünüz.
Buna karşılık “düşmanla” değil de kendi halkıyla savaşmış, diktatör olmuş generaller dünyanın ortak lanetinin hedefi olurlar.
Öğretmenlikten komutanlığa geçmiş Giap saygıyla anılırken, Pinochet ve Franco gibiler insanlığın dilinde birer küfüre döner.
Ben ordunun siyasete karışmasına tamamen toplumsal ve hukuksal nedenlerle karşı çıkarken, siyasete müdahale eden generallere de mesleklerini iyi yapmadıkları için kişisel bir kızgınlık duyarım.
Bir generalin generallikten vazgeçmesini anlamam çünkü.
Siyasete bulaşmak bir generali, dürüstlükten ve adaletten uzaklaştırır.
Güvenilirliğini azaltır.
Doğrusu ya, bizim generallere de, onlardan mesleklerinin gereğini yerine getirip dürüst ve adil olmalarını bekleyerek bakarım.
Öyle olmadıklarında üzülürüm.
Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yanına çağırdığı bazı gazetecilere bizim gazeteyle ilgili söylediği sözleri okudum dün sabah.
“O gazetenin finansörüne bakın” demiş.
Gazeteciler baksınlar.
Ama gazetecilerin bakması yetmez, bir genelkurmay başkanı bir gazetenin “finansöründen” kuşkulanıyorsa emrindeki bütün istihbarat örgütleri de bakmalı.
Orgeneral Büyükanıt da, bu gazete de toplumun önünde duruyor.
Böyle imalı bir suçlamadan sonra birimizden birinin toplumdan “özür dilemesi” gerekiyor.
Çoğu gazeteci kılığına girmiş “psikolojik savaş” elemanlarının çoktandır bizim gazetenin “Fethullahçı” olduğunu, AKP’li olduğunu, Soroz’cu olduğunu, o “kaynaklardan” bize para aktarıldığını yaydıklarını biliyorum.
Onlara aldırmadım.
Ama Genelkurmay Başkanı da söylediği zaman ciddiye almak gerekir.
Bu gazetenin hiçbir cemaatle, partiyle, örgütle ilişkisi yok.
Kendi patronları dışında hiçbir para kaynağı yok.
Biz, varlığımızı büyük zorluklarla sürdürüyoruz.
Bütün devlet bankaları da, özel bankalar da bize kredileri kestiler.
Başka gazetelere milyarlarca lirayı gözü kapalı veren bankalar bize küçücük miktarlardaki paraları bile vermiyorlar.
Düşmanlarımız her yandan nefesimizi kesmek için saldırıyor.
Dostlarımızın çoğu, bu kavgada seken bir taş bir yanlarına değer diye mevzilerine çekilip saklandılar.
Sadece sayfalarımızdaki ilan miktarına bakmanız bile açıklar durumu.
Sizin bize “dost” sandığınız insanlar en kritik anlarda paralarımıza el koyup bizi boğulmanın eşiğine getiriyorlar.
Sayıları her gün biraz daha artan okurlarımızdan başka gerçek dostumuz pek az bizim.
Eğer herhangi biri, bu gazetenin o söyledikleri örgütlerle “gizli” bir ilişkisini, “gizli” bir para kaynağını ortaya çıkarırsa, belgesini değil sadece bunu düşündürecek bir ilişkisini göz önüne sererse, burada, herkesin önünde şerefim üstüne yemin ediyorum, o gün bu gazeteyi kapatıp arkadaşlarımla birlikte gideceğim.
Öyle, “komuta kademesince onaylanmış belge yoktur” falan gibi açıklamalar yapmayacağıma emin olabilirsiniz.
Şimdi, Orgeneral Büyükanıt, gazetecilere söylediği o “gizli finansörün” kimliğini açıklasın.
Dürüst ve adil bir generalin yapması gereken budur.
Orgeneral Büyükanıt’tan da bir “generale” yakışanı yapmasını beklemek hakkımız.
Biz “gerçekleri” açıklayacağımıza söz vererek başladık bu gazeteyi yayınlamaya.
Bu, bize çok düşman kazandırıyor.
Düşmanlardan ve düşmanlıklardan çekinmeyiz.
Ama isteriz ki dostlarımızla olduğu gibi “düşmanlarımızla” da övünebilelim.
Bu övünmeyi bize bağışlayacak tek şey onların dürüstlüğüdür.
Ama tabii şunu da düşünmüyor değiliz...
Dürüst olsalar niye gerçekleri açıklayan birine düşman olsunlar ki?

Taraf gazetesi
 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 01 Temmuz 2008, 09:29:35 ÖÖ 09
Düzeyimiz bu mu?
   
 Ahmet ALTAN

Sizi bilmem ama ben insanlar arasındaki farkları, görüş ayrılıklarının değil, entelektüel ve ahlaki düzeylerinin yarattığına inanırım.
Belki de çocukluğumda okuduğum kitapların etkisiyle hep aristokratların davranışlarını hatırlarım.
Bir şafak vakti birbirlerini öldürmek için bir ormanın kıyısında buluşan iki “rakibin” düellodan önce birbirlerini selamlayışları, hayatları pahasına da olsa kurallara uymaları, silahlarını doğrulttuklarında bile kibarlıktan uzaklaşmamaları, asla hileye sapmamaları hoşuma gider benim.
Aristokratların çoktan kaybolup gitmelerine rağmen “soylu” sözcüğünün her dilde bir övgü olması sanırım onların bu özellikleri yüzündendir.
Düzeylerinden, zarafetlerinden asla taviz vermemeleri, “gülünç” duruma düşmektense ölümü tercih etmeleri, hayatlarının en zor anında bile soğukkanlılıklarını bozmamaları bu “sınıfı” tarihin en özenilen sınıfı yapmıştır.
Artık aristokratlar yok.
Ama “soyluluk” hayatımızın içinde önemli bir değer olarak varlığını sürdürüyor.
Dün, bir haber geldi.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin rektörüyle hocaları Anıtkabir’e gitmiş.
Gazetelerin internet siteleri bu “ziyareti” o alışıldık başlıkla duyurmuşlar.
“Atam, izindeyiz.”
Bir an bu tür bir “ziyaretin” başka ülkelerde olduğunu düşündüm.
Harvard Üniversitesi’nin hocaları, General Washington’un Mount Vernon’daki evine gidip, “izindeyiz general” diyorlar.
Ya da Oxford Üniversitesi’nin hocaları General Cromwell’in “izinde” olduklarını açıklıyorlar.
Heidelberg’lilerin Bismarc’ı, Sorbonne’luların Napolyon’u ziyaret ettiklerini de hayal edebilirsiniz.
Tuhaf geldi, değil mi?
Çünkü onlar böyle bir şey yapmazlar.
Bilimin ve bilim adamlılığın da bir “soyluluğu” var çünkü.
Gerçek bir bilimadamı da “gülünç” duruma düşmektense ölmeyi tercih eder.
Bizimkiler, “gülünç” olduklarının farkında bile değiller.
Cübbeleriyle, bir “kabire” gidip çoktandır aramızda olmayan bir liderin anısına sığınmaya çabalıyorlar.
Üstelik, NTV televizyonundan öğrendiğimize göre, ODTÜ rektörü bir de müzevirlik yapıp, “diğer üniversite rektör adayları arasından altı irticacı var” diye meslektaşlarını ihbar ediyor.
Gerçek bir bilim adamı bir “kabir”den medet umar ve meslektaşlarını ihbar eder mi?
Böyle bir şeyin hangi ülkelerin akademik çevrelerinde hoş karşılanacağını düşünüyorsunuz?
İran belki...
Kuzey Kore.
Ama Norveç’te, Almanya’da, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da böyle davranışların olamayacağına herhalde hepimiz eminiz.
Bu düzeydeki akademisyenlerin görüşlerinin ya da fikirlerinin ne olduğu hiç önemli değil bence, bu düzeyden hiçbir şey çıkmaz.
Asla iyi öğrenciler yetiştiremezler.
Hocaların düzeyi bu da, politikacıların düzeyi ne?
Karabük’ün AKP’li belediye başkanı, Latife Tekin’in konuşmasına müdahale edip, mikrofonu ünlü yazarın elinden kapmış.
Susturmuş ülkesinin bir yazarını.
Biz Anayasa Mahkemesi’ne AKP’yi susturmaya çalışıyor, bir siyasi partinin görüşlerini açıklamasına engel oluyor diye karşı çıkıyoruz.
Partisi susturulmak isteyen AKP’li belediye başkanı ise eline geçen ilk fırsatta kendisiyle aynı görüşte olmayan bir yazarı susturuyor.
Aynı yasakçılık onun da zihnini esir almış.
Bu yargıçlar, bu hocalar, bu belediye başkanları, fikirleri ne kadar birbirinden farklı gözükse de aslında hep aynı insanlar.
Onların görüşleri değişik ama düzeyleri aynı.
Gülünç olmaktan korkmuyorlar, kurallara uymamağa aldırmıyorlar, kabalaşmaktan çekinmiyorlar, kendileri gibi düşünmeyen herkesi susturmak istiyorlar.
Ve, hocaların yandaşları olduğu gibi böyle belediye başkanlarının da yandaşları var.
Onların birbirine benzediğinin farkına varmadan bir kısmı hocaları, bir kısmı belediye başkanlarını destekliyor.
O yandaşlar da aynı düzeyin insanları.
Onlarla aynı düzeyde olmayan her insan, fikri ne olursa olsun, bu insanların tümüne yabancıdır.
Düzeyli bir Kemalist o “rektörün” yaptığını gülünç bulur, meslektaşlarını ihbar etmesini ayıplar.
Düzeyli bir AKP’li de o belediye başkanının yaptığına sinirlenir.
Şimdi sorumuz şu:
Bu iki grupta da düzeyli olanların sayısı ne kadar?
Bu gruplarda düzeyliler mi daha kalabalık, düzeysizler mi?
Düzeylilerin sayısı diğerlerinden fazla olduğunda...
Gelecekten korkmamıza gerek kalmaz.
Düzeyli biri eninde sonunda gerçeği görüp kabul eder.
Öyle bir insan için gülünç duruma düşmek ya da bile bile haksızlık etmek ölmekten de kötüdür çünkü.

 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 04 Temmuz 2008, 09:58:40 ÖÖ 09
Darbeciler bugün niçin darbe yapamıyor?

 
Ahmet Altan yine muhteşem bir yazı ile okurlarına seslendi. Altan bu sefer darbecilerin neden darbe yapamadığını sorguladı. İşte sorunun cevabı:
 
 
 
Ahmet Altan'ın yazısı...

Her darbenin bir medyaya ihtiyacı vardır.
Darbe silahsız olur ama medyasız olmaz.
Çünkü darbelerin altyapısını medya hazırlar, ülkeyi “korkunç” bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna ikna etmek, insanlarda “biri gelsin bizi kurtarsın” duygusu yaratmak medyanın görevidir.
Bu ülke yıllarca “komünizm” tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna nasıl inandı?
Türkiye’de komünist bir sistemin kurulmasının ne imkânı ne ihtimali vardı.
İşçi sınıfı bile yoktu o zamanlarda.
Gencecik çocukların hiçbir sosyal temeli, hiçbir toplumsal tabanı olmayan hareketleri bu ülkeye büyük komünist ayaklanması diye nasıl yutturuldu?
12 Mart’ta ihtiraslı generallerin kendi aralarındaki iktidar mücadelesini, bu halk nasıl oldu da “komünist devrimin” önlenmesi olarak kabul etti?
Bu insanlar ne olduğunu bile bilmedikleri komünizmin bir “öcü”, ordunun da tek kurtarıcı olduğuna nasıl inandı?
Medya sayesinde inandı.
Darbe yandaşı medyanın birinci görevi bir “korku” yaratmaktır.
Ortada toplumsal bir “korku” olmadan darbe olmaz çünkü.
Darbe, bir korkunun üzerine inşa edilir.
Eğer vaktiniz varsa gidin bir kütüphaneye bizim gazeteleri bir tarayın.
Nasıl bir dehşet duygusu yarattıklarını göreceksiniz.
Darbeciler de kendilerine bağlı “Ergenekon”larla bu dehşetin yaratılmasına yardımcı olacak eylemleri ateşlerler.
12 Eylül’de yakalanan bir tabancanın sabahleyin bir solcuyu, öğleden sonra bir sağcıyı vurmuş olduğunun ortaya çıktığını hiç unutmayın.
Bir Ergenekon varsa mutlaka bir de medyası vardır.
Ergenekonların beslediği dehşeti halka çarpıtarak sunacak bir medya olmasa, o dehşet eylemleri ne işe arar?
Medya o terörü apaçık yazsa Ergenekonlar teröre mi bulaşabilir?
Ne yazık ki darbeler her zaman kendilerine yandaş medya bulurlar.
Çünkü darbeler çok para dağıtırlar.
Hiç kimse onları denetleyemediği, kimse onlara hesap soramadığı için darbeciler yandaş medyayı paraya boğarlar.
28 Şubat’ın en büyük banka soygunlarının gerçekleştiği dönem olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız.
Darbeci medyanın ne beklediğini anlayabilmek için o dönemi iyi bir incelemek gerekir.
Bugün de Ergenekon’un ve darbenin bir medyası var.
Dehşet yaratmak için programlanmış bir silahlı çeteyi “vatansever” grup, darbecileri “ülkeyi kurtarmak isteyen insanlar” olarak göstermeye çalışan bir medya.
O medyada “darbe” sözcüğüne pek rastlamazsınız.
Eğer rastlarsanız, “aslında böyle bir darbe tehlikesinin olmadığını” anlatan satırlarda rastlarsınız.
Organize bir eylemin sonucu öldürüldüğü, jandarma istihbaratının cinayeti çok önceden bildiği anlaşılan Hrant Dink cinayeti onlar için “birkaç serseri çocuğun” işidir.
Buna inandırmak için çok uğraşırlar.
Darbeleri, çete cinayetlerini perdelemeye çabalarlar.
Ve, “tehlikeyi” abartırlar.
Laiklik tehlikededir.
Kadınlarımızın başlarını bağlamak için gelmektedirler.
İçki yasaklanıyordur.
Avrupa Birliği, Türkiye’de “İslami bir cumhuriyet” kurmak için kıvranmaktadır.
“Cahil” halk irticayı desteklemektedir.
Türkiye’yi “irticadan” kurtarmak için ne halktan ne Avrupa’dan bir ümit vardır.
Ve, Türkiye kurtarılmalıdır.
Bu şartlarda sizce “kurtarıcı” olarak kimi göstermektedir bu gazetelerle televizyonlar?
Adres bellidir.
Daha önce onları paraya boğan bir adres.
“Darbeci paşaların” gözaltına alınması, Ergenekon çetesinin yakalanması onlar için hüzün verici olaylardır.
Bütün bu gözaltıları, soruşturmaları, “Türkiye’yi kurtarmaya uğraşanları sindirecek” operasyonlar olarak sunarlar okuyucularına.
Paşaların darbe hazırladığını ortaya koyan günlükler “unutulmalıdır”, çetenin işlediği cinayetler, attığı bombalar konuşulmamalıdır.
Televizyonlara bakın.
Gazeteleri okuyun.
Kullandıkları sözcüklere dikkat edin.
Darbe medyasını göreceksiniz.
O medyada çalışan çok dürüst insanlar da var ama oralarda “psikolojik savaş” elemanı olan yazarlar ve yöneticiler de var.
Ama bu sefer beceremeyecekler.
Bütün bu gelişmeler, onların beceremeyeceğinin işareti.
Demokrasinin tehlikede olmasına hiç aldırmayan bu medya şimdi şaşkınlıkla bu ülkede “demokrasi” isteyen insanlar olduğunu görüyor.
Ve, komik bir şekilde yüksek tirajlarına rağmen marjinalleşiyorlar.
Çünkü artık darbenin ve Ergenekon’un bir medyası olduğu gibi...
Demokrasinin de bir medyası var bu ülkede.
Onları öfkeden çıldırtan da bu.
Ama onları öfkelendiren, halkı sevindiriyor.
Artık darbe istemiyor çünkü bu ülke.

TARAF

 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 11 Temmuz 2008, 09:58:53 ÖÖ 09
Gördüğümüz en tuhaf saldırılardan biri bu.



Her şeyi bir acayip.



Önce zamanlamasını anlamak pek kolay değil.



Türkiye, tam Ergenekon ve darbeler konusuna odaklanmışken bütün gündemi değiştirecek bir eylem.



Eylemi yapanların kimlikleri ve geçmişleri bunun bir “El Kaide” operasyonu olduğunu gösteriyor.



Polis yetkilileri de öyle olduğunu söylüyor.



El Kaide’nin tam da Ergenekon iddianamesi açıklanmadan iki gün önce dikkatleri dağıtmaktan nasıl bir çıkarı var, anlayabilmek pek kolay değil.



Biri, El Kaide’nin Türkiye’deki dağınık militanlarını kullanıyor mu, bunu da bilemiyoruz.



Saldırının yapılış biçim de kuşku uyandıracak kadar acemice.



Militanlar “pompalı tüfeklerle” geliyor.



Bu tüfekler, ağır ve çok sert geri tepen silahlardır.



Böyle bir baskın için, uzmanlar daha iyi bilir ama en uygun silahlar değillerdir.



Ancak başka bir silah bulmayanlar kullanır bunu.



Gerekli silahı bulmayan bir El Kaide grubu bu anlayacağınız.



Amerikan Konsolosluğu’na saldırıyorlar ama içeri girmeleri imkânsız.



Ya bunun imkânsız olduğunu bilemeyecek kadar hazırlıksızlar...



Ya da amaçları sadece kapıdaki zavallı polisleri öldürmek.



Eğer amaçları buysa, bunun için üç adamlarını feda etmeleri de garip.



Teröristleri getiren arabanın, onları bırakıp kaçması da bir başka anlaşılmaz nokta.



Saldırı noktasına kadar gelip arabanın plakasının, tipinin açıkça görüntülenip, kayıtlara geçirilmesini sağlamanın amacı ne?



Yok, arabanın şoförü korkup kaçtıysa, bu da pek rastlanılmamış bir “intihar gerillası.”



Kaçmaya böyle hazır birinin aralarında bulunduğu bir grup bunu yaptıysa, onlar polisleri vurup gidebileceklerine inanmışlar ya da inandırılmışlar demektir.



Acaba gerçekten polisleri vurup gideceklerini mi düşündüler?



Bu, bir intihar saldırısı değil miydi?



Onları koruyacağını, yardıma geleceğini söyleyen başka birileri mi vardı?



Acaba saldırganları oraya gönderenler aslında onları “ölüme” gönderdiklerini söylemediler mi?



Bunların cevaplarını da bilmiyoruz.



Bu dört saldırgan, saldırı emrini “dışardan” mı aldılar?



Yoksa emir “içerdeki” bir odaktan mı geldi?



Ya da kendi başlarına mı karar verdiler?



Bunlar da şimdilik cevapsız sorular.



Bu kanlı saldırının “bir mesaj” olma ihtimali de kuvvetli.



Mesaj kimeydi?



Amerikalılara mı?



Türk polisine mi?



Yoksa, Antep ve Maraş baskınlarını ortaklaşa gerçekleştiren Türklerle Amerikalılara duyulan öfkenin sonucu muydu?



Polis yetkilileri, bunun “Antep” baskınına bir cevap olma ihtimalinin çok kuvvetli olduğunu söylüyor.



Çünkü o baskınlarla El Kaide’nin Türkiye bacağı çökertilmiş.



Belki de bu saldırıyla “çökmediklerini” göstermek istediler.



Sorularla dolu bir eylem bu.



Çok iyi korunan Amerikalılara pek bir zarar veremedi ama Türkiye’ye her açıdan çok büyük zararlar verdi.



Üç tane gencecik polis memuru öldü.



İstanbul bir anda “terör” merkezi bir kent görüntüsü edindi.



Ve, Ergenekon soruşturması aniden ikinci plana düştü.



El Kaide’nin amaçları bunlar mıydı?



Bunlarsa, neden dikkatleri Ergenekon’un üstünden kendi üstlerine çekmek istediler?



Buna kim karar verdi?



Niye karar verdi?



Yeraltı dünyası karanlık ve karışık bir dünya.



Orada, oraya inen herkes birbirine bir şekilde “değiyor”, ilişki kuruyor.



Kimin kim olduğunu, kimin kimin hesabına çalıştığını, görünenin ardında neyin saklandığını bir türlü bilemiyorsunuz.



Bu saldırı da soru işaretleriyle ve kuşkularla dolu.



Konsolosluğa saldıran dört militanı harekete geçiren, onlara emir veren bir El Kaide yöneticisi olabilir ama o “yönetici” sadece El Kaide hesabına çalışmıyor da olabilir.



Bu saldırı, Türkiye çok kritik bir noktadayken gerçekleştirildi.



Onun için her şeyi kuşkuyla karşılamak gerekiyor.



Polisleri öldüren bu kanlı ve ahlaksız saldırı belki bir gün aydınlanır.



Ama bizim cevap bekleyen daha büyük bir sorumuz ve sorunumuz var.



Bu dört kişi “Müslümanlık” adına cinayet işlediler, onları oraya gönderenlerin amacı ne olursa olsun, o dört kişi oraya “din” adına gittiler.



Peki, Müslümanlık böyle bir şey mi?



Din bu mu?



İnsanları öldürmek mi?



Cinayet işlemek büyük bir günahken, cinayeti işleyenler Müslüman olunca, bu günah “sevaba” mı dönüşüyor?



Eğer biz bu ülkede hep birlikte demokrat ve özgür bir sistem kuracaksak, dindarlarımızın bu sorulara gür bir sesle cevap vermesi gerekiyor bence.



Ben bu ülkede demokrasiye doğru giden yolda “dindarlara” büyük görevler düştüğüne inanıyorum.



Bize gerçek demokrasiyi getirecek olan en önemli güçlerden biri dindarların içtenliği, masumiyeti ve merhameti.



Bu içtenliği, masumiyeti ve merhameti dile getirmek de, benim gibilere değil, gerçek dindarlara düşüyor kaçınılmaz olarak.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Erdoğan - 11 Temmuz 2008, 07:53:51 ÖS 19

Halktan vazgeçtiler..


Geçen gün çok eski bir ahbabım aradı.
Benden epey yaşlı, dürüst, saygıdeğer bir insan.
Kendi mesleğinde başarılı olmuş, isim yapmış biri.
Gür sesiyle, “Ahmet Altan” dedi, “bırak bu gazeteyi, sen gerçek işine, romanlara dön, çünkü sizin istediğiniz hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.”
“Biz demokrasi istiyoruz, hiç gerçekleşmeyecek olan bu mu?”
“Bu bilinçsiz, eğitim ortalaması dört yıl olan, cahil halkla mı demokrasi olacak? Gidip seçtiklerine bak. Buna mı razı olacağız? Hiç mi farkında değilsin gerçeklerin?”
“Sizin dediğiniz doğruysa ve seksen yılda Cumhuriyet eğitim düzeyi yüksek, bilinçli bir halk yetiştiremediyse, sizin savunduğunuz sistemde bir hata olduğunu düşünmek gerekmiyor mu? Bu halkın bilinçlenmesi ve demokrasinin olması için bir seksen yıl daha mı beklemeliyiz sizce?”
Son zamanlarda buna benzer konuşmaları çok duyuyorum.
Üstelik bunlar darbeden bir çıkar uman sahtekârlar değil, dürüst insanlar.
Ve, bugün halkla ilgili açıkça söylediklerini, on yıl önce kendi kendilerine bile söyleyemez, utanırlardı.
Demokrasiye karşı çıkmak, halkı böylesine aşağılamak, darbe yandaşlığı yapmak, cinayet örgütlerini desteklemek ayıptı o zamanlar.
Şimdi ne oldu?
Bu vicdanlı insanlar, vicdanlarının bile kirlendiğini nasıl fark edemez hale geldiler?
Ayıp duygusu ne zaman biçim değiştirdi?
Türkiye hızla değişiyor.
Bu değişimin sosyolojik ve ekonomik nedenleri var.
Ama bu nedenler, bu insanların ruhlarının değişimini açıklamaya yetmiyor?
Büyük bir psikolojik “travmadan” geçmiş olmalılar.
Bütün vicdani ölçüleri, ayıp duygularını, utanılacak davranışlar listesini darmadağın edecek bir sarsıntı olmalı bu.
Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Çünkü bu insanların, söylediklerine samimiyetle inandıklarını biliyorum.
Bir insanı değil, kalabalık bir grup insanı değiştiren psikolojik bir depremden söz ediyoruz.
Dağlıca belgelerini, Ergenekon kanıtlarını, darbe planlarını, cinayetleri görmezden gelmelerine, halktan nefret edip aşağılamalarına yol açacak bir büyük hastalıkla karşı karşıyayız.
“Hastalık” sözcüğünü onları iğnelemek ya da üzmek için kullanmıyorum, içtenlikle, inanarak söylüyorum.
Onların da, benim ve benim gibi demokrasi isteyenlerin “hastalandığını” düşündüklerini biliyorum.
Yılların dostları böylesine ayrı kutuplara düşecek hale geldiyse, biri gerçekten hastalanmış olmalı.
Karar vereceğimiz şu:
Demokrasi istemek, halkın taleplerine saygı göstermek, darbelere karşı çıkmak, hukuka uygun bir sistemin kurulmasını savunmak, cinayetleri lanetlemek, dünyanın saygıdeğer bir parçası olmayı istemek mi hastalanmak?
Yoksa, darbeleri desteklemek, orduyu siyaset içinde tutmaya uğraşmak, hukuku askıya almaya omuz vermek, cinayetleri görmezden gelmek mi hastalanmak?
Biz, demokrasinin ve hukukun bu ülkeyi zenginleştirip özgürleştireceğini söylüyoruz.
Onlar demokrasinin ve hukukun bu ülkeyi “şeriata” götüreceğini söylüyorlar.
Ayrıca bütün “gelişmiş dünyanın” Türkiye’ye düşman olduğuna ve burada bir şeriat düzeni kurulmasını istediğine inanıyorlar.
Dünyadan ve kendi halklarından kuşkudalar.
Dünyaya ve kendi halklarına düşmanlar.
Böyle baktığınızda, sığınacakları darbeden ve cinayetten başka bir yer yok.
Onlara göre “şeriat tehlikesi” varsa, her şey mubahtır.
Darbe de yapılır, çete de kurulur, adam da vurulur.
Geçen gün bu korkuyu taşıyan bir hanıma, korkusunun nedenini sordum, bana “Nişantaşı’na kadar geldiler” dedi.
“Geldiler” dediği başı bağlı kadınlar.
Başı bağlı kadınlar, başı bağlı olmayanların “bölgesine” girebiliyorsa tehlike büyüyor demekti ona göre.
Yüzlerce yıldan beri neredeyse bütün Anadolu’da kadınların başlarını bağlayarak dolaşmaları onu tedirgin etmiyordu, onu telaşlandıran “kendi bölgesine” gelmiş olmalarıydı.
Bir de “başörtüsü değil, türban takmış” olmaları.
Nişantaşı’nda on tane türbanlı kadın görmek, darbe istemek için haklı bir nedendi.
Kendisine benzemeyenden böylesine nefret etmek ve kuşkulanmak sık rastlanan bir durum değil.
Bence bu, bir hastalık işareti.
Ben bu ülkede bir şeriat tehlikesi olduğuna inanmıyorum, Anadolu’yu sık sık geziyorum, insanlarla konuşuyorum, böyle bir tehlikenin işaretlerine rastlamıyorum.
Daha önce de “komünizm” tehlikesini görmemiştim.
Bu ülkede bunca yıl yaşadım, hep şeriat tehlikesini, komünizm tehlikesini, bölünme tehlikesini duydum.
Hiçbiri gerçekleşmedi.
Ama binlerce insan öldürüldü.
Ve, defalarca darbe yapıldı.
Asker her zaman siyasetin içinde yer aldı, gazeteler askerî bir rejimi destekledi, hâlâ da destekliyorlar.
Ve, eski dostlarla yollar ayrılıyor.
Biz halka doğru, onlar darbeye ve çetelere doğru yürüyorlar.
Galiba değişim böyle bir şey, toplum “bir parçası” hastalanmadan dönüşemiyor.
Peki, kimin hastalandığını nereden anlayacağınız?
Benim bilebildiğim basit bir ölçü var, bir fikirden değil bir nefretten hareket eden hastalanmış demektir.
Nefret hastalandırır çünkü insanı.

.......

Bunları okudukça, anlıyorum ki bıçağın kemiğe dayandığı gün bugündür.
İnsanlar sıyrılmaya başlıyor bana dokunmayan yılan bin yaşasın fikrinden. Biz muhafazakar insanlar bile, grup grup ayrılıp, "bizimkiler"in haricinde kalanları dışladık.. Sakallı, sakallsız,başörtü takan takmayan, başını önden bağlayan, yandan bağlayan, yenilikçi gelenekçi, vs vs böldük de böldük kendimizi... Şimdi öyle bir zamana geldik ki, vaktiyle "sakıncalı" bulunan adamların yazıları bizim savunduğumuz doğrularla örtüşüyor. Belki de at gözlükleirmizi çıkarıyoruz. Demokrasinin her fert için gerekli olduğunu idrak ve itiraf etmemiz, bu "sakıncalı(!)" adamların itirafından daha zor oluyor. Evet, sabit fikirli cumhuriyetçiler diye tanımlanan insanlar, görmek istediklerini görüyor. Ama cahil, vahşi, pis müslüman ifadelerini de yine bizim gibi insanların davranışlarını görerek söylemiyorlar mı?
Arabasının camını açıp tüküren sakallı adam, küçük çocuğunu direksiyona kucağında oturtarak trafiğe çıkan dindar şoför, piknik alanına bütün çöpünü saçıp giden kapalı kadınlar, sahildeki bankta çekirdek çıtlayıp kabuğunu yere tüküren kapalı kızlar, cami giriş çıkışında birbirini ezen, aynı zamanda kötü kokudan burunlarının direğini kıran dindar müslümanlar, vs vs vs... Biz üzerimize böyle etiketler yapıştırdık.. 

Yakın geçmişimizin unutamadığımız sloganı değil miydi "hukuk bir gün sizede lazım olacak.".. Evet, kafalarına göre işletmeye alışlkın oldukları hukuk, şimdi onların aleyhine işliyor..  yani Türkiye'de artık hukuk işliyor. Şimdi bizler de böyle bir rüzgar yakalamışken, yani Türk Kürt Müslüman gayrimüslüm ve hatta dindar olan olmayan herkesin ortak bir noktada buluşabildiğini görmüşken, bunu memleketimizin hem bugünü hem yarını için sahiplenelim istiyorum.
Türkiyenin yakın tarihi beni ümitsizliğe sevketse de, içimden sayıklıyorum işte: bu kez neden olmasın!!!
selamlar


Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 13 Temmuz 2008, 11:49:24 ÖÖ 11
Yanlış hatırlamıyorsam Altan Öymen o sakin ve eğlenceli üslubuyla anlatmıştı.



Bir gün uçakta giderken koltuğun pek temiz olmadığını görmüş.



Hostesi çağırıp şikâyet etmiş.



“Biraz daha temizliğe dikkat edin.”



Daha sonra uçak bir türbülansa girmiş.



Hava boşluklarına düşerek, çatırtılarla sallanarak, zaman zaman düşecekmiş duygusu uyandırarak zor bela ilerliyormuş.



Uçağın içini tam anlamıyla bir ölüm sessizliği sarmış.



Herkes kemerlerini bağlayıp, koltuk kenarlarına sıkı sıkı tutunmuş.



Hostes dengesini sağlamaya çalışarak yürüyüp Altan Öymen’in yanına gelmiş.



Kulağına eğilmiş.



“Hâlâ koltuklardan şikâyet ediyor musunuz” demiş.



Doğrusu ya bugünlerde bu hikâyeyi çok sık hatırlıyorum.



Türbülansa girmiş bir uçakta gibiyiz.



Daha çok yakın bir tarihte darbe planları yapılmış.



Cuntalar kurulmuş.



Genelkurmay Başkanı bile hedefler arasına yerleştirilmiş.



Üstelik bu planın alt yapısını hazırlayacak büyük bir çete devletin ve toplumun içine dal budak sarmış.



Özel evlere silahlar yığılmış.



Çetenin büyükçe bir parçası yakalanıp hapse konmuş olsa da devletin önemli mevkilerinde hâlâ destekleyicileri var.



Bugünkü Taraf’ta okuyacağınız haberler, bu ülkedeki bazı insanlarda darbe özleminin nasıl sürdüğünü ve sadece Türkiye’yi değil dünyayı da sarsacak planlar yaptıklarını size gösterecek.



Bu planların ve darbe isteklerinin bittiğini de sanmayın.



Daha önceki gün çok sevdiğimiz Kemalist bir dostumuz gazeteye ziyarete geldi.



Gerçekten de dünyanın en dürüst ve temiz insanlarından biridir.



Konuşmaya başladık.



Halkın “kimi seçeceğini bilmeyen akılsızlar kalabalığı” olduğunu söyledi.



Sonra da bir “devrime ihtiyaç olduğunu” inatla savundu.



“Halkı aptal buluyorsun, onu politikanın dışına itmek istiyorsun ve bir devrim yapılması gerektiğini söylüyorsun. Halksız devrim nasıl olacak? Halksız devrime devrim değil, darbe denir” dedik.



Kendisi de darbelerden çok çekmiş, hapislerde yatmış eski dostumuz şöyle bir durup düşündü, “bir darbe yanlısı” olmak ağırına gitti, “Bütün devrimler tepeden yapılır” dedi.



Ama söyledikleri kendisini de tatmin etmedi.



Kendini haklı göstermek için AKP’ye yüklendi.



“Peki, devrim olmasın da bu yolsuzluklar yapan iktidar mı devam etsin” diye sordu.



Biz de, “AKP’nin yolsuzluk yaptığını gösteren belgeleri getir hemen basalım” dedik, “CHP’deki arkadaşlarına söyle ellerinde ne kadar yolsuzluk belgesi varsa bize versinler, biz onları basacağız.”



Sonra da ekledik, “Bir darbe döneminde gazeteler hiçbir yolsuzluk belgesi basamaz ama yarım yamalak bir demokraside bile bu mümkün. Şimdi sence hangisi daha iyi?”



O dürüst ve saf gülümsemesiyle gülümsedi, “Ben bir düşüneceğim” dedi, sonra hemen “ama,” diye devam etti, “ben kolay değişmem.”



Böyle dürüst insanların bile darbe istediği bir dönemden geçiyoruz.



Bu istek de öyle kolay kolay dinecek gibi gözükmüyor.



Ergenekon çetesinin galip gelmesi, böyle bir darbenin gerçekleşmesi bu ülkedeki solcuların, Kürtlerin, dindarların, liberallerin ağır acılar çekmesi demek.



Ben de o hostes gibi eğilip milyonlarca insanın kulağına fısıldayarak aynı soruyu sormak istiyorum.



“Hâlâ birbirinizden şikâyetçi misiniz?”



Bu ülkede darbe hayallerinin yeşerebilmesinin tek nedeni, dindarların, Kürtlerin, solcuların, liberallerin ayrı ayrı köşelere çekilip birbirlerinden kuşku duyması, birbirlerinden şikâyet etmesi.



“Egemen efendiler” onların hepsini sıkıştıkları köşelerde tek tek yakalayıp eziyor.



Eğer bu güçler “demokrasi” fikri etrafında birleşip “darbecilere” karşı seslerini birlikte yükseltseler ülkenin kaderi değişecek ama bunu yapamıyorlar.



Baksanıza, Kürtlerin partisi Ergenekon çetesi konusunda “tarafsız” kalmayı seçti.



Ergenekon’un varlığını sürdürüp iktidarı ele geçirmesi halinde en büyük acıyı Kürtler çekecek hâlbuki.



Ama onlar “tarafsız” durmak istiyorlar.



Doğrusu ya, ben bunu anlamıyorum.



“Bu dindarlara güvenilmez” diyen solcu mektupları, “Allahın sözü varken demokrasi de neymiş” diyen dindar mektupları alıyorum.



Ümit verici olan ise, her üç kesimden de “birleşmeliyiz” diyen mektupların çoğunlukta olması.



Bu ülke “yeni bir anlayışı” doğuracak.



Biraz zorlanacak ama yapacak bunu.



Kürtlüğün, dindarlığın, solculuğun yeni bir sentezini, dünyaya örnek olacak biçimde bu ülke yaratacak.



Belki benimki, bazı okuyucuların söylediği gibi, “aptalca bir iyimserlik” ama ben buna inanıyorum.



Böylesine sallanan bir ülkede “koltukların kirliliğinden” şikâyet etmeyi çok uzatmayacaklarını düşünüyorum.



Her an düşme korkusuyla yaşamaya bir toplum çok fazla dayanamaz çünkü.


Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 21 Temmuz 2008, 09:59:50 ÖS 21
İnanmayacaksınız ama “Neden Susurluk’a karşı çıktınız da, şimdi Ergenekon’u destekliyorsunuz” sorusuna bugüne dek tek bir cevap gelmedi.



Sanki bu soru sorulunca, gözler donuklaşıyor, alt dudak sarkıyor ve yüzdeki ifade boşalıveriyor.



İsterseniz bugün Ergenekon çetesini destekleyen eski “demokrat” ve dürüst dostlarınıza aniden bu soruyu soruverin.



Sonra yüzlerini seyredin.



Eğleneceğinize eminim.



Onlara, “Seni Susurluk’a karşı çıkmaya ikna eden hangi kanıtı bugün Ergenekon’la ilgili bulamıyorsun” diye sorun.



Deyin ki onlara, “Danıştay’a saldıran adamla Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atan adam aynı, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon çetesinin cephaneliğinde çıkan bombaların kafile numarası da aynı… Bu gerçekler, seni nasıl bir sonuca götürüyor?”



Bakalım ne diyecekler.



Danıştay davasına bakarken bu davayla Ergenekon çetesinin bir “ilişkisi” olmadığına karar veren yargıç da bugünlerde bu sorularla karşılaşınca tuhaf cevaplar veriyor.



Mesela, Radikal gazetesine, “Apo’nun davasıyla da bütün PKK davaları birleştirilmedi” diyor.



“Apo’nun davalarıyla PKK davaları birleştirilmediği için Danıştay davasıyla Ergenekon davasının birleştirilmemesi” gerektiği görüşü bana hukuki açıdan biraz garip gözüktü doğrusu.



Sanırım buna benzer tuhaflıkları Ergenekon davasıyla ilgili olarak daha çok duyacağız.



Çünkü saklamaya çalıştıkları gerçek, öyle kolayından bahanelerin, yalanların, çarpıtmaların içine saklanabilecek gibi değil.



Ama asıl soru, niye Ergenekon gerçeğini saklamaya çalıştıkları.



Bundan nasıl bir çıkarları var?



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal neden “Ergenekon’un avukatı” olma ihtiyacını hissetti?



O bulunan cephanelikleri, çıkan bombaları, Susurluk’un da önde gelen isimlerinden ve şimdiki Ergenekon davasının sanıklarından olan Veli Küçük’ün mafyayla ilişkilerini, Ergenekon çetesinin “siyasi suikastları” da öngören planlarını bir “çete avukatı” olarak nasıl savunacak acaba?



“Ben çetenin avukatıyım” diye ortaya fırlayan bir parti liderine ilk kez rastlıyoruz.



Tabii Deniz Baykal’a da sormak lazım: “Neden Susurluk’un avukatı olmadın da Ergenekon’un avukatı oldun.”



“Bu ikisinin farklı olduğunu sana düşündüren ne?”



“Susurluk’taki hangi kanıt seni avukatlıktan alıkoydu da, o kanıtı şimdi göremediğin için Ergenekon’un avukatlığını böyle hevesle üstlendin?”



CHP’li dostların ne düşündüğünü de merak ediyorum doğrusu.



Liderlerinin çete avukatlığı onları çok mu memnun ediyor?



Susurluk çetesine karşı “lambaları söndürüp yakan” o camia, şimdi cephaneliklerin, bombaların, bombalamaların, cinayetlerin savunulmasına çok mu seviniyor?



Danıştay saldırısını yapan katilin, Ergenekon cephaneliğindeki bombalarla aynı kafileden olan bombaları Cumhuriyet Gazetesi’ne atmış olması onlarda gerçekten hiçbir kuşku yaratmıyor mu?



En ufak bir kuşkuları bile yok mu?



En ufak?



Bu kadar kuşkusuzluk kimseye şaşırtıcı gelmiyor mu?



Ergenekon çetesinin suçlarının gerçek olma ihtimali milyonda bir bile olsa, bir siyasi parti ve onun lideri bu bir milyonda birlik ihtimali görmezden gelebilir mi?



“Milyonda bir bile ihtimal yok” mu diyorlar?



Ergenekon çetesinin suçlu olma ihtimali hiç yoksa, o cephanelikler ne, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar ne, Veli Küçük’ün aynı Susurluk döneminde olduğu gibi saptanan mafyayla ilişkileri ne?



Niye CHP bunun avukatı olmak istiyor?



Bütün CHP’liler, liderlerinin üstlendiği bu avukatlığı paylaşıyor mu?



Bütün Kemalistler, bütün Atatürkçüler, Ergenekon çetesinin cephanelikleri olmasını, o cephaneliklerdeki bombaların Danıştay saldırganı tarafından kullanılmasını “olağan” mı buluyor?



Bu, bir suçun ya da suçluluğun işareti değil mi onlar için?



Peki, o zaman niye Susurluk’a karşı çıktılar?



Böyle cephanelikler bulunmamıştı, bombalar bulunmamıştı, o bombaları kullanan bir katil bulunmamıştı?



Niye Susurluk’a karşı çıktılar?



İnanmayacaksınız ama günlerdir sorduğum bu soruya cevap veren kimse çıkmıyor.



Bana neler yazmam gerektiği konusunda akıl verip yol gösteren genç dostlarım da dahil olmak üzere hiçbir yazar bu konuda tek satır yazmıyor, her konuda yazıyorlar, bunu yazmıyorlar.



Sanki tılsımlı bir soru bu.



Soruyu duyan donup kalıyor.



Siz de sorun.



Bakalım bu soruya cevap veren kimseyi bulacak mıyız?



Niye Susurluk’a karşı çıktınız da Ergenekon’u savunuyorsunuz?
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: mucahide - 25 Temmuz 2008, 02:39:03 ÖS 14
Savunmak

Ahmet Altan
 
   


Sürekli görüntüler kayıyor burada.



Karşımızdaki tablo hep bulanıyor.



Bir sis bulutu, gerçekleri şekilsiz gölgelere çeviriyor.



Sanırım bu, bir türlü demokrasiye geçememiş bir toplumda, iktidarı haksız biçimde elinde tutanların, halkın gerçeği görmesini engellemek için uyguladıkları bir yöntem.



Çok uzun zamandan beridir de uygulanıyor.



En tehlikeli iş de, görüntüyü netleştirmeye uğraşmak.



Çünkü netlik, “gizli iktidar” sahiplerini açığa çıkartıyor.



Şimdi epeydir süren bir tartışma var.



Bu tartışmanın bir ucu kendine “laik” diyen, hatta “solcu” da olmak isteyen bir kesim.



Bir ucu da demokrasinin bu ülkede bütün kurallarıyla uygulanmasını isteyenler.



Demokrasiyi geri itip laikliği öne çıkartanlar, demokrasiyi savunmanın AKP’yi savunmak olduğunu söylüyorlar.



Ardından da, AKP’nin “şeriat” istediğini vurguluyorlar.



Demokrasi talebiyle AKP yandaşlığını ve şeriatçılığı aynı sepetin içine yerleştiriyorlar.



Bundan amaçları, AKP’den kuşku duyan, onun kaygan politikalarından hoşlanmayan insanları, demokrasi karşıtı bir cephenin çatısı altında toplamak.



AKP’den korkan, ona güvenmeyen o kadar çok insan var ki epeyce bir kalabalığı böyle etkileyebiliyorlar.



Şimdi şu soruyu sormak gerek:



Demokrasiyi savunmak, AKP’yi savunmak mı?



Demokrasiyi savunursanız siz AKP’li mi olursunuz?



Bu önemli bir soru çünkü özellikle şehirli kadınların bir kısmı arasında “AKP’li olmak,” olabilecek en büyük suç ve günah.



Öyle olmamak için Ergenekon’u da, darbeyi de savunabilirler.



Bu insanlara gerçekleri anlatmak gerekiyor.



Bugün Ergenekon’a karşı çıktığınız zaman AKP’yi savunmuyorsunuz.



Sivil siyaseti savunuyorsunuz.



Sivil siyasetin bütün unsurlarını, bütün siyasi partileri, sivil kuruşları savunuyorsunuz.



Halkın iradesini savunuyorsunuz.



Kendi iradenizi savunuyorsunuz.



Buranın “gizli bir iktidarı” olmadığında, sivil siyasetin kuralları egemen olduğunda, istediğiniz partiyi destekleyebilir, istediğiniz sivil kuruluşun üyesi olabilir, her fikrinizi açıkça söyleyebilir, fikirlerinize yandaş arayabilirsiniz.



Ama buranın “silahlı bir iktidarı” olmasını, bu iktidarı besleyecek çetelerin devlet içinde büyümesini savunursanız, beslediğiniz bu zehirli sarmaşık sonunda sizin de hayatınıza dolanır.



Hiçbir konuda fikirlerinizi açıklayamazsınız.



Hiçbir uygulamaya muhalefet edemezsiniz.



Bakın, bugün “laikliği demokrasiden” önemli bulanlar, ulusalcılığı ve bağımsızlığı da öne çıkartıyorlar.



Ve, bu ülkenin çıkarlarını sivil siyasetin değil, silahlı bir iktidarın koruyacağına inanıyorlar.



12 Eylül yönetiminin başı olan Kenan Evren, diktatörlüğü döneminde, Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönmesine hiçbir karşılık beklemeden razı oldu.



Normalde, böyle bir anlaşma karşılıklı tavizlerle olabilirdi, Yunanistan’ın isteği gerçekleştirilirken Türkiye kendi bazı isteklerini de masaya getirebilirdi.



Getirmedi.



Kimse buna itiraz edebildi mi?



Edemedi.



Bugün böyle bir anlaşmayı sivil bir iktidar yapsa, halk ve medya ona bunun hesabını sorar.



Bunun gerçekleşmesini önler.



Ama bir askerî yönetimde bunu yapamazsınız.



Hayatınızın ve ülkenizin hangi parçasının tehlikeye gireceğini bilemezsiniz.



Unutmayın ki, bir toplumun çıkarlarını en iyi o toplumun kendisi savunur.



O toplumun tepesine silahla oturan birileri değil.



Daha önceki örnekleri de hatırlayın.



AKP “zina yasası” çıkarmaya kalkmıştı.



Çıkartabildi mi?



Hayır.



Niye?



Toplumsal bir tepkiyle karşılaştı çünkü.



Bir darbe yönetimi böyle bir şey yapsaydı, karşı çıkıp önleyebilir miydiniz?



“Darbe yönetimleri öyle şeyler yapmaz” diyorsanız, bundan çok eminseniz, ben de size 12 Eylül’de Kenan Evren o kararı nasıl aldı diye sorarım.



Darbe yönetimleri her şeyi yapar.



Banka da soyar, Türkiye’nin çıkarlarını da feda eder, yalan da söyler, halkı da ezer.



Yaptılar da zaten.



Bugün Ergenekon’a ve darbeye karşı çıkmak, sivil siyaseti, özgürlüğü ve demokrasiyi savunmak demek.



Sadece AKP’yi değil, CHP’yi, MHP’yi, DTP’yi, ÖDP’yi de savunmak demek.



Bir partiyi değil, bütün partileri savunuyorsunuz demokrasi taraftarı olduğunuzda.



O partilerin taraftarlarının konuşma hakkını garanti altına alıyorsunuz.



Ve, siz de o partilerden birinin taraftarısınız.



Partinizi savunmak istemiyor musunuz?



Bu halkı savunmak istemiyor musunuz?



Eğer bu ülkede Ergenekon ve darbeciler galip gelirse, sizi o çok küçümsediğiniz halktan ayıracaklarını ve size iyi davranacaklarını mı sanıyorsunuz?



28 Şubat, bankaları kimlere dağıttı bir bakın.



Giden sizin paranızdı.



Sahip çıkabildiniz mi?



Demokrasiyi savunursanız, bir partiyi değil kendinizi, geleceğinizi, paranızı savunacaksınız.



Geçmiş darbelerde neler olduğunu bir hatırlarsanız, ne demek istediğimi de daha iyi anlayacaksınız.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 26 Temmuz 2008, 03:27:51 ÖS 15
Yüz yıllık temizlik
 
 
Bu toplum neredeyse bir asır boyunca devletin içine saklanmış katillerin cinayetlerini sessizce seyretmek zorunda kaldı.



Geçen yüzyılın başında Balkan ülkelerindeki ulusal bağımsızlık hareketlerine karşı Osmanlı zabitlerinin başlattığı “faili meçhul” cinayet alışkanlığı bir daha iyileşmedi.



“Devletin çıkarı” için adam öldürme neredeyse “kutsal bir gelenek” olarak benimsendi.



Hukuku yok sayan cinayetlerin devletin çıkarına olmadığı, aksine devleti bir suç örgütüne dönüştürdüğü, yolsuzluklara yol açtığı, adaleti yok ettiği hiç düşünülmedi.



Balkanlar’da insanlar bu zihniyetle öldürüldü.



Osmanlı’nın son döneminde iktidarı ele geçiren İttihatçılar’ın muhalifleri bu zihniyetle sokaklarda vuruldu.



İttihatçılar’ın istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından düzenlenen Ermeni soykırımı bu anlayışın sonucuydu.



Ali Şükrü Bey’i bu geleneğin cumhuriyetin içine doğru uzanmaya başlayan gölgesi öldürdü.



Komünist Mustafa Suphi’yi bu gelenek boğdurdu.



Üniversite gençliği bu alışkanlıkla kışkırtılıp ölüme gönderildi.



Bu alışkanlık sonucu binlerce Kürt fail-i meçhul cinayetlerin kurbanı oldu.



Türk aydınları bu anlayış sonucu suikastlara uğradı.



Susurluk böyle kuruldu.



Ergenekon devletin içine kadar böyle yayıldı.



Bu ağır ve kanlı suçlardan dolayı bazı katiller tek tek yargılansa da hiçbir zaman bu zihniyet topluca sanık sandalyesine oturtulmadı.



Bu anlayıştan ve bu anlayışın devlet içindeki temsilcilerinden hesap sorulmadı.



Hesap sorulabileceği akla bile getirilmedi.



Hukuku ve demokrasiyi reddeden cumhuriyet alabildiğine kirletildi.



Şimdi ilk kez ciddi bir davayla karşı karşıyayız.



İlk kez hukuk, bu İttihatçı zihniyetin mirasçılarını mahkeme salonuna getiriyor.



Ergenekon davasının açılabilmesi, bu davayla ilgili olarak emekli generallerin tutuklanabilmesi bile bu cumhuriyet için büyük bir adım.



“Devlet adına” işlendiği söylenen cinayetlerin de bir cezası olabileceğini bu toplum belki de ilk kez düşünüyor.



Gerçek bir devlette, “devlet adına cinayet” diye bir kavramın olamayacağını, devletin görevlilerinin de hukuka uymak zorunda olduğunu yüz yıllık bir dönemden sonra şimdi fark ediyoruz.



Yüz yıl süren İttihatçı cinayet geleneği, şimdi cumhuriyetin ve devletin hücrelerinden siliniyor.



Arınıyoruz.



Bu çok da kolay olmayacak elbette.



Ama bu konularda ilk adım en zor adımdır ve o adım atıldı.



“Devlet adına cinayet” geleneğinin işlediği suçlara yer veren Ergenekon iddianamesini okumak bile insanı derinden sarsıyor.



“Devlet ve laiklik” adına hareket eden bu güçler, iddianameye göre öncelikle “laiklere” saldırmışlar.



Danıştay’ı basıp bir yargıcı öldürmüşler.



Cumhuriyet Gazetesi’ni bombalamışlar.



Bu işleri de emekli askerler örgütlemiş.



İnsanları korkutup bir “darbeye” razı edebilmek için yapmışlar bunları.



İddianameyi tam ayrıntılarıyla inceleme fırsatını henüz kimse bulamadı.



Ama bakabildiğimiz, görebildiğimiz kadarıyla epeyce kanıt var ortada.



Sanıklar arasındaki konuşmaların kasetleri dosyalara eklenmiş.



Tanıklar bulunmuş.



Sanırım, “devlet adına cinayet” işlemenin cezasız kalacağına inanan bir geleneğin bugünkü temsilcileri, bu inanca kendilerini fazlaca kaptırarak delilleri ve bağlantıları saklamak için büyük bir çaba göstermemişler.



Yüz yıldır sürüp giden bir öldürme alışkanlığının bir gün aniden suça dönüşebileceği, hukukun bu devletin bir yerlerinden çıkabileceği hiç akıllarına gelmemiş.



Bu davanın sonuçları ne olur, kim suçlu çıkar, kim beraat eder bilmiyoruz.



Ama sadece bu dava bile, bu cumhuriyetin artık kendisini suçtan arındırma iradesini gösterdiğini, bu devletin içinde “temiz bir cumhuriyeti” arzulayanların bulunduğunu ortaya koyuyor.



Bundan sonra artık kimse kolay kolay “devlet adına adam öldüremez” bu ülkede.



Bunun hukuki bir sonucu olabileceğini tarihimizde ilk kez bu kadar berrak bir şekilde algılıyoruz.



Biz seksen beş yıllık cumhuriyet tarihinde gerçek bir devlet olamadık.



Devletimsi bir şey olduk sadece.



Çünkü hukuksuz devlet olmaz.



Toplumsuz devlet olmaz.



Biz hukuku ve halkı hep devletin dışında tuttuk.



Devletin içinde olanların cinayetler işlemesine göz yumduk.



Şimdi gerçek bir devlet, gerçek bir cumhuriyet olabilme şansıyla karşı karşıyayız.



Bu devlet, “devlet adına cinayet işleme” alışkanlığını genlerinden silebilirse, hukukun, demokrasinin yolu açılacak.



Toplum, kendi devletine sahip çıkabilecek.



İnsanlar, öldürülme korkusu olmadan fikirlerini söyleyebilecek.



Ergenekon davasının açılabilmesi bile bu ülke için büyük bir gelişme.



Tarihimizde bir benzeri olmayan bir olaya tanıklık ediyoruz.



“Devlet için işlenen cinayetleri” savunanlar, Ergenekon’un “avukatlığını” yapanlar, bu olayı küçümseyerek hukukun önünü kesmeye gayret edenler biraz zorlanacak.



Ama insanlarımız yaşama özgürlüğüne kavuşacak.



Yüz yıllık “öldürme” geleneği sona eriyor.



Şimdi “yaşatma” geleneğinin bu topluma yerleşeceğini umut edebiliriz.

Ahmet Altan
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: mucahide - 30 Temmuz 2008, 12:24:31 ÖS 12
Alçaklık...
Ahmet Altan
 
İnsanın kendini öfkeden ve acıdan kopartıp, sadece aklın çizgisinde yazı yazması çok zor böyle zamanlarda.



O küçük Aleyna’nın resmini görüp de soğukkanlılığını koruması pek mümkün değil.



Keder bütün ruhunuzu parçalayıp en altta saklı olana, o koyu ve mutlak vahşete ulaşıyor, intikam almak, o insanları öldüreni bulup ona acı çektirmek istiyorsunuz.



Çok insani bir ıstırap, nerdeyse hayvani bir şiddet tutkusuna dönüşebiliyor.



Bunu kendimden biliyorum.



Duygularımı anlatmaya kalksam ortaya çıkacak olan beni de, sizi de ürkütür.



Buna izin vermemem gerektiğini biliyorum.



Bu alçakça saldırıyı yapan her kimse, onun isteği de beni bir hayvana dönüştürmek zaten.



İtiraf edeyim ki dönüştürüyor da...



Bir hayvan gibi hissedip, bir insan gibi yazmaya uğraşıyorum.



Çünkü kendimi duygularıma bıraktığımda, bunu yapanları kendi ellerimle parçalama isteğime gem vuramadığımda, intikam isteğinden kurtulamadığımda, hayvani bir vahşetin esiri olduğumda, bir hayvan gibi güdüleceğimi, yönlendirileceğimi de hissedebiliyorum.



Amaç da bu herhalde.



Beni ve benim gibi hisseden milyonlarca insanı “bir hedefe” yönlendirmek, saldırtmak.



Bu öfkeyle, doğruyu yanlıştan ayırma ihtimalim çok da fazla değil.



Aklın o soğuk ama koruyucu limanına sığınmaya çabalıyorum.



Kim yaptı bunu, diye soruyorum.



Niye yaptı, diye soruyorum.



Güngören’deki o yoksul ve masum insanları öldürmesinin amacı neydi, diye soruyorum.



Gündemi değiştirmek istediklerinin farkındayım.



Türkiye’nin en büyük hukuki operasyonu olan Ergenekon’u bir anda kenara itti birileri.



Bunu insanları öldürerek yaptı.



Saldırının hemen ardından, saldırgan olarak PKK gösterildi.



Hürriyet gazetesi açıkça PKK’nın sorumlu olduğunu yazdı, İstanbul Valisi PKK’nın adını söyledi, polis PKK’dan kuşkulandığını ima etti, Başbakan isim vermeden PKK’yı gösterdi.



Eğer bunu PKK yaptıysa, Kürt halkından bütün bağlarını kopartmış, Kürtler’i hedef göstermiş, etnik bir çatışmaya yol açacak bir adımı bilinçli olarak atmış demektir.



Bu yaptığı, insanlığa olduğu kadar Kürtler’e de ihanettir bence.



Ve, “derin devletin” emrinde olduğu yolundaki söylentileri doğrulamış olur.



Ama PKK’nın her sözcüsü, askerî ve sivil kanadı, ardı ardına açıklamalar yaparak, “biz yapmadık” diyor.



İnkâr edecekleri bir eylemi neden yapsınlar?



Bunun cevabını bilemiyorum.



Ama herkes ortaklaşa böyle bir yanılgı içinde olabilir mi, onu da kestiremiyorum.



Acaba PKK’nın içinde, derin devletle işbirliğine girmiş bağımsız bir grup var mı, ona da kesin bir cevap verecek bilgilere sahip değilim.



Kimin yaptığı konusunda bir fikrim yok.



Şu yaptı diyemeyeceğim gibi şu yapmadı da diyemem.



Ama kesin olarak bildiğim bir şey var.



Bunu her kim yaptıysa, yakalanmakta olan çetelere, derin devlet uzantılarına yardım etmek için yaptı.



Saldırının düzenlenmesindeki o soğukkanlı alçaklık, o korkunç planlama, yapanların “profesyonel” olduklarını gösteriyor.



Özel bir eğitimden geçirilmiş olmalılar.



Onları oraya, insanları öldürmeye gönderenler, büyük bir kargaşa, öfke ve toplumsal çatışma yaratma amacıyla göndermişler.



Böyle bir karmaşa kime yarar?



Demokrasiye yaramayacağı kesin.



Bu tür saldırılar, “otoriter” yönetimlerin yolunu açmak için gerçekleştirilir çünkü.



Bu saldırıyı düzenleyenlerin amacı da bu olmalı.



Demokrasiye doğru yol almaya çalışan Türkiye’yi demokrasiden uzaklaşacağı bir yere çekmek.



Böylesine derin bir keder ve öfke hissederken insanın savrulması, intikam alabilmek için her yolu mubah görmesi mümkündür.



Tabii, şu Amerika’daki ünlü Hudson Enstitüsü’nde yapılan toplantıda konuşulan senaryolardan birinde, “Beyoğlu’ndaki postanenin önünde bir bomba patlasa, elli kişi ölse, ne olur” sorusunun tartışıldığını da hatırlıyor insan.



O senaryonun içinde bazı suikastların yapılması da vardı.



Bilmiyorum, o hazır senaryolardan biri mi yürürlüğe kondu.



Arkasından suikastlar mı gelecek?



Büyük şehirlerin varoşlarında Türk-Kürt çatışmaları mı?



Sonra sınırötesi operasyonlar...



Ve otoriter bir yönetim mi?



Bu saldırıyı düzenleyenlerin bir planı olmalı.



Bunun ne olduğunu tahmin edip ona göre davranmalıyız.



Kendimizi sokaklara atıp intikam gösterileri yapmak yerine, belki doğru soruları sormalıyız kendimize.



Kimin çıkarı var o masum insanların ölümünde?



Böylesine öfke, acı, intikam isteği ve hayvani bir vahşetle doluyken bunlardan sıyrılıp aklın soğuk duvarları arasına sığınmak kolay değil, bunu kendimden biliyorum.



Ama o ölenlerin intikamını alacaksak, bunu yapanlara bunun bedelini ödeteceksek, bunu öfkeyle yapamayacağız.



Bunun için aklımız lazım bize.



O minicik Aleyna’nın hatırına, ben aklın, öfkemi hiç de yatıştırmayan yol göstericiliğine razı olacağım.



Ve, soracağım, kimin işine yarıyor bu ölümler?
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 31 Temmuz 2008, 07:23:09 ÖS 19
Bu dava bir hukuki facia olarak başlamıştı...



Bir hukuki facia olarak da bitti bence.



Geçen yıl 27 Nisan’da yasalara aykırı olarak bir muhtıra veren ordu, 22 Temmuz seçimlerinde çok ağır bir tepkiyle karşılaşıp geri çekilerek yerini yargıya bıraktı.



Seçimlerden önce “367” felaketine imza atan Anayasa Mahkemesi’nin bu sefer de AKP’yi kapatarak görevini yerine getireceği bekleniyordu anlaşılan.



Yargıtay Başsavcısı, bütün hukuki kuralları zorlayarak bir dava açtı.



Başsavcı, AKP’nin “şeriat odağı” olduğunu iddia ederek bu partinin kapatılmasını istedi.



Bu davayı görüşen Anayasa Mahkemesi ne karar verdi peki?



Altı üyenin “kapatılsın” demesine karşılık, dört üye “kapatılmasın ama para cezası verilsin” dedi, bir üye de davanın baştan reddedilmesini istedi.



Şeriat ciddi bir suçlama.



Ama şeriat gibi bir konuda, Anayasa Mahkemesi üyesi düzeyine gelmiş insanlarda bile ortak bir kavram ve tarif oluşmamış.



Altısının “şeriat” gördüğü yerde, beşi “şeriat” görmüyor.



Altısı, bu “parti şeriat odağı” diyor.



Beşi “değil” diyor.



Ama “değil” diyenler de, “kapatılacak kadar şeriatçı değil ama para cezası verilecek kadar şeriatçı” deyip para cezası kesilmesinden yana oy kullanıyor.



Ne demek “para cezası verilecek kadar” şeriatçı?



Şeriatçıysa kapatın.



Değilse niye para cezası veriyorsunuz?



Bu nasıl hukuki bir ölçü?



Şeriatçılığın ne kadarı kapatılmayı, ne kadarı para cezasını gerektiriyor?



Şeriatçılığı böyle “basamak basamak” değerlendirmek mümkün mü?



Bence, 367 kararı da, türban kararı da, bu son AKP kararı da hukukla pek ilintili kararlar değil.



Bunlar siyasi kararlar.



Askerî muhtıranın başarısızlığından sonra bir yargı darbesi girişimiyle karşılaştık.



Ama gerek dünyadan, gerekse Türkiye’nin içinden gelen tepkiler böyle bir darbenin sonuçlarının pek parlak olmayacağını gösterdi girişimcilere.



Ayrıca, AKP’nin kapatılması halinde, ağustos ayında yapılacak Askerî Şûra’dan çıkacak tayin ve terfileri imzalayacak resmî bir otoritenin ortada kalmaması ihtimali de doğmuştu.



Bu “ihtimal” de kararı etkilemiş olabilir.



Doğrusu, birçok insan gibi ben de böyle olabileceğini düşünüyorum.



Böyle bir şeyin akıldan geçmesi bile yeterince kötü.



Bir mahkemeyle ilgili, insanın aklından böyle şeyler geçer mi?



Daha önce o mahkeme 367 gibi hukuk dışı bir karar almışsa, geçer.



Peki, şimdi ne olacak?



Lekeli bir hukukumuz vardı.



Lekeli de bir siyasi iktidarımız oldu.



Anayasa Mahkemesi’nin “yarısından fazlasının” şeriatçı bulduğu bir parti, ülkeyi yönetmekte herhalde epey zorlanır.



Bu karar, her seferinde karşısına çıkarılacak.



Yargı, darbeyi tam gerçekleştiremedi ama bıçağı soktu.



Oradan kanırtacak.



Kendilerini Türkiye’nin sahibi olarak görenlerin dişi artık halkın iradesine geçmiyor.



Ama hâlâ yaralayabiliyorlar.



Süratle yeni bir seçime gitmek gerekiyor bence.



Nasıl 22 Temmuz ordu müdahalelerini durdurup onu hukukun içine çekilmeye zorladıysa, yeni bir seçimle de yargıyı hukukun içine çekmek lazım.



Yargı da burada bir “halk” olduğunu anlamalı.



AKP de artık daha demokrat ve kararlı bir çizgide durmanın, kendisi için de ülke için de daha hayırlı olduğunu fark etmeli.



Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var.



Özgürlükleri güvence altına alan bir anayasaya.



Kürtleri de, Alevileri de, dindarları da, demokratları da, solcuları da koruyacak, herkesi eşit vatandaş statüsüne getirecek, fikirleri ve inançları özgürleştirecek bir anayasaya.



Seçim Yasası’nı, Siyasi Partiler Yasası’nı baştan aşağı değiştirmek de artık bir zorunluluk.



Sistemin “bozuk yanlarından acaba ben de yararlanabilir miyim” kurnazlığı yürümüyor, sistem o bozuk yanından yeniden büyüyor çünkü.



Sistem bütünüyle değişmeden hiç kimse güvence altında olmuyor.



Ordunun politikanın dışına çıkıp asıl işine döneceği, yargının siyasallaşmaktan uzaklaşıp hukukileşeceği, siyasal partilerin “tek adam” yönetimi altında aşiretleşmeyeceği, bütün fikirlerin örgütlenme hakkına sahip olarak kendilerini demokrasi içinde ifade edip parlamentoda yerini bulacağı, tüm vatandaşların eşit olacağı, insanların nasıl giyinip, nasıl konuşacağına “devlet otoritesinin” karışamayacağı, devletin şeffaflaşacağı, “derin devletin” bitirileceği bir ülke yaratmak için gerekli koşullar oluşmuş gözüküyor.



Neden biz de gelişmiş, özgür, zengin bir ülke olmayalım?



Neden bu ülkenin her fikirden, her dinden, her ırktan insanları kendilerini güvencede hissetmesin?



Bence yaşadığımız hukuk faciası büyük de bir fırsat yaratmış durumda Türkiye için.



Yeni bir seçim ve yeni bir Türkiye fırsatı.



Bu ülke de tarihinde ilk defa mutluluğun, güvenin ve özgürlüğün tadını tatsın.



Biz ümitler dünyasına, facialar kapısından geçerek giriyoruz.



Bir faciadan daha geçtik.



Umarım girdiğimiz bu ümitler dünyasının gereklerini yapacak feraseti de gösteririz.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: mucahide - 09 Ağustos 2008, 12:48:43 ÖS 12
Önce Umur Talu’dan başlayalım...



Talu, Güngören sanıklarından Hüseyin Türeli’nin “Silopi’den giriş yapmış bir bombacı olduğu” konusundaki yazısını Sabah gazetesinde çıkan bir habere dayandırdığını yazdı.



Kendi adının Hürriyet’le birlikte anılmaması gerektiğini ima etti.



Haklı... Kim şu günlerde adının, yalan bir manşetle çıkan gazeteyle birlikte anılmasını ister?



Genç yaşına göre çok eski ve tecrübeli bir gazetecidir Talu, yazısında belirttiği gibi onu çocukluğundan tanırım, üzülmesine üzüldüm.



Ama bu konularda dikkatli olunması gerektiğini o benden daha iyi bilir.



Kendi adımızı korumak için gösterdiğimiz haklı özeni başka insanların hayatları için de göstermeliyiz.



Ne yazacağı konusunda ona öğüt vermek benim haddim değil ama böyle bir “faux depar”dan sonra içerdeki insanların hangi suçtan orada bulunduklarını, bu konuda çıkan haberlerin kaynağını sorgulamak ona yakışacaktır.



Onun bir “suçlama kampanyası” içinde bilinçli bir şekilde yer almadığını öğrenmenin beni gerçekten sevindirdiğine de emin olsun.



Şimdi gelelim asıl meseleye.



Bir ülkede hükümet, içişleri bakanı, emniyet, medya, insanları suçlayıp sonra susamaz.



Kamuoyu önünde kesin bir dille suçlanan insanların neden “mahkemede” başka bir suçtan tutuklandığını, suçlayanların hepsi açıklamak zorunda.



Manşetimizde bu konuyla ilgili bir dizi soru okuyacaksınız.



O soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor.



Kimsenin “soruşturmanın selameti” için susulması gerektiğini söylemeye de hakkı yok.



Bu insanlar suçlanırken “soruşturmanın selameti” gibi bir endişe bulunmuyor da, neden suçlandıkları sorulduğunda mı bu endişe ortaya çıkıyor?



Suçlamak serbest, savunmak yasak mı?



Herkes suçluyor.



Kim savunacak?



Neden bir anda yalan haberlerden oluşan bir suçlama kampanyası başlatıldı, kim başlattı, niye başlattı?



Amaç neydi?



Bu Güngören meselesinde bir tuhaflık var.



Gerçek mutlaka ortaya çıkacaktır.



Gerçeğin ortaya çıkmaması hükümetin siyasi pazarlıklarından, polis iktidar ilişkisine kadar birçok konuda soru işaretleri yaratıyor.



Soru işaretleri sadece bu konuyla da sınırlı değil.



Son zamanlardaki bütün terör olayları tuhaf.



Türkiye’nin içinde bulunduğu bu kritik dönemde önce Amerikan Konsolosluğu’na bir saldırı düzenlendi.



Amacı anlaşılamadı.



Kimse resmen üstlenmedi.



Ardından Güngören saldırısı oldu.



PKK’nın yaptığı söylendi.



Ama kimse üstlenmedi.



Onun da amacı anlaşılamadı.



Dün de Birinci Ordu karargâhını hedef alan “havanlı” bir saldırıyla karşılaştık.



Ben yazıyı yazarken henüz kimse saldırıyı üstlenmemişti.



Bu saldırının da amacı anlaşılamadı.



Anlamlandırılması pek kolay olmayan, manasız gözüken kanlı saldırılarla karşı karşıyayız.



Kimsenin üstlenmediği bu saldırıları her kim yapıyorsa onun bir amacı olmalı.



Silahlı bir örgüt kendi propagandasını yapmak istiyor desek, saldırıları üstlenen yok.



Saldıranların bir talebi var desek, öyle bir talep de dile getirilmiyor.



Peki, niye birileri insanları öldürüp duruyor?



Henüz bunu açıklayabilen kimseye rastlamadık.



Benim tahminim, kim olduğunu bilmediğimiz birileri, kim olduğunu bilmediğimiz başka birilerine kanlı cinayetler üstünden bir mesaj göndermeye uğraşıyor.



Belki, hâlâ “terör” yaratabilecek bir gücün olduğunu göstermek istiyorlar.



Belki, “siz bizi yakalayamazsınız” diye meydan okuyorlar.



Bilmiyorum.



Bildiğim tek şey, bu saldırıların “yanlış insanların ya da yanlış örgütlerin” üstüne yıkılmasının asıl suçluları saklayıp, onları cesaretlendireceği.



Öyle günlerde yaşıyoruz ki bu saldırganların işbirlikçileri her yanda olabilirler.



Bilerek hedef şaşırtabilirler.



Bu açılardan baktığınızda Güngören saldırısından sonra olanlar çok önem taşıyor.



“Bombalama suçundan” tutuklanmayan birinin neden elbirliğiyle “bombacı” ilan edildiğini anlamamız gerekiyor.



Hrant Dink cinayetinin sanığı yakalandıktan hemen sonra katilin olay yerindeki görüntülerini televizyonlarda izlemiştik.



Şimdi yakalananların arasında “bombacı” da varsa biz niye böyle bir görüntüye hiçbir yerde rastlamıyoruz?



Neden bombacı olduğu iddia edilen sanığın söylemediği sözler, onun tarafından söylenmiş gibi gazetelere manşet oldu?



Sonra neden bu yalan haberler hakkında bir düzeltme yayınlanmadı?



Bunları bilmek, son zamanlarda karşılaştığımız ve bir türlü manasını çözemediğimiz saldırıların nedenleri hakkında bize bazı ipuçları verebilir sanıyorum.



Bizi saran bu karanlığın içinde minicik de olsa bir ışığa, küçücük de olsa bir ipucuna ihtiyacımız var.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: mucahide - 14 Ağustos 2008, 01:21:08 ÖS 13
Çocuklar ve din...

     Dindar olmak isterdim. Dini bilmek isterdim. İsterdim ki bana inanmayacak, benden kuşku duyacak insanlara, onların inanacağı ayetlerle, hadislerle seslenebileyim.



Eminim ki kutsal kitapların, kutsal sözlerin bir yerinde “din adına gösterişi” lanetleyen bir cümle vardır.

O cümleyi bilebilmek isterdim.

Ve, onlara o cümleyi söyleyebilmek isterdim.

Bir dağın yamacındaki bir binaya küçük kızları doldurup onlara Kuran öğretmeye kalkmanın bir amacı vardır.

Nedir o amaç?

O çocukları hayatın kötülüklerinden korumak mı?

Allah’ın büyüklüğünü onlara anlatmak mı?

Onlara cennete giden yolu göstermek mi?

Peki, o çocukları ölümden korumayı hiç düşünmeyen biri, onları hayatın kötülüklerinden koruyabilir mi?

Hayatın kötülüklerinden biri, çocukların hayatını hiçe saymak değil mi?

Dindar olmak isterdim.

Dini bilmek isterdim.

Asıl ibadetin, çocukları iyi ve güvenli yaşatmak olduğunu söyleme hakkına sahip olmak isterdim.

Yaptığın binaya aldırmadan Kuran dersi vermenin bir “şekil”, bir “gösteriş”, bir “günah” olduğunu söyleyebilecek bir bilgim, dağarcığımda söylediğime şahit gösterebileceğim “kutsal” bir cümle bulunsun isterdim.

Öyle bir bilgim yok.

Öyle bir cümle bilmiyorum.

Ne kadar çaresizim.

Bir günahkâra niçin inansınlar?

Bir günahkârın, günah bulduğuna onlar niçin “günah” desinler?

Ama içimden, ta derinimden o kadar eminim ki o çocukları o binaya sokmanın günah olduğuna.

Hiçbir ibadetin bu günahı silemeyeceğine o kadar eminim ki...

Ve, ben bunu anlatamadığım için o kadar çaresizim ki.

Ben dinden hiç korkmadım.

Ben dindarlardan hiç korkmadım.

Ama dini sadece bir şekil, bir gösteriş sananlar hep ürküttü beni.

“Din öyle bir şey değil,” diye bağırmak istedim.

Din öyle bir şey değil.

Din gösteriş değil.

Biliyorum, bunu söylemeye benim hakkım yok.

Ben bunu söyleyemem.

Ama dindar olmasam da ta içimden, ta derinimden biliyorum, “kul kula emanettir” ve biliyorum, “ibadet, sana emanet edileni korumakla başlar.”

O çocukları korumayan herkes, o binanın sağlam olmasını sağlamayan herkes, “dinin gösterişçiliği” tarafından mahkûm edilmekten korktuğu için o binayı kapatmayan herkes günahkârdır bence.

Ben dindar olmak isterdim.

Dini bilmek isterdim.

“Din adına yapılan her gösteriş, sevabı şekilde her arayan her davranış, insanı günaha götürür,” diyebilmek isterdim.

Bunu diyebilmek isterdim gerçekten, buna bütün kalbimle inanıyorum çünkü.

O çocukları öldürdüler.

Kazanacakları sevabı, çocukların hayatından daha fazla düşündükleri için öldürdüler.

Ve, o kadar çoklar ki...

Kimse o çocukları korumaya gitmedi.

Kimse o binayı kapatmadı.

Bunu yapmaya kalkana “dinsiz” diyeceklerdi çünkü.

“Asıl dindar, o binayı kapatacak cesarete ve dürüstlüğe sahip olandır” diyebilmek isterdim.

Ama diyemem ki...

Kim bana inanır?

Hangi dindar inanır bana?

Kutsal bir cümle bilmiyorum ki...

Tanrıya inanmasam da tanrıyla ilgili bir sezgim var ama benim.

Onun “benim yarattıklarımı koruyun, birbirinizi koruyun” diyeceğine eminim.

Böyle bir dua bilseydim, ben o duayı ederdim.

“Diğer kullarımı sevmeden, beni sevemezsiniz” diyeceğine eminim.

Bundan eminim.

Eğer varsa, O, benim bundan emin olduğumu biliyor.

Benim hiçbir dindara din anlatmaya hakkım yok.

Cahilim ve inançsızım.

Ama inansaydım ve bilseydim, “en büyük ibadetin insanları, çocukları korumak” olduğunu söyleyen bir cümle bulurdum.

Ve inansaydım ve bunu söylemeye hakkım olsaydı, ben hayatım boyunca bu cümleyi tekrarlar, bir tek çocuk ölmesin diye dinimden vazgeçmeye, onu kızdırmaya, en ağır cezalarla cezalandırılmaya razı olurdum.

Ve, bunun en büyük ibadet olduğuna ve bunun O’na duyulan en büyük sevgi olduğuna iman ederdim.

Ve, hiç kimse inanmasa da O buna inanırdı.

 

Ahmet Altan
 


Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: BaD-ı SaBa - 16 Ağustos 2008, 06:01:33 ÖS 18
Yavaşlık

Ahmet Altan
 
   


Milan Kundera, Yavaşlık isimli kitabında bu “hız dünyasında” yavaşlığın erdemlerini anlatır.



Hatırlamak için yavaşlarız ona göre.



Unutmak içinse hızlanırız.



Gözden kaçırdığı bir ayrıntıyı yeniden gözünün önüne getirmek, o anı yeniden zihninde şekillendirmek isteyen birinin adımlarının yavaşladığını fark ederiz.



Kendisini rahatsız eden bir gerçeğin hayalinden kurtulmaya uğraşan biri ise adımlarını hızlandırır.



Yaşama biçimimiz de öyle değil midir?



Geçmişi anımsamak, onu tekrar yaşamak istiyorsak hayatın içinde yavaşça dolaşırız, daha ziyade kendi köşemizde eski duyguları bir daha ele geçirmeye uğraşırız.



Unutmak isteyen biri ise kendini hızlıca hayatın içine fırlatır, o hareketli temponun istenmeyen anıları silmesini bekler.



Bu, insanlar için doğrudur herhalde.



Ama söz konusu Türkiye devleti ve siyaseti olduğunda, insanlara ait bu “yavaşlık” teorisi tam tersine döner.



Biz yavaşlayarak unutmaya uğraşırız.



Yavaşlarız ve yavaşlatırız.



Bizim âlemimizde yavaşlık unutkanlığı getirir.



Buna inanırız.



Yavaşlık neredeyse bir “virtüöz” becerisiyle kullanılır.



Sadece bugünkü haberlerden ikisine baksak “yavaşlığa” verilen değeri görürüz.



AKP’li bir yönetici CHP tarafından çok ciddi bir biçimde yolsuzlukla suçlanıyor.



Ana muhalefet partisi arka arkaya belgeler yayınlıyor.



Sorular soruyor.



Ve, AKP’li yönetici doyurucu cevaplar veremiyor.



Vermesi de zor gibi görünüyor.



İktidar partisinin, bu kadar önemli bir suçlama karısında “hızla” hareket etmesi, olanı biteni aydınlatması, ya kendi yöneticisine hesap sorması ya da topluma hesap vermesi gerekmez mi?



Gerekir.



Peki, AKP öyle mi yapıyor?



Hayır.



Gayet ağırdan alıyor.



Yavaşça hareket ediyor.



Bu yavaşlığın, yaşananları unutturması için bekliyor sanki.



Hızla tepki vermesinin olayı büyüteceğini, “unutulmaz” hale getireceğini hesap ediyor sanırım.



Kıpırdamıyor bile.



Partiden dişe dokunur bir açıklama yok.



Bir tepki de yok.



CHP’nin elindeki belgelere karşılık bir şey söyleyemiyor.



Kendi yöneticisini de sigaya çekemiyor.



Biraz ışığa yakalanmış bıldırcın şaşkınlığı var hallerinde.



Öyle duruyorlar.



Bu yavaşlık, olayı unutturmaya yetecek mi?



Eskiden olsa belki yeterdi.



Ama bunca gazetenin çıktığı, bunca televizyon kanalının yayın yaptığı bir ülkede artık “yavaşlık” eskisi kadar başarıyla “unutturmayı” beceremiyor.



Aksine, “yavaşlayan” kuşku yaratıyor.



Devlet ise bu konularda AKP’den çok daha başarılı.



Yavaşlıkla çok daha uzun zaman kazanıyor hatta genellikle “unutturmayı” da beceriyor.



Daha doğrusu beceriyordu.



Artık devlet de zorlanıyor.



Önceki gün Ergenekon davası kapsamında emekli bir albay tutuklandı.



Yakalanan albaya baktığınızda, onun adının Susurluk Raporu’nda geçtiğini görüyorsunuz.



Devlet adına “tetikçilik yapan Kürt itirafçılar, albayın “komutanları” olduğunu söylemişler.



Bu tetikçiler, “faili meçhul” olarak kayıtlara geçen birçok cinayetin faili.



Albay da onların komutanı.



Adı biliniyor.



Tanıklar var.



Ama albay, bu olaylarla ilgili iddialar ortaya atıldıktan, kayıtlara geçtikten 12 yıl sonra yakalanıyor ancak.



Buna “yavaşlık” demez misiniz?



Bu süre içinde albayı unutturmayı da başarmışlar.



Eğer albayın Ergenekon’la ilişkisi saptanmasa ya da böyle bir ilişkiden kuşkulanılmasa belki de bütün bu iddialara rağmen ona hiç kimse dokunmayacak.



Ama Ergenekon meselesi “hızlanınca” albay da yakalandı.



Tabii bugüne kadar bu “yavaşlık” sayesinde paçasını kurtaran çok insan oldu.



Yeni olaylara karışmayanların çoğu bir yerlere sinip saklandı, üstlerine devletin böyle işlerde kullandığı o karanlık pelerini örtüldü.



Gözden kaybolup gittiler.



Ama zaman değişiyor.



Türkiye’nin alışkanlıkları ve hızı da değişiyor.



Eskiden yakalanmayanlar şimdi yakalanıyor.



Bu olumlu bir gelişme.



Yaşadığımız bu olumlu aşamada, bundan kendine bir başarı payı çıkarma hakkına sahip iktidar partisi ise yöneticisiyle ilgili yolsuzluk iddiaları karşısında devletin eski refleksini gösteriyor.



Halbuki bunun yürümeyeceğini en iyi kendilerinin bilmesi gerekir.



Bunca tutuklama onların döneminde yapıldı.



Sanırım birisinin onlara hatırlatmasında yarar olacak:



Artık “yavaşlık” olayı unutturmuyor, unutulan “yavaşlayan” oluyor.



AKP, yolsuzluk iddiaları karşısında bu kadar yavaş davranırsa, seçmenleri bu partiyi unutur.



Hem de AKP’nin sandığından daha “hızlı” yapar bunu.

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 21 Ağustos 2008, 08:36:55 ÖS 20
Yeni baştan

20 Ağustos 2008

    Tuhaf memleket burası, tuhaf. Hastalanmış bir yer. Bünyesinde bir tümör var sanki.



Bence o tümör, ordunun ve yargının siyasetteki rolü.



Orduyla yargıyı siyasetten çıkarmadıkça bu ülkeyi düzeltmeye imkân yok.



Ne yaparsanız yapın sürekli ateşlenir burası.



Bu iki kurumun siyasetle ilişkisi, bütün hayatın ritmini bozuyor.



Üstelik siyasetle iç içe olduklarından kendi mesleklerinin gereklerine göre değil, siyasetin gereklerine göre davranıyorlar.



Ve biz hem ordusuz hem yargısız kalıyoruz.



Ordusu olmayan, yargısı olmayan, siyasi bir özgürlüğe alan açamayan sıkışık bir hal alıyoruz.



Şu meşhur Dağlıca baskınını hatırlıyorsunuz değil mi?



Çok kuşku verici bir olaydı o.



İlk önce bütün suç, esir düşen sekiz askerin üstüne yüklendi.



Bizim gazete, durumda bir gariplik olduğunu sezdi.



Olayın üstüne gittik.



Ve gittikçe de, birtakım karışık işlerle karşılaştık.



Baskın yapılacağı önceden biliniyordu.



PKK’lıların geldiği, yığınak yaptığı görülmüştü.



Baskını haber veren istihbarat raporları vardı.



Ama hiçbir önlem alınmamıştı.



Alınmadığı gibi de PKK’nın saldıracağı yolun üstündeki kuvvetler azaltılmış, baskına uğrayacak taburun projektörleri yakılıp açık bir hedef haline getirilmiş, subayların önemli bir kısmı izne gönderilmişti.



Taburun komutanı da düğüne gitmişti.



Ne oldu Dağlıca’da, diye sorduk.



Bugüne dek Genelkurmay Başkanlığı’ndan açık net bir cevap gelmedi.



Onca “hata” nasıl yapıldı, bilen yok.



Genelkurmay, “gerekli önlemler alınmıştı” dedi ama ortada pek bir önlem de gözükmüyordu.



Şimdi bu kuşkulu durumu daha da kuşkulu hale getiren başka bir gerçek çıktı ortaya.



Dağlıca’nın tabur komutanı, daha sonra Ergenekon sanıkları arasına katılacak bir hanımla haberleşiyormuş.



Komutanla, Ergenekon sanığı arasında ciddi bir haberleşme trafiği yaşanmış.



İnanmayacaksınız ama tabur komutanı, tabur mevzilerini ve PKK gözetleme noktalarını gösteren bir fotoğraf göndermiş Ergenekon sanığına.



Üstelik yazışma biçimlerinden, aralarında çok ciddi bir “ideolojik” birliktelik olduğu da seziliyor.



İnsan, dostlarıyla haberleşir, onlar da iyi dostlarmış birbirlerine mektuplar gönderiyorlarmış desek, dünyanın neresinde, hangi tabur komutanı karargâhının fotoğrafını “internet” üzerinden bir tanıdığına gönderir?



Önemli noktaları o fotoğrafın üzerinde işaretler?



Askerlik kurallarına uyar mı bu?



Bir de, tabur komutanının fotoğraflar gönderdiği “yakın dostu” bir Ergenekon sanığı çıkıyor.



Şaşırtıcı bir tesadüf, değil mi?



İnsan, “neler oluyor” diye sormadan edemiyor.



Fevkalade kuşkulu bir baskının hedefi olan bir karakolun komutanı, bir Ergenekon sanığının yakını.



Yazışmaları, Ergenekon dosyasına giriyor.



Ve, Dağlıca ile Ergenekon bir yerde buluşuyor.



Bazen bana öyle geliyor ki bütün “kuşkulu” olayların hepsi, sonunda öyle ya da böyle Ergenekon’la buluşacak.



Baksanıza Dağlıca bile Ergenekon dosyasının içinden çıkıverdi.



Bir ordu siyasetin içinde bulunmamalı.



Hiçbir zararı olmasa bile orduda çok ciddi disiplin zaaflarına yol açıyor siyaset merakı.



Üstelik, karşılaştığımız olaylar “disiplin zaafı” kavramını da çok aşıyor.



Çok başka sorular yaratıyor.



Mesela, orduda daha kaç tane “Ergenekon sanıklarıyla haberleşen” subay var diye merak ediyorsunuz.



Bunlardan kaçı o “dostlarına” gizli kalması gereken belgeler gönderiyor?



Neden ordu bu subaylar hakkında hiçbir önlem almıyor?



Ordu niye Dağlıca konusunda dişe dokunur bir açıklama yapmıyor?



Niye suç o sekiz askerin üstüne yıkılmaya çalışıldı en başta?



Dağlıca ile ilgili bir soruşturma varsa, bu soruşturmanın sonuçları ne oldu?



Soruşturma yoksa, niye yok?



Dağlıca baskının sorumluluğu hangi seviyeye kadar yükseliyor?



Üstleri, Dağlıca komutanının Ergenekon sanıklarıyla haberleştiğini biliyor muydu?



O zaman bilmiyorlarsa şimdi biliyorlar.



Ne yapacaklar?



Bizim ordu, aynı zamanda kendini bir siyasi otorite, hadi daha açık konuşalım bir “iktidar odağı” olarak gördüğünden kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyor.



Bu, yanlış bir inanç.



Ordular, toplumlarına hesap verirler.



Onları sağlıklı ve disiplinli tutan da budur zaten.



Türkiye, orduyu ve yargıyı siyasetin dışına çıkartmadığı sürece hastalığına bir çare bulamaz bence.



Her gün yeni bir gariplikle karşılaşırız.



Üstelik de insanların hayatlarını mahveden garipliklerle.

ahmetaltan111@gmail.com

AHMET ALTAN - TARAF
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: narcicegi - 25 Eylül 2008, 12:35:03 ÖÖ 00
Ezan
 

Arada bir öğlenleri Kadıköy’deki Osmanağa Camii’nin yanına gidiyorum.

Oradaki müezzinin sesini seviyorum.

Ezanı kendine has bir tarzda, araları biraz uzatarak ve çok güzel okuyor.

Cumaları söyleyişi sanki daha da tatlılaşıyor.

Güzel söylenen ezanı seviyorum.

Benim her öğlen gidip ezan dinlememin bir hediyesi gibi biraz önce gelen bir paketten Ahmet Özhan’ın söylediği ilahilerin başında ezan çıktı.

Şimdi onu dinliyorum.

Bir ney taksiminin ardından ezan başlıyor.

Çocukluğumu hatırlatıyor biraz bana.

Akşam ezanından sonra boşalan kömür kokulu sokaklarda, iyice gölgelenen alacakaranlık kaldırımlarda ağır ağır yürüyerek eve giderdim.

Hep benimle kalacak bir yalnızlığın kokularını, seslerini ve kurşuni rengini içime sindirirdim.

O seslerin içinde ezan da vardı.

Hep de orada kaldı sanırım.

Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda.

Çok sık olmasa da bazen geceleyin camiye giderim.

Işıklarının çoğu sönmüş, kandil misali birkaç lambayla aydınlanmış o büyük kubbenin altında yalnız başıma otururum.

Öyle otururum.

Her şey sonsuzluğun kuvvetli ışığı altında solgunlaşana kadar halıların üstünde bağdaş kurup beklerim.

Ve, o sonsuzluğu bir yalnızlık içinde hissetmekten hoşlanırım.

Tanrı, evinin kapılarını bazen açar, bazen açmaz bana.

O saatte camiye giremeyeceğimi bana bir hoca efendi ya da bir bekçi söylese de, ben onu tanrının söylediğini düşünürüm.

Kapılar açılmadıysa, “bir kırgınlık var” diye geçiririm içimden.

“Onu kıracak bir şey yaptım, onun için açmıyor kapısını.”

Hiç zorlamam.

“Peki” der ayrılırım.

Bilirim ki o kapılar yeniden açılacaktır.

Bir gece gittiğimde beni buyur edecektir.

Şefkatli bir ses “hadi açayım kapıları” diyecektir.

Bundan hiç kuşkulanmam.

Kendimden kuşkulanırım.

Bir dindar gibi gitmem oraya, ibadete, dua etmeye gitmem.

“Sana inanıyorum” demeye de gitmem.

Bir şey istemeye de gitmem.

O’ndan korkmam, ölümden korkmam, korktuğumdan gitmem oraya.

Hiçbir nedeni yoktur gitmemin.

Giderim sadece.

Kokusunu, ışığını, huzurunu, sonsuzluğunu sevdiğim için giderim.

Söylenmeyen bir ezan duyarım o sessizliğin içinde.

Kömür kokulu sokaklarda dolaşan bir hayali görürüm.

Hayatla ölüm iki küçük çocuk gibi oturur karşıma.

Ben onların başını okşarım.

O benim başımı okşar, öyle hissederim.

Öyle otururum.

Bir şey söylemem O’na.

Ne söyleyeyim?

Kim olduğumu biliyor, günahlarımı biliyor, her şeyi biliyor.

“Sen inançsız birisin, niye geldin evime” demiyor.

O demez.

Bazen kapılarını açıyor.

Bazen onu kıracak bir şey yaptıysam eğer kapılarını açmıyor bana.

Sessizce uzaklaşıyorum.

“Bir dahaki sefere” diyorum, “açacak kapılarını”.

Açmasa da açana kadar gideceğim.

İnançsız biri için tuhaf inançlarım var benim, en açılmayacak gibi görünen kapıların bile çok istersen, samimiyetle istersen, dürüstlükle istersen açılacağına inanırım.

Ve, ne dindarlara yapılan zulmü anlarım, ne de dindarların yaptığı zulmü.

Dinin yanında, çevresinde, içinde bir zulüm olmasın isterim.

İnan ya da inanma ama dine dokun.

Korkulacak bir şey yok.

Türbanlı çocukta da, oruç yiyende de korkulacak bir yan yok.

Korku dinden uzak bence.

Geceleri camiye gittiğimde, o loş ışıkta, sonsuz bir aydınlığın bütün hayatı solgunlaştırdığını gördüğümde korkmam ben.

Kimse korkmaz.

Hayat ve ölüm iki küçük çocuk gibi oturur yanıma.

Onlara gülümserim.

Belli belirsiz bir hüzün, neye olduğunu bilmediğim bir özlem, derin bir şefkat hissederim.

Bir şey söylemem.

Bir şey istemem.

“İnançsız” olduğumu içimden bile geçirmem, yapmam böyle bir kabalık, O da hatırlatmaz zaten.

Öyle otururum.

Bir konuğum ben orada.

Bazen kapısını açar, bazen açmaz.

Yakında gene gideceğim.

Bakalım açacak mı kapılarını.

Yoksa bir “kırgınlık” mı var aramızda...
 
Ahmet ALTAN
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: narcicegi - 25 Eylül 2008, 12:40:58 ÖÖ 00
Bu yazıyı okuyunca içimden "hidayete erse ne iyi olur" diye geçirdim yazar için.
"İnançsızım" demesine rağmen acaba kendi içinde bir savaş mı veriyor ? Kimbilir?
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 25 Eylül 2008, 01:00:19 ÖÖ 01

ahmet altanın çocukluk yıllarından kalan izlere bakmak lazım....
dini sevdirmek yada korkutmak...!!!

(http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/150b.jpg)
23 Ekim 2005
Ahmet ALTAN   

Cami ışıklarına bakan çocuk...


Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.


Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

KAYNAK (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3424465.asp?yazarid=150)
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 25 Eylül 2008, 01:02:51 ÖÖ 01
küfrün; "üstünü örtmek" anlamı taşıdığını biliyoruz.
ama adamcağız haykırıyor aslında inandığını ama her nedense inanmamış gibi gözükmek zorunda olduğunu.önce ebu talibe benzettim ama yok değil.
rabbim üstündeki örtüyü kaldırsın inşallah
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 25 Eylül 2008, 01:11:55 ÖÖ 01
istemeden dilime dolandı şu ayetler. yoks ayet alıntılamayı sevmem biliniyor:)

"Ey insan: seni engin kerem sahibi Rabbine karşı aldatan nedir?
O seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan,
Dilediği biçimde sana şekil veren Rabbine?"

İnfitar suresindendi bu ayetler
cazibesine kapılmak adına tamamını okuyunuz.. lütfen.. hatta arapcasını önden okuyunuz..müthiştir..
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 25 Eylül 2008, 01:13:02 ÖÖ 01


çocuklar ve din (http://www.islamidusunce.net/forum/index.php?topic=4772.msg35956#msg35956) yazısında da görüldüğü gibi erdemli bir insan... aslında aklını kullanarak doğru yolu bulabilir.
ama sanki dini güzel temsil eden dindarlardan ziyade dini kötü temsil eden dinci !!! ler yüzünden dine de önyargılı kalıyor ...

rabbim hidayet nasip etsin diyelim...

not : bu konuyu ahmet altan bölümü ile birleştiriyorum bilginize....
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 25 Eylül 2008, 01:16:50 ÖÖ 01
başkasından etkilenmeye de infitar cevap veriyor aslında
dur hepsini ekleyeyim:

1. Gök yarıldığı zaman,     
 
2. Yıldızlar saçıldığı zaman,     
 
3. Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman,     
 
4. Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,     
 
5. Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.     
 
6, 7, 8. Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?     
 
9. Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.     
 
10, 11. Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.     
 
12. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.     
 
13. Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler.     
 
14. Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler.     
 
15. Hesap ve ceza günü oraya gireceklerdir.     
 
16. Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değillerdir.     
 
17. Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?     
 
18. Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?     
 
19. O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: sahra - 25 Eylül 2008, 06:04:41 ÖÖ 06
Ahmet Altan a ait son iki yazıyı okuduğumda şunu hissettim,kaç insan yada inanan rabbiyle böyle güzel bir muhabbet kuruyor?O'na bu kadar samimi buluyor kendini?"Bugün açmadıysan kapını vardır bir sebebi,bir dahaki sefere belki"...
Aslında inanmıyorum diyen her insanın tek eksiği yaratılanlardan şahidi bulunmayışıdır diye düşünüyorum.Halam,amcam ailemin içerisinde inanmadığını iddaa eden fakat bir o kadarda bize ve inancımıza saygı  duyan kişiler olunca buna tanık olmam çok mümkün.Halamın ben inanmıyorum derken,başı sıkıştığında bizlerden dua talep etmesi,babama bakarken yada dinlerden ki gözlerindeki sıcaklık ve sevecenlik bunlara bir sebep.kendilerine bile itiraf edemedikleri fakat ansızın dillerinden dökülen arayış veya bulmuş olduklarından sebepsizce kaçışları...Diyeceğim o ki inanmıyorum diyen her yürekte itiraf edilmeyen bir sevgi gizli tutuluyor bence...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: yıldız - 25 Eylül 2008, 11:02:16 ÖÖ 11
Ahmet Altan'ın hissettikleri fıtri bir konu aslında. Kendini bu kadar dinleyince içindeki temiz fıtrat Allah'ın varlığını ona haykırıyor. O sadece içindeki duygular ile nefsi ve şeytan arasında gidip geliyor. Allah'ı seviyor bunu kendi de söylüyor zaten. Ama kendisinden bir beklentisi olmasını istemiyor. Her sevgi ispat gerektirir. Ahmet Altan bu sevginin ispatsız olması gerektiğine inanıyor bence. O'nu seviyorum demenin yeteceğini sanıyor belkide. Yada ben onu yanlış anlıyorum.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: vesâir - 25 Eylül 2008, 04:12:43 ÖS 16
"Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda...."

"Ve, o sonsuzluğu bir yalnızlık içinde hissetmekten hoşlanırım...."


"Bilirim ki o kapılar yeniden açılacaktır.

Bir gece gittiğimde beni buyur edecektir.

Şefkatli bir ses “hadi açayım kapıları” diyecektir.

Bundan hiç kuşkulanmam.

Kendimden kuşkulanırım.

Bir dindar gibi gitmem oraya, ibadete, dua etmeye gitmem.
........

"Kokusunu, ışığını, huzurunu, sonsuzluğunu sevdiğim için giderim."
**************
 
Ben Mehmet Altan okuyan ,ama Ahmet Altan okumayan biri olarak ..bu yazıları paylaşan arkadaşımıza teşekkür ediyorum ..şuna hiç şüphem yokki özünü farkeden herkez bu gibi hislerle hemhal olmuştur ...Fıtrat yazmış arkadaşımız evet bencede inkar edilemez bir sevgi var ...Rabbim içinmizdeki vesveselerden kurtulup bütünüyle temizlenenlerden eylesin........vesselam

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 05 Ekim 2008, 10:32:29 ÖS 22
(http://fotogaleri.haber7.com/inner//636320081005051600866.jpg)


Taraf'tan Genelkurmay'a radikal çıkış


Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan da yazısında bugün aynı konuya değindi..

Bitirin artık bu savaşı...

Bu ülke çocuklarının hesabını sormaz.

Hiç sormadı.

Şimdi Türk çocuklarıyla Kürt çocukları diye ayrılıp karşı karşıya gelenler ölüyor.

Eskiden sağcı solcu diye ayrılıp karşı karşıya gelen çocuklar ölüyordu.

Neredeyse kırk yıldan beri çeşitli sıfatlarla tanımlanan çocukların ölümünü seyrediyoruz.

Hangisinin hesabı soruldu?

Kim hesap verdi?

Onları kışkırtanlar, ölüme yollayanlar, öldürtenler bir defa ortaya çıkarıldı mı?

Bu ülkede çocuklar genç yaşlarında ölmek için doğuyorlar sanki.

O kadar doğal karşılanıyor ki ölümleri...

Kimse şaşırmıyor.

Bana öyle geliyor ki üzülmüyor bile kimse.

Acı değil öfke duyuyoruz, kurtarmak değil intikam almak istiyoruz.

Eğer “karşı taraftan” daha fazla çocuk ölürse insanların içleri yatışacak gibi.

Bakın on beş çocuğun öldüğü aynı karakolda Mayıs ayında altı çocuk daha ölmüştü.

Kimse, o çocukların ölümünün hesabını sordu mu?

Dağlıca baskınının hesabını soran oldu mu?

Mayıs ayındaki Aktütün baskınına sansür geldi.

Dağlıca’nın konuşulması mahkeme kararıyla engellendi.

Halbuki Dağlıca baskını için de, Aktütün baskını için de Meclis komisyonları kurulmalıydı, araştırılmalıydı, çocukların ölümünden sorumlu olanlar ortaya çıkarılmalıydı.

Bunlar yapılmadı.

Bu çocukların ölümünden onların komutanları sorumlu.

Bir ülkede karakollar bu kadar kolay basılıyorsa, o ülkede askeri bir sorun var demektir.

Hatayı yapan kim?

Komutanlardan başka kim olabilir?

Bakın çok garip bir durum var.

Bu çocukları koruyamayan, gerekli önlemleri almayan, yapılan hataların hesabını vermeyen, eksiklikleri gidermeyen komutanlar...

Aynı zamanda savaşın devamını da en çok isteyen insanlar.

Bu savaşı bitirebilecek her demokratik ve barışçı adıma karşı çıkıyorlar.

Emekli komutanlar da “daha başka askerler de ölür” diye demeçler veriyorlar.

Niye sürdürmek istiyorsunuz peki bu savaşı?

Daha fazla çocuk ölsün diye mi?

Bugünkü savaşı kimse kazanamaz.

Kazananı olmayacak bu savaşın.

Sadece çocuklar ölecek.

Ne PKK bir karakolu basıp on beş çocuğu öldürdü diye Kürtlerin sorunu biter...

Ne askeri birlikler PKK’lıları öldürdü diye Türkiye’ye huzur gelir.

Yıllardanberi sürüyor savaş.

Ne oldu?

Söyleyin bana ne oldu?

Kimse kazanabildi mi?

Hayır.

Bu savaşın bitmesi lazım.

Bu ülkenin Kürt vatandaşlarının kendilerini güvende ve özgür hissedecekleri demokratik bir ortamın yaratılması, dağdaki çocukların evlerine dönebilmelerinin sağlanması lazım.

Bu ülke kanıyor.

Hiçbir anlamı olmayan, hiçbir anlamlı sonuca varmayacak bir savaş yüzünden kanıyor.

Üstelik şimdi tehlike daha da büyüyor.

Ege kasabaları, Kürt mahalleleri Türk mahalleleri diye bölünüyor.

Ortalıkta bayraklar dolaşıyor.

Çatışmalar yaşanıyor.

Bir kıvılcımla bütün bölge patlayacak sanki.

Birilerinin böyle bir patlamanın yaşanmasını istediğini de tahmin etmek zor değil.

Maraş’ı, Sivas’ı unutmayın.

Burası özgürleşmesin, demokratikleşmesin, bu gizli askeri yönetim bitmesin diye binlerce insanın ölümüne hiç aldırmayacak birileri var.

Her gün yirmi çocuğun öldüğü günlerde kimsenin kılı kıpırdadı mı?

Darbenin planlarını yaptılar sadece, “biraz daha çocuk ölsün de ortam iyice darbeye hazır olsun” diye beklediler.

Bugün de beklerler.

İnsanları kışkırtırlar.

Öldürtürler.

Hükümetin ve parlamentonun bu savaşı bitirmek üzere duruma el koymasının gerektiği zamanlardayız.

Onlara Ege bölgesinden çok daha ayrıntılı bilgiler geliyordur.

Tehlikeyi bizden daha iyi görüyorlardır.

Çocukların ölümüne aldırmıyorlarsa, kendi geleceklerine aldırsınlar.

Bu ateş bir kıvılcımla bütün Türkiye’ye yayılırsa, onların geleceği de yanacak.

Bu savaşı durdurun artık.

Ölen çocuklarla mutluluğu bulamaz bir ülke.

O çocukları kurtarın.

Öfkeyi unutup acıyı hissedin artık, intikamı bırakıp kurtarmayı isteyin ne olur.

O çocukları da, ülkeyi de, kendinizi de kurtarın.

Durdurun bu Allahın belası savaşı.

Taraf

KAYNAK (http://www.haber7.com/haber/20081005/Taraftan-Genelkurmaya-radikal-cikis.php)
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: şimal - 05 Ekim 2008, 11:00:20 ÖS 23
 İşte yürek dağlayan soru: Bu nasıl karakol?

PKK'nın saldırısına uğrayan Aktütün Karakolu ile ilgili çarpıcı detaylara dikkat çeken bir haber yayınlayan Vatan Gazetesi, 'Bu nasıl Karakol' diye sordu.

'Betondan bir kale gibi olması gereken Aktütün Jandarma Sınır Karakolu derme çatma barakalar ve çadırlardan oluşuyor' diyen gazete 'Böylesine kritik bir noktada, bu kadar tehdide açık bir sınır karakolunu, ABD'lilerin Irak'ta kurduklarına benzer betondan bir kale haline getirmek bu kadar zor mu?' diye sordu.



Farkında mısınız Aktütün Karakolu beşinci kez basıldı

Bir karakol 1992’den bu yana beş defa saldırıya uğruyor, her defasında onlarca şehit veriliyorsa; ortada bazı ihmal ve zaafların olduğu anlamına geliyor. Bu çok ciddi, maliyeti çok ağır bir ihmal değil midir? Hangi bürokrat görevini tam beş defa ihmal edip görevinde kalabilir ki.


Terör yine can aldı. Aktütün Karakolu’na baskın yapan PKK 15 askerimizi şehit etti.

Haber duyulur duyulmaz, PKK’yı lanetleme, askeri yüceltme seansları da başladı. Herkes terör örgütünün kanlı, kirli yüzüne bir defa daha lanet yağdırdı. Güneydoğu’da kahramanca mücadele eden, başarı üstüne başarı kazanan askerimize methiyeler dizildi.

PKK terör örgütünün lanetlenmesi tamam ama askerle ilgili düşüncelere katılmıyorum. Katılmadığım nokta, bu olaydan sonra askerin iyi yönetildiğine, doğru sevk ve idare edilmediğine dair inancımdır.

1992’DEN BERİ HİÇ Mİ ÇÖZÜM YOK

Aktütün Karakolu 1992 den beri teröristlerin saldırısına uğruyor. Bu beşinci saldırı. Verilen şehit sayısı 40’ı geçti. Biz hala oturmuş, kahramanlıktan, yiğitlikten dem vuruyor, bir karakolun 16 yılda niçin beş defa saldırıya uğradığını, hangi ihmaller zincirinin buna çanak tuttuğunu konuşmuyoruz.

Bir karakolun beş defa saldırıya uğraması, her defasında onlarca şehidin verilmesi, orada bazı ihmal ve zaafların olduğu anlamına geliyor. Ya istihbarat ve eğitim yönünden eksiklikler söz konusu ya da Karakolun fiziki konumu onu her türlü saldırıya açık hale getiriyor. Bunun başka izahı olamaz.

ORTADA AĞIR İHMAL VAR

Eğer karakolun fiziki konumu savunmaya müsait değilse, bunun şimdiye kadar tedbirinin alınması, daha stratejik daha korunaklı bir yere taşınması gerekirdi. PKK saldırmış, Türkiye şehit vermiş ama karakolun yeri ile ilgili en küçük bir değişiklik yapılmamış. Bu çok ciddi, maliyeti çok ağır bir ihmal değil midir? Hangi bürokrat görevini tam beş defa ihmal edip görevinde kalabilir?

Baskınla ilgili gelen ilk bilgi ve yapılan ilk açıklamalar teröristlerin Kuzey Irak’tan sızdığını ağır ve uzun menzilli silahlarla baskını gerçekleştirdiklerini gösteriyor. Türkiye kısa bir zaman önce ABD ile anlık istihbarat paylaşımı için anlaşmaya varmış, o zamanki genelkurmay başkanının ifadesiyle örgüt kampları BBG evleri gibi olmuştu. Teröristlerin karakola kadar gelmek için ellerindeki ağır silahlarla uzun ve meşakkatli bir yol kat ettikleri kesin olduğuna göre, ABD uyduları ile askerin elindeki termal kameraların ne işe yaradığını sormak gerekiyor. Bu kadar körlük, bu kadar istihbarat zaafı olur mu?

Kanaatimce, olayın önce güvenlik zaaf ile ilgili yönü tartışılmalı, ilgili zeminlerde bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır. Bir karakol beş defa aynı şekilde saldırıya uğruyor her defasında onlarca şehit veriliyorsa kimse kahramanlık, yiğitlik, kararlılık hikâyeleri ile Türk toplumunu avutamaz. Dağlıca baskınında da aynı ihmaller zinciri, fidan gibi gençlerimizin heder olmasına vesile oldu.

Bir ülke, gizli-açık bir saldırı ile karşı karşıya ise, şehit de, gazi de çıkaracaktır. Bunda yadırganacak bir şey yok. Kimse kayıp veriyoruz diye vatan toprağının parçalanmasına göz yumamaz. Ama askeri yönetenlerin görevi, kendilerine teslim edilen bu çocukların hayatını sonuna kadar korumak, gerekli tedbirleri en ince teferruatına kadar almak zorunda olmalarıdır. Bu olayda yeterli hassasiyetin gösterilmediği, olayın basına yansıyış biçiminden de bellidir. Akşam televizyonlar önce Aktütün Karakolu’na üç saat taciz ateşi yapıldığını, askerlerin karşılık vermesi üzerine teröristlerin Kuzey Irak’a doğru kaçtığını ve takip edilmekte olduklarını haber verdiler. Sabah ise, haberin mahiyetini değiştirerek, 15 askerimizin şehit olduğunu 23 PKK’lının öldürüldüğünü söylediler. İki haber arasındaki uçurum, bölgeden doğru dürüst bir iletişim ağının bile olmadığını gösteriyor. Ki bu da ayrı bir zaaftır.

Bu bakımdan güneydoğu’daki terör mücadelesi mutlaka denetlenmeli, siyasi otorite bu eksikliklerin üzerine giderek, sorumluları hakkında gerekli idari ve cezai işlemi yapmalıdır. Böyle bir denetimin askerin moralini bozarak, terör mücadelesine zarar vereceğini söyleyenler çıkabilir. Bu doğru değildir. Askerin ve milletin moralini bozan her gün Güneydoğu’dan gelen şehit cenazeleridir. Terör mücadelesine asıl zarar veren budur.

TEZKEREYE MESAJI MI

Diğer yandan eylemin tezkere, yerel seçimler, Altınova provokasyonu ve DTP’nin kapatılması gündemdeyken icra edilmesi, eylemin hedefleri üzerinde kafa yormamızı gerekli kılıyor. Zira, eylemin sadece birkaç askerimizi şehit etmekten ibaret olmadığı, onların üzerinden başka hedefler içerdiği bir hakikattir. Bu hedef tespit edilmeden yapılacak hamleler Türkiye’yi terör örgütünün tuzağına düşürebilir. Ben, terör örgütünün bu eylemle hem Altınova’daki gerilime katkıda bulunmak, hem de AYM’de yakında karara bağlanacak DTP davasına tesir etmek için yapıldığı kanaatindeyim. Böyle bir eylemin, infiale sebebiyet vereceği, Altınova’da başlayıp, gittikçe yaygınlaşan etnik gerilim havası, DTP’nin kapatılması için gerekli psikolojik zemini sağlayacağı muhakkaktır.

HEP AYNI OYUN

Karşı hamlenin terör örgütünün istediği biçimde olması, Güneydoğu’da mevzi kaybeden PKK’nın bugüne kadar yürüttüğü –dışlanan, ötekileştirilen- mazlum halk söylemini güçlendirecek, Kürt vatandaşlarımıza demokratik yollar kapalı düşüncesini pekiştirecektir. PKK’ya ölümcül darbenin dağda değil, şehirde vurulacağı bir gerçektir. Onun için karşı hamleyi yapmakla mükellef olanların ortak aklı harekete geçirmelerini gerekli kılan bir dönemdeyiz. Karşı hamle akılla, sağduyu ile atılırsa PKK dağda yediğinden daha sert bir tokadı şehirde yemiş olur. Bunu yapmak için biraz akıl, biraz sağduyu, biraz cesaret yeter.

Vatan ve Taraf


Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: şimal - 16 Ekim 2008, 11:07:53 ÖS 23
     
 Ahmet Altan rest çekti...

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi.


Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi. Taraf Gazetesi'ndeki bugünkü yazısında, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'a "Siz böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkar bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz?" diye soran Altan, 'Haddinizi aşmayın' diyerek, yazısını daha da sertleştiriyor.

Ahmet Altan yazısına şöyle devam ediyor...

İşte bu sözlerle başlıyor Ahmet Altan... Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'a zehir zemberek sözlerle yanıt veriyor...

Başbuğ'un arkasına kuvvet komutanlarını alarak yaptığı açıklamayı "muhtıra" olarak niteliyor ve Aktütün'de sorumluluğu olduğunu belirtip, "istifa mekanizmasını" hatırlatıyor.
Ardından da şu satırları yazıyor;

"Bizim gerçekleri açıklamamızı bir saldırı olarak nitelediğinize göre bizi de düşman olarak görüyorsunuz.
Eee, ne yapacaksınız?
Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F16'ları mı göndereceksiniz?
Siz ne dediğinizin farkında mısınız?

Baskını bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, bunu açıklayan gazeteleri de "ordu tepkisiyle" korkutmaya çalışacaksınız.
General "doğru yerde" durun.
Haddinizi aşmayın!

Ordu sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.

(...)

Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık.
Gerçekleri söyleyin bize.
Gerçekleri.
Biraz cesaret yeter buna.
Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz.
O günü bekliyoruz...

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 16 Ekim 2008, 11:28:35 ÖS 23
Alıntı
Ahmet Altan rest çekti...

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un dün Taraf Gazetesi ile ilgili yaptığı sert açıklamaya Taraf Gazetesi Yazarı Ahmet Altan, aynı sert uslupla cevap verdi.

valla helal olsun hem de ne rest.  türkiye tarihinde görülmüşmüdür böyle tavır. altına imzamı atıyorum.....

ahmet altan yazısının tamamını okumak için TIKLAYINIZ (http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=7702)
Başlık: Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz ?
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 18 Ekim 2008, 09:29:35 ÖÖ 09
Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz ? 
 
 
Orgeneral İlker Başbuğ'un ağır açıklamalarına Ahmet Altan'dan zehir zemberek bir yazıyla cevap geldi...
 
Ahmet Altan/Taraf

Genelkurmay başkanına...

Siz, böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkâr bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz?

Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin?

Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz?

Korkutabileceğinize inanıyor musunuz gerçekten?

Bakın ben size dostça bir şey söyleyeyim general, vazgeçin bu kaba tehditlerden, öfkeli jestlerden, asabi mimiklerden.

Bunlar bizi korkutmaya yetmez.

Ha, sanmayın ki bu ülkede "derin devlet" dendiğinde kimin kastedildiğini bilmiyoruz, sanmayın ki patlayan arabalardan, ensesinden vurulan adamlardan haberimiz yok.

Sadece umurumuzda değil.

Bunu anlayabiliyor musunuz?

Bazı insanların, ülkeleri özgür ve mutlu olsun diye her şeyi göze alabileceğini kavrayabiliyor musunuz?

Bunu kavramaya çalışın.

Bırakın bu korkutma çabalarını.

Bunlar yakışıksız işler.

Üstelik gerçeği ortaya çıkarma çabasından bizi vazgeçirmeye de yetmez.

Siz bir şeyler söylediniz dün.

"Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya" davet ettiniz galiba.

Siz, "doğru yerin" neresi olduğunu biliyor musunuz?

"Doğru yer" neresidir biliyor musunuz?

Doğru yer, insanın mesleğini dürüstçe ve gereklerini yerine getirerek yaptığı yerdir.

Biz, "doğru yerde" duruyoruz.

Mesleğimizin gereğini dürüstçe yerine getiriyor ve gerçekleri, yıllardır yalanlarla kandırılan bu halka açıklıyoruz.

Siz doğru yerde durmuyorsunuz.

Kendi mesleğinizin gereklerini yerine getirmiyorsunuz.

Sizin mesleğinizin gereği, size emanet edilen o genç askerleri korumaktır.

Karakol baskınını an be an gösteren kamera kayıtlarına rağmen gerekli tedbirleri almamak, istihbarat raporlarına aldırmamak, çatışma başladıktan sonra yeterince yardım göndermemek ve o çocukları ölüme terk etmek sizin suçunuzdur.

Görevinizi yerine getirmediniz.

Neden?

Niye o çocukları korumadınız?

Bunun için yargılanmanız gerektiğini biliyorsunuz değil mi?

Tabii savcıların sizi mahkemeye çağıramayacağına, sizi yargılayacak bir merci olmadığına güveniyorsunuz.

Ama bu, yargılanmanız gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Tabii, bir de istifa müessesesi denilen bir şey var.

Sanırım sizin o müesseseden pek haberiniz bulunmuyor.

Başbakanın, hükümetin, parlamentonun sizden hesap sormaması da sizi cesaretlendiriyor.

Ama bir de halk var bu ülkede. ı

Gerçekleri duymak isteyen bir halk.

Ve, o sizin peşinizi bırakmaz.

Biz de bırakmayız.

Arkanıza kuvvet komutanlarını alıp kameraların önüne geçerek asabi bir şekilde medyaya verdiğiniz "muhtıra" bu gerçeği değiştirmez.

Siz bize Aktütün'ü anlatın.

O çocuklar niye öldü?

Niye baskını önlemediniz?

Bir de pek anlayamadığımız bir sözünüz var.

"Bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir."

Ne demek bu?

Birincisi bir saldırı yok, saldırmıyoruz, gerçekleri açıklıyoruz.

İkincisi, "her ordu" böyle eleştiriler karşısında nasıl tepki veriyor?

Siz nasıl tepki verdiklerini bilmiyorsunuz.

Gelişmiş ülkelerde böyle bir facianın sorumlusu olanlar derhal görevlerinden alınıp yargılanırlar.

Ama sizin aklınızdaki bu değil, açıkça anlaşılıyor.

O zaman, nedir o "ordunun vereceği tepki"?

Ordular, kendilerine saldıran "düşmanı" yok etmek için eğitilirler.

Bizim gerçekleri açıklamamızı bir "saldırı" olarak nitelediğinize göre bizi de "düşman" olarak görüyorsunuz.

Eee, ne yapacaksınız?

Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F-16'ları mı göndereceksiniz?

Siz ne dediğinizin farkında mısınız?

Baskını daha önceden bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, bunu açıklayan gazeteleri de, "ordu tepkisiyle" korkutmaya çalışacaksınız.

General, "doğru yerde" durun.

Haddinizi aşmayın.

Bizim ülkemizde, yetmiş milyon insanın boğazından kesip verdiği paralarla ayakta duran bizim ordumuzla, bizi tehdit edemezsiniz.

Ordu, sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.

Haa, bir de "bölücü terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumlusu olurlar" sözünüz var.

Bakın bunu doğru söylüyorsunuz.

Ama "başarılı gösteren" kim?

Baskının önlenmediğini açıklayan gazeteler mi yoksa baskını bile bile önlemeyenler mi?

O kandan kimin sorumlu olduğunu şimdi anladınız mı?

Sorumluluğu hissediyor musunuz?

Hissetmelisiniz.

Ve tehditleri bırakıp gerçekleri açıklamalısınız.

Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık.

Gerçekleri söyleyin bize.

Gerçekleri.

Biraz cesaret yeter buna.

Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz.

O günü bekliyoruz.  
 
Başlık: Kürtler ve Ergenekon
Gönderen: batın - 21 Ekim 2008, 05:40:27 ÖS 17
Huzursuz bir ülke burası.

Bu huzursuzluk tesadüf değil.

Yaşanan bu huzursuzluktan birileri güç ve para kazanıyor.

Dün iki büyük olay yaşandı Türkiye’de.

Doğu’nun sokakları gene kana bulandı, çatışmalar çıktı, kepenkler kapandı.

Ve, Cumhuriyet tarihinin en büyük davası başladı.

Aslında bu ikisi birbirinden kopuk değil.

Eğer bu ülkede Kürt sorunu olmasaydı, Susurluk çeteleri kurulabilir miydi, onun devamı olan Ergenekon kendine ordu içinden yandaşlar bularak böyle büyüyebilir miydi?

Biz Kürt meselesini çözebilmiş olsaydık ne çeteler olurdu, ne derin devlet bu kadar derine girebilirdi, ne de bu ülke böylesine fakir ve huzursuz yaşardı.

Ama çözemiyoruz bunu.

Niye?

Sanırım bunun temel nedenlerinden biri hem Türklerde hem Kürtlerde bir intikam isteğinin kökleşmiş olması.

İki toplum da birbirine karşı körükleniyor.

İntikam çözümden daha tatlı geliyor birçok insana.

Aslında bu halli zor bir sorun değil.

Bu hava bir haftada değişebilir.

Temel sorun tabii ki daha derinde.

Dün Avni Özgürel’in bizim gazetede yayımlanan konuşmasında Neşe Düzel’e söylediği gibi, bu savaştan büyük kârlar sağlayanlar var.

Unutmayın ki, savaş her türlü karanlık işi çevirmek için büyük bir özgürlük sağlıyor.

Özgürel, “cemseler eşliğinde taşınan uyuşturucudan” söz ediyordu.

Daha önce, bunun benzerini gene Neşe Düzel’e, o zaman MHP’nin yöneticilerinden olan Yahnici de söylemişti.

Tabii sadece uyuşturucu ve silah ticareti yok bu meselenin çözümlenmemesinin altında.

Türkiye’de “iktidarı” belirleyen en önemli etkenlerden biri de Kürt meselesi.

Bu sorun olmadığında bu ülke normalleşecek.

İktidar, halkın seçtiği siyasilerde olacak.

Ama savaş, ülkeyi “askerîleştiriyor” ve askerin iktidarını besliyor.

Peki, sorun bu kadar açıkken, savaşın kendi iktidarlarını kökünden biçtiğini görürken, siyasetçiler bunu neden çözmüyorlar?

Sanırım, askerden korkuyorlar.

Ve, hep kafalarının bir yanında, askerle anlaşıp burayı keyiflerince yönetebilmek hayali yatıyor.

Bir de “kamuoyundan” çekiniyorlar.

Gazeteler ve televizyonlar öylesine “intikamcı” bir yayın yapıyorlar ki siyasetçileri geriletiyorlar.

Burada “barış istemek” ihanet gibi algılanıyor.

“Yurdunu seven insan barış istemez” türünden bir inanış sanki herkesin bilinçaltına işlemiş.

Peki, bu savaş sürdüğü sürece bu ülke huzur bulabilir mi?

Zenginleşebilir mi?

Devletin içindeki çeteleşmeyi önleyebilir mi?

Bu soruların hepsinin cevabı “hayır”.

Söyleyin bana.

Yurt sevgisi, “intikam almayı” mı önde tutar yoksa o yurtta yaşayan insanların daha mutlu, daha zengin, daha özgür yaşamasını mı?

İntikam almayı, “yurtseverlik” sandıkları sürece Türkler de Kürtler de iflah olmayacak.

Bundan emin olabilirsiniz.

Sefil ve kanlı bir hayat hepimizin boynuna dolanacak.

Dün gene bir insan vuruldu sokakta.

Gösteri yapanlardan birini polis, kalbinden vurup öldürdü.

Çatışmalar çıktı.

Kepenkler kapandı.

“Öcalan’a hapiste işkence yapıldığı” yayılmıştı çünkü.

Özgürel’in Düzel’e çok cesur bir şekilde söylediği gibi “Öcalan’sız bir barış” olmayacak.

Türkler kendilerine bir sormalı.

Öcalan’ı İmralı’da, her söylentiye olanak sağlayacak şekilde tecrit edilmiş olarak tutmanın amacı, barışı sağlamak mı, intikam almak mı?

Geçmişten intikam almaya çalışan herkes bir şekilde kendi geleceğini zedeler.

Geçmişten intikam almak için geleceğinizi tehlikeye atmak istiyor musunuz?

Yurtseverliğinizin bu intikam duygusunda yattığına inanıyor musunuz?

Aynı soruyu Kürtlere de sormak gerekiyor tabii.

Mayın patlatmak, karakol basmak, araba yakmak, asker öldürmek hangi amaca yardım ediyor?

İntikam isteğinizi yatıştırmaya mı?

Kürtlerin daha özgür yaşamasına mı?

Ben size samimi inancımı söyleyeyim.

İntikam isteği, kitlelerin aleyhine, “efendilerin” lehinedir.

İnsanların ayaklarına “efendileri” tarafından takılmış prangalardır intikam duyguları.

Halk bu duyguyla hareketsiz kalır, “efendiler” rahatça at oynatır.

Bugün de olan o.

Sizler intikam duygularınızın esirisiniz.

Efendileriniz de çeteler kurarak, karanlık işlere girerek, sizi öldürerek, ezerek hükümranlıklarını sürdürüyorlar.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........Daha güzel bir hayat
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 23 Ekim 2008, 09:06:11 ÖÖ 09


 
Belki de soruyu böyle sormalıyız.



Burada daha güzel bir hayat sürebilir miydik?



Burada daha güzel bir hayat sürebilir miyiz?



Hepimiz biliyoruz ki sürebilirdik.



Sürebiliriz.



Bunun nasıl bir hayat olabileceği konusunda bir fikrimiz var.



Hiç bir baskıya uğramadan rahatça sere serpe yaşayacağımız bir hayat, inançlarımızın sorgulanmayacağı, düşüncelerimizin korkusuzca ifade edileceği, çocuklarımızın geleceğinden endişe etmeyeceğimiz, işsizlikten bunalmadığımız, gelirin adaletli bir şekilde dağıtıldığı, zenginleştiğimiz, adalete güvendiğimiz, devletin içinden çetelerin çıkmadığı, yarınımızdan emin olduğumuz, savaşsız, dövüşsüz, kansız, huzurlu bir hayat.



Böyle bir hayat işte.



Bizim hayatımız böyle olabilir mi?



Olabilir elbette.



Tabii, bizim böyle yaşamamıza engel olanlar var.



Tabii, bizim hepimizi tek bir kalıptan dökmek, hepimizi itaatkâr kullar haline getirmek isteyenler var.



Tabii, bizi ezerek güç ve para kazanmaya uğraşanlar var.



Tabii, bizi savaşlarda perişan ederek kendi mertebelerini yükseltmeye çabalayanlar var.



Var tabii bunlar.



Zalimler ve zulmediyorlar.



Ama bütün suçu onlara mı yükleyeceğiz?



Önce bir kendimize bakmamalı mıyız?



Neden onların bize zulmetmesine izin veriyoruz diye sormamalı mıyız?



Nasıl oluyor da küçük bir azınlık bu ülkenin çoğunluğunu baskı altında tutuyor?



Niye bu soruyu hiç sormuyorsunuz?



“Silahları var” mı diyeceksiniz?



Silah, kalabalıklardan destek bulmazsa bir işe yaramaz.



Engels’in benim çok sevdiğim bir sorusu vardır.



“Neden aynı adada sadece iki kişiyken Robinson Crusoe, Cuma’nın efendisi olabiliyordu?”



Herkesin aklına hemen, “Robinson’un silahı vardı” cevabı gelir.



Bu, kolay ve yanlış cevaptır.



Onların ilişkisini belirleyen “silah” değildi.



Bizim durumumuz Robinson’la Cuma’nın ilişkisine benzemez ama bu ilişkide de, aynı onların ilişkisinde olduğu gibi “efendiyi” belirleyen “silah” değildir.



Nedir biliyor musunuz?



Bizim, bizi ezen “silahla” ittifak kurup, o silahı düşmanlarımızı ezmek için kullanma arzumuzdur.



Bizi kul eden, bu gizli ve utandırıcı istektir.



Bugün bu çarpık yapı sürüyorsa, birileri hepimizi eziyorsa, istediğimiz gibi yaşayamıyorsak, inançlarımız, fikirlerimiz baskı altına alınıyorsa, bunun en temel nedenlerinden biri bu ülkede süren savaştır.



Savaş, hayatın normalleşmesine izin vermiyor.



Daha güzel bir hayat süremiyoruz.



Dindar biri, eşinin ya da kızının başörtüsü yüzünden baskı görebiliyor.



Türbanlı bir kız üniversite kapılarından döndürülüyor.



Solcular fikirlerinden dolayı yargılanıyor.



Kürtler, Kürtlüklerini yaşamak, anadillerini konuşmak, bir Kürt olarak varolmak istediklerinden kıyıma uğruyor.



Aleviler, mezheplerinden dolayı devletten dışlanıyor, okullarda çocuklarına eziyet ediliyor.



Bütün bu zulmü gerçekleştirenler iktidarlarını “savaş” sayesinde devam ettiriyorlar.



Savaş bittiğinde, onların iktidarı da bitecek.



Peki, kaç dindar, kaç Alevi, kaç Kürt, kaç solcu biraraya gelip ortaklaşa savaşa karşı çıkıyor?



Niye biraraya gelmiyorlar?



Hepsi eziliyor.



Hepsini aynı güç eziyor.



Ama onlar birleşmiyor.



Savaşa ve zulme birlikte karşı çıkmıyor.



Savaşı durdurmadan, zulmü durduramayacaksınız.



Peki, kaç dindar savaşı durdurmak için harekete geçti, kaç dindar Kürtlerin hakkını savundu?



Kaç solcu dindarların türbanına sahip çıktı?



Kaç Alevi, türban hakkı için mücadele etti?



Kaç Kürt, “genç kızların türbanına dokunmayın” dedi.



Türban yasaklandığında, AKP kapatılmak istendiğinde Kürtler neredeydi?



DTP kapatılırken AKP’liler, dindarlar nerede?



Biz daha güzel bir hayat sürebiliriz.



Sürmeliyiz de.



Hepimiz birarada eziliyoruz, hepimizin hayatını çalıyorlar.



Silahları sayesinde yapmıyorlar bunu.



Hepimiz, bizi ezen silahın kabzasının bir ucundan tuttuğumuz için yapıyorlar.



Özgür mü olmak istiyorsunuz, mutlu mu olmak istiyorsunuz, zengin mi olmak istiyorsunuz, güvenli mi olmak istiyorsunuz?



Olabilirsiniz.



Birlikte hareket ettiğinizde bunu yapabilirsiniz.



Savaşı elbirliğiyle sona erdirdiğinizde bu amaca ulaşabilirsiniz.



Silaha kızmayın.



Silahın kabzasına bakın.



Orada göreceğiniz kendi eliniz sizi zebun ediyor.



O ele kızın.



Ve ezilmek istemiyorsanız, çekin elinizi o kabzadan.

Ahmet Altan


Başlık: Atatürk
Gönderen: ...MuVaHHiD... - 06 Kasım 2008, 08:56:45 ÖÖ 08
Atatürk

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.

Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.

Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.

Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:

“Atatürk’ü kısa göstermiş.”

Eee, ne olmuş?

Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?

Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.

Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?

“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.

İçmiyor muydu?

Sıkı içiciydi ve içiyordu.

Ne var bunda?

Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:

“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”

Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?

Vardı ve çoktu.

Kimin yok ki?

Hepimizin var.

Mesele tam da burada işte.

“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”

“Onun insani zaafları olamaz.”

Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.

“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”

Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?

Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.

Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.

Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.

Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.

Neden yapıyorlar bunu?

Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.

Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.

Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.

O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.

Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.

Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.

Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.

Değerlendirilmemesi de gerekir.

Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.

Ama hepsinin de zaafları vardı.

O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.

Ya da sevmez ve saygı göstermez.

Atatürk bir diktatördü.

Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.

Katı bir adamdı.

Muhaliflerine karşı çok sertti.

Çok ihtiraslıydı.

Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.

Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.

Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.

Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.

“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.

Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.

Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.

Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.

Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.

Denemişti.

Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.

Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.

Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.

Yaratılamazdı, yaratamadı.

Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.

Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.

Bu gerçek değişmez.

Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.

Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.

Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.

O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.

Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.
 
Ahmet Altan
     
Başlık: Haram
Gönderen: eliflamra - 15 Aralık 2008, 12:03:57 ÖÖ 00
HARAM

Dini siyasete karıştırmamak lazım derler.
Bence dini sadece siyasete değil her şeye karıştırmak iyi olurdu.
Din adına oy istemekten ya da din adına insanları öldürmekten söz etmiyorum, dini, “dünyevi bir iktidarın merdiveni yapmak” değil söylediğim.
Her dinin bir adalet ve hakkaniyet anlayışı, bir helal ve haram ölçüsü var.
Bunlar hayatın her yanında olsa iyi olurdu diyorum.
Kendi başlarına sahip olamadıkları “ahlaka” belki Allah korkusuyla sahip olurlardı.
Dünyadaki siyasetçilerin herhalde yüzde sekseni, doksanı tanrıya inanır.
Bir de dünyaya bakın.
İnançlı insanların yapacağı işler mi bunlar?
Biliyor musunuz, ben bu dindar insanları anlayamıyorum.
Allaha inanıyorlar.
Onun gücüne inanıyorlar.
Onun her şeyi gördüğüne inanıyorlar.
Onun haktan, adaletten, dürüstlükten yana olduğuna inanıyorlar.
Haram yerlerse “cehennemde yanacaklarına” inanıyorlar.
Dürüst olurlarsa “cennete gideceklerine” inanıyorlar.
Sonra da her türlü haksızlığın, haramın kapısını açıyorlar.
Bunu anlamak mümkün mü?
Ben inançlı biri değilim ama eğer inançlı olsaydım, “cehennem” cezasından korktuğumdan ya da “cennet” ödülüne göz diktiğimden değil, sırf “beni yaratanı utandırmamak, üzmemek için” dürüst olmaya çalışırdım.
Bunların öyle kaygıları yokmuş gibi geliyor bazen bana.
Benim anlayamadığım tuhaf bir inanma biçimleri var.
Dindarların neyi nasıl yapacağını belirlemek ve yargılamak benim haddim de değil, hakkım da değil.
Ama biri yüksek sesle ve kuvvetle “dindar olduğunu” söylüyorsa, bunu vurguluyorsa, hatta bunu benim gözümün içine sokuyorsa, o zaman benim onu “kendi inancı ve kendi ahlakıyla” değerlendirme hakkım doğar.
Dindar biri, dürüstlükten uzaklaşırsa ona sorarım, “bu nasıl dindarlık” diye, “hem kendini, hem senin gibi dindarları, hem de seni yaratanı utandırıyorsun.”
Bizim iktidar partimiz dindar insanlardan oluşuyor.
Bunu biliyoruz.
Cumhurbaşkanı da dindar.
Bunu da biliyoruz.
Siz böyle inançlı insanlardan “dürüst olmayan” bir davranış bekler misiniz?
Beklememek lazım.
Onların da dürüstlükten uzaklaşmaması lazım.
Şimdi yeni bir İhale Yasası çıktı.
Bu yasa, “dürüstçe” değil.
Yolsuzluklara, şaibelere, haksızlıklara, adam kayırmalara açık bir yasa.
Bu yasaya, çok insan karşı çıktı.
Bu yasanın kusurları neredeyse teker teker anlatıldı.
Bu yasanın çıkması halinde, devlet ihaleleriyle yapılan işlerde yolsuzluklar olabileceği, devlet binalarının çökebileceği söylendi.
Peki, ne oldu?
İktidar, bu yasayı kimseyi dinlemeden çıkardı.
Cumhurbaşkanı’na döndük.
Birçok insan bir ağızdan, “lütfen bunu imzalama, veto edip geri gönder” dedi.
Ne oldu?
Cumhurbaşkanı kimseyi dinlemedi ve yasayı onayladı.
Şimdi bakın, politikanın binbir türlü oyunu, dengesi, ilişkisi vardır, onlara pek aklım ermez.
Cumhurbaşkanı, iktidar partisiyle ilişkilerini bozmak istemiyordur, siyasetin müteahhitler tarafından finanse edilmesinin yararları olduğunu düşünüyordur falan...
Ama bir de adalet, hakkaniyet, dürüstlük var.
Haram var, helal var.
Bu yasa, “harama” açık.
Bu yasayla çok haram para yenir.
Cumhurbaşkanı bu yasayı onayladığına, onun dürüstlüğünden, inancından kuşku etme hakkımız da olmadığına göre...
Kendisine sormalıyız:
“Siz bu yasayı niye onayladınız?”
“Hiçbir soygun olmayacağına, hiçbir yolsuzluk yapılmayacağına kanaat mi getirdiniz?”
“Bu yasanın kefili misiniz?”
“Yarın bu yasa nedeniyle yapılan yolsuzluklara rastlarsak hesabını size soralım mı?”
Cumhurbaşkanı bu sorulara cevap vermeli bence, bu yasayı niye onayladığını, bu yasayla yolsuzluk olmayacağına nasıl inandığını bize de açıklamalı.
Karşı çıkanların madde madde dile getirdiği kuşkuları, madde madde çürütmeli.
Böyle bir şey yapacak mı?
Hayır.
Başbakan böyle bir şey yaptı mı?
Hayır.
Hiçbir şey söylemeden yasayı çıkarttılar, onayladılar, yürürlüğe soktular.
Öyle aldırmaz davranıyorlar, bu ülkedeki insanları öyle yok sayıyorlar ki benim gibi biri bile sonunda Allah’a sığınmak zorunda kalıyor.
Onlara şöyle demek istiyorum:
İnandığınız Allah her yaptığınızı görüyor, her düşündüğünüzü biliyor.
Bizden kurtulmanız zor ama velev ki kurtulsanız bile...
O’ndan kurtulamazsınız.

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: eliflamra - 15 Aralık 2008, 12:07:20 ÖÖ 00
haram başlıklı yazıya binaen


İki Ömer'den biri!

Geçenlerde Ahmet Altan, can yakıcı bir yazı yazdı. Yazının başlığı "Haram"dı (Taraf, 6 Aralık 2008). Şöyle diyordu: "Biliyor musunuz, ben bu dindar insanları anlayamıyorum. Allah'a inanıyorlar.
Onun gücüne inanıyorlar. Onun her şeyi gördüğüne inanıyorlar. Onun haktan, adaletten, dürüstlükten yana olduğuna inanıyorlar. Haram yerlerse "cehennemde yanacaklarına" inanıyorlar. Dürüst olurlarsa "cennete gideceklerine" inanıyorlar. Sonra da her türlü haksızlığın, haramın kapısını açıyorlar. Bunu anlamak mümkün mü? Ben inançlı biri değilim ama eğer inançlı olsaydım, "cehennem" cezasından korktuğumdan ya da "cennet" ödülüne göz diktiğimden değil, sırf "beni yaratanı utandırmamak, üzmemek için" dürüst olmaya çalışırdım. Bunların öyle kaygıları yokmuş gibi geliyor bazen bana. Benim anlayamadığım tuhaf bir inanma biçimleri var. Dindarların neyi nasıl yapacağını belirlemek ve yargılamak benim haddim de değil, hakkım da değil. Ama biri yüksek sesle ve kuvvetle "dindar olduğunu" söylüyorsa ... o zaman benim onu "kendi inancı ve kendi ahlakıyla" değerlendirme hakkım doğar. Dindar biri, dürüstlükten uzaklaşırsa ona sorarım, "bu nasıl dindarlık" diye, "hem kendini, hem senin gibi dindarları hem de seni yaratanı utandırıyorsun."

Bence Ahmet Altan, hakiki anlamda ateist veya agnostik değil. O, bazı Batılı filozoflar gibi Hıristiyan ilahiyatında tasvir edilen üçlü tabiata sahip, bedenlenebilen, insanın her türlü fiilinin salt İsa sevgisi'yle kabul edilebileceğini öngören; tabiata, hayata ve tarihe müdahil olmayan; sınıf ve din savaşlarında milyonların canına kıyılırken sadece seyretmekle yetinen; hak ve özgürlük arayışlarında, adalet taleplerinde O'nun adına doktrine edilmiş din engel olarak dikilen; aklı ve kalbi tatmin etmeyen; insanın ebedi varoluşsal sorularına cevap vermeyen bir tanrı ve din anlayışına isyan etmektedir. İnanmadığı tanrı "Allah'ı hakkıyla takdir edemeyenler"in tanrısıdır. Altan'ın hanif bir tarafı vardır.

Yazıya mesnet teşkil eden "ihale yasası"ndan hareketle belki ağır hükümlerde bulunduğunu düşünebilirsiniz, ama Altan haklı olarak "iman" ile "eylem" arasında tutarlılık beklemektedir. Siyaseti finanse eden, kamu bütçesini zarara uğratan ve her iktidar döneminde bir zümreyi haksız olarak zenginleştiren bu yasanın takıntısız geçmesi karşısında Altan şöyle demek zorunda kalmaktadır:

"Öyle aldırmaz davranıyorlar ki benim gibi biri bile sonunda Allah'a sığınmak zorunda kalıyor. Onlara şöyle demek istiyorum: İnandığınız Allah her yaptığınızı görüyor, her düşündüğünüzü biliyor. Bizden kurtulmanız zor ama velev ki kurtulsanız bile... O'ndan kurtulamazsınız."

Allah her şeyi gören, bilen ve her şeyden haberdar olandır. Allah'ın bilgisi dışında hiçbir şey cereyan etmiyor; ne varlık aleminde ne bizim hayatımızda. Eğer Allah tarihin bazı istisnai zamanları dışında olaylara müdahale etmiyorsa -ki tam İbrahim ateşe düşecekken, Musa ve halkı Kızıldeniz'de boğulacakken, bir avuç insan Bedir'de savaşırken müdahale etmişti- bizim özgürlüğümüzü ve irademizi sonuna kadar kullanmamızı murad ettiği içindir. Sorumluluğumuz haksızlıklara karşı durmak, kendimiz için istediğimiz şeyi başkaları için de istemek ve yeryüzünde hak ve adaletin tesisine çalışmaktır.

Ahmet Altan'ın yakındığı konular üç yüz senedir Müslüman dünyanın temel sorunudur. Bu sorunu akademisyenler değil, Peygamber duasına konu olan "iki Ömer'den biri" olmaya aday Ahmet Altan sınıfından sorumlu insanların, acısını yüreklerinde hissedenlerin İslam kelamı zemininde ele almaları gerekir, bu profildeki aydınlar soruna eğilmedikçe kendimize karşı saygımızı bile koruyamayız. Benim kanaatime göre, sorun şudur: Bilgilerimiz imana dönüşmüyor; imanımız davranışlarımızda tezahür etmiyor; iman ve amel birliğinden ibaret olan İslam asli tabiatımız haline gelmiyor. Soyut bilgi sahih iman için yetmediği gibi, soyut iman da salih amel için yetmez. Bu yüzden "Yapamayacağımız şeyleri söylemeye" (37/Saff, 2-3) başlıyoruz ve dinimiz bize neyi emrediyorsa aksini yapıp yine de dindar insanlar olarak geçiniyoruz.
Başlık: Gazze’den Darfur’a yol gider...
Gönderen: maxpayna - 08 Mart 2009, 12:43:57 ÖÖ 00


Gazze’den Darfur’a yol gider...
Ahmet Altan -

07.03.2009
 

Ben ikiyüzlülükten sıkılırım.
Kurnazlıklar bunaltır beni.
Onun için açık konuşalım.
Ve, bütün AKP’lilere ve dindar kardeşlerimize net bir şekilde soralım:
Gazze’de Müslüman çocukların öldürülmesi mi sizi o kadar öfkelendirdi yoksa o çocukları öldürenlerin Yahudi olması mı?
Ya da, “Müslüman, Hıristiyan, Ermeni, Yahudi, Mecuzi, Budist hiç fark etmez ben çocukların öldürülmesine karşıyım” mı diyorsunuz?
Gerçekten siz ne diyorsunuz?
Ne dediğiniz pek anlaşılmıyor çünkü.
Gazze’de küçücük çocukların öldürülmesine bu ülkede gösterilen tepki, bu toplumun bir vicdanı olduğunun işaretiydi.
Başbakan, o çocuklar için Davos’ta bütün diplomatik kuralları altüst eden bir çıkış yaptı ve hem dünyadan hem Türkiye’den büyük bir destek buldu.
Haklı bir çıkıştı ve hak ettiği alkışı aldı.
Peki, ne oldu “Davos fatihi” kahraman başbakana?
Niye Darfur konusunda suspus şimdi?
Darfur’da üç yüz bin insan öldü.
Binlerce çocuk var ölenlerin arasında.
Üstelik o çocukları sadece öldürmediler.
Aşağılıkça bir de ırzına geçmişler çocukların.
Nerde peki sizin o gökgürültüsü gibi patlayan vicdanınız?
Darfur’da Müslüman çocukların ırzına geçip öldürenlerin de Müslüman olması mı sizi böylesine suskun kılıyor?
Müslümanları Müslümanlar öldürürse ses çıkarmayacak mıyız?
Bir an durun.
Ve, kendinize bir sorun.
Eğer Darfur’da o çocukların ırzına geçip öldürenler Müslüman değil de Yahudi olsaydı böyle sessiz mi kalacaktınız gene?
Bunun cevabını kendinize verin.
Kendinize verin bunun cevabını.
Gerçek cevabın ne olduğunu hepimiz biliyoruz, değil mi?
Biliyoruz ki o Müslüman çocukları öldürenler Müslüman olmasaydı yeri göğü inletirdik.
Bu, ikiyüzlülük değil mi peki?
İkiyüzlü bir vicdan olabilir mi?
Başbakan da, Meclis başkanı da, başbakanı destekleyen partidaşları da, Gazze için ayağa kalkan dindarlar da aslında “ölen çocuklar” için üzülmemiş miydi yoksa?
Çocukları bahane mi etmişlerdi?
Meclis Başkanı Köksal Toptan, “Sudan devlet başkanı, seçilmiş biri” diyor.
Eeee, ne olacak?
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?
“Seçilmek” insanlara cinayet serbestîsi mi veriyor?
Seçildikten sonra istediğini öldürtebilir misin?
Çocukların ırzına geçmek serbest mi seçilmişlere?
Bu nasıl bir savunma?
Bir söyleyin bana ne olur, Gazze’de mazlumu tutanlar neden Darfur’da zalimi tutuyor?
Sudan’da Arap Müslümanlar, Afrikalı Müslümanları öldürüyor.
Bunun için “Cancavit” denilen milis örgütleri kuruyorlar, bu milisler Afrikalıların köylerini basıyor, kadınlarla çocukların ırzına geçiyor, öldürüyor, evleri yakıyor.
Desteklediğimiz insanın yaptırdıkları bunlar.
Bütün bu yapılanları destekliyor musunuz gerçekten?
Çocukların ırzına geçsinler mi?
İnsanları öldürsünler mi?
Köyleri yaksınlar mı?
Bu yapılanların aynısını Yahudiler yapsaydı destekleyecek miydiniz?
Vicdanımızın verdiği hüküm, zalimin dinine göre değişiyor mu?
Zalim Yahudileri lanetliyor ve zalim Müslümanları alkışlıyor muyuz?
Peki, ya ölen çocuklar?
Gazze’deki çocukların yardıma ihtiyacı var.
Darfur’daki çocukların da yardıma ihtiyacı var.
Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i savunmak, onun yargılanmasını önlemeye çalışmak, Darfur’da daha fazla çocuğun ölmesi demek.
Gazze’deki çocukları kurtarmak için ayağa kalkan başbakan, neden Darfur’daki çocukları ölüme gönderen bir adamı savunuyor?
Bunun mantıklı bir cevabı var mı?
Yoksa bunun, utandıracak kadar “mantıklı” bir cevabı mı bulunuyor?
Sudan’da çıkarları olan Çin de El Beşir’i çok “mantıklı” bir hesapla destekliyor.
Bu “mantık” biraz içinizi bulandırmıyor mu?
Gazze’de çocukları savunanlar, Darfur’da çocukları öldürenleri savunuyorlarsa, o zaman “vicdandan” değil “hesaptan” söz etmemiz gerekiyor.
Çocukları “hesaplarımıza” alet mi ediyoruz?
Niye yapıyoruz bunu?
Vicdanlı ve dürüst olmak, “hesaplı” olmaktan iyidir bence.
“Hesap” insanı makam sahibi yapar da, “vicdan” daha önemli bir işe yarar, insanı insan yapar.


kaynak (http://taraf.com.tr/makale/4363.htm)
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Qani - 08 Mart 2009, 06:22:16 ÖS 18
Alıntı
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?

bunlar bizim ülkemizde vakai adiyeden sayılıyor.
onun için gerek başbakan gerekse cumhurbaşkanı e haliyle meclis başkanı büyük bir muhabbet besliyorlar...tabii işin içinde birde ticaret ekleniyor ve tadından yenmiyor artık...

bakıyorsunuz dünyada ne kadar yasaklı, üçkağıtçı, soykırımcı, dolandırıcı varsa hükümet onlarla beraber...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 08 Mart 2009, 10:38:59 ÖS 22
Alıntı
Seçilmiş birisi, silahlı milis örgütleri kurup onları ordu desteğinde köy baskınlarına göndererek yüz binlerce insanı öldürtebilir mi?

bunlar bizim ülkemizde vakai adiyeden sayılıyor.


hakikaten qani
bu bir yerden tanıdık geliyor bize...!!!
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 09 Mart 2009, 01:01:34 ÖÖ 01
Ahmet Altan bu yazısını beğenmedim,direk olaya zıplamış,işaret ettikleri doğru olabilir ama yön konusunda isabet edememiş,müslümanları genelleme yaparak  yargılamaktan aldığı zevki böylesi bir konuya bulaştırması hoş değil,doğru söz söleyeni takdir etmek gerekir ama sapı samanı birbirine karıştırdığında ise yutkunmamak şartı ile.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 09 Mart 2009, 07:31:25 ÖS 19
Alıntı
erbaiin
Ahmet Altan bu yazısını beğenmedim,direk olaya zıplamış,işaret ettikleri doğru olabilir ama yön konusunda isabet edememiş,müslümanları genelleme yaparak  yargılamaktan aldığı zevki böylesi bir konuya bulaştırması hoş değil,doğru söz söleyeni takdir etmek gerekir ama sapı samanı birbirine karıştırdığında ise yutkunmamak şartı ile.

sayın erbaiin yazar da haklı ama....
evet müslüman kesim içinde duyarlı olan olmayan vs farklılıklar olabilir
ama dışarıdan bakıldığı zaman farklılıklar değil kitle ele alınır
nasıl biz buradan konuşurken solcular komünistler..vs diyerek ötekini genel değerlendiriyor isek
ötekiler de müslümanları cematçisi siyasetçisi radikali ılımlısı hepsini ortak değerlendiriyor.

kaldı ki ;
neden filistin konusunda aşırı duyarlı müslümanlar dünyanın diğer beldelerinde olan zulme 3 maymunu oynarlar ?

alın size darfur.
yıllardır duyarım darfurda bişeyler oluyor ama bilgim yok kim kime ne ediyor
tek bildiğim green day klibi olmuştur
mtv de izlediğim türkçe alt yazılısını bulamadım burdan buyrun : TIKLAYINIZ (http://www.dailymotion.com/search/Green_Day/video/x2fi97_green-dayworking-class-hero_music)

biz zulme karşıyız her kimden gelirse gelsin her kime yapılırsa yapılsın ama biraz sorun var gibi...!!!
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 09 Mart 2009, 10:23:12 ÖS 22
yazarın hakkını gasp etmeye çalışmıyoruz bunu belirtelim :) fakat,dikaktinizi çekerim sıradan bir halkevi'nde yada sendikadada oturup,pos bıyıklarıyla oynayan bir  solcu ve türevlerinden bahsetmiyoruz,ahmet altan dan bahsediyoruz,icabında askeriyenin ilah kabul edildiği bir ülke de ordunun paşasına haddini bilderebilen,delikanlı bir kalemden bahsediyoruz,düşmanlarının bile rakiplerine gol atmak için kaleminden medet bekledikeleri bir adamdan bahsediyoruz,cesurca çıkışılarıyla bütün türkiyenin gözünde bir anda konumunu yukarlara çeken bir kalemden bahsediyoruz,her şeyi bu kadar cesurca yzamasını bilen birinin böylesine bir hata yapması kabul edilemez.Altan bu ülkenin insanlarını,onların sosyal/siyasal/inanç yapılarınını en iyi bilenlerden biri olma iddiasında iken yukarda ki yazısı bana göre bir tezat oluşturmuş bahsettiğim özelliklerine.

Evet darfurda bir zulum yaşanmıştır bunu kimsenin inkar ettiği yok fakat bunu kimlerin nasıl kabul ettiğini de dikatli anlamak gerekir,ahmet altan   müslümanlarA -yakıştırdığı tarif ile- "hesapçı" diyebilmesi için kuvetli dayanağı olması lazım değil mi,en basitinden birisini bile itham ettiğimizde elle tutulur adamakıllı deliller sunmanız isteniyor ken koca bir kitleyi hiç parantez açma gereği bile görmeksizin bütün "dindar kardeşlerini" gümbürtüye  götürmesi akıl karımıdır...altan burda dindar kardeşlerini neye dayanarak itham ediyor,meclis başkanının ağzından çıkan politik cümlelerle mi..yada davos sonrası  yapılan bir kaç ucuz siyasi reklamalrla mı..? bunlar yakışık almıyan şeyler...

şunuda karıştırmamk lazım,el beşiri savunmak ve darfurda ki cinayetleri göz ardı etmek farklı -el beşir üzerinden bir takım emperyal faaliyetlere zemin hazırlanmasına karşı çıkmak farklı şeylerdir.,burda müslümanlara ithaf edilen suç eğer uluslar arası ceza mahkemesinin eli ile bir takım zorlama ve dayatmalara zemin hazırlamasına nedenitiraz ettiği ise bu müslümanlar için şeref vericidir.

El Beşir savunuluculuğu yapılmayacak kadar şaibeli bir insandır,bunu inkar eden yok,hasan turabiye yaptığı baskıyı hepimiz biliyoruz,ama UCM'nin verdiği karar ve onun bağlamında bazı beklentiler içerisine girecek olan ülkeleri görmezden gelmekte çok dürüstçe değil,bunuda görmek lazım,eğer bunu fark etmek bunca ithama sebeb ise onada diyecek bişi yok :)



kim olursa olsun zalime karşı mazlumun yanında sloganı kimilerince anlamını yitirmiş yada bazı kurumların elinde eskimiş gibi görünse de ben eminim ki (ahmet altanda emin olsun) halaa  bu ülkede  mazlumalar için tasa eden,zalimden çıkarsız nefret edenler var...haa bide darfura neden sahip çıkılmıyor sözüünü söyleme hakına en çok kimin sahip olduğuda önemlidir,komşu coğrafyalarda meydana gelen zulumlere en cok kimlerin tepki verdiğini de şöyle bi düşünmeli değilmiyiz?

ALLAH ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükm edesin diye sana kitabı hak ile indirdik;hainlerden taraf olma {nisa-106} ayetine iman edişimiz bu genellemeye kurban edilmemiz için yeterlidir.

nedendir bilmiyorum ama  sol cenahtan birisinin bu tarz genellemeler yaparak müslümanalra laf atttığını görünce direk aklıma başbağlar gelir,hade bizi anladık biz müslümanalr hep böle işimize geldiği gibi yapıyorduk madımağı da biz yakmıştık,bu barbarlığı yaparken arkamıza bile bakmamıştık bir an için bunu kabul kabul ettiğimizi düşünelim iyi ama siz niye bunu yapıyorsunuz ki :) bu kadar objektif ve bu kadar adaletli iken  nasıl olduda başbağları görmezden gelebildiniz..? henüz ahmet altan yada onun düzeyinde bir yazardan bu konu hakında delikanlıca bir yazı okumadığımı da belirtmeliyim..

evet maxpanya bir sorun var ama bu sorun özelde müslümanalara mal edilemeyecek kadar hassas ve herkesi eşit değerde sorumlu kılan bir sorun var.

selam ile.

Başlık: Ynt: Gazze’den Darfur’a yol gider...
Gönderen: maxpayna - 30 Mart 2009, 10:54:37 ÖS 22
Alıntı

Gazze’den Darfur’a yol gider...
Ahmet Altan -

kaynak (http://taraf.com.tr/makale/4363.htm)

ahmet altan gazzeden darfura yol göstermişti
lakin cevabını unuttum... saolsun serender hatırlattı
ahmet altana cevaben ;


Darfur'dan Gazze'ye Sanal Bir Yol 
    
Cuma, 13 Mart 2009
Fazlı Kayaduman


Image  Ahmet Altan,07.03.2009 günü “Taraf Gazetesi”ndeki  “Gazze’den Darfur’a yol gider…” başlıklı yazısında;
  ”Gazze katliamı” için seslerini yükselten ”İslami kesimin”Darfur’da  ki cinayetler karşısında sessiz kaldıklarını,dile getirip;Müslümanları”Çifte standartlıkla” itham ediyordu.
 
  Söz konusu ithama cevap vermeden önce,Darfur’da ki sorunun içyüzünü bilmemiz gerekiyor.

  Bilindiği üzere ”Sudan” 2,5 milyon km2 yüzölçümü ile  Afrika’nın en geniş ülkesi.41 milyon nüfusunun, % 95’i  Müslüman,% 2’si Animist ve %3’de Hıristiyan.Fert başına düşen GSMH 2500 Dolar. İslam Hukuku ile yönetilen bir ülke…

  Darfur, ülkenin güneyinde;Hıristiyan ve Animist’lerinde yoğun olduğu bir bölge…
 Bu bölgeyi önemli kılan,burada zengin “doğalgaz ve petrol” yataklarının bulunmasıdır.Malum olduğu  üzere bir yerde petrol varsa;orası, "ABD ve Batı’nın ilgi alanı” demektir..!ABD, bu bölgeyi Sudan’dan ayırıp,”Hıristiyanların egemenliğinde bir devlet kurma” çabası gütmektedir.

  ABD,bu bölgede ki Hıristiyan ve Animist’lerden iki gerilla örgütü kurdurtmuş!Ve onları silah,techizat ve  parasal olarak desteklemektedir..! Bu örgütlerin biri “Sudan Kurtuluş Hareketi” diğeri “Adalet ve Eşitlik Hareketi”dir.Bu gerilla hareketleri yer yer hükümet güçlerine baskınlar düzenlemekte ve ağır zayiatlar verdirtmektedir.Ve çoğu zamanda, Müslüman köylere baskınlar düzenleyip katliamlar yapmaktadırlar!   

  Çaresiz kalan Müslüman halkta,bunların saldırılarına karşılık vermek için yeni milis güçler oluşturdular.Bu dağınık milis güçler,”Cancevid” adı altında bir araya geldiler.

  Geniş bir vaha olan,500.000 km2 lik bu bölgenin,hükümet güçlerince kontrol altında tutulması oldukça güç! Dolayısı ile Hıristiyan ve Animist’lerin gerilla örgütleri ile Müslümanların “Cancevid” milis güçleri arasında kanlı çatışmalar eksik olmamaktadır.

  Oynadığı oyununda başarılı olamayan ABD,söz konusu gerilla örgütlerini, kurdurtan, silahlandıran, destekleyenin kendisi olduğunu unutmuş gibi,Sudan yönetimine ültimatom üzerine ültimatom yağdırıyor;

  “Cancevid milislerinin belirlenen bir tarihe kadar yakalayıp silahsızlandırılmasını” istiyor.  Bu geniş vahada bu talebi yerine getirmek zaten olası değil…

  Onbinlerce insan komşu ülke “Çad”ta,mülteci durumunda.Ayrıca “açlık ve sefalet” diz boyu! Bu olaylarda, sefaletin tuzu-biberi olmakta…!

  Gelelim Ahmet Altan’ın ithamına…

  İthamın gerekçesi,CNN’de yapılmış bir mülakatin içeriği…

  Şöyle ki,  kendisiyle  mülakat yapılan asker,ifadeye göre; sıradan bir vatandaşken, Darfur sokaklarında   bir gün bir cemse ile kaçırılıyor! Zorla askeri  eğitim yaptırılıp, asker yapılıyor! Köylere götürülüyor, evler  yaktırılıyor,insanlar öldürtülüyor! Hatta,”Küçük kız çocuklarının ırzına geçmesi için” zorlanıyor..!
  Söz  konusu, İddaya göre;

  Bunu yaptıran kim?
 İslami yönetime sahip “Sudan",devletinin başkanı, Ömer El-Beşir’in askerleri…
 
  Bu mülakatı nakleden kim?
 Meşhur CNN televizyonu.

  CNN kim?
 Sahipleri Siyonist olan ve siyonizmin borazanlığını yapan bir televizyon.”Gazze katliamın”da haberlere   ambargo uygulayan,o meşhur Tv.

  Mülakatı yapan kim?
 Nic Robertson,adlı Siyonist Tv’nin muhabiri.
 Evet..

  Ne de tanıdık,aşina olduğumuz senaryolar.
 Tam,”Made in USA and Made in EU.”
 
  Mülakat kendi içinde çelişkilerle dolu;

 a) Bir kere bölgede çatışanlar, Ordu birlikleri değil,Hıristiyan ve Animistlerden oluşan
gerilla hareketleri ile Müslüman milislerden oluşan,“Cancevid” hareketidir.

 b) Sokakta yürüyen sıradan bir vatandaş,neden zorla kaçırılıp asker yapılsın..?
 Olayın ardında ki “Saik” ne olabilir?Her “Sudan” vatandaşı belli bir yaşta asker olur.Daha fazla askere  ihtiyaç duyulduğunda, asker arttırmanın normal yolları var.Askerlik süresi uzatılır v.s.
 Akıl mantık dışı bir senaryonun “uçuk” ifadeleri!

 c) Bu askerlere zor kullanarak,”Küçük kız çocuklarının ırzına geçmesi sağlanıyormuş..!”Ama bir  resmi devlet,böyle bir şeyi neden yapsın? Ne kazanacak..?  Bunu yapmakla ne elde edecek..?       Sıradan,manyak,ruh hastası veya sarhoş biri, yaparsa; bir yere kadar anlaşılabilir.
  Ama resmi devlet, nasıl yapar, yaptırır?

  Üstelik,”Sudan”da “İslam Hukuku” uygulanıyor.İslam’a göre “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar....”Yani babası,Hıristiyan’da olsa,Putperest’te olsa,”çocuk müslümandır”.İslam’a göre böyle bir suçun cezası çok ağırdır!

  Hatta, böyle bir suçu sabit olana “hayat hakkı” tanınmaz..!
  Herhalde şöyle deniyor olsa gerek..! Sudan ordusu,önce böyle bir suç işliyordu.
Daha sonra   kendilerine  (bu suçun cezası olarak)  “Kısas” cezası uyguluyorlardı..!
Ve sonuç olarak; böyle mülakatlarla , böyle ifadelerle;

  Siyonistlerin ne çirkin senaryolar çevirmekte olduğunu görmüş oluyoruz..!
 Bir de “Gazze Katliamı” ile mukayese ediliyor.
Gazze’de 22 gün boyunca dünyanın gözleri önünde,yer yer canlı yayında siyonistler, bombalaya bombalaya katliam yaptılar..!
Hangi insaf,hangi merhamet,hangi insanlık böyle bir mukayeseye olumlu bakar!?

  Tabii ki Darfur’da da bir “dram” var !
  Bu dramın da müsebbibi,katliamların baş sorumlusu,büyük şeytan,lanetlik varlıkların oyuncağı ABD’dir!
Nerede kan,katliam,namusa saldırı varsa ;(er-geç öğreniliyor ki (istisnası çok az)) orada ,ABD var! Batı var! Taşeronu İsrail var !

  Katliam,cana kıyma,namusa saldırı; Müslümanlıkla zıt şeylerdir.Bunlar varsa işin failliğinde, Müslüman orada yok demektir.Müslüman bir olayda failse, bunlar yok demektir.Birincisinin varlığı, ikincisinin “Müslüman olma” sıfatını yok eder.Velev ki o sıfatı ısrarla kullanıyor olsa dahi…

  Sayın Ahmet Altan “Gazze’den Darfur’a yol gitmez ..”

  Birilerini kendine benzetme,kendi suçunu örtme psikolojisi ile; sun-i,yapay,sanal bir yolla Darfur’u Gazze ile irtibatlandırmaya çalışıyor,Siyonistler.Yani, tersine”Darfur"dan "Gazze"ye sanal bir yol kurulmaya çalışılıyor.

  Böyle çirkin bir senaryonun “figüranı”olmayın! Biz bu oyunu çok gördüğümüz için,farkında olmamamız mümkün değil..!  Yutmayız, bunların fiillerini yerli temsilcilerinden tanırız…

  Rabbim hidayet,nusret,feraset,nasip etsin.

KAYNAK (http://www.islamigundem.com/yazarlar/fazli-kayaduman/2427-darfurdan-gazzeye-sanal-bir-yol.html)
Başlık: Delikanlı adamdan bir kaç soru..
Gönderen: erbaiin - 16 Nisan 2009, 04:39:08 ÖS 16
12 Eylül niye kötüydü peki?

Önce en basit kuralları sıralayalım.

Dürüstlük iyidir.

Açıklık iyidir.

Netlik iyidir.

İkiyüzlülüğe tenezzül etmemek iyidir.

Kaypaklığa, kayganlığa kaçmamak iyidir.

Bunlarda anlaşıyor muyuz?

Anlaşıyorsak devam edelim.

Askerî darbelerin her türü alçaklıktır.

Kendi halkına silah doğrultmak ihanettir.

Bunda anlaşıyor muyuz?

İşte burada bir sessizlik oluyor.

Kendine "sol" diyen, kendine "aydın" diyen, kendine "yazar" diyen insanların bir kısmında bir kayganlık ve kaypaklık beliriyor bu noktada.

Sizi bilmem ama bende bir tür iğrenti duygusu yaratan bir kaypaklık bu.

"Ergenekon" meselesi ortaya çıktığından beri ortalık iyice bir kaypaklaştı.

Çünkü Ergenekon dediğiniz şeyin ana damarı darbecilik.

Ergenekon'u savunmak için kıvranıp duran bu "solculara, yazarlara, aydınlara" açıkça, net bir şekilde sormalıyız.

Darbe konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bir askerî darbeden yana mısınız?

Değil misiniz?

12 Eylül'ü "lanetleyen", 12 Eylül'de acı çekmiş çok insanda darbe heveskârlığı görmek insanı şaşırtıyor.

Bunlar ya mazoşistler...

Ya da "12 Eylül'de solcuları astılar, o kötüydü, bu sefer dindarları, Kürtleri, demokratları asacaklar, o iyi" diyen ikiyüzlü, aşağılık, vicdansız bir inanışları var.

Sanırım "darbe" konusunda bir türlü açık konuşamamalarının arkasında, "bunun nasıl aşağılık bir iş olduğunu fark eden" bir düşünceyi hâlâ içlerinden silememiş olmaları yatıyor.

Yakında o "düşünce kırıntısından" da kurtulup maskelerini iyice atarak yüzlerini bize gösterirler.

O güne kadar onlara sormalıyız.

Darbeden yana mısın, değil misin?

Darbeden yanaysan, yap darbeyi.

Cezası neyse çekmeye de razı ol.

Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.

Yok, "darbeye karşıyım" diyorsan, o zaman Ergenekon'u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.

Ergenekon'la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun?

Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?

Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları "lahikaları", fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden'in ve Balbay'ın günlüklerini, İlhan Selçuk'un "paşaya" söylediklerini, Manisalı'nın General Ersöz'e tavsiyelerini, rektörlerin "hemen harekete geçelim" önerilerini nasıl açıklıyorsun?

Ne bunlar sence?

Oyun mu?

Eğlence mi?

Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM'cilerin Güneydoğu'da öldürdükleri insanlar "hayal" mi?

O kuyulardan çıkan kemikler ne?

"Darbeye karşıyım" diyorsan ve Ergenekon'u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?

Kıbrıs'ta yapılanlar hakkında, "oğula babasını öldürtecek" beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?

Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?

Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun?

Niye Ergenekon'u savunuyorsun?

Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun?

Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?

Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?

Çok mu sevineceksin?

O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana "solculuk" gibi mi gözüküyor?

Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?

Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?

Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?

Biliyorum var birkaç tane ama onlar da "lanetliler" arasında çoktan yerlerini aldılar.

Onların arasına mı katılmak istiyorsun?

Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen daha da önemlisi kendine "insan" diyen biri için "darbeyi desteklemekten" daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.

"Ben AKP'ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum" demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.

AKP'ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama "halk benim seçtiğim partiyi seçmez onun için darbe olsun" dersen küçük bir Kenan Evren olursun.

Oluyorsun da.

Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece "işbirlikçisin", darbecilerin peşinde "paşam, paşam" diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.

"Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar", bunu mu istiyorsun?

Sen buna "solculuk" mu diyorsun, sen buna "sanatçılık" mı diyorsun, sen buna "ilericilik"mi diyorsun?

Bunlar ilericilikse, "rezillik" nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?

TARAF/Ahmet Altan
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: narcicegi - 07 Mayıs 2009, 09:25:30 ÖÖ 09
Katliam ve barış

 Yaklaşık kırk senedir terörün her türünü gördük bu ülkede.

Ama böylesini hiç görmedik.

Bir köyün insanlarının toptan imha edildiğine, bir baskınla çoğu çocuk ve kadın 44 kişinin soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğüne hiç tanık olmadık.

Rastladığımız her türden şiddeti aşan bir şiddetle ve terörle karşı karşıyayız.

Üstelik sadece Türkiye’yi değil dünyayı da şaşırtan bu vahşetin nedeni “etnik çatışma” ya da “ideolojik mücadele” gibi isimleri olan, kökleri derine uzanan bir savaş değil.

“İki ailenin” anlaşmazlığı.

Bu katliam, “devletin şımarttığı” korucuların zıvanadan çıkmasıyla açıklanacak gibi değil.

O da önemli bir neden ama böylesine insanlık dışı bir merhametsizlik için daha başka açıklamalara da ihtiyaç var.

Sanırım, yirmi beş yıldır süren savaş, “ölüm ve hayat” kavramlarını derinden sarsıp altüst etti.

Zihinsel iklim zehirlendi.

İnsanların “Kalaşnikovla” sokaklarda dolaşmasının normal karşılandığı, her gün çatışma haberlerinin geldiği, köylere sürekli tabutların gönderildiği bir iklimden söz ediyoruz.

Korucular için gidip bir yerlerde çatışmaya girip adam öldürmek ya da ölmek sıradanlaştı.

Ölümle bu kadar haşır neşir olduğunuzda hayatın ve insanın değeri yok olur.

Ölmek ya da öldürmek doğallaşır.

Öldürme alışkanlığı kaçınılmaz olarak vicdanı ve merhameti törpüler, eksiltir, sonunda tümüyle ortadan kaldırır.

İhtiyar nineleri, hamile kadınları, üç yaşındaki bebekleri makinelilerle tarayabilmek için bütün insani değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekir.

Öldürme alışkanlığı, “kendi halkına ihanet ettiği” duygusuyla birleştiğinde, ortaya herkesten ve her şeyden nefret eden, kendini küçümsediği için herkesi küçümseyen, hayatı ve insanı yok sayan bir canavar çıkar.

Bu toplum için asıl büyük tehlike bu “canavarlaşma” işte.

Binlerce korucu var Güneydoğu’da.

Çoğunun haraç ve uyuşturucu işine de girdiği söyleniyor.

Cinayetlerine göz yumuluyor.

Sonunda her şeyin yapılabileceğine, her şeyin mümkün ve mubah olduğuna inanan bir vahşilikle karşılaşıyorsunuz.

Savaş sadece korucuları zehirlemedi elbette.

Savaş tüm toplumu zehirledi.

Öldürme, yok etme, intikam alma, cezalandırma isteği bu toplumda neredeyse herkesin içinde barınıyor.

Herkes bundan payını alıyor.

Ben, bir pusuda on beş askerin öldürülmesinden söz ederken sevinçle gülüveren Kürt gördüm.

Ben, munis munis konuşurken söz Kürtlere geldiğinde “hepsini öldürmek gerektiğinden” bahseden Türk gördüm.

Onlar da bu canavarlığın parçası olmuşlardı.

Susurluk, Ergenekon, JİTEM, faili meçhuller, mayınlı PKK pusuları, baskınlar, çatışmalar, darbe girişimleri, sonunda toplumu bir cinnetin eşiğine getirdi.

Mardin’deki son katliam, o cinnet eşiğinin de aşıldığını gösteriyor.

“Aile anlaşmazlıkları” kırk dört ölüyle sonuçlanıyorsa, diğer “anlaşmazlıklar” nelere yol açar, bir düşünün.

Bu toplum, “savaş yorgunluğunu” bünyesinde hissediyor artık, o vahşi yorgunluk ruhumuzu parçalıyor, lokma lokma ediyor, merhametimizi, vicdanımızı, insafımızı kemiriyor.

Savaş kötüdür, bunu herkes bilir.

Ama daha kötüsü, savaşın insanın “ruhuna” yerleşmesi, öldürmenin sıradanlaşmasıdır.

Biz o aşamadayız.

Bu noktada kendimizi durduramazsak, barışı bulamazsak cinnet tırmanır.

Hasan Cemal, Milliyet gazetesinde çok başarılı bir gazeteciliğe imza attı, PKK’nın şu anki lideri Karayılan ile görüştü.

Karayılan barışçı mesajlar veriyor.

Gerçi o barışçı mesajlar verirken “PKK’nın yerel kadrolarının” mayınlı pusularla asker öldürmeyi sürdürmesi barıştan ziyade cinnete hizmet ediyor ama gene de Karayılan’ın “silahın artık işe yaramayacağını” söylemesi önemli bir gelişme.

Dünyanın savaş istediği zamanlar oldu.

Şimdi dünyanın barış istediği bir dönemdeyiz.

Bundan yararlanmayı bilmeliyiz.

Karayılan, “İmralı’yla konuşun, o olmazsa bizimle konuşun, o olmazsa DTP ile konuşun, o da olmazsa bir âkil adamlar heyeti kurun onlarla konuşun” diyor.

Artık “birileriyle “konuşmak gerekiyor.

Bir Kürt Konferansı’nın hazırlıkları yapılıyor.

Silahları bir süreliğine susturmak barışa hizmet eder.

Hükümet daha kararlı davranırsa, PKK “yerel güçlerine” hâkim olmayı öğrenirse bir barış iklimi yaratabilir, karşılıklı konuşabilir, bu korkunç ve acılı savaşı durdurabiliriz.

Aksi takdirde bu cinnet hepimizin ruhunu esir alacak.

“Aile anlaşmazlıkları” katliamlara dönüşecek.

Mardin, bunun ilk işareti.

Umarım kırk dört insanın kanı, gittikçe daha doğal bulduğumuz bu cinnet uykusundan bizi uyandırır.

TARAF
 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: siyahî - 10 Mayıs 2009, 06:55:04 ÖS 18
Soranın da anasını

Çimen kokusuna karışmış bir deniz kokusu sabahın serinliğinde bütün sahile yayılmıştı, çimlerin üstü bembeyaz papatyalarla kaplıydı, erguvan ağaçlarının eflatunumsu çiçekleri yapraklarına ayrılıp havada uçuşuyordu, ortancalar kabarmıştı, bahçe çitlerinden mor salkımlar sarkıyordu, kaldırım kenarlarında narin gövdeli leylak ağaçları dizilmişti, manolyalar tomurcuklanmıştı.

Bir neşe, bir işve, bir aşiftelik sinmişti sabahın ışığına, kokuları, çiçekleri, renkleri, cilvesiyle bahar, “gel, gel” ediyordu.

Ben gazeteye gidiyordum.

O öfkeli Kazak Abdal’ın sesi dolanıp duruyordu içimde.

“Gazetenin de anasını...”

Onun o hergele öfkesi, sabahın sevincine, içimin coşkusuna, işe gitmenin kızgınlığına pek bir denk geliyordu.

“Kazak Abdal nutkeyledi,

Cümle halkı ta’neyledi

Sorarlarsa kim söyledi,

Soranın da anasını...”

Gazeteye gelip bilgisayarımı açtım ki...

Ooo, Kazak Abdal kaç para, Türkü Kürdü ağızbirliği etmiş bana sövüyor.

Ne olmuş?

“Barış olsun” demişim.

Barışın da anasını...

Çocuklar ölüp duruyor ya bu diyarda, ben de ölmesinler istiyorum.

Artık iyiden iyiye çıldıran bu iki halk barışsın, savaş bitsin, çocuklar güzel, mutlu bir hayat yaşasın istiyorum.

Her zaman böyle olmaz ama dışarıda bahar doludizgin koştururken panjurları inik bir odada çalışmak beni bunalttığından olsa gerek ben bir kızdım.

Bir sövdüm

Ölmesin diyenin de anasını...

Babamın muhteşem bir sözü vardır, “savaş kârlıysa savaş olur, barış kârlıysa barış olur.”

Artık barış daha kârlıydı ve kaçınılmaz olarak barış olacaktı.

Ama birileri için hâlâ “savaşın” kârı da sürüyordu.

Savaşın da anasını...

Barışa engel olmak isteyenlere bir bahane vermemek, bir an önce barışı sağlamak için bazı “jestler “yapılması gerektiğini söylemiştim, “Erdoğan’ın barış için geldiği 2005’te Diyarbakır’dan kovalanması iyi olmamıştı” demiştim, “PKK silahlı militanlarını sınır dışına çekerse savaş isteyenlerin bahanesi kalmaz” demiştim...

Aman Allahım, ne “Tayyipçiliğim, ne hükümet yandaşlığım, ne pasifistliğim”, hatta Kemalist kardeşlerim üzülecekler ama “ne Kemalistliğim” kalmıştı.

Türkler de öbür yandan yüklenmişti.

Onlara göre de “hain, Kürt âşığı, vatan ve bayrak düşmanı”ydım...

Vatanın da anasını, bayrağın da anasını...

“Deli miyim ulan ben” diye düşündüm.

Sanki “barışı getirmek” gibi bir görevim vardı da görevimi iyi yapmamıştım.

Kürtlerin de Türklerin de derdi birdi, “barış olacaksa olsun ama ne yapılacaksa öbürleri yapsın.”

Kürt çocukları “biz silahı bırakmayız” diyorlardı.

Silahın da anasını...

Barışmak bu kadar ağırınıza gidiyorsa barışmayın.

Öldürün birbirinizi.

Bana ne?

Ben zaten ihtiyarım, kendiliğimden öleceğim, bu konuda hiç yardıma ihtiyacım yok.

“Ama gençler yaşayacaklar, iyi yaşasınlar, mutlu yaşasınlar” gibi manasız bir takıntım var.

Takıntının da anasını...

Bazıları da beni “gazeteyi almamakla” tehdit ediyordu.

İstanbul karşımda öyle nazlı bir kadın gibi serilmiş yatıyor, ağaçlar yaprak yaprak, deniz serin bir mavi, sahiller kıpırtılı, çiçekler çıldırmış.

Almayın gazeteyi.

Alıp da bana mı iyilik yapıyorsunuz?

Hoşunuza gitmiyorsa, işinize yaramıyorsa almayın gitsin.

Bırakın batsın.

Batmayan gazetenin de anasını...

Kim kime iyilik yapıyor?

Siz mi bana?

Ben mi size?

Kim söyledi size benim bir gazete çıkarmaya mecbur olduğumu, Allahın emri değil ya bu, batırırız gider canına yandığımın gazetesini, gazete çıkartacağım diye mevsimleri pencereden seyredeceğim, bir de beni tehdit edeceksiniz.

Bu gazete benim değil, bu gazete kimsenin değil, bu gazete onu kim alıyorsa onun, beğenmiyor musunuz, sevmiyor musunuz, hoşunuza gitmiyor mu, bırakırsınız batar.

Gider tehdit edecek başka birini bulursunuz.

Ne fikirlerimi söyleyeyim diye bir derdim, ne gazete çıkartayım diye bir ihtirasım, ne de okuyucular tarafından tehdit edileyim diye bir arzum var.

Dostsak dostuz.

Değilsek değiliz.

Barış istemiyorsanız...

Barışmayın.

Savaşmak istiyorsanız savaşın...

Barışın da anasını, savaşın da anasını...

Gazetenin de anasını...

Dışarıda bahar var...

Baharın da anasını...


Ahmet Altan - 10.05.2009  
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 10 Mayıs 2009, 08:16:24 ÖS 20
yazık olmuş anasına  :D

bi dünya malzeme var..hayrlı işler
Başlık: Genelkurmay’a soruyorum.
Gönderen: erbaiin - 13 Haziran 2009, 02:35:37 ÖS 14
Önceki gün polisler geldi.

Başar Arslan’ı buldular.

Savaş Arslan’la birlikte Alkım Yayınları’nın ve Taraf Gazetesi’nin sahibi Başar.

Bir tutanak imzalattılar.

Tutanakta şöyle yazıyordu:

“Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nın 10.06.2009 tarih ve 2009/406-259 soruşturma sayılı yazısı ile ALKIM Basın yayın Tic. LTD. Şti. (Taraf Gazetesi) sahibi Başar Arslan adına kayıtlı olduğu belirtilen ancak fiilen kimin tarafından kullanıldığı bilinmeyen 0533...... numaralı hattın kim tarafından kullanıldığı tespit edilerek, bu şahsın 24.06.2009 tarihinde ifadesine başvurulmak için Genelkurmay Başkanlığı Askeri savcılığında hazır bulunmasının aksi halde zorla getirileceğinin tebliği...”

Alkım Yayınları zamanında, numaraları birbirini takip eden bir seri telefon almış.

Bu telefonlar Arslan ailesinin fertlerine ve şirket yöneticilerine dağıtılmış.

Polisler geldiğinde Başar o numaranın kime ait olduğunu çıkartamamış hemen.

Ama sonra anlaşılmış ki bu numara aileden bir “hanıma” ait.

Genelkurmay, Taraf Gazetesi’nin sahiplerinin ailesinden bir hanımı izliyor.

Siyasetle hiç ilişkisi bulunmayan genç bir hanım bu.

Bana sorarsanız, tam anlamıyla bir rezaletle karşı karşıyayız.

Birincisi, o telefonların hepsi Alkım Şirketi’nin.

Taraf Gazetesi ise Alkım Şirketi’nin sahipleri tarafından kurulmuş başka bir şirket.

Tutanakta “Taraf Gazetesi”nin adı ne arıyor?

Bu birinci ve en masum soru.

Genelkurmay, “savcılığa ifade vermeye çağıracak” kadar yakından izlediği bir telefonda konuşanın kim olduğunu bilmiyor mu ki bunu Alkım’ın ve Taraf’ın sahibine soruyor?

Genelkurmay, Taraf Gazetesi’ni çıkartan insanların ailesini neden dinliyor?

Dinlemiyorsa neden bu telefonun sahibine çağrı gönderiyor?

Yok, eğer o hanımı dinlemiyorlardı da, o “dinlenen biriyle” konuştuysa, o dinlenen kim?

Hangi nedenle dinleniyor?

İster kendisi dinlensin, isterse “dinlenen biriyle” konuşsun, bu konuşma bir “suç örgütünün” eylemleriyle ya da planlarıyla ilgili değilse hangi nedenle ifadeye çağırılıyor?

O hanımın bir suç örgütünün mensubu olduğuna mı inanıyorlar?

Buna inanıyorlarsa, bu inançlarının kanıtı ne?

Eğer o hanımın bir suç örgütünün parçası olduğuna inandılarsa, durumun bu kadar ciddi olduğunu düşündülerse, onun kimliğini neden “resmî” yollardan belirlemediler de Başar Arslan’a soruyorlar?

Ortada ciddi bir durum varsa, hiç kimseye hissettirmeden izlemeleri gerekirdi.

Ortada ciddi bir durum yoksa, asla izlememeleri ve kimseyi rahatsız etmemeleri gerekirdi.

Yaptıkları, ikisine de uymuyor.

O zaman ne yapmak istiyorlar?

Polisler bu tutanağı getirince ben Ankara temsilcimiz İsmet Demirdöğen’e rica edip, Genelkurmay Askerî Savcılığı’nı ve Basınla İlişkiler Dairesi’ni arattım.

Böyle bir yazıyı yazmadan önce kendilerine bu “tutanağın” nedenini soracaktım.

Tahmin edeceğiniz gibi cevap vermediler.

Rahatça polis gönderiyorlar, bu işlerle hiç ilgisi olmayan bir hanımı izlemeye alıyorlar ama cevap vermiyorlar, açıklama yapmıyorlar.

Çünkü onlar bu memleketin efendileri, canlarının istediğini yaparlar.

İstediklerini dinlerler, istediklerini ifadeye çağırırlar.

Gazetenin avukatı Ergin Cinmen’le de konuştum.

Bir telefonun hangi şartlarda dinlendiğini sordum.

Ancak şu suçlarla ilgili telefon dinlenmesine karar verilirmiş:

“İnsan ticareti, kasten öldürme, uyuşturucu madde imali ve ticareti, parada sahtecilik, fuhuş, suç işlemek için örgüt kurma, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, kara para aklama, silahlı örgüt kurma, casusluk, kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununa muhalefet.”

Şimdi, Genelkurmay, o hanımın bu suçlardan birini işlediğinden kuşkulandığı için mi onu izlemeye alıp ifadeye çağırdı?

Ortada böyle bir suç yoksa, Genelkurmay, muhalif bir gazetenin sahiplerinin ailesini takibe almayı ve rahatsız etmeyi nasıl açıklayacak?

Bakın, biz askerin siyasetten çekilmesini, muhtıralar vermemesini, andıçlar yazmamasını, iftiralar atmamasını isteyen bir gazeteyiz.

Bunun bedelini de öderiz.

Savcılıklardan kâğıtlar gelir, mahkemelere gideriz, yargılanırız.

Sesimizi de çıkarmayız.

Ama her işin bir “raconu” var.

“Aile” bu tür işlere karıştırılmaz, bu ayıptır.

Mafya bile yapmaz bunu.

Mücadeleyle ilgisi olmayan insanlar, hele kadınlar rahatsız edilmez.

Özel hayatlar, mücadelenin dışında tutulur.

Bizim gazetemizin temel ilkelerinden biridir bu.

Biz kimsenin ailesine, çoluğuna çocuğuna, özel hayatına dokunmayız.

Bir ülkenin Genelkurmay’ının da en aşağı o ülkenin bir gazetesi kadar ilke sahibi olmasını bekleriz.

Şimdi Genelkurmay’a soruyorum.

Neden muhalif bir gazetenin sahiplerinin ailelerini dinliyorsunuz?

Neden genç bir kadını rahatsız ediyorsunuz?

Bu gazeteyi, bir kadını rahatsız ederek mi korkutmaya çalışıyorsunuz?

Askerliğe sığıyor mu bu, mertliğe sığıyor mu?

Ve, son soru.

Siz bunları yapmaktan utanmıyor musunuz?

Ahmet Altan/TARAF
Başlık: Böyle kurtulamazsınız...
Gönderen: erbaiin - 13 Ekim 2009, 09:39:01 ÖS 21
Böyle kurtulamazsınız... / Ahmet Altan

Artık bu alışkanlıklarını değiştirmeleri lazım.

Üç general çıkacak, insanların gözüne baka baka utanmadan bizim gazeteyle ilgili yalanlar söyleyecek.

Kim olduklarını bilmediğimiz bilirkişiler, "çocuk tahrayla yerdeki mermiye vurdu, mermi yerinden fırlayıp kızın karnına saplandı" türünden saçma sapan raporlar verecek.

Ve, herkes bunlara inanacak.

Eskiden yapıyorlardı bunları.

Kimse inanmıyordu ama "biz bunlara inanmıyoruz" diyen bir gazete çıkmıyordu.

Şu zavallı Ceylan'la ilgili bilirkişinin verdiği rapora bir bakın.

"Daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 mm'lik bombaatar mühimmatına elindeki tahra ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldığını..."

"Tahra" dedikleri herhalde Ceylan'ın koyunlarına daldan ot kesmek için kullandığı orağa benzeyen alet.

O aletle mermiye vurmuş da, mermi patlamış da...

Ceylan'ın ilk yapılan otopsisinde saptanan bazı gerçekler var.

Küçük kızın elleri ayakları sağlam.

Mermi karnına isabet edip o minik gövdesini parçalamış.

Bilirkişiler bize bir açıklasınlar bakayım, "bombaatar mühimmatı" nasıl oluyor da üstüne sopayla vurulunca yerinden fırlayıp, o tahtayı vuran kızın karnına saplanarak patlıyor.

Bu bilirkişinin mermisi öyle bir mermi ki üstüne vurulduğunda olduğu yerde patlamıyor, dimdik havaya doğru da gitmiyor, havalanıyor, bir metre yükseldikten sonra doksan derece kıvrılıyor, "hedefi" vuruyor ve vurduğu hedefin içinde infilak ediyor.

On iki gün "araştırma" yaptıktan sonra buldukları "gerçek" bu.

Bütün saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda elimizde inanılır bir tek gerçek var.

Ceylan, "bir bombaatar mermisiyle" vurulmuş.

O merminin "yerden havalanıp" kızı karnından vurduğuna inanmamızı bekliyorlarsa daha çok bekleyecekler.

Çünkü buna inanmayacağız.

İnanan birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Haa, inanmış gibi yapanlar çıkacaktır ama onlar söz konusu "ordu açıklaması" olduğunda zaten her şeye inanmaya hazırlar, varlık nedenleri bu "inançları" zaten.

Biz şu soruyu sormaktan vazgeçmeyiz.

Ceylan'ı kim vurdu?

O "bombaatarın tetiğini" kim çekti?

Ordu, bu saçma sapan yalanlarla uğraşacağına gerçeği söylemek zorunda.

Yalana fena alışmışlar ve bu alışkanlıklarını değiştirmek zorundalar.

Yalan söylediklerini bizzat bizimle ilgili olarak söylediklerinden de biliyoruz zaten.

Ceylan'la ilgili ilk açıklamalarını yaparken, basın mensuplarının önünde üç general "orduya karşı asimetrik bir savaş verildiğini" söyledi.

Yani onlara göre, "Ceylan'ı kimin öldürdüğünü" soran, "orduya karşı asimetrik savaş yapmak" maksadıyla soruyordu bunu.

O soruyu soran, Ceylan'ı mesele eden bizim gazete.

Şimdi o generallere soruyorum.

"Bizim gazete orduya karşı asitmetrik savaş mı yürütüyor?"

Bir gazetenin, kendi ordusuna karşı "savaş yürütmesi" için bu savaştan bir çıkarı, onu o savaşa yönlendiren bir "bağlantısı" olması gerekir.

Ordunun elinde kocaman bir istihbarat örgütü var.

Çıkartın bakayım şu bizim bağlantıları ortaya.

Hadi...

Deyin ki, "bu gazete şu bağlantısı nedeniyle bize karşı savaş yürütüyor."

Somut somut, açık açık konuşun.

Konuşamazsınız... Çünkü yalan söylüyorsunuz.

Orduya karşı savaş falan yürütmüyoruz, ordunun siyasetten çekilmesini, hukuka uymasını, kendi vatandaşlarını öldürmemesini istiyoruz.

Bunların hepsi hukuki istekler ve bunları istemek bizim hakkımız.

Bir generalin birinci özelliği "dürüst" olmaktır, binlerce insan size "inanıp" sizin emrinizle ölüme yürüyecek, "dürüst" olmayan birine nasıl inanacak peki o insanlar?

Siz dürüst değilsiniz.

Ceylan'ın ölümünü soruşturanların "asimetrik savaş" falan yürütmediğini bildiğiniz halde bunları uyduruyorsunuz.

Niye yapıyorsunuz bunu?

Ceylan'ı kimin vurduğunu saklamak için mi?

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, eski usul yalanlarla, suçlamalarla gerçeklerin üstünü örtmek, insanları korkutup sindirmek mümkün değil.

Bırakın bunları, siz bize Ceylan'ın nasıl vurulduğunu söyleyin.

Bu "yerden havalanan mermi" palavrası, "asimetrik savaş" palavrası kadar saçma çünkü.

Sizleri televizyonda konuşurken gördüm, genç generallersiniz, önünüzde daha epey yol var gidecek, o kadar yolu yalanla gidemezsiniz.

Dürüst ve saygıdeğer olmayı deneyin.

Bu, sizin adınızı, omuzlarınıza iliştireceğiniz bütün yıldızlardan daha fazla ışıldatır.

Ahmet Altan/TARAF
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 29 Ekim 2009, 08:16:49 ÖS 20
Dünyanın en basit gerçeklerinin anlaşılmasının zor bir hale geldiği bir ülkede yaşıyoruz.

Mesela şu cümleden daha basiti var mı:

“Bir şey bittiğinde biter.”

Hani şu ünlü Öldüren Cazibe filmindeki gibi “takıntılı” biri, ilişkinin bittiğini kabullenemeyip tehlikeli işler yapabilir.

Ama bir “ordu”, o filmdeki takıntılı insan gibi davranabilir mi?

Ortalık, gerçekliği kanıtlanan darbe planıyla karışmış.

Belgenin orijinalini savcıya gönderen “subay” ordu içindeki cuntayı isim isim saymış.

Planın nasıl, kimin emriyle hazırlandığını, plan ortaya çıktığında kırk çuval belgenin nasıl imha edildiğini, hangi numaralı bilgisayarların boşaltıldığını, imha işlemine kimlerin katıldığını er isimlerine varana kadar anlatmış.

Darbe, anayasal bir suç

Birilerinin mutlaka yargılanması, ordunun artık temizlenmesi gerekiyor.

Peki, Genelkurmay Başkanlığı ne yapıyor.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle bir bildiri yayınlayıp “ordunun, üniter devletin teminatı olduğunu” söylüyor.

Hâlâ kendini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Parlamentosu’nun üstünde görüyor.

Devletin idari yapısının nasıl olacağına Parlamento karar verir.

Uygun görüyorsa “üniter” bir yapıyı sürdürür, uygun görüyorsa federasyona geçer.

Bu konuda karar verme yetkisi sadece Parlamento’ya aittir.

Ordunun, “biz üniter devletin teminatıyız” demesi, “Parlamento, bizim karşı çıktığımız bir kararı alamaz” demektir ve bunu demek de aynen darbe planı hazırlamak gibi suçtur.

Parlamento, “üniter” yapının en iyi yapı olduğunu düşünebilir ve bu yapıyı sürdürebilir ama bu konuda ordudan emir almaz.

Anlayabildiğim kadarıyla ordu hâlâ durumun farkında değil.

Suçüstü yakalandığını, arka arkaya hazırladığı belgelerle, verdiği muhtıralarla insanları bıktırdığını, değişen şartlar gereği kendisine yargı yolunun açıldığını sanki hâlâ kavrayamıyor.

Hâlâ kendini iktidarın gerçek sahibi sanıyor.

İktidarın sahibi siz değilsiniz.

İktidarın sahibi bu ülkenin halkı ve onlar adına ülkenin kaderine yön veren Parlamento.

“Darbeciliğin” hesabını vermek yerine biz “üniter devletin teminatıyız” demek de nereden çıktı?

Bu ülkenin siyasetiyle aranızdaki seksen küsur yıllık “ilişki” bitti.

Siz artık Parlamento’nun ve hükümetin emrinde bir devlet kurumu olacaksınız.

Suç işlemeyeceksiniz.

Ülkeyi yönetmeye kalkmayacaksınız.

Halkın, hükümetin ve Parlamento’nun emirlerine uyacaksınız.

Siz sadece bir tek şeyin teminatı olabilirsiniz.

Bu ülkenin sınırlarının güvenliğinin teminatısınız siz.

Sizin işiniz devletin “üniter yapısını” değil, sınırların güvenliğini korumak.

Dağlıca ve Aktütün baskınları, sizin asli işinizi ne kadar doğru yaptığınıza dair ciddi kuşkular yarattı zaten.

Neden kendi işinizi yapmak yerine, sizin üstünüze vazife olmayan işlere karışmaya kalkıp, Parlamento’nun iradesine müdahale ederek suç işliyorsunuz?

Bir ülkenin ordusu her planıyla, her açıklamasıyla suç işler mi?

Bu nasıl bir suç müptelalığı?

Neden hukukun içinde kalmıyorsunuz?

Neden hukuka uymak size bu kadar zor geliyor?

Neden kendi işinizi yapmıyorsunuz?

Genelkurmay, askerliği bırakıp politikacılığa soyununca ardı ardına askerî skandallar yaşıyoruz.

Dağlıca ve Aktütün baskınları, erin eline pimi çekilmiş bomba veren teğmen, Ceylan’ın bir roketle ölmesi hemen ilk akla gelen askerî skandallar.

Genelkurmay Başkanlığı, Parlamento değildir.

Bu Cumhuriyet’in çarpık yapısı nedeniyle yıllarca kendinizi Parlamento’nun üstünde gördünüz, darbelerle, muhtıralarla suç işleyerek Parlamento’ya müdahale ettiniz.

Ama bu “ilişki” bitti.

Niye bunu anlamak bu kadar zor geliyor size?

Niye “politikacılık” size bu kadar “cazibeli” gözüküyor?

Nasıl bir iktidar aşkı bu?

Bu aşk yüzünden suç işlemeyi göze alıyorsunuz.

Türkiye, her suçun hesabının sorulacağı bir döneme giriyor, buna ordunun işlediği suçlar da dahil.

Bunu fark edin artık.

Kışlanıza dönün.

Gücünüz, kendi halkınızla çatışmaya yetmez, sadece sizin değil yeryüzündeki hiçbir ordunun gücü halkıyla çatışmaya yetmez.

Sınırları sağlam tutun ve mesleğinizi gerektiği gibi yapın.

Bu, hem sizin için, hem de ülke için daha iyi olacak.


29/10/2009
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 23 Kasım 2009, 06:44:18 ÖS 18
Ahmet Altan'ın 14 yıl önce milliyet gazetesinde yazdığı yazısı.
{aynı zamanda  gazeteden uzaklaştırılmasının da sebebidir}



Atakürt
17-4-1995
milliyet gazetesi

mustafa kemal, selanik'te değil de musul'da doğmuş bir osmanlı paşası olsaydı, kurtuluş savaşı'nı türklerle ve kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını "kürdiye cumhuriyeti" koysaydı, kendisi de meclis kararıyla "atakürt" adını alsaydı...

kürdiye cumhuriyeti'nin bütün vatandaşlarına "kürt" deneceği için hepimiz "kürt" sayılsaydık, taksim'e, kadıköy'e, kızılay meydanı'na, kordon'a "ne mutlu kürdüm diyene" pankartları asılsaydı...

"kürdiye'de" türk olmadığı, herkesin aslında kürt olduğu söylenseydi, kendilerini türk sananların aslında "deniz kürdü" oldukları iddia edilseydi...

kürtlerin "yedi bin yıllık" bir tarihi bulunduğunu, anadolu'nun esas sahiplerinin kürtler olduğunu, moğolların, hunların, etrüsklerin aslında kürtlerin atası sayıldığını, osmanlıdaki kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

teoman, cengiz, atilla, osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, berfin, beruj, tiruj, nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları kürtçe yapılsaydı...

romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi kürtçe çıkarsaydık...

okullarımızda yalnız kürtçe okutulsaydı ve türkçe okutulması yasaklansaydı...

"biz türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var" dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

istanbul'da, ankara'da, izmir'de, bursa'da, edirne'de polis sürekli olarak bizi izleseydi, "özel timler" bizim "kürdiye cumhuriyeti'ni" parçalamak isteyen "ayrılıkçılar olmamızdan" kuşkulanıp hepimize sürekli "suçlu" muamelesi yapsaydı, sırf türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

evlerimiz basılsa, ayrılıkçı "türk teröristlere" yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, diyarbakır'a, hakkari'ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

biz türkler buna razı olur muyduk, "işte hepiniz kürdiye cumhuriyeti'nin vatandaşı olarak birer kürtsünüz, ayrıca türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz" sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

yoksa, türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin "eşit" vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

bu ülkenin türk ve kürt vatandaşları var ve tarih "türk" çizgisinden yürümüş, bugün bizim "türk" olarak kabul edemeyeceklerimizi kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

türkiye'nin bu kanlı karmaşadan "demokrasiyle" ve kürt vatandaşların "kimliklerinin" kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- nedir demokratik çözüm, nedir kürt kimliği?

biz türkler, bir "kürdiye cumhuriyeti'nde" yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

değmez diyenler "demokrasi" istiyor işte.

Başlık: Kara Cuma...
Gönderen: erbaiin - 12 Aralık 2009, 10:50:06 ÖS 22
Bir hükümle bir ülkeyi paramparça ettiler.

Ve, bunu yapmak için öylesine aceleciler ki “gerekçesi yazılmadan karar açıklanmaz” diyen anayasayı da çiğnediler.

Anayasayı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi’ne mi güveneceğiz?

Kürtleri siyasetten attılar.

Nereye gidecek Kürtler, kime güvenecek?

Yıllarca ezdiniz bu insanları, yıllarca işkencelerden geçirdiniz, sokaklarda vurdunuz, köylerini yaktınız, evlerini tarumar ettiniz, dillerini yasakladınız.

Yetmedi mi?

Şimdi de siyasetten çıkartıyorsunuz.

Ahmet Türk olmasın ki “barışı “destekleyen inandırıcı bir yüz de kaybolsun siyasetten.

Anayasası bir “darbe anayasası “olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi’nden ne beklenir ki zaten?

Barış umutlarını ezip geçtiler.

DTP’yi mahkûm etmediler yalnızca, bu ülkeyi mahkûm ettiler.

Acıya, yoksulluğa, düşmanlığa, güvensizliğe mahkûm ettiler.

PKK boşuna acele etmiş barışı torpillemek için, biraz bekleseymiş zaten birileri bu işi onlardan çok daha iyi yapacakmış Ankara’da.

Bize ümit haram.

Bize hayal haram.

Bize barış haram.

Hangi Kürt genci bir daha bu ülkeye güvenir?

Hangi Kürt insanı bir daha adalete güvenir?

Her şeyin bir kandırmaca, bir yalan, bir aldatmaca olduğunu düşünmez mi?

Böyle düşünmekte haklı olmaz mı?

Barışın, huzurun, mutluluğun kıyısına kadar gelmiştik, parmaklarımızla dokunabilmiştik bir umuda.

Siyasetten, adaletten umudunu kesen Kürt gençleri ne yapacak şimdi?

Onlar akın akın dağa giderse bundan kim sorumlu olacak?

Kim onları, Türkiye’de adaletin onların hakkını da gözettiğine inandıracak, kim onlara güven verecek?

Türk olmak bu mu?

Türk olmak, kendi hukukuna uymamak, kendi vatandaşlarını sahipsiz bırakmak, kendi ülkeni silahların egemenliğine terk etmek mi?

Eğer Türklük buysa ben böyle Türklükten utanıyorum.

Anayasa Mahkemesi “oybirliğiyle” karar vermiş.

Mahkeme değil kararı veren, oradaki “Türk” yargıçlar.

Türk yargıçlar, Kürtleri siyasetten attılar, bütün Kürtler bunu böyle görecek.

Haksızlar mı böyle görmekte?

“Ben Kürdüm” diyen bir yargıç var mı Anayasa Mahkemesi’nde, aralarında bir tane bile “ben Kürdüm” diyen bir üyenin olmadığı mahkeme, Kürtler hakkında adil bir karar verebilir mi?

Kürtler bu ülkenin vatandaşıysa, neden Anayasa Mahkemesi’nde “ben Kürdüm” diyen bir yargıç yok?

Kürtler bu ülkenin vatandaşı değil, zaten sorun da bu, Türkler bu ülkenin vatandaşı, Kürtler “hem Kürt hem vatandaş” olamıyorlar.

Öyle bir zorluyorlar ki o insanları, ya Kürtlükten vazgeçecekler ya vatandaşlıktan.

Kürtlükten vazgeçmezler.

Neden vazgeçsinler?

Türkler Türk olmaktan vazgeçmiyorsa Kürtler neden vazgeçsin?

O zaman onları vatandaşlıktan vazgeçmeye zorluyorsunuz, siz yapıyorsunuz bunu, siz bölüyorsunuz, siz onları dışlıyorsunuz, siz onlara “gidin” diyorsunuz.

Siyasetin yolunu kapatıyorsunuz, hukukun yolunu kapatıyorsunuz, dağdan başka bir yol bırakmıyorsunuz o insanların önünde.

“Ya benim dediğimi kabul eder Türk olursun ya da dağlarda ölürsün”, söylediğiniz bu işte Kürtlere.

Sonra da neden dağa çıktılar diye bir de onlara kızıyorsunuz.

Kürtler isteklerini, taleplerini kime, nasıl, nerede anlatacaklar?

Nerede çıkacak onların sesi?

“Sesleri çıkmasın” diyorsunuz.

Bir halkı susturamazsınız, ne hakkınız, ne gücünüz var buna.

Barışı öldürüyorsunuz.

Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.

Titrek, küçük, zayıf bir ışık.

Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.

Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.

Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.  
Başlık: Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün..
Gönderen: erbaiin - 10 Mart 2010, 08:37:19 ÖS 20
İmparatorluk ve insan



Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?

Kerpiç evlerde.

Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?

Kerpiç evlerde.

İkinci Meşrutiyet’te?

Kerpiç evlerde.

Saltanat kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Hilafet kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Cumhuriyet ilan edildiğinde?

Kerpiç evlerde.

Şapka devrimi yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

28 Şubat darbesinde?

Kerpiç evlerde.

Şimdi nerede oturuyorlar?

Kerpiç evlerde.

1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?

Hiç.

Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.

O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?

Belli ki oralardaki köylüler için değildi.

Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.

Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?

O köylerde yaşamayanlar için.

Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?

Hiçbir şey.

Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.

Burada niye ölüyorlar peki?

Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.

Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.

Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.

Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.

“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.

Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.

Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.

Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.

Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.

Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?

Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.

Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.

İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.

Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?

Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?

Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.

ahmetaltan111@gmail.com
 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 14 Mart 2010, 11:02:58 ÖÖ 11


Alıntı
Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.

güzel bir yazıydı.sadece statükocuların değil (öncelikle özellikle) biz müslümanların düşünmesi gereken bir husus....
Başlık: Kâinatın dili / Ahmet Altan
Gönderen: Rahmetli - 07 Nisan 2010, 05:02:41 ÖS 17
Kâinatın Dili - Ahmet Altan
04/04/2010

Gizli bir dili, bütün bilinemezliğinin içinde gizli bir düzeni var kâinatın.

Önceki gece ben eve dönerken erguvan ağaçları, yeni yeni yapraklanmaya başlayan, henüz baharın coşkusuna ayak uyduramamış, kış hüznünü dallarında taşıyan mahzun ağaçlardı, sabah çıktığımda ise hepsi, sadece kendi isimleriyle anılan o “erguvan rengi” çiçekleriyle donanmış, insanı şevke getiren, heyecanlandıran neşeli ağaçlara dönüşmüşlerdi.

O “gizli emir” onların hepsine birden aynı gece “çiçeklerini açmasını” söylemişti.

Hayatın bir yanında büyük bir karmaşa, bir yanında ise sarsılmaz büyük bir düzen vardı.

Gezegenler hep aynı yönde dönüyor, erguvanlar hep aynı günde açıyor, karıncalar hep aynı günde ortaya çıkıyordu.

Bilinen bir akılları, bir zekâları, bir düşünce yetenekleri olmayan ağaçlar, aynı gece çiçeklerini açmaları gerektiğini biliyordu, toprağın içinde dolaşan bir fısıltı onlara “çiçeklerini” açmalarını emrediyordu.

Bir kapris, bir sürpriz, bir şımarıklık gözükmüyor, hepsi aynı emre uyuyordu.

Bu şaşırtıcı büyük “düzenin” bir parçası olan insan ise “karmaşayı” temsil ediyordu.

Tek bir insanın içinde bile o kadar çok duygu, o kadar çok düşünce, o kadar çok istek birbiriyle çelişerek, yer değiştirerek var oluyor, o duygularla düşünceler sahiplerini bile şaşırtarak kaynaşıp duruyordu ki neredeyse bir tek insanın içindeki karmaşa tüm kâinatın düzenine meydan okuyabiliyordu.

Ve yeryüzünde, içinde belirsizliklerin, çelişkilerin, bilinmezlerin olduğu milyarlarca insan dolaşıyor, onların her birinin içinde varlığını sürdüren karmaşa birbiriyle çatışarak, vuruşarak büyük bir duygusal kaos yaratıyordu.

Kâinatı hangimiz temsil ediyorduk?

Aynı gece gizli bir emirle çiçeklerini açıveren o ağaçlar mı?

Aynı gecede defalarca fikir değiştirebilecek olan insanlar mı?

Sanki bütün bunların hepsini yaratan güç, düzeni ve düzensizliği birarada arzulamış, gezegenleri aynı yönde döndürecek kudretini, ağaçlara, karıncalara, tüm hayvanata ve nebatata hükmedecek kesin emirlerle ortaya koyarken, insanlar için açtığı ölüm ve hayat parantezinin içini boş bırakmıştı.

Kâinata hâkim olan “yedi” renkten daha fazla sayıda duygu, bütün kâinatı şekillendiren o “biri düz biri eğri” iki çizgiden çok daha fazla düşünce ve istekle dolu bir ruhu da o “parantezin” yanına koymuştu.

Kendisi yedi renkle iki çizgiden renk ve şekil mucizeleri yaratırken, çok “daha fazlasını” verdiği insanlardan da kendi “küçük” mucizelerini yaratmalarını beklemişti.

İnsanlara “şaşırtın beni” der gibiydi.

“Size bağışladıklarımla beni şaşırtacak işler yapın, eğlendirin beni, kendi mucizelerinizle bana kendi kudretimi kanıtlayın, benim kudretimin sadece mucizeler yaratmaya değil, ‘mucize yaratacakları’ da yaratmaya muktedir olduğunu gösterin.”

Bu, açıkça söylenmeyen, açıkça duyulmayan, toprağın içinde ağaçlara fısıldanan gizli emir gibi ruhlarımıza üflenmiş başka bir gizli emirdi.

Ağaçlar gibi insanlar da uymuşlardı bu emre.

Erguvanlarınki kendini tekrarlayan mucizelerdi, bir gecede hep birlikte açıveriyorlardı çiçeklerini.

İnsanlarınki kendini tekrarlamayan mucizelerdi.

Doğa “düzenden” yaratıyordu mucizesini, biz düzensizlikten yaratıyorduk.

Ağaçlar, balıklar, gezegenler, karıncalar, kediler “mükemmeldiler”, onların değişmesine, farklılaşmasına, yeni düzenler bulmasına gerek yoktu.

İnsanlar “mükemmel” değillerdi, mükemmele doğru ilerliyorlardı.

“Mükemmel” olanlar “kendi” mucizelerini yaratamıyorlardı, onlar ancak çok büyük bir “mucizenin” parçaları oluyorlardı, “yeni” mucizeleri ancak “mükemmel” olmayanlar yaratabiliyordu.

Eğer insanlar da ağaçlar gibi düzenli olsalardı, daha baştan mükemmel yaratılsalardı, hayat başladığı gibi devam eder, ona bir şey eklenmez, yeni mucizelerle çoğalmaz, hep beklenmedik olaylarla değişmezdi.

Bize, tüm insanlara Yaradan’ın büyük armağanı, hepimizi “eksik” yaratması, bu eksiklikle bize “mucizeler yaratma” gücünün yolunu açmasıydı.

Ama her şeyin olduğu gibi “mucize” yaratabilmenin de bir bedeli vardı, o mucizeyi yaratabilmek için büyük bir karmaşanın, belirsizliğin, çelişkilerin içinde çalkalanıyor, zaman zaman kendi duygularımızı bile kavramakta zorlanıyor, kendi ruhumuzda bir armoni oluşturmakta beceriksiz kalıyor, ihtiraslarımızın keskin çengellerine takılıyor, iyiliklerimiz kadar kötülüklerimizle kendimizi şaşırtıyorduk.

Ve, biz eksik “yaratıklar”, Yaradan’ın o kudretli mizah anlayışıyla, “mükemmel” olan her şeyden daha üstün, daha güçlü ve daha muktedirdik, değiştiriyor, çoğaltıyor ve mucizeler yaratıyorduk.

Erguvanlar gizli bir emre uyarak büyük bir düzenle aynı gece çiçeklerini açmışlardı.

Biz ise aynı gizli emir yüzünden yarın ne olacağını bile bilmediğimiz bir düzensizlik içinde kendi mucizelerimizin peşinde koşuyorduk.

ahmetaltan111@gmail.com

http://www.taraf.com.tr/makale/10749.htm (http://www.taraf.com.tr/makale/10749.htm)
Başlık: Ey kavmim, Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin
Gönderen: erbaiin - 12 Mayıs 2010, 08:33:19 ÖS 20
Ey Kavmim!
(Ahmet Altan’ın- 6 Haziran 1996 / Yeniyüzyıl)


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin
Dönüp de bakmazsın ölülerine

Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin

Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Korkarsın kendinden olmayan herkesten Ve sen kendinden bile korkarsın
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın
Gündüzleri Maria Magdalena'yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur'ân’ı bilirsin
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Dönüp de bakmazsın ölülerine Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın Ama sen
kendi acına da yabancısın
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin
Ve nefret edersin dilencilerden
Utancı bilir ama utanmazsın
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun


Ey kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin

Ölülerine dönüp de bakmazsın Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın

Ey kavmim Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin
Başlık: Ynt: Ahmet Altan Yazıları..
Gönderen: Maveraî - 13 Mayıs 2010, 12:52:03 ÖÖ 00
['Ey Kavmim' başlıklı nesir sevdiğim, beğenerek okuduğum -Halil Cibran'a- ait olduğunu bildiğim şiirvari bir yazı. Yinede emin olmak, emek hırsızlığının önüne geçmek, muhterem Halil Cibran'a hakkını teslim edebilmek adına araştırdım; tüm yorumlar bu yönde. Şahsım adına, mantalite olarak takdir ettiğim üstada ait olduğuna, kalbende aklende kaniyim. Burda bulunan ve okuyacak olanların takdirine bırakarak bu izahlardan sadece birini buraya aktarıcam.]

*Ortalama her türk gencinin düştüğü hataya düşmüşsünüz. "Ey Kavmim" başlıklı yazı Ahmet Altan'a ait değildir. Yıllar önce yeniyüzyıldaki köşesinde yazarının adını eklemeden alıntılamış olduğu bir yazıdır. Bu sözlerin yazarı: Lübnan asıllı Amerikalı yazar Halil Cibran'dır. http://www.zehirliok.com/node/1043 (http://www.zehirliok.com/node/1043)

[Yazının devamı da vardı ama hakaret içerikli olduğundan alıntılamadım.
Daha geniş araştırma için aşağıdaki linkten yararlanabilirsiniz:]
http://www.google.com.tr/#hl=tr&source=hp&q=ey+kavmim+halil+cibran&btnG=Google%27da+Ara&rlz=1W1GGLJ_tr&aq=1&aqi=g2&aql=&oq=Ey+kavmim+&gs_rfai=&fp=7d86b18791caee64 (http://www.google.com.tr/#hl=tr&source=hp&q=ey+kavmim+halil+cibran&btnG=Google%27da+Ara&rlz=1W1GGLJ_tr&aq=1&aqi=g2&aql=&oq=Ey+kavmim+&gs_rfai=&fp=7d86b18791caee64)


[Ahmet Altan sayfası olsada, konuyla ilgili olduğundan üstada ait bir kısa yazıyı aktarmak isterim; nesir olan 'Ey Kavmim'e uslub olarak benzerliğine kıstas olması bakımından.]

''BİR SÖZ SÖYLEMEYE GELDİM VE ONU ŞİMDİ SÖYLEYECEĞİM.
AMA EĞER ÖLÜM ENGELLERSE BENİ, O SÖYLEYECEKTİR 'YARIN TARAFINDAN' ÇÜNKÜ YARIN, SONSUZLUĞUN KİTABINDA HİÇ BİR SIR BARINDIRMAZ.
YAŞAMAYA GELDİM, SEVGİNİN GÖRKEMİNDE VE GÜZELİN IŞILTISINDA;
ONLAR Kİ YANSIMALARIDIR TANRI' NIN... BURADAYIM, YAŞIYORUM VE SÜRGÜN EDİLEMEM YAŞAM ALANINDAN, ÇÜNKÜ CANLIDIR SÖZÜM VE ÖLÜNCE DE YAŞATACAKTIR BENİ... HERKESİN YANINDA VE HERKESİN UĞRUNDA OLMAYA GELDİM VE BUGÜN BENİM TEK BAŞIMA YAPTIKLARIM YARIN YANKILANACAKTIR YIĞINLARDAN... ŞİMDİ NELER SÖYLÜYORSAM TEK YÜREKTEN, YARIN SÖYLENECEKTİR BİNLERCE YÜREK TARAFINDAN...''
{HALİL CİBRAN}


[Bu da A. Altan'ın başka bir yazısından: sayfa içeriğine uygunluğu açısından ve mukayesesi olsun diye bir katkı, küçük de olsa..]

Cami Işıklarına Bakan Çocuk (22 Ekim 2005/Hürriyet)

Sonra büyüdüm...
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim... O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım; onlar Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı, ben yokluğunu. Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim. Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 21 Haziran 2010, 02:52:11 ÖS 14

Dehşet ve ümit

Devletle AKP yargı zemininde kapıştığı sırada sahneye çok kanlı bir baskınla PKK da girdi.

Sergio Leone’nin o ünlü filmindeki garip sahne gibi üç silahşor düello ediyor.

Kim kimle müttefik, kim kimle düşman, kim kimle ne zaman işbirliği yapacak belli değil, her an her şey değişebilir.

Devlet, ordusuyla ve yargısıyla Kemalizmi ve Kemalistleri temsil ediyor.

AKP, devletle sorunları olan kesimlerle, devletten bağımsız olarak zenginleşen muhafazakârları temsil ediyor.

PKK da Kürtlerin ümitsiz ve öfkeli kanadını temsil ediyor.

Belli ki bu üç “organizma” aralarında barışçı bir çözüm bulamayacak.

Barışa tam yaklaştığımız sırada yeniden savaşa yuvarlandık.

Savaştan en fazla zararı görecek olanlar AKP’nin temsil ettiği zengin muhafazakârlar, onların üretmek, ticaret yapmak, zenginleşmek için barışa, dünyaya açılmaya ihtiyaçları var.

Her çatışma onlara zarar veriyor.

Kemalist devlet, hem zengin hem de kalabalık muhafazakâr kesime karşı kendi iktidarını demokrasi ve hukuk düzeni içinde koruyamayacağını biliyor.

O, varlığını  ve iktidarını koruyabilmek çatışmacı bir ortama ihtiyaç  duyuyor.

Barış olur da çatışma biterse ordunun kışlasına, yargının kürsüsüne dönmesi ve ikisinin birlikte siyasi iktidarı terk etmesi gerekecek.

PKK ise bir barışa, ancak kendisi “barışın bir aktörü” olursa ve barış sonrası şekillenecek siyasette bir yer bulacağı garanti edilirse razı olacak.

Bu üçlü  oyunda en kolay tehdit edilecek olan AKP.

Çünkü devlet de PKK da savaş ortamını istedikleri zaman yaratabilir ve AKP’nin temsil etiği kesimlerin AKP’yi “sorunu çözemeyen parti” gibi görmesini sağlayabilirler.

Böyle bir görüntü AKP’ye siyasi iktidarını kaybettirebilir.

Devlet, “benim iktidarımı sorgulama yoksa seni yargı alanında sıkıştırır, ortamı gerginleştirir ve seni sahneden yargı yoluyla atarım” diyor.

PKK ise, “istediklerimi kabul etmezsen savaşı öyle bir yaygınlaştırırım ki benim isteklerimi kabul etmemek senin varlığını sona erdirir”  diyor.

AKP ise bu ikili sıkıştırma içinde kendine manevra alanları açabilmek için ürkek hamleler yapıyor ama hamlelerinin sonunu getiremiyor.

Kararlı  bir sesle “barıştan ve demokrasiden taviz vermem” diyemiyor.

Çünkü devlet ve PKK varlıklarını sürdürebilmek için kimsenin oyuna muhtaç değil ama AKP hem Türklerden hem de Kürtlerden oy almak zorunda, ortam gerginleştiğinde iki tarafı birden memnun etmek çok daha zorlaşıyor ve AKP yalpalıyor.

Bu kadar çok kan aktığında öyle bir nefret dalgası kabarıyor ki iki tarafta da “öldürelim” çığlıkları yükseliyor.

Özellikle Türk ve Kürt gençleri “intikam” isteğinin şehvetine kapılmış halde, “düşmanlarını” yenebilmek için her şeyden vazgeçmeye hazır gözüküyorlar.

İşin en garibi bin yıldır birlikte yaşayan bu iki kavim birbirlerini hiç tanımıyorlar, iki taraf da kendi öfkesinin diğer tarafı sindirebileceğini sanıyor.

Öldürmek sözkonusu olduğunda ve herhangi bir “otorite” öldürme izni verdiğinde iki yanda da gözünü kırpmadan öldürecek çok adam çıkar.

Ölüm, bu topraklarda yaşayanlara “hayattan” daha çekici gözüküyor.

Dünyadan kopuk, şiddet içinde büyümüş Türk ve Kürt gençleri bugün kanlı bir “iç savaşı” istiyor, son bir hesaplaşma için ülkenin mezbahaya dönmesini, insanların sokaklarda birbirlerini kesmesini arzuluyor.

İstediklerinin gerçekleşmesi halinde neler yaşanacağını, ölenlerin arasında kendi annelerinin, babalarının, sevgililerinin, arkadaşlarının da bulunacağını bir türlü kavrayamadıklarından bu “son hesaplaşmanın” yaşanmasını bekliyorlar.

Bir iç  savaş yaşarsak, bunun sonucunda ne bugünkü Kemalist devlet, ne AKP, ne de PKK kalır; bu üçünün de içinde yer almayacağı yeni bir Türkiye kurulur ve yeni siyasi dengeler oluşur.

Böyle bir savaşı kışkırtan her kurum aslında intihar eder.

Ama asıl  önemli olanı bu değil.

Önemli olan, çok insan ölür böyle bir savaşta.

Bu savaşı kim önleyebilir peki?

Bunu önlemek bugün muhafazakârlara, demokratlara ve PKK dışındaki Kürtlere düşüyor, bu üçü biraraya geldiğinde Türkiye’deki en kalabalık ve en büyük güç oluşuyor, ırkçı bir öfkeden kendilerini kurtarıp, cesaretle “barışa” sahip çıkarlarsa belayı atlatırız.

Böyle bir “barış birliği”, içerde ve “dışarıda” bu savaşı isteyecek olanları durdurur.

Ben böyle bir barış birliğinin kurulabileceğinden, bu ülkenin “ölüme”  teslim olmayacağından ümitliyim, iki tarafta da çocuklarının yaşamasını  “intikam isteğinden” daha önemli görecek kalabalıklar var.

AKP de zikzaklar çizmek yerine bu “birliğe” kararlı bir şekilde katılır ve demokratik hamlelerini derhal yaparsa hem kendini kurtarır hem cepheyi güçlendirir.

Devlet ve PKK hamlelerini yaptı, sıra şimdi bu “barış birliğinde”, onların hamlesi kaderimizi belirleyecek.

ahmetaltan111@gmail.com
Başlık: Kekik...
Gönderen: erbaiin - 29 Haziran 2010, 05:04:08 ÖS 17

Kekik

   
Kekik toplamaya çıkan köylüleri taramış askerler.

Bir uyarıda bile bulunmamışlar.

Vurulanlardan biri yetmiş dört yaşında.

Kendini bildiğinden beri o dağlarda kekik toplarmış.

Dört kişi gene kekik toplamaya gitmişler.

“Birden silah sesleri duydum, kendimi hastanede buldum” diyor.

Silah seslerini duyan arkadaşları ise onun kadar şanslı değiller.

Vuruldukları yerde ölmüşler.

Kekik toplamanın hayati bir tehlike taşıdığı bir ülke burası.

Böyle bir ülkeyi, bu ülkede yaşayan hiç kimsenin istemediğine eminim.

İnsanlar huzur ister.

Huzur istemeyenler de vardır elbette, huzursuzluktan, kandan, ölümden bir çıkar umanlar vardır.

Peki, bu ülkenin geleceğine kim karar verecek?

Huzur isteyenler mi, istemeyenler mi?

Geçenlerde dindarlarımızın oluşturduğu örgütler Kürt sorununun hakkaniyet çerçevesinde çözülmesi için bir bildiri yayınladı.

Dindarlarımızın, adaletsiz bir milliyetçilikten, adil bir müminliğe doğru değişmeleri, bu ülkenin çok temel değişimlerden geçtiğini gösteriyor hepimize.

Kürtlerin çok büyük çoğunluğunun PKK’nın Reşadiye baskınını kınaması, doksan dokuz örgütün barış isteyen bir bildiri yayınlaması, başka tür bir değişimin de Kürtler arasında yaşandığının kanıtı.

Silahın, buyurgan, kibirli, hoyrat anlayışının yarattığı bir şiddet iklimi var bu ülkede ama silahtan ve silahın buyurganlığından hoşlanmayanlar da var.

Silah, onu tutan ele bir güç, bir iktidar sağlar.

O iktidarla, çevresini etkiler.

Ama bir yere kadardır bu etkileme.

Hele sorunun “silahsız çözülme” ihtimali önünüze gelmişse, o çözümü zorlaştıran silahtan kuşkulanmaya başlarsınız.

Silah ve çatışma, Kemalistleri, Ergenekon’u, darbe isteklilerini, bir de PKK yöneticilerini güçlendirir.

Çatışma olmadığında ne Kemalizm kalır, ne Ergenekon, ne darbe hesapları, ne de PKK yönetimi.

Bir düşünün.

Siyasi iktidar Habur’daki olaylardan sonra ani bir korkuya kapılmasaydı da “açılımı” sürdürseydi.

Özgürlük ve eşitlik alanlarını genişletseydi.

Kürt ve Türk bütün insanlar kendilerini güvende ve huzurlu hissetseydi.

Hükümetin “açılımında” eksik görülenler siyaset alanında tartışılsaydı.

Bugünkü ortam böyle mi olurdu?

Belki gene ordu operasyonlarını sürdürür, belki PKK gene Reşadiye türü anlamsızlıklarını yapardı.

Ama o zaman hem Türkler hem Kürtler, eli silah tutanlara hep birlikte, “ne yapıyorsunuz, bir durun” diyecek gücü bulurdu.

Şiddeti kışkırtanların bir mazereti kalmazdı.

Ülke, Türk ve Kürt milliyetçilerine, şiddet tutkunlarına böyle teslim olmazdı.

Açılımdan korkanlar, açılım olduğunda kendi iktidarlarını kaybedeceklerini düşünenler, şiddeti arttırsalar da taraftar bulamazlardı, mazeretleri inandırıcı olmazdı, huzur isteyenler seslerini yükseltirdi, güçlerini birleştirirdi.

Bu hâlâ mümkün.

Barışı isteyenler, savaşı isteyenlere karşı birleşebilir.

Kürtlere haklarının verilmesi için önemli bir adım atan dindarlar, artık çözümüm bulunmasını isteyen TÜSİAD, “bu kadar şiddet yeter” diyen Kürtler, bu yeni “birliğin” işaretini veriyorlar.

Kekik toplayan ihtiyarların vurulduğu bir ülkede yaşamak ister miyiz?

Dağlıca’da, Aktütün’de, Gediktepe’de PKK’lıların saldıracağını bile bile önlem almayıp da dağda kekik toplayanları hiç uyarıda bulunmadan öldüren bir ordu “kuşku” toplamıyor mu?

“Açılım” lafını duyar duymaz hiddetlenip baskınlarını, saldırılarını arttıran PKK’ya Kürtler “ne yapıyor bunlar” diye bakmıyor mu?

Açılımı başlattığı için değil yarı yolda korkup durduğu için AKP eleştirilmiyor mu?

AKP’nin korkusunu, PKK’nın saldırganlığını, ordunun çözümü hep silahta aramasını bir yana bırakın.

Barış isteyen Kürtler artık seslerini yükseltiyor, dindarlar Kürtlere sahip çıkıyor, zenginler devreye giriyor, her ırktan milliyetçiler bir yanda kümelenirken, barış isteyenler de karşılarında toplanıyor.

Bir “barış birliği” kurulmalı bu ülkede, cesur ve hakkaniyetli insanlar seslerini çıkarmalı.

Unutmayın ki kekik toplayan insanları ancak böyle bir birlik kurtarır, huzuru ancak böyle bir birlik getirir.

TARAF
Başlık: Türkler hangisi?
Gönderen: erbaiin - 01 Temmuz 2010, 01:00:21 ÖS 13
Türkler hangisi?

İş çığırından çıkmaya başladı.

Meclis kürsüsünde cellât pazarlıkları yapıyorlar.

MHP Başkanı, siyaseti iyice seviyesizleştirerek “hadi Apo’yu asalım, ben varım” diye bağırıyor.

Koskoca Kürt sorununa çözüm diye bulduğu şeye bak.

İdam sehpasını kuracak.

Buna da siyaset deniyor bu ülkede.

Yıl 2010, biz hâlâ “öldürmek çözüm değildir” diye yazı yazmak zorunda kalıyoruz.

Şeyh Sait’i astılar, ne oldu, Kürt meselesi mi çözüldü?

Ta Osmanlı’dan bu yana Türkiye çok idam sehpası kurdu, bugüne dek öldürerek, asarak bir tek sorunu çözemedi, çözemez.

MHP Başkanı ve onun gibi düşünenler, “Kürt meselesi” dendiğinde ne anlıyorlar çok merak ediyorum.

Sanırım, sadece sonucu görüyorlar.

Onlara göre Kürt sorunu diye bir şey yok, PKK sorunu diye bir şey var.

Peki, PKK sahneye çıkmadan önce Kürt meselesi yok muydu?

Kürt meselesi Apo’yla mı başladı?

Şeyh Sait asıldığında daha Apo doğmamıştı bile, niye ayaklandı Şeyh Sait?

Niye yirmi dokuz Kürt ayaklanması yaşandı bu ülkede?

Bakın, bir ülkede yaşayan bütün halklar ve bütün insanlar eşit değilse, o ülkede sorun var demektir.

“Eşitlik isteyen herkesi öldürürüm” diyerek sorunu çözemezsiniz.

Bunu denediniz ve başaramadınız.

“Öldürürüm” demeden önce neden insanların ölümü göze alarak dağlara çıktığını anlamanız gerekir.

Niye dağlarda binlerce çocuk öldü?

Niye hâlâ ölüyor?

Binlerce insan ölümü göze alıyorsa, kırk bin ölüm bile insanların dağa çıkmasına engel olmuyorsa, karşınızda ölümü aşan bir sorun olduğunu anlamanız gerekmez mi?

“Kürtler ne istiyor” diye sormak hiç mi aklınıza gelmez?

Kürtler, Türklerle eşit olmak istiyorlar.

Çok basit ve çok haklı bir istek.

Neden eşit olmasınlar?

Eşitliğin kime, ne zararı var?

“Türkiye Türklerin” değil, Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesin.

Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Abazaların, Zazaların, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin, Mıhellemilerin, Yezidilerin.. bu ülkede yaşayan her ırktan, her dinden insanın bu ülke.

Sorun, burada yaşayan insanların bu eşitlik hakkını talep etmeleri değil.

Sorun, bu eşitliğe razı olmamak.

Binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyor bu insanlar, bu topraklar onların yurdu, neden kendi yurtlarında “eşitsiz” bir ilişkiye razı olsunlar, neden kendi yurtlarında “yanaşma” muamelesi görsünler?

Neden Türkler eşitlik isteyen herkesi öldürmekle tehdit etsin?

Türk ırkı, diğer bütün ırklardan daha kalabalık diye mi?

Eşitlik anlayışımızı bir “aritmetik” mesele üzerine mi bina edeceğiz?

“Kalabalık olan, kalabalık olmayanı ezer” mi diyeceğiz?

Böyle bir anlayışın hakla, hukukla, adaletle, hakkaniyetle, insanlıkla bir alakası var mı?

Yapacağımız iş çok basit, “bu ülkede herkes eşittir” diyeceğiz.

Türkler, “eşitsizliğin” nerede olduğunu bir türlü anlayamıyor, “nerede eşit değiliz” diye soran çok insana rastlıyorum.

Türklerin sahip olduğu bütün haklara diğer ırkların da sahip olmasıdır eşitlik.

Türk’ün çocuğu kendi dilinde eğitim yapıyorsa, Kürtlerin de, Süryanilerin de, Ermenilerin de, Zazaların da, Lazların da çocukları eğer isterlerse kendi dillerinde eğitim yaparlar.

Amerika’da devlet dairelerinde İngilizce ve İspanyolca levhaları ben kendi gözlerimle gördüm, İngilizce bilmeyen vatandaşlarına daha iyi hizmet verebilmek için devlet kendi isteğiyle İspanyolca afişler hazırlatmıştı.

Neden bizim devlet dairelerimizde de Türkçeden başka duyurular olmasın?

Devlet, Türkçe bilmeyen vatandaşlarına hizmetle yükümlü değil mi?

Kendisi kadar kalabalık olmayanları ezmek, onların haklarını inkâr etmek, bir toplumu yüceltmez, tam aksine, sonunda onu insanları “asmayı” düşünecek bir zavallılığa düşürür.

Ben Türk’üm ve Kürtlerle de, diğer ırklarla da eşit olmak istiyorum, benim sahip olduğum bütün haklara onlar da sahip olsun istiyorum.

Eşitlik eksiltmez insanı, tam aksine barbarlıktan korur.

“Cellâtlık “mı Türkleri temsil edecek yoksa “hakşinaslık” mı, Türkler de artık buna karar vermeli.


ahmetaltan111@gmail.com
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Waşta erva!! - 01 Temmuz 2010, 06:46:45 ÖS 18
   evet yine yazmış Ahmet altan ve yine rahatsız olmuştur birileri..
  ama bu rahatsızlık vicdanlarının verdiği rahatsızlıkmıdır elbette ki hayır,
  bu rahatsızlık bu tür şeylerin tüm kitleler tarafından okunup bilinmesi
  ve gizlenen gerçeklerin dha net bir şekilde gün yüzüne taşınmasıdır.

    İşte baronlar,efendiler bu sözlerden dolayı çok rahatsız olurlar.

 Ama gerçekler birgün  mutlaka gün yüzüne çıkacaktır ve bud evran bu şekilde
 sürüp gitmeyecektir..
Başlık: Büyük insanlar /Ahmet Altan
Gönderen: vesâir - 17 Ağustos 2010, 01:07:53 ÖS 13
  KUM SAATİ /15.08.2010
 
Ateşkes ilan edildi.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Çocuklar ölmeyecek demek.

Bundan daha önemli, daha sevindirici bir şey olabilir mi?

Üstelik bu ateşkes belki de gerçek ve kalıcı bir barışın kapısını açacak.

Bu toplum Türküyle, Kürdüyle huzura kavuşacak.

Bu ihtimal önümüzde duruyor.

Çok acılı bir geçmişimiz olduğunu biliyorum, unutulması belki de imkansız acılar çekildi, belki affetmek de mümkün değil ama bütün bunlara rağmen “geleceğe” bir şans tanımak gerekiyor.

Geçmişle gelecek arasında bir tercih imkanının sunulması demek bu.

Hangisini seçeceğiz?

Geçmişin içine kısılıp kalmayı, öfkeyle, acıyla, intikam istekleriyle yanarak, ölerek, öldürerek, hiç bitmeyen endişelerle ve tedirginliklerle yaşamayı mı?

Yoksa sorunların konuşarak çözüldüğü, gençlerin birbirini öldürmediği, özgür, eşit, mutlu bir hayatı yeni baştan yaratmayı mı?

Ben, gelecekten yanayım.

Böyle bir gelecek için mücadele edilmesi gerektiğini de biliyorum.

Bu ülkeyi ve çocukları kurtarmak isteyenler olduğu gibi, bu ülkeyi ve çocukları kendi hesapları için feda etmeyi arzulayanlar da var.

Küçücük bir örnek bile nelerle mücadele etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ateşkes ne zaman ilan edildi?

Öcalan’ın avukatları İmralı’ya gittikten sonra.

O avukatlar daha önce de gidebilirlerdi İmralı’ya, ateşkes daha önce de ilan edilebilirdi.

Ama birileri İmralı’ya giden kosteri bozuverdi, yolculuk iptal edildi.

Eğer o koster dört gün ya da beş gün önce İmralı’ya gitmiş olsaydı belki de üç çocuk daha bugün yaşıyor olacaktı.

Kosterin önceki gün gitmesi belki de bugün başka üç çocuğun hayatını kurtardı.

O kosterin gitmesi için Başbakan’ın devreye girmesi gerekmiş duyduğumuza göre.

Bunu sağladığı için sizi bilmem ama ben Başbakan’a minnettarım.

O kosterle gelen avukatlarla konuşan Apo da bu “ateşkesin” gerçekleşmesini sağladı.

Bunun için de Apo’ya minnettarım.

Bugüne kadar ne olduysa oldu, bundan sonra tek bir çocuğu bile kurtaracak herkese minnettar olurum ben.

Benim için hakkaniyetli, Kürtlerin ve Türklerin iç rahatlığıyla kabul edeceği bir barıştan daha önemli hiç bir şey yok.

Bunları söylediğim için bana kızacaklar olacağını biliyorum ama kızgınlık, öfke bu aşamada neye yarar?

Hem bu çok bencilce bir öfke değil mi, siz kendi öfkeniz için çocukları ölüme göndermeyi gerçekten ahlaka ve vicdana uygun buluyor musunuz?

Çocukları kurtarma fırsatı elinize geçmişken sırf kendi kızgınlığınız yüzünden bu fırsatı heba etmek haksızlık olmaz mı?

Öfke, hep ölüm getirdi.

Öfkeyle hiç kimseyi yaşatmayı beceremedik.

Öfkeyle öldürdük sadece, acı çektirdik ve acı çektik.

Kendimize, ülkemize, insanlarımıza bir şans tanımanın vakti gelmedi mi?

Daha ne kadar savaşılacak, daha ne kadar insan öldürülecek, hiç kimsenin kazanamayacağı bir savaş daha ne kadar sürdürülecek?

Durmalıyız.

Durmalı, düşünmeli ve yeniden başlamalıyız.

Geleceği yaratacak gücü, kararlılığı göstermeliyiz.

Kızgınlıklar içinde kaybolup giden küçük insanlar gibi değil, hayata çok geniş cephelerden bakan, kızgınlıkların üstüne çıkmayı başaran, insanların kaderlerine hükmeden büyük birer lider olmalıyız hepimiz, yetmiş milyon lider, yetmiş milyon Kanuni, yetmiş milyon İskender, yetmiş milyon Eyyubi olmalıyız.

Olamaz mıyız, kısacık bir süre için bile olsa “büyük birer lider” gibi düşünemez miyiz, “geleceği belirleyenlerden biri de bendim” diyemez miyiz?

Yetmiş milyon büyük “lider” olmaya küçük jestlerle de başlayabiliriz, şu son yirmi dört saatte hiç silah patlamadıysa, hiç çocuk ölmediyse bunda Öcalan’ın önemli rolü var, hiç olmazsa ona da diğer mahkumlara tanınan hakları tanıyıp, hücresinde bir televizyon seyretmesini, sabahları gazete okumasını sağlayamaz mıyız?

Bir ateşkes jestine minicik de olsa böyle bir jestle cevap veremeyecek insanlar mı Türkler?

Karşılıklı olarak öfkemizi gösterdik, cesaretimizi gösterdik, biraz da karşılıklı olarak hoşgörümüzü, büyüklüğümüzü gösteremez miyiz?

Çocuklar için bunu yapamaz mıyız?

Yaparız deyin be, yaparız deyin, kurtaralım şu çocukları, yaşatalım.

Bir de kaderin dizginini biz tutup, o kaderi mutluluğa doğru biz sürelim.

ahmetaltan111@gmail.com

 
Başlık: Ahmet ALTAN /Başörtüsü.
Gönderen: vesâir - 04 Eylül 2010, 10:33:34 ÖS 22

Türkiye’de yaşayan insanların psikolojisiyle ilgili ciddi araştırmalar yapılmasını çok istiyorum.

Bu toplum, bir psikiyatrın kanepesine uzansa da anlatmaya bir başlasa.

Sorunların nereden kaynaklandığını bir anlasak.

Bir toplumun içinde “çıkar çatışmalarının” olması anlaşılır bir şeydir, sınıflar ya da zümreler kendi çıkarları için birbirleriyle çatışırlar.

Ama Türkiye’deki ciddi sorunların hiçbiri bildiğimiz “çıkar çatışmalarıyla” açıklanamaz.

Alın şu başörtüsü meselesini.

Beş on bin genç kızın üniversiteye başörtüsüyle gitmesinin engellenmesini hangi somut “çıkar çatışmasıyla” açıklayacaksınız?

Kızlar üniversiteye başörtüsüyle gitse kimin “somut” çıkarı zedelenecek ya da kim bundan somut çıkar sağlayacak?

“Laik bir düzen isteyenlerin çıkarları zedelenecek” derseniz, beş on bin kız öğrencinin başörtüsü takmasıyla “zedelenecek” laiklik zaten gerçek değildir, gerçek laiklik öyle kolayından zedelenmez.

Anadolu’da milyonlarca kadın başörtüsüyle dolaşıyor “laiklik zedelenmiyor” ama birkaç bin öğrenci başörtüsü takınca zedeleniyor, öyle mi?

Buna inanıyor musunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu bile inanmıyor buna ki “başörtüsü sorununu biz çözeceğiz” diyor.

Bunu söylerken o kızların başörtülerini “zorla çıkartarak” sorunu çözmeyi düşünmediğine göre, bunu “laiklikle ilgili bir sorun olarak” değerlendirmediği için çözmeye talip oluyor.

Gerçi daha sonra kendi partisinden korkup sustu ama bunu laiklikle ilgili bir sorun olarak görmediği anlaşıldı.

Zaten başörtülü kızların derslere istedikleri kıyafetle girmesinin de laikliğe bir zararı yok.

Niye olsun?

Diyanet İşleri diye bir kurumun olması, bütün imamların vaazlarının resmî devlet kurumu tarafından belirlenmesi “laikliği zedeler” ama başörtüsü takmak zedelemez.

Laiklik konusunda hassas olanların başörtüsüyle değil Diyanet’le uğraşması gerekir ama hiçbir “laiklik takıntılı” insanın Diyanet’i eleştirdiğini duymazsınız.

Çünkü sorun “laiklik” değil, sorun psikolojik.

Kendini “gelişmiş ve modern” sanan insanlar, “beğenmedikleri” halka kendi “efendiliklerini” bu tür anlamsız jestlerle kanıtlamaya çalışıyorlar.

Başörtüsünü yasaklayabildikleri sürece kendilerini “güçlü” hissedecekler.

Ama bu “hastalık”, sadece bu “modernlik” meselesini bir obsesyona döndürenlerde bulunmuyor.

“Modernlerin” ezmeye uğraştığı Sünni dindarlar da aynı baskıyı Alevilere yapıyorlar.

Alevilerin cemevlerini “ibadethane” olarak kabul etmiyorlar.
Somut bir çıkar çatışması değil bu.

Tümüyle psikolojik, “kim daha güçlü” çatışması.

Kürt meselesinde de aynı psikolojik takıntıyı bulursunuz.

Türkler, Kürtlerin kendileriyle “eşit” olmasını bir türlü kabullenemezler.

Eşit olsalar ne olacak?

Türklerin bundan dolayı uğrayacakları hiçbir “somut” zarar yok.

Ama “eşit” olurlarsa, “buranın efendisi benim” duygusunu” yitirecekler.

Geliyoruz, geliyoruz hep aynı yere takılıyoruz.

“Ben senden daha güçlüyüm.”

Aslında işin acıklı yanı, “daha güçlü olduğunu kanıtlamak” için hayatı birbirlerine zehir eden bu insanların hiçbiri gerçekten güçlü değil.

Tam aksine.

Kendi aralarında girdikleri bu “güç kavgasından” dolayı “güçsüzleşen” bir ülkede, mutsuz ve güvensiz, kan revan içinde yaşıyorlar.

Birbirlerine “güçlerini kanıtlamaya” çalışmaktan vazgeçtiklerinde, bu toplum gürbüzleşip gelişecek ve hep birlikte gerçekten “güçlü” olacaklar ama bunu istemiyorlar, “tek başlarına güçlü olmak” takıntısı yüzünden hep birlikte güçsüz oluyorlar.

Bana, başörtüsü meselesinde, cemevi meselesinde, Kürt meselesinde, birbirimizi parçalamamızı “anlaşılır” kılacak bir neden söyleyin.

Daha mı zengin olacaklar dövüşerek? Hayır.

Daha mı mutlu olacaklar? Hayır.

Daha mı güçlü olacaklar? Hayır.

Bu toplumda güçlü olan kimse yok ki, bu toplum güç kavgasına giren güçsüzlerin toplumu.

Peki, niye bunca yıldır birbirlerine böylesine acı çektirip duruyorlar?

Bunun cevabını bilmiyorum işte.

Onun için biri alıp bu toplumu bir kanepeye yatırıp, derdini dinlesin istiyorum.

Çocukluğu mu kötü geçti bu toplumun, sevgisiz mi kaldı, nedir?

ahmetaltan111@gmail.com
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: kutbay - 05 Eylül 2010, 03:07:16 ÖS 15
Yazarın isabetli düşüncelerinin yanısıra "bayağı fikirleri" de mevcut.
Yazılarını okumakta fayda var
Başlık: Sana ne?
Gönderen: siyahî - 04 Ekim 2010, 02:06:36 ÖS 14
Sana ne?

Galiba beni en çok öfkelendiren tavır, güçlülerin güçsüzler karşısındaki o aldırmaz ve insafsız küstahlığı.

Kılıçdaroğlu’nun, Hürriyet gazetesinde Fatih Çekirge’yle yapmış olduğu konuşmayı okuduğumda da aynı öfkeyi hissettim.

Başörtüsü ile türbanın farkını anlatıyordu.

Saçı tümden örterse “türban” olurmuş, saçın bir kısmı gözükürse “başörtüsü” olurmuş falan filan...

Bu adam altmış yaşını geçmiş.

Koskoca bir partinin başkanı olmuş.

Zihinsel gündemini bu laflar mı oluşturur böyle birinin?

Çekirge diyor ki, Anayasa tartışmalarını bu fark belirleyecekmiş.

Yani, üniversiteye giden kızın saçı gözükecek mi gözükmeyecek mi?

Buna öfkelenmemek mümkün mü?

Sana ne kardeşim?

İster saçını açar, ister açmaz, sana ne?

İnsanların saçına başına karışma hakkını kim kime verebilir?

Orduna, polisine, mahkemene, anayasana, her neyineyse işte, ona güvenip insanların yaşama biçimine karışmaktan, onlara müdahale etmekten, “şunu giyemezsin, bunu yapamazsın” demekten daha zorba, daha küstah bir tavır olabilir mi?

Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.

Onların nasıl çalıştığıyla, derslerini ne kadar bildiğiyle, ne kadar yaratıcı olduğuyla ilgilenir hocalar.

Üniversitelerde çocukların özgürlüklerine müdahale etmezler, aksine onlara özgürlüğü öğretirler, özgürce düşünebilmelerini sağlarlar, özgürlüğün kapısını ardına kadar açarlar.

Onların zihinsel gelişmeleri ve özgürlükleri engellenmesin diye hocalar onların en saçma fikirlerini bile ciddiyetle dinler, zaman zaman zirzopluklarına gülüp geçerler.

Üniversite öyle bir yerdir.

Çocukların nasıl giyindiklerine karışılan bir yer değildir.

“Dediğimi yapmazsan seni burada okutmam” diyerek zorbalık yapılan bir yerden özgür düşünceli insanlar çıkabilir mi?

Burası zorba bir ülke.

Küstah bir yönetim var burada.

Herkese, her şeye karışıyorlar.

Sadece üniversiteli kızların başörtüsüne değil, Alevi çocukların derslerine, Kürtlerin anadiline, dindarların ibadetine de karışıyorlar.

Her şeyi devlet kendi belirlemek istiyor.

Zorbalık budur işte.

Küstahlık budur.

Halkın hiçbir kesimi bu ülkede özgür değildir.

Devleti yönetenler her türlü saçmalığı yapabilirler buna karşılık.

Arapça “seçmeli ders” olabilir ama Kürtçe seçmeli ders olamaz.

Niye?

Başörtülü kız üniversiteye giremez.

Niye?

Alevi’nin ibadethanesine ibadethane denilemez.

Niye?

Yasaklar devletin içinde olmalı, devlet görevlilerinin cinayet işlemesi, darbe hazırlaması, çete kurması, yolsuzluk yapması, hukukun dışına çıkması yasaklanmalıyken, bunları serbest bırakıp halkın hayatına karışmış devlet burada.

Ve, buna inatla devam etmek istiyor.

Bu zorbalık sizi öfkelendirmiyor mu?

Güçlünün küstahlığı sizi kızdırmıyor mu?

Koca koca adamların “kızların saçının ne kadarı görünsün” diye tartışması size saçmalığın zirvelerinden biri olarak gözükmüyor mu?

Kız çocuklarını bir “saçmalığa” kurban etmek tepenizi attırmıyor mu?

Bu ülkedeki herkes, fikrinde, inancında, giyiminde, eğitiminde, özel yaşamında özgür olma hakkına sahiptir.

Yeter bu kadar zorbalık, yeter bu kadar saçmalık.

Ezilenler, birbirlerine uygulanan yasakları desteklemek yerine artık bu yasakların tümüne hep birlikte karşı çıkıp, var güçleriyle Ankara’ya haykırmalılar:

Sana ne benim inancımdan, düşüncemden, dilimden, giyimimden?

Sana ne?


ahmetaltan111@gmail.com
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: TaLiA - 08 Ekim 2010, 06:01:11 ÖS 18
Sana ne benim inancımdan, düşüncemden, dilimden, giyimimden?

seviyorum Ahmet altan yazılarını..

çok güzel ifade ediyor içimizde geçenleri..

yine okunası bir yazı..

teşekkürler...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 10 Ekim 2010, 05:48:31 ÖS 17
Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.[AHMET ALTANIN YAZISINDAN ALINTI]

Bunu buraya asıp birde ahmet altanın yazıları düşüncesi güzeldir diyen ve imrenen MÜSLÜMANIN VAY HALİNE,

ahmet altan kimse ilgilenmez bu fiillerle demişya,

maalesef Ahmet altan ve ona imrenenler bilsinler ki ALLAHIN KANUNU İLGİLENİR VE ALAKADARDA EDER MÜSLÜMANLARI, BU TÜR İSLAM DIŞI ÇİRKİN FUHŞİTATLAR....


Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 11 Ekim 2010, 06:15:13 ÖS 18


tebrik ederim müslümanlardan kardeşim önemli noktayı yakaladın...
evet kendim de itiraf etmeliyim ahmet altan yazıları hem tesettür olsun hem tsk düşmanlığı konusunda olsun nefsimize hoş gelmiştir içimizin yağları eriye eriye okumuşuzdur bazen burada paylaşmışızdır.

lakin ileride bizi bekleyen tehlike şu ki  ahmet altan ile düşmanımız ortak olduğu için yazıları ilgimizi çekmektedir.
ama ne var ki ahmet altanın fikri ve dini yapısı bizimki ile uyuşmamakta ve hatta devran döner islam devleti meydana gelirse ilk karşı çıkacaklar arasında olanlardan birisi ahmet altan olacaktır.

çünkü kendisi liberal ve özgürlükçü düşünce yapısına sahiptir ve yasakların her türlüsüne (allahın koyduğu dahil) özgürlükçü tavır koyacaktır. özgürlük kavramını kullananlara hatırlatılır...!!!

bu noktada ahmet altanı içinden doğruları çekip alma adına okumayı ve ama toptan kapılmamayı aramızdaki derin farkı her daim hatırmalayı tavsiye ederim...

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: kutbay - 11 Ekim 2010, 06:21:59 ÖS 18
Yazıyı birde bizler gibi düşünmeyen ve yaşamayanların gözü ile okusak ?
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 11 Ekim 2010, 07:03:10 ÖS 19
Aslında okuyacağımızı KURAN MİHENGİYLE OKUSAK......

Sorun kalmayacak,yani ALLAH VAR SORUN YOK......
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: siyahî - 12 Ekim 2010, 02:27:07 ÖS 14
Bu nasıl bir küstahlık?

Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.

Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.[AHMET ALTANIN YAZISINDAN ALINTI]

Bunu buraya asıp birde ahmet altanın yazıları düşüncesi güzeldir diyen ve imrenen MÜSLÜMANIN VAY HALİNE,

ahmet altan kimse ilgilenmez bu fiillerle demişya,

maalesef Ahmet altan ve ona imrenenler bilsinler ki ALLAHIN KANUNU İLGİLENİR VE ALAKADARDA EDER MÜSLÜMANLARI, BU TÜR İSLAM DIŞI ÇİRKİN FUHŞİTATLAR....





ben de tebrik ediyorum seni müslümanlardan kardeş ama sadece alıntıladığın kısmın son cümlesiyle ilgili olarak. çünkü ordan hareketle vardığın nokta ve yönelttiğin eleştiri okları malesef yerini bulamadı bende.

öncelikle şu noktaya bir açıklık getirelim;
"Allah, insanlara irade vermiştir ve insan bu iradesini kullanarak doğru veya yanlışa yönelme serbestisine sahiptir. yani Allah, kendi yolunda giden müslümanlara gidip zorla inanmayanlara doğruyu kabul ettirmeye çalışın diye buyurmuyor ki bu sünnetullaha terstir zaten."

bu önemli noktanın üzerinde durduktan sonra neden alıntıladığın kısımla ilgili tebrik etmek istediğimi de bilfiil belirtmek istiyorum. evet dünyanın heryerinde üniversitelerde görevli bilim adamları insanların ideolojileriyle, giyinişleriyle, ırklarıyla ilgilenmiyor olabilir ama malesef türkiye'de bu durum çok farklı. yazıyı alıntılarken bunu yazacaktım ama nedense vazgeçtim çünkü asıl vurgulanan mevzu bu değildi.

son bir şey daha eklemek istiyorum müsadenizle,
ahmet altan içinde bulunduğumuz zaman diliminde hepimizin de bildiği gibi doğruları (en azından genel çerçevede düşündüğümüzde) korkmadan, cesurca söyleyen inaçsız bir insan. ki bu sıfatı onu sevmemizin önündeki en büyük engeldir. o camianın içinden de olsa varolan gerçeklikten hareketle doğruları ifade ettiğinde faydalanmakta bir mazur olduğunu zannetmiyorum. ahmet altan inançsız biri olabilir ama tespitleri birçok kendini muhafazakar olarak adlandıran yazar ve düşünürden çok daha etkilidir.

sayın max payne kardeşimizin değindiği nokta ise aylar önce dinleme fırsatı bulduğum Hamza Türkmen ağebeyimizin konuşmasında dillendirildi ve ben bunun  da farkındayım.

sandığınız gibi bir imrenme olayı da doğru değil ve bunu ifade bile müslüman kardeşini anlamamak ve ona hakaret olarak algılanır. müslüman ne dediğini bilmeli, anlatmak istediğini sarih bir şekilde açıklayabilmeli önce ve eğer bir düşünceye varmış ve bunu ifade etmek istiyorsa kullanacağı dile özellikle dikkat etmelidir.

selam ile...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 12 Ekim 2010, 07:31:43 ÖS 19
kardeş ahmet altan bu gün Allahın hükmünün yürürlükte olduğu bi beldede olsa ki yok böyle bi belde O beldede de aynı şekilde ALLAH In hükümlerini sorgulayacaktır.

yani ahmet altan doğruları söylüyor diyorsunuzya Söylermisiniz oki o kadar DOĞRU SÖYLEDİĞİNE KANAAT ETMİŞSİNİZYA BİLİRSİNİZ O ZAMAN ahmet altanda doğrunun belirleyici kaynağı ne.....

ha cesaretine gelince ve müslümanların cesaretsizliği demişsiniz ve böyle bi kıyas yapmışsınız MÜSLÜMAN OLAN YANİ VAHİY İSLAMINDA OLAN Bİ MÜSLÜMANLA MI kıyas yapıyorsunuz ,yoksa KÜLTÜREL Bİ MÜSLÜMANLA MI.....

VE İNSANIN YAZDIKLARI DEĞİL,YAPTIKLARI ÖRNEKLİK TEŞKİL EDER....

Selam ve saygı ayrıca dua ile .....
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: maxpayna - 14 Ekim 2010, 11:51:17 ÖS 23



Ahmet Altan’dan yine ‘özel’ bir yazı
14 Ekim 2010 / 17:33
Allah’ı ve yarattıklarını tefekkür etmenin verdiği huzuru sanıyoruz Ahmet Altan da zaman zaman hissediyor ve böyle zamanlarda olağanüstü güzellikte ifadeler dökülüyor kaleminden.

Fakat ne yazık ki bu ifadeleri ‘insanlık’ çerçevesinin dışına taşırmamaya da özen gösteriyor.

Altan’ın sözlerine göre insan için insan tarafından yapılan her iyi şey ibadet kapsamına giriyor.

Oysa ki insanı eşrefi mahlukat olarak en güzel şekilde yaratan Allah, insanın mutluluğu ve huzuru için İslam’ı vahyetmiş ve sadece O’na teslim olunduğu takdirde yaptıklarının ibadet olabileceğini bildirmiştir. Günahların neler olduğunu bildiren Allah, cehennemin de ne için yaratıldığını yine Kendisi bildirmektedir.


KAYNAK (http://www.iktibasdergisi.com/news_detail.php?id=1683)

Mucize

Ahmet ALTAN-TARAF


Bütün canlılar içlerinde bir program taşıyorlar.

Ve, o programla çoğalıyorlar.

Düşünsenize, bir damla erkek spermi minicik bir dişi yumurtasıyla buluşuyor, bütünleşiyor ve yumurtadaki programla, spermdeki program birlikte çalışmaya başlıyor.

Yeni bir canlı oluşuyor.

Beyni, akciğerleri, kalbi, midesi, pankreası, dalağı, kan damarları, elleri, kolları, ayakları, parmakları şekilleniyor.

Birkaç istisna dışında bütün insanlarda bu organlar hep aynı yerde.

Kılcal damarlar hep aynı yerlerden geçiyor.

Damarlarda dolaşan kanın miktarı, yapısı herkeste aynı.

Ama tanrı, iki damladan bir canlı inşa etme mucizesiyle yetinmiyor.

Hepsinin kılcal damarlarının dağılımı, karaciğerinin işlemesi birbirine benziyor ama hepsinin bir başka “ruhu”, bir başka zihni, bir başka karakteri oluyor.

Bedensel faaliyetleri nerdeyse tıpatıp aynı ama gene de tümüyle birbirinden farklı milyarlarca insan çıkıyor ortaya.

Tanrı, bununla da yetinmiyor.

Bütün bu insanlara birbirinden farklı parmak izleri veriyor.

Altı milyar birbirine benzemeyen parmak izi yapıyor.

Parmağınızın ucuna bakın, o küçücük yerde altı milyar farklı şekil yaratmanın ne demek olduğunu düşünmek bile, bir insanın nasıl mucizevî bir yaratık olduğunu anlamaya yeter.

Bu mucize binlerce yıldanberi tekrarlanıyor.

O kadar çok tekrarlanıyor ki biz bir “mucize” ile karşı karşıya olduğumuzu unutuyoruz.

Mucize, sıradanlaşıyor bizim gözümüzde.

Kıymetini bilmez hale geliyoruz.

Tanrı mucizelerini yaratıyor ve biz büyük bir nankörlükle o mucizeleri yok ediyoruz.

Aslında, gelişmişlik ve ilkellik, tanrının mucizesine gösterilen özende billurlaşıyor.

İnsan denen mucizenin kıymetini bilmek, gelişmişliğin en önemli işareti.

İlkellik ise, o mucizenin değerini anlamamak ve insanlara hor davranmakla gösteriyor kendini.

Bu açıdan baktığımızda, Şili’deki 33 madenciyi yedi yüz metre toprak altından kurtarmak, herhalde insanlık tarihinin en büyük “ibadetlerinden” biri.

Tanrının yarattığına gösterilen bu özen, onun mucizesine gösterilen bu saygı, insan canını kurtarmak için sarf edilen bu emek, sadece bir gelişmişliğin, insan değeri bilmenin değil, o insanları yaratan “kudrete” duyulan saygının da en büyük göstergesi.

Bilmiyorum dindarlar ne düşünür, ne der ama hangi ibadet, hangi ayin, tanrının yüceliğine, yaratıcılığına, kudretine, eserlerine daha fazla saygı gösterebilir, onu daha fazla memnun edebilir?

Bir de tersini düşünün.

İnsan canına değer vermemeyi düşünün.

İnsanlarınızın yeraltında kalmasına, binlerce ton toprağın altında ezilip yok olmasına, o mucizenin parçalanmasına göz yummayı düşünün.

Bundan daha büyük bir günah olabilir mi?

Böyle baktığınızda, Şili’de kutsal bir ibadetle insanlar kurtarılırken, en büyük günahlar bizim topraklarımızda işleniyor.

Ölmemesi mümkünken sadece aldırmazlık yüzünden ölen her insanla birlikte hepimiz büyük bir günaha girmiş, bir mucizeye ihanet etmiş olmuyor muyuz?

Tanrı, kâinatı tasarlayan, onun içindeki mucizeleri şekillendiren büyük ve eşsiz bir sanatçı gibi gözükür bana.

Her gün gidip o “sanatçının” önünde eğilen, onu selamlayan, ona hürmet eden ama onun eserlerine kabaca, barbarca, aldırmazca davranan, onun mucizelerini hiçe sayan insanlar düşünün.

O “sanatçı”, mucizelerine kötü davrananları sever miydi?

Sadece “kendisine” değil “eserlerine” de saygı gösterilmesini beklemez miydi?

Dindarlar cehaletimi bağışlasınlar ama ben, dinin, sadece tanrıya değil, onun eserlerine de saygı gösterilmesi anlamına geldiğine inanıyorum.

Bir insanın canını kaybetmesine göz yummak da değil sadece, o insanın mutluluğuna engel olmak, onun haklı isteklerini yok saymak, onu acılara ve kederlere terk etmek de bana büyük bir günah gibi gözüküyor.

Her insan tanrının bir eseriyse, onun bir mucizesiyse eğer, o esere saygısızlık etmek tanrıya da saygısızlık etmek anlamına gelmez mi?

Şili’de büyük bir ibadetin gerçekleştiğine inanıyorum.

Ne yazık ki kendi ülkemde büyük günahların işlendiğini düşünüyorum.

Ve, Tanrı, cehennemini, kendisinden ziyade eserlerine hürmetsizlik edenler için yapmıştır sanıyorum.


Başlık: bu yazıyı mutlaka okuyun !!!
Gönderen: erbaiin - 05 Kasım 2010, 05:28:37 ÖS 17
ChP


Partinin genel merkezinin dördüncü katında bir “merkez yönetim kurulu”, on ikinci katında bir başka “merkez yönetim kurulu” toplanıyor.

Genel başkan, genel sekreteri “korku imparatorluğu kurmakla”, genel sekreter genel başkanı “partiye tasallut etmekle” suçluyor.

CHP açıkça parçalanıyor.

Bu, beklenen bir gelişmeydi, kimsenin şaşırdığını sanmıyorum.

Ama “niye parçalandığı” konusunda epeyce değişik fikirler çıkacağına eminim.

Bu parçalanmayı, “Önder Bey, Kemal Bey” diye açıklamaya çalışanlar da olacaktır, “türban tartışmasına” bağlayanlar da.

Bence parçalanma nedeni bunlardan çok daha derinde.

İzinizle bir soru sorayım.

2010 yılında “Atatürk ilke ve inkılaplarına” bağlı bir parti Türkiye’de hayatiyetini sürdürebilir mi?

Bence, kendini “Atatürk ilkeleriyle” tarif eden hiçbir partinin yaşama şansı yok.

Bir kere, Atatürk’ün bir ilkesi yok.

Daha doğrusu tek bir ilkesi var, “demokrasisiz” bir ortamda ülkeyi yönetme gücünü elinde tutmak.

Onun dışında, Atatürk’ün “tersini” söylemediği bir sözüne, tersine davranmadığı bir eylemine kolay kolay rastlayamazsınız.

Kendi iktidarına odaklanmış, fevkalade pragmatist bir liderdi Atatürk.

Kendisinin iktidarda kalmasına yardım etmiş olan herkesle işbirliğine gitmiş, ihtiyacı kalmadığında da kendisine yardım eden herkesi kenara itmiştir.

Dindarların yardımına ihtiyaç duyduğunda Meclis’i camide dualarla açar.

Kürtlerin desteğine ihtiyaç duyduğunda “savaştan sonra eşit haklar” için söz verir.

Sovyet parası gerektiğinde komünistlerle iyi geçinir.

İttihatçıların örgütçülüğü işe yaradığında eski İttihatçıları yanına toplar.

Artık ihtiyaç duymadığında ise dindarları da, komünistleri de, Kürtleri de, İttihatçıları da ezer geçer.

Siz, ülkeyi tam bir diktatörlükle yönetmiş birinin “ilkelerine” sahip çıkarak bu halkla bir “bağ” kurup siyaset yapabilir misiniz?

Ancak “elitist” bir diktayı destekleyenler, Kürtlere, dindarlara, komünistlere karşı olan, kimsenin “devletin resmî görüşü” dışında konuşmasını istemeyenler size oy verir.

Onların da bu ülkedeki sayısı belli.

Üstelik hızla da azalıyorlar.

Yirmi birinci yüzyılın başında, yirminci yüzyılın başında yaşananları tekrar etmeye, yüz yıl öncenin ölçüleriyle kendinize rota çizmeye kalkışırsanız yaşama şansınız yoktur.

Bugün bizzat Atatürk’ün kendisi gelse bir daha bu ülkede askerî bir diktatörlük kuramaz, nerede kaldı CHP’nin bugünkü yöneticileri kursun.

“Atatürk ilkeleri” diye yola çıktığında Atatürk hakkında yalan söyleyeceksin, resmî tarih konusunda yalan söyleyeceksin, diktatörlük hakkında, demokrasi hakkında, din hakkında, solculuk hakkında, Kürtler hakkında yalan söyleyeceksin.

Bu kadar yalanı, hayatın böylesine saydamlaştığı bir çağda sürdürmek mümkün olamaz.

Atatürk’ü kutsayacaksın, devleti kutsayacaksın, orduyu kutsayacaksın, Kürtlerin hakkını vermeyeceksin, dindarların hakkını vermeyeceksin, solcuların hakkını vermeyeceksin ve siyaset yapacaksın.

Parçalanırsın, atomlarına ayrışırsın.

Atatürk’ün ilkelerine göre hareket edip İskilipli Atıf Hoca’yı mı asacaksın, Dersim’i mi bombalayacaksın, Şeyh Sait’i darağacına mı göndereceksin?

Geçen yüzyılın başında yaşananlar, geçen yüzyılda kaldı.

O günlerde vahşete, baskıya, diktatörlüğe, hukuksuzluğa karşı çıkacak kimse yoktu.

Dünya da zaten kendi vahşetini yaşıyordu, kimse ayrıca Türkiye’ye karışmıyordu.

Türkiye de, dünya da değişti.

Kürtler kimliklerini, Sünni dindarlar inanç hürriyetlerini, Aleviler ibadethanelerinin resmen kabulünü, solcular düşünce özgürlüklerini istiyor.

Atatürk ilkelerinden hangisi bu istekleri karşılayabilir?

CHP’nin yeni lideri “Kürt” diyemiyor, başörtülü bir kadın var diye Çankaya’ya gidemiyor, Alevi olduğu halde “cemevlerinin” hakkını savunamıyor.

Nasıl siyaset yapacak, halkın taleplerini nasıl karşılayacak?

Atatürk’ün ve CHP’nin “ilkeleri” 2010 yılının Türkiye’sine uymuyor, onun için koskoca parti, siyaset tarihinde eşine az rastlanır biçimde parçalanıyor.

CHP’yi, Önder Bey’le Kemal Bey’in kavgası değil, hayatın değişen gerçekleri paramparça ediyor.

ahmetaltan111@gmail.com
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 05 Kasım 2010, 08:50:07 ÖS 20
Kemalizm can çekişiyor hemde CİNSEL HAREKET PARTİSİNE dönüşmüşlerin kendi elleriyle.....


bunlar dünyadada ahirettede rezildirler....izinde gitsinler dursunlar bakalım....
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Waşta erva!! - 06 Kasım 2010, 11:12:18 ÖÖ 11
 Atalarının dini üzre hareket edenler,tarihten ders almayıp aklı hala

eski tarihe takılıp kalmış olanlar,tarih'inde insan eliyle yazılmış olduğuna

kani olamayanlar ve değişime değil,eskiye geçmişe takılıp kalanlar elbette ki

gün gelecek çöküşe uğrayacaklardı.çağın gerekliliğine uygun bir hal üzre

hareket edilemesse çöküş hızla gerçekleşecektir,bu kaçınılmazdır.

Hem korku imparatorlukları üzerine kurulmuş hiçbir güç sonsuza kadar kendini

var edebilmiş değildir.İnsanlığın sorunlarına kulaklarını tıkamış hatta yetmemiş yeri

gelince tüm manevi değerleriyle alay etmiş bir güruh nihayetinde zelil olmaya mahkumdur.

 Allah daha da rezil etsin hepsini inşallah.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: erbaiin - 06 Kasım 2010, 05:29:42 ÖS 17
Ahmet Altan'ın atatürk hakkında söyledikleri çok yeni şeyler değil ama oldukça önemli.
resmi tarihin tacizinden biraz biraz kurtulupta azıcık  insaflı okuma yapan hemen herkesin tespit edebileceği gerçekler bunlar.
benzer eleştirel değerlendirmeler  camia içinde bir çok kalem tarafından yıllardır yapılıyor{du}
ama etkisi sadece kısıtlı bir alanında karşılık bulabiliyordu.
etkileşim açısından bu kıstılı alan anlaşılabilir bir şey.
her oluşum kendi doğru bildiklerini müntesiplerine ulaştırmayı öncelediğinden bunun mahalle dışına taşması ya uzun zaman alıyor yada hiç olmuyor.bu işleyiş her oluşumun mutlak kaderi gibi bir şey.isteseniz de değişmesi imkansız gibi bir şey.
birde bazı şeyler var ki sadece sizin bilmeniz  hiç bir şeyi değiştirmiyor.
bu hakikat olsa bile.{olayın itikad-i boyutu ayrı tutulmalı}
işte ahmet altanın yazısının konusu tamda bu.
bizim bildiğimiz ve bağırmaktan sesimizin kısıldığı bir gerçek herkesin duyabileceği bir tonda seslendirildi.
Kemalizmin ahmet altan tarafından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulması bu açıdan önemli.
çünkü; ancak Türkiye kamoyunda dikkatle izlenen bir gazete ve onun başyazarının böylesine cesur ve dürüstçe yazı yazması ile bir takım ezberler bozulabilir.
100 yıldan beridir zihinler sömürülerek ve insanlar korkunun kulları haline getirilmeye çalışıldı.
başarılı da olundu.
böylesi uzun ve  baskıcı bir  süreçten geçen bu halkın kemalizm ve atatürk hakındaki düşüncelerinin değişime uğramasının  en sağlıklı yolunu, teknoloji çağında ancak basın  yapabilir.
kemalist dogmaların eleştirilmes kamoyunda şok etkisi oluştursa da
birileri tepinip kendini paralasada
hatta hzlarını alamayıp anıtlaştırdıkları mezara gidip himmet dilenselerde bu işin başka kaçarı yok.
artık olmak zorunda.
bunun neden olmak zorunda olduğunu, insan-i yetilerini henüz kaybetmemiş her akıl sahibi bilir.
kemalizmin din haline getirildiği  türkiyede genel anlamda bazı tabuların yıkılması zaman alsada.halkın bu tabuları tabutlara yüklemeye dünden razı olduğunu hepimiz biliyoruz.
korkularından iktidar devşirmeyi başarabilmişlerin politikaları sonucu sindirilmiş bir halkın sesizliği, kemalizme  iman edişine yorulmamalı.
zaten bunu böyle yorumlayanlarda sadece kemalist-elit tabakdan başkası değil.
altan'ın bu yazısının bir başka önemide, kemalizm sosuna bulanmış solcuların ikircikli halini, daha doğrusu çelişkili duruşlarını artık homojenleştirmek zorunda olduklarını bildirmesi açısından kayda değer.
bunu ne adına yapacakları bilinmez ama yeni dünya sistemine entegre olma kaygısı çekenlerin bundan başka da şansı yok gibi.

selam ile.




Başlık: Ahmet Hüsrev Altan Savunması
Gönderen: erbaiin - 11 Haziran 2011, 01:07:37 ÖS 13
ahmet Altan'ın başbakanın heykel yıkımı ile nükseden bir takım rehavet politikalarını eleştirmek için kaleme aldığı "Kof Kabadayılık" yazısından dolayı geçen gün hakim karşısına çıktı.
orda yaptığı savunmanın tam metni:




-Beni buraya, hapse atılmamı isteyerek gönderen adam, bu ülkeye çok yararlı hizmetleri olmuş, değerli bir adamdır.

Kendisi de sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış biridir.

Benim hapsedilmemi isteyen adam, bu ülkenin başbakanıdır.

Çeşitli acılar, zulümler, düşmanlıklar, yenilgiler görmüş, hepsinin altından kalkabilmiş bir adamdır.

Ne yazık ki yenilgiler karşısında güçlü duran nice insan, zaferlerin ağırlığını taşıyamamış, sarsılmış, yolunu şaşırmış ve kendi galibiyetiyle yaralanmıştır.

Benim hapsedilmemi isteyen bir zamanların mahkumu, şimdinin başbakanı da kendi galibiyetinin yaralarını taşıyor bugün.

Bir zamanlar şiir okuduğu için sistemin efendileri tarafından hapsedilmiş bir kurbanın, kendisi iktidara geldiğinde yazarların hapsedilmesini isteyen birine dönüşmesi, o adamın geçtiği yollarda yaşadığı yenilgilerden değil, zaferlerden dolayı yolunu şaşırdığını gösterir.

Bugün bu gerçek, bu davanın kendisinden de, benim hapsedilmemden de daha büyük bir önem taşıyor, çünkü bu başbakan yeni bir zafer kazanmaya hazırlanıyor.

Taşımakta zorlanacağı yeni bir zaferi daha olacak.

Ben, bunun bedelini, başta kendisi olmak üzere bütün ülkenin ödemesinden çekindiğim için kendisini uyarmak istedim.

Bugün benim burada yazdığım bir yazıdan dolayı sanık sandalyesinde oturmama yol açan mesele, başbakanın bir heykel hakkındaki haksız, yersiz, haddini fevkalade aşan bir hüküm vermesiyle başladı.

Kars’taki bir heykele “ucube” diyerek yıkılmasını istedi.

Kendisi hakkında yazılmış bir yazı karşısında gösterdiği tepki, o yazıyı yazanın hapsedilmesini istemek olacak kadar kendisini önemseyen biri, bir başkasının eseri hakkında bu kadar rahatça aşağılayıcı sözcükler kullanabiliyorsa ve bunu doğal buluyorsa, o adam kendisini kutsallaştırmaya, başkalarını ise saygıyı hak etmeyen insanlar olarak görmeye başlamış demektir.

Ölçüleri böylesine şaşmış biri başbakansa, bu ölçü şaşırması herkes için bir sorun anlamına gelir.

Ülkemiz çirkin heykellerle, çirkin binalarla dolu, şehir meydanlarında fevkalade kötü yapılmış Atatürk heykelleri, her yanda inançlı insanların da yakınmasına neden olan estetik yoksunu camiler var.

Başbakan, çirkin bulduğu herhangi bir Atatürk heykeline ya da camiye “ucube” diyebilir mi, onları yıktırtabilir mi, cesareti buna yeter mi?

Onlara dokunamayan birinin sahipsiz bir heykeltıraşın heykelini aşağılayarak yıktırtması nasıl tarif edilebilir?

İçi boş gösterişçi bir yiğitlik, kof bir kabadayılıktır bu, kolay bir hedef seçip onun üzerinden çıkar sağlamaktır.

Ayıplanması, kınanması, eleştirilmesi gereken bir davranıştır.

Bir başbakan “beğenmedim” diyerek bir heykeli nasıl yıktırır?

Hangi hakla yıktırır?

Allah muhafaza bu başbakan roman okumaya başlarsa ne olacak, bir düşünün.

Başbakan beğenmediği için Madam Bovary’i, kocasını aldatan bir kadını anlattığı için Anna Karenina’yı meydanlarda mı yakacağız?

Sokaklarda henüz kitap yakmamayı, başbakanın roman okumamasına mı borçlu olacağız?

Başbakan kendini her türlü eser hakkında hüküm verecek kadar yetkin ve beğenmediği her şeyi yok ettirecek kadar güçlü görüyorsa, Türkiye’de bütün sanat eserlerinin kaderi başbakanın iki dudağı arasına mı sıkışacak?

Buna itiraz etmeyecek miyiz?

Buna isyan etmeyecek miyiz?

Boyun mu eğeceğiz böyle bir hoyratlığa?

Kendini tek merci olarak gören biri mi belirleyecek bütün sanatçıların ve eserlerinin kaderini?

Ben bunu kabul etmem.

Bunu kabul edeceksin, sineye çekeceksin, buna öfkelenmeyeceksin, karşı çıkmayacaksın diyerek beni hapisle tehdit eden başbakanla savcı, korkutmak için kendilerine başkasını bulsunlar.

Onların gücü yetmez beni korkutmaya.

Ben bu ülkede kimsenin kaderi, bir insanın iki dudağı arasına sıkışmasın istiyorum, ben bu ülkede herkesin özgür olmasını, fikirlerini söylemesini, ibadetini yapabilmesini, eserlerini yaratabilmesini, dilini konuşabilmesini, istediği gibi giyinip, istediği gibi fikirlerini söyleyebilmesini savunuyorum.

Başbakan neyi savunuyor?

Bir heykeli tek emirle yıktırabilen biri neyi savunabilir?

Heykeli yıktırılan heykeltıraşı kim savunacak bu ülkede, kim ona sahip çıkacak, kim adalet isteyecek, kim güçsüz birinin gadre uğramasına engel olacak?

Bir zamanlar bu soruların cevabı olarak bu ülkede çok insan bu başbakanın adını söylüyordu, bugün bunu söylemek çok zor.

Referandumu öylesine büyük bir zafer kazandı ki başbakan, omuzları o zaferin ağırlığını taşımaya yetmedi.

Aradan daha altı ay geçmeden heykelleri yıktırtmaya başladı.

Eskiden durduğu yerden öylesine savruldu ki bu insan, bütün dindarlığına, bütün inancına, yaptığı bütün dini vurgulara rağmen bugün Hazreti Muhammed’in bir hadisi söylendiğinde bunu hakaret olarak kabul ediyor.

Bir hadisten gocunan dindar Müslüman, ne o hadisten, ne o hadisi söyleyenden kuşku duymalı.

O insanın kuşku duyacağı tek varlık, kendisidir.

Başbakan bunu bile fark edemiyor artık.

O dindar başbakanın hakkımda yazdırdığı iddianamede, aleyhime delil olarak peygamberin bir sözünü söylemem gösteriliyor.

Kendi zaferiyle yaralanmak budur işte.

Gücünü öyle yanlış kullanırsın ki sonunda peygamberinin sözü sana hakaret gibi gözükmeye başlar.

Peygamberinin sözünden korkan, peygamberinin sözünden gocunan dindar biri, bir ülkeyi yönetmekten ziyade trajik bir romana başkahraman olmaya daha uygundur.

Acıklıdır durumu çünkü ve bu acıklılık, güçle, iktidarla birleştiğinde ortaya çok tehlikeli biri çıkar.

Ben, bu ülkenin tarihi liderlerinden biri olabilecek bir insanı, kendi varlığını, düşüncelerini, inançlarını yok sayan bir zafer yorgunu olmaktan kurtarabilmek, kişisel bir trajedinin ülkenin bütününe yayılmasını engelleyecek bir uyarıda bulunabilmek için yazdım o yazıları.

Hakaret etmedim.

Başbakanın bana karşı kullanmaya kalktığı hırpalıyıcı dili, yazdıklarımı daha iyi kavrayabilsin diye ona karşı kullandım.

Ama tarihi bir lider olmakla bir trajedi kahramanı olmak arasında sallanan bu başbakan, her şeyin sadece kendisine mübah olduğunu sandığından, bunun hakaret olarak görülüp cezalandırılmasını istedi.

Sayın Yargıç,

Vereceğiniz karar benimle ilgili olmayacak.

Siz bu ülkenin hukukunun, keyfi davranışlara, gücün hoyratça kullanılmasına, güçsüzlerin ezilmesine cevaz verip vermediğine karar vereceksiniz.

Beni mahkum ederseniz, başbakan daha çok heykel yıktırır.

Mahkum etmezseniz belki hata yaptığını fark eder.

Bunu fark ederse, hem bu ülke, hem de kendisi kazanır.

Ben, kendi zaferlerinin ağırlığıyla yolunu şaşırmış bu başbakana yardım etmenizi isterim.
Ahmet Hüsrev Altan
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 16 Haziran 2011, 05:51:57 ÖS 17
Yukarda ki makaleye cevaben...
http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=22323

Erdoğan, Hakaret Davalarını Geri Çekti

16.06.2011 11:07    

Başbakan Erdoğan'dan helalleşme adımı... Erdoğan seçim sürecinde siyasetçi ve köşe yazarlarına açtığı tüm davaları geri çekti.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, seçim sürecinde siyasetçi ve köşe yazarlarına açtığı davaları geri çektiğini açıkladı.

Çelik, Başbakan Erdoğan'ın, seçim kampanyaları döneminde diğer siyasi parti liderlerinin kendisine yönelik kişilik haklarına saldırı anlamına gelebilecek sözlerinden dolayı Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Namık Kemal Zeybek'e açtığı davaları balkon konuşmasındaki helalleşmenin hayata geçirilmiş somut bir yansıması olarak geri çektiğini söyledi.

Hüseyin Çelik, Taraf yazarı Ahmet Altan örneğinde olduğu gibi Başbakan'ın gazetecilere açtığı davalardan da sarfınazar ettiğini belirtti.

Başbakan, seçim zaferini kutladığı balkon konuşmasında "Gün hesaplaşma değil, helalleşme günüdür." demişti.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: bbetull - 16 Haziran 2011, 07:21:43 ÖS 19
senai demirci'nin bir kaç gün önce ahmet altan davasıyla ilgili yazdığı yazıyı okumuştum.hoşuma gitmişti yaklaşımı.
davalardan vazgeçilmesi balkon konuşmasında söylenenlerden sonra güzel bir adım olmuş.
Başlık: Ahmet Altan: Şikeci generallere yer yok !
Gönderen: TaLiA - 30 Temmuz 2011, 04:13:20 ÖS 16
Ahmet Altan: Şikeci generallere yer yok


Hem bu kadar suça bulaşacaksın hem de “bana dokunma” diyeceksin.

Hukuk sana dokununca da istifa edeceksin.

Ordu, hukuka ve demokrasiye alışmakta zorlanıyor.

Zorlanarak da olsa alışacak.

Genelkurmay Başkanlığı karargâhında “hükümet aleyhtarı” internet siteleri oluşturma cüretini gösterme özgürlüğü hiçbir orduya tanınmaz.

Emir komuta zinciri içinde “halk iradesinin” temsilcisine “tuzak kuracaksın”, hakaret edeceksin ve bunun hesabının sorulmasına karşı çıkacaksın.

Darbecilik, cuntacılık dönemi orduda sona eriyor.

Ve, “darbecilik yasak” emrini bir onur sorunu yapıyorlar.

Darbeci olmak, darbecileri korumak “onuruna dokunmuyorsa” zaten bu ülkenin ordusunda yerin yok.

Dünyanın ve Türkiye’nim değiştiğini algılamamaktaki bu ısrar sonunda bir sarsıntı yaratacaktı elbette.

Yarattı da.

Yıllardan beri “askerliklerinin” ne kadar yetersiz olduğunu izledik.

Karakollarını koruyamadılar, kendilerine emanet edilen çocukları koruyamadılar.

Hiçbiri bir karakol baskınındaki kayıpları “onur sorunu” olarak görmedi.

Çocukların ölümünden sonra bir tanesi bile istifa etmedi.

Ama generalleri hukuk sigaya çekince bundan onurları gocunuyor.

“Onur”u böyle anlayan generallere ihtiyacı yok bu ülkenin.

Niye çocuklar öldüğünde, “biz yetersiziz, çekiliyoruz” demediniz?

Askerliği unutup kendilerini “ülkenin hâkimi” sanan, sürekli olarak sivil hükümetleri sindirmek için uğraşan, darbe planları hazırlayan generallerin çekilmesinden kimseye bir zarar gelmez.

Askerlerin ölümünden “istifa edecek” kadar rahatsız olmayıp da, sanık generallerin terfi etmemesinden “rahatsız” olanların orduyu terk etmelerinde büyük fayda var.

Bize disiplinli, gerçek askerler lazım.

Darbe planları hazırlamakla, andıç yazmakla, internet sitesi hazırlamakla uğraşıp askerleri eğitmekle hiç uğraşmayan bu “general kuşağı” çekildikten sonra yeni bir ordu oluşturulacak.

Demokrasiye ve hukuka saygılı, askerliğin gereklerini yerine getiren bir ordu kurulacak.

Bu aşamada, Başbakan Erdoğan’ı ve hükümeti hayranlıkla alkışlayıp desteklemek düşer hepimize.

Dimdik durdular ve “sivil iradeyi” sonuna kadar savundular.

Generallerin şantajlarına da, tehditlerine de boyun eğmediler.

Tarihimizin dönüm noktalarından birinde kararlılıklarıyla çok önemli bir sınav verdiler.

Hukukun arkasında sapasağlam durdular.

Generallerin “suç işleme özgürlüğü” olmadığını herkese gösterdiler.

Düşünün ki Ege Ordu Komutanı bile internet andıçının içinde yer almış.

Genelkurmay’ın “hukuk müşaviri” olan general hukuku çiğnediği için sanık.

Böyle ordu mu olur?

İstifa eden generaller, askerî açıdan yetersiz, suç bağımlısı bir general heyetini savunmak için “istifayı” bir tehdit olarak kullanıyorlar.

Bu ülke darbeci general istemiyor.

Disiplinsiz general istemiyor.

Saygısız general istemiyor.

Askerlerini koruyamayan general istemiyor.

Savaşta “şike” yapan general istemiyor.

Bu ülkenin halkının “sözü”, generalin silahından daha güçlü olacak ve oluyor.

Yıllarca halkı da, halkın temsilcilerini de ezmeye alıştılar, “bundan sonra siz halkın iradesine tabi olacaksınız, hukuka saygı göstereceksiniz” denince de “onurumuzla oynandı” havasıyla gidiyorlar.

Dağlıca’da, Aktütün’de, Hantepe’de, Silvan’da “onurunuz” neredeydi, niye bir taneniz bile istifa etmedi?

Orada istifa etmeyen generalin, “terfi kavgasında” istifa etmesi aslında askerlik adına utanç vericidir.

Bizim generallerin önemli bir kısmının “askerî değerlerden” koptuğunu gösterir.

Gittikleri iyi oldu.

Bu, bir kriz değil, bu, büyük bir temizlenme.

Askerliği, hukuku, demokrasiyi ciddiye alan, halkına saygılı, halkın emanetine hıyanet etmeyen, “darbecilikten” utanan, terfi alamadığında değil, askerini kaybettiğinde onuru yaralanan yeni bir ordu için atılmış büyük bir adım bu.

Türkiye, askerî vesayeti bitirip demokrasiye doğru ilerliyor.

Bu yeni çağda, darbeci, andıççı, şikeci generallere yer yok bu ülkede.

İtirazı olan bütün generaller bırakın gitsinler.

Hepsine güle güle.

Yeni Türkiye’ye yakışan yeni bir orduyu kuracak insanlar da çıkar bu ordunun içinden ve onlar “askerin onurunu” terfilerde değil, askerlikte ararlar.

Taraf

Başlık: Ahmet Altan / Dinsiz olduğum için Allah'a şükrediyorum
Gönderen: TaLiA - 30 Temmuz 2012, 03:49:22 ÖÖ 03
Ahmet Altan: Dinsiz olduğum için Allah'a şükrediyorum

Taraf yazarı Ahmet Altan, bugün kaleme aldığı yazısında gösterişli camilerden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Yazısında "Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim." diyen Altan, "Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de 'çok büyük', 'çok gösterişli' camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum." dedi.

İşte Altan kaleme aldığı o yazı;


Son zamanlarda neredeyse her gün bana dinsizliği nasip ettiği için Allah'a şükrediyorum.


"BİZE BURALARA GELMEYİN DİYORLAR"

Dindarlarımızın, kendilerine "mülk" edindikleri, içeriye kimseyi sokmamak için sınırlarına büyük duvarlar ördükleri, teller çektikleri, en uzun minareler, en geniş kubbeler, en görünür camilerle korudukları bahçelerinde dolaşmaya pek vakit bulamadıklarını düşünüyorum çünkü.

Bizim gibilere de "buralara gelmeyin" diyorlar, "bu bahçelerde dolaşmayın"

"Sizin dinden bahsetmeye ne hakkınız var" diye azarlıyorlar bizi.

Allah'ın bahçelerini yasaklıyorlar bize. Niye bu kadar haşinsiniz?

Bizim de o bahçelerde arada bir dolaşmamızın kime zararı var?

"BU SORULARI SORMAYALIM DİYE Mİ O BAHÇELER BİZE YASAK"

Siz en büyük camilerin minarelerinin boyunu hesaplarken, bir seher vakti, küçük bir caminin şadırvanında oturup, serin suların şırıltısını dinleyerek sabah ezanını beklemenin huzurunu tatsak, dininize, dindarlığınıza mı saldırmış oluruz?

Allah'ın evine bir sabah misafirliğimizi de mi çok görüyorsunuz?

Saygıda hiç kusur etmeden size dinle, dindarlıkla ilgili sorular sormamızdan neden gocunuyorsunuz?

Bu soruları sormayalım diye mi o bahçeleri bize yasaklıyorsunuz?

Dini ve dindarlığı anlamaya çalışmamalı mıyız?

Bize anlatılan dinle dindarların davranışları aklımızda yan yana gelemeyince, sorular sormamalı mıyız?

"Bir dinsiz bizi nasıl dinle yargılar" diyorlar. İzin verirseniz ben size kendi kitaplarımdaki çok sevdiğim bir Şeyh Efendi'den ödünç aldığım bir sözle cevap vereyim. "Kimseyi kendi ahlakınla yargılama; herkesi kendi ahlakıyla yargıla."

Bir dindarın yaptıkları, o dindarın ahlakıyla yargılanmazsa neyle yargılanır?

"O CAMİLERDE NAMAZ KILMIYORUM"
İşkenceye sessiz kaldığınızda, cinayetler karşısında sustuğunuzda, acılara arkanızı döndüğünüzde, yaptıklarınızı Allah'ın ve peygamberin sözlerini mihenk alarak yargılamak çok mu büyük haksızlık?

Bir dindarın "amelini" yargılamak için başka bir "ahlak, başka bir ölçü mü var?

Yoksa sizi hiç anlamaya çalışmamalı mıyız, bunu mu söylemek istiyorsunuz?

Bizim görmemizi istemediğiniz için mi bize o bahçeleri yasaklamak istiyorsunuz?

Evet, o camilerde namaz kılmıyorum.

Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim.

"BUNU BANA ÇOK MU GÖRECEKSİNİZ?"
Ama ben bir geceyarısı, ışıklarının çoğu sönmüş, kandil misali iki üç lambası yanan bir caminin içinde bağdaş kurup oturarak kendi "hiçliğimle" karşılaşmayı, kendimden dahi vazgeçerek o caminin "sahibine" sığınmayı, ne kubbede, ne minberde, ne duvardaki hatlarda, ne kalın gövdeli sütunlarda aradığım "bir soluğu", bir "sonsuzluğu", gözlerimi diktiğim solgun bir halının şekillerinde görüp hissetmeyi, bunun hazzına bir anlığına da olsa varmayı, bir lahzalığına beni yaratana karışıp kaybolmayı seviyorsam, bunu bana çok mu göreceksiniz?

"Bir dinsizin camide ne işi var" mı diyeceksiniz?

Demeyin.

Seherin serin şadırvanları, geceyarılarının ıssız ve loş camileri herkesin.

Bizi beş vakit oralara davet eden biri var.

Davet vaktinde gelmiyorsak da başka vakitlerde ziyaretimiz, "davet sahibiyle" aramızda bir mesele.

O, kapılarını kapatmak istediğinde kapatır, kapattığı da olmuştur, açmak istediğinde açar, o kapıların muhafızlığını siz yapmayın, haksızlık etmiş olursunuz.

Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de "çok büyük", "çok gösterişli" camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum.

Gerçekten anlamadığım için soruyorum.

Benim o huzuru, o muhteşem sonsuzluğu, zamansızlığı, o hiçliği, yok oluşu, bütün geçmişini ve geleceğini unutabilmeyi o küçücük camilerde bile bulabilmem dinsizliğimden mi? Dindar olsam o camilerde bulamaz mıydım aradığımı?

"BEN CAMİYE GİTTİĞİMDE.."
Ben camiye gittiğimde af dilemeye gitmiyorum, bir iyilik istemeye gitmiyorum, bir yardım için yalvarmıyorum, cennetine talip olmuyorum, cehenneminden sakınmıyorum; ben camiye gittiğimde "her şeye razı olmak" için gidiyorum, teslim olmak için gidiyorum, tek bir anlığına bile olsa o sonsuzluğa karışabilmek, o sonsuzluğun kokusunu duyabilmek için gidiyorum.

Yasak mı edeceksiniz bana oralara gitmeyi?

Bunlardan söz etmeyi yasak mı edeceksiniz?

Bırakın arada bir gideyim, bırakın arada bir anlatayım, bırakın arada bir o sonsuzluğa kendini adamış insanlar olarak "insanların acılarına nasıl bigâne kalabildiğinizi" sorayım.

"YABANCILIĞIMI VURMAYIN YÜZÜME"
Ben o bahçelerin muhafızı değilim, olmayacağım, o bahçelerde gezinmeyi seven biriyim yalnızca.

Bir yabancıyım.

Bir yabancıya bile yabancılığını hissettirmeyen âlicenaplığın misafiriyim.

Yabancılığımı o kadar da vurmayın yüzüme.

Kimseyi "yabancı" görmeyen bir kudretin kulusunuz neticede, bırakın "yabancı" olduğumu ben söyleyeyim, siz bana "ev halkından biri" gibi davranma yüceliğini gösterin, bir camide bulduğumu sizde de aradığım için kızmayın bana, bulduğumdan çok hoşnut olduğum için arıyorum onu, her yerde aradığım için sizde de arıyorum.

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 30 Temmuz 2012, 04:32:49 ÖÖ 04
Atayizler bunu bi açıklasın bize ?
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: ozanca - 30 Temmuz 2012, 09:12:38 ÖÖ 09
Önce bi dindarlar açıklasın hele ...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Qani - 30 Temmuz 2012, 09:43:36 ÖÖ 09
müsade edin serender açıklayacak..
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 30 Temmuz 2012, 12:22:20 ÖS 12
Diyanet adı altında,dini kendi tahakkümüne alan laik düzenler için gayet tutarlı açıklamalrdada bulunmuş,ama belliki halen İSLAMIN NE OLUP,NE OLMADIĞININ FARKINA varamamış ,AHMET ALTAN,eğer vahiyde Allahın beyan ettği islam ile tanışmış olsaydı,son rasulun camilerin süsleriyle alakalı,BU KAVİMDE TIPKI YAHUDİ VE HIRISTİYANLAR GİBİ MESCİDLERİNİ SÜSLEYECEKLER,deyip bunun yanlışlıklarının ve dinde bozulmanın nasıl olduğunu ve Ahmet altanın islam diye görüp taşladığının ASLINDA İSLAM OLMADIĞI OLDUĞUNU GÖRÜRDÜ,

Bence Ahmet altanın burda eleştirdiği vahiy islamı değil,ATALARININ GELENEĞİNİ İSLAM ZANNEDEN ZAVALLILARIN dini dir...
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Qani - 30 Temmuz 2012, 12:37:08 ÖS 12
tamam ama sonuçta şuanda ahmet altan'ın bashsettiği türden islam yaygın ve iktidarda.
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: müslümanlardan - 30 Temmuz 2012, 12:53:43 ÖS 12
tamam ama sonuçta şuanda ahmet altan'ın bashsettiği türden islam yaygın ve iktidarda.

Ahmed altanın bahsettği gelenek yaygın aslında ama İSLAM DEĞİL,içinde kısmı olarak islamın bazı fiilleri olsada islam bu değildir.Çünkü islamın temelinde yani MERKEZİNDA Allah vardır,islamın müntesbi ise alacağı her kararı ve değerlendirmedeki ölçüsüde Allah merkezlidir.Toplumun Allah dediğiyle,Allahın kuranda kendini tanıtması bile çakışıyor yani TOPLUMUN ALLAHI,İLE İSLAMIN ALLAHI BİR DEĞİL kısmı benzerlik olsada bir değildir,ve toplumun islam zannedği ve Ahmet altanın eleştirdği ile Allahın islam dedği ve vahiysiyle beyan ettği islamda doğal olarak aynı değil,çünkü toplumun beslendiği kaynak hak ve batıl karışımı ortaya çıkmış bi haldir,işte Ahmet alatanın eleştirdiğide budur,ha ben Ahmet altanı savunmuyorum ama durum böyle....

Ahmed altan rasulullah döneminde yaşamış olsaydı,mescidede gider,rasulullah ilede konuşur ve ona izinde verilirdi,istediği şekildede sorgulamasını yapardı,ama günümüz dini diyaneti karışmış bu zevat düzenin DÜZENİ DE DİNİDE BÖYLE,,,,Ahmed alatanın bu tür yanlışlıkları görmeside normal,inşaallah vahiy islamıylada tanışır hem Ahmed altan,hem rainalaşmış toplum......
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: serender - 30 Temmuz 2012, 03:05:41 ÖS 15
müsade edin serender açıklayacak..

Adam müslüman bir toplumda yaşıyor. Ne kadar ne olsa arada böyle makale malzemesi çıkacak haklı malzemeler bulacak. Bulmaması mümkün değil. Bizim milletimizin yüzde yetmişi Müslüman çok şükür . Belki daha da fazlası...

Konuya takılmıyorum başlığa takıldım...

Qani Bize Allahlı dinsiz olmayı bi iyice anlatsan?

Makalede sadece müslümanların yanlışları yok. Bağıra bağıra Allah inancı da var.
Hoş derdi bağcıyı dövmek olmasaydı Bütün yanlış yaşanmasına rağmen içinde Allah olduğu için dinide bağrına basardı ya!
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Qani - 30 Temmuz 2012, 04:19:25 ÖS 16
deistler allahın var olduğuna ama işleyişe karışmadıkalrına inanırlar.
materyalistler deistlere biraz gülümseyerek bakarlar. çünkü "nolur  nolmaz" diye ihtiyatlı davrandıklarını düşünürüz. türkiyede sayıalrının hayli fazla olduğunu, ama herhangi bir düşünce sistemi içerisinde değilde uygulamada yaptıklarını düşünüyorum...
genelde çok hızlı fatiha okurlar. :)
oruç tutar gibi görünürler.
tartışmada dinle ilgili konularda genelde susar, yada kışkırtıcı bir iki cümle edip bıyık altından dinler.

Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: Verda Naz - 31 Temmuz 2012, 04:56:29 ÖS 16
Ahmet Altan oruç tutuyor sanırım malum oruç bu sıcaklarda insana çarpabiliyor kendisini de duygusal boyutta etkilemiş olabilir nitekim övündüğü dinsizliği anladığı veya anlamadığı din paradigması içinde yaşadığı halleri romantize ederek ifade ettiği cümleleri bize bunu gösteriyor.herkes bi şekilde din üzerinden nemalanabiliyor kendiside bir yazar olarak zamanı iyi kavramış.Dini kimin ne olarak anladığı değilde, din'i hayatın ta kendisi olarak ele aldığımızda içindekiler olsun dışındakiler olsun herkesin bi şekilde dine bağlı olduğunu görüyoruz..
Başlık: PKK ve savaş
Gönderen: TaLiA - 25 Ağustos 2012, 12:34:56 ÖS 12
PKK ve savaş

 
Türkiye’de her şey müthiş bir kızışma içinde, kendi kendisiyle ve çevresiyle sürtüşerek aşınıp eskiyor.
 
Bundan kurtulabilen hiçbir örgüt, parti ya da kuruluş yok.
 
Bu ortaklaşa eskime, toptan bir çöküşün de, bir yenilenmeye hazırlanmanın da işareti olabilir.
 
Ben daha iyimser olanlardanım, bunun bir kabuk değiştirip tazelenme dönemi olduğunu düşünüyorum.
 
Bir türlü kopamadığımız geçmiş yüzyılın değerlerini epeyce kanlı ve acılı bir şekilde geride bırakıp yeni bir aşamaya geçeceğimize inanıyorum.
 
Bunu gerçekleştirmeye aday bir siyasi kadro yok henüz ortada, bizi değişmenin bu noktasına kadar getiren AKP belki de doğal bir aşınmayla yorulup geçmiş değerlerin arasına doğru çekildi.
 
Ama her yeni dönemin kendi kadrolarını yarattığı da tarihin bize öğrettiği bir başka gerçek.
 
Geniş bir zaman perspektifinden ve soğukkanlılıkla bakınca bu bir “yenilenme” dönemi ama hepimiz yaşam süresi kısıtlı birer fani olarak bu yenilenmenin öncesindeki eskime ve çürüme evresini yoğun acılarla yaşıyoruz.
 
Bu eskime ve yenilenme aşamasında PKK da kendi rolünü oynuyor.
 
PKK, tarihin bu aşamasında serinkanlılıkla değerlendirilmesi neredeyse imkânsız bir örgüt, ya büyük övgülerle ya büyük yergilerle değerlendiriliyor.
 
Hâlbuki bugün ne yaşadığımızı en iyi gösterecek işaretlerden biri, PKK’nın varlığındaki derin çelişkiler.
 
Öncelikle herhâlde “PKK bir terör örgütüdür” saptamasının kolaycılığından kaçınmak gerek.
 
Evet, alçakça terör eylemleri yapıyor, Antep’te olduğu gibi terörün en rezil hâllerinde kendini gösteriyor ama “terör örgütü” kolaycılığının içine sığacak bir örgüt de değil, hiçbir terör örgütü yüzbinlerce askeri olan bir orduyla haftalarca savaşıp, arka arkaya saldırılar düzenleyemez.
 
PKK, sıkıştığında teröre başvuran küçük bir ordu.
 
Bizim cevabını aramamız gereken soru şu:
 
Bu ordu nasıl oluştu?
 
Bu, sanıldığı kadar kolayca cevap verilebilecek bir soru değil.
 
“Kürt davası” adına binlerce genç insanı toplayıp silahlandırabilen PKK’nın Kürt halkına ne vaat ettiğine bakarsanız, cevabın niye zor olduğunu da anlarsınız.
 
Ne vaat ettiği “KCK anayasasında” yazıyor, bir “tek adam, tek parti diktatörlüğü” vaat ediyor, bugün herhangi bir Afrika kabilesinin bile kabul etmeye yanaşmayacağı korkunç bir “vaat” bu.
 
Peki, niye Kürt halkının neredeyse yarısı, kendisine “diktatörlük ve şiddet” vaat eden bir örgütü, seçimde o örgütün işaret ettiği partiye oy vererek destekliyor?
 
Bunun cevabını bütün Türklerin ve “Türk devletinin” iyi düşünmesi gerektiğini sanıyorum.
 
Milyonlarca Kürt, “Türkler tarafından aşağılanmak mı yoksa Kürt diktatörlüğünde yaşamak mı” gibi insafsız bir ikilemle karşı karşıya bırakıldığında, Kürt diktatörlüğünü tercih ediyor.
 
Bugün Türk devletinin Kürtlerde yarattığı bu “aşağılanmışlık” duygusu ve bu duygunun sonucunda ortaya çıkan öfke, milyonlarca Kürdü bir “diktatörlük” vaadini bile kabul etmeye zorluyor.
 
PKK’nın Kürtler arasındaki “efsanesi”, otuz yılda verdiği binlerce kayıp, Türk devletinin “anadilinizde çocuklarınızı okutamazsınız” gibi manasız dayatmalarıyla birleştiğinde, PKK’yı önemli bir seçenek hâline getiriyor.
 
CHP milletvekili Aygün’ü kaçıran dağdaki PKK’lıların bile artık “anlamsız” bulduğu bu savaş, benim görebildiğim kadarıyla, bu denklem üzerinden yürüyor.
 
Ben, PKK yönetiminin “barışa” yanaşacağını sanmıyorum, ta 33 asker katliamından beri ne zaman “barış” kapıya gelse, barış için bir umut belirse, PKK yönetimi barış iklimini bozacak bir iş yapıyor.
 
Barış PKK’nın yöneticilerine bugün sahip olduklarından fazlasını vermiyor çünkü, siyaset yapma yolu açılsa bile siyaset yapabileceklerini sanmıyorum, “efsanelerini” oluştururken çok da günah işlediler, siyaset sahnesinde bu günahların hesaplarını vermekte çok zorlanırlar, zaten böyle hesaplaşmalara da alışkın değiller.
 
PKK’yla barış görüşmeleri yapılabilir elbette, PKK yönetimi de bir gün belki barışa razı olur ama çözümü sadece “PKK’yla barışmakta ya da PKK’yı yenmekte” gören hiçbir siyaset başarıya ulaşamazmış gibi geliyor bana.
 
PKK, vaatleri, hayatı ve siyaseti anlama biçimiyle geçmiş yüzyılda takılıp kalmış bir örgüt, Kürt meselesinde çözümü “sadece” PKK üzerinden arayan herkes geçmişin içinde boğulur ve gelecekle ilgili bir sonuç alamaz.
 
Çözüm, milyonlarca Kürdü, “tek parti diktatörlüğü” gibi dehşet verici bir vaadi tercih etme zorunda bırakmayacak toplumsal koşulları yaratmakta yatıyor.
 
Türklerle Kürtler her konuda eşit olacak, Kürtler kendilerini aşağılanmış hissetmeyecek.
 
“Yeni” Türkiye’de bu mutlaka gerçekleşecek.
 
Mesele, bu “yeni” döneme mümkün olduğu kadar az kanla ve acıyla geçmek, “eşitliğin” insani bir hak olduğunu ölü çocukların sayısı artmadan anlamak.
 
Bunu anlayan, zaten bu ülkeyi yeni dönemde yönetecek kadro olacak.
 
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: derail - 25 Ağustos 2012, 02:03:41 ÖS 14
bu ülkenin em önemli kurum ve kuruluşlarında batının devşirmeleri 80 yıldır KÖŞELERİ TUTMUŞLAR , hangi iktidar gelse  ETKİSİZLEŞTİRMEK için  her şeyi yapıyorlar çünkü bunlar  DERİN DEVLET ve bizler buişi 80 küsür yıl önce KAYBETMİŞİZ şimdi Ülkeyi GERİ ALMAYA Çalışıyoruz da MİLLETİN BU İŞE AKLI ASLA EREMEZ..çünkü onlar bu ülkeyi Orduyu, Yargıyı, Medyayı hala KENDİLERİNDEN sanıyorlar ne YAZIK Kİ.
Başlık: Savaş ve sessizlik
Gönderen: TaLiA - 04 Eylül 2012, 11:20:42 ÖÖ 11
Savaş ve sessizlik
 
Gece yarısına doğru PKK Beytüşşebap’ı basmış, on askerle üç PKK’lı hayatını kaybetmiş, AFP ölü PKK’lı sayısının 20 olduğunu iddia ediyor ve geceyi bunca ölüyle kapatan Türkiye sabahı sanki böyle bir olay olmamış gibi karşılıyor.
 
Televizyonlar bambaşka programlar yapıyorlar.
 
1925’e, Takrir-i Sükûn günlerine geri döndük.
 
Medyanın uyguladığı sansürün nedeni de bildiğimiz o ezberlenmiş cümle:
 
“Terörün propagandasını yapmayın.”
 
Bu, bir terör olayı değil, bu bir askerî saldırı.
 
Biraz ötesinde Bolu Komando Tugayı’nın bulunduğu kasabaya PKK ağır silahlarla saldırıyor, on askeri öldürüyor, PKK militanları polis lojmanlarının önüne kadar geliyorlar.
 
Olanları halktan saklamak, gerçeği değiştiriyor mu?
 
Değiştirmiyor.
 
Sadece halkın bu olayların nasıl biteceğini sormasını, bu ölümleri bitirecek girişimlerin halk tarafından tartışılmasını önlüyor.
 
Ne olursa olsun ama halk bilmesin.
 
Bir hükümet, gerçekleri halktan saklamak istemeye başladı mı sorun büyük demektir.
 
Arka arkaya yaşadığımız bu acılarla ilgili çok soru duruyor ortada.
 
PKK artık kasaba merkezlerine saldırıyor.
 
Görünen PKK’nın saldırıda, ordunun savunmada olduğu.
 
Büyük kayıplar verildiği.
 
Ölen o on askerin hesabını kimden soracak bu halk?
 
PKK’yı suçlamak en kolayı ama PKK’yı suçlamak, lanetlemek sadece insanların gönlünü serinletiyor, o kadar.
 
Yaşadıklarımızın önlenmesine bir faydası yok.
 
Hâlbuki, Uludere katliamına kadar ortada görünmeyen PKK’nın şimdi birdenbire nasıl kasabalara girebilmeyi başardığını sormamız gerekiyor.
 
Bunun nedenini anlamamız gerekiyor.
 
Orduyu bu kadar savunmasız, PKK’yı böylesine gözükara kılan gerçekleri öğrenmemiz gerekiyor.
 
Beytüşşebap’ta kalabalık bir halk grubunun PKK’lıların cenazesini almak için toplanmasının neyin işareti olduğunu, bir dahaki seferde neyle karşılaşacağımızı bilmemiz gerekiyor.
 
Biz bu ülkede yaşıyoruz.
 
Bu ülkenin sahibi burada yaşayan yetmiş milyon halk.
 
Bu soruların muhatabı da hükümet.
 
Yaşanan felaketleri önlemekle yükümlü olan o.
 
Uludere’den bu yana büyük bir değişim var, yaşananların askerî nedenlerini bilmiyorum ama büyük bir psikolojik kırılmanın herkes gibi ben de farkındayım.
 
Eskiden böyle olaylar olduğunda insanların AKP’nin bu sorunları çözeceğine dair bir ümidi olurdu ama iktidarın siyasetini ve dilini değiştirmesi, şiddete abanması, bu ümidi yok etti.
 
Kimsede böyle bir ümit yok artık.
 
Sessizlik, bu ümidi yeniden yaratmıyor.
 
Bu ümidi yeniden yaratacak olan hükümet, onun izleyeceği siyaset, yapacağı açıklama, ortaya koyacağı plan, hazırlayacağı demokratik anayasa.
 
Ama iktidar ne yapacağını bilmez gibi gözüküyor ve sadece sessizlikten, sansürden medet umuyor.
 
Kaç ölümü daha bu halktan saklayabilirler?
 
Kaç genç çocuk daha bu sessizlik içinde ölecek?
 
Bu medya ne kadar zaman daha halktan gerçekleri gizleyecek?
 
Güney sınırımız tam bir bela yuvasına döndü, Suriye ile savaşın eşiğinde duruyoruz, İran sınırlarımızda yeni bir askerî manevra başlatıyor, Irak Türkiye’yi tehdit ediyor.

Hatay bölgesindeki Suriyeli “mülteci” kamplarında neler olduğu hepimiz için bir sır, Şam’da gezdiği bir cezaevinde “muhalif güçlerin” tutuklu askerleriyle konuşan Robert Fisk, Independent gazetesine yazdığı haberde, Cezayir asıllı bir Fransız tutuklunun Hatay’daki kampa geldiğini, orada görüştüğü bir “şeyhin” etkisiyle Suriye’ye geçtiğini anlattığını söylüyor.
 
Mülteci kampları Suriye’ye militan gönderme merkezleri mi?
 
O şeyh kim?
 
Eğer Türkiye Suriye’ye silahlı muhalifler gönderirse, karşılığında Suriye’nin ve onun müttefiki İran’ın neler yapacağını düşünüyoruz?
 
Türkiye’nin Suriye’de bizzat çatışmalarda taraf olmasıyla, PKK’nın birden güçlenmesi arasında bir bağ var mı?
 
Suriye diktatörü Esed’e karşı olmak, onun halkına zulmetmesine karşı çıkmak adil ve hakkaniyetli bir davranış ama bu haklı tavrı Suriye’ye silahlı askerler gönderip savaşa taraf olmaya kadar uzatma hakkını hükümete kim verdi?
 
Meclis’ten habersiz ülke topraklarında yabancı silahlı gruplar barındırmak, onların sınırdan geçmesine göz yummak, hatta desteklemek yasalara uygun mu?
 
Yasalara uygun değilse, iktidarın yasaları çiğnemesini kim sorgulayacak?
 
İktidarın Suriye politikasıyla PKK’nın güçlenmesi arasında bir bağ varsa, daha kaç askeri ölüme teslim edeceğiz, iktidar bu askerlerin ölmesini önlemek için ne yapacak?
 
PKK’nın saldırıları hakkında istihbarat yok mu, istihbarat varsa gerekli önlemler alınmıyor mu, alınmıyorsa, bu önlemleri almayanlar kimler?
 
Böylesine çok soruyla ve ölümle dolu bir durumu medya hangi hakla halkından saklayabilir?
 
Bu sessizlik, iktidarı böylesine başıboş bırakmak daha fazla askerin ölmesine yol açmaz mı?
 
İktidarı eleştirmeyelim diye çocukları ölüme mi bırakalım?
 
Gene ölüm sarmalına düştü Türkiye.
 
Üstelik bu ölümleri medyanın insafsız sessizliği ve ağır bir ümitsizlikle yaşıyor bu toplum.
 

Ahmet Altan
Başlık: Ynt: Ahmet ALTAN yazıları...........
Gönderen: ebubekir - 06 Eylül 2012, 01:02:54 ÖÖ 01
"........................................Vah Ahmet Altan vay!...
Hey gidi aslan parçası hey!...

Sen ki, haddinden fazla özgürlükçüsün!...

Sen
su katılmamış safi demokratsın!...
Sen ki,
hoşgörünün feriştahısın!...
Sen ki,
liberalin dibisin!...

Anlat aslanım anlat, heyecanlı oluyor!...

Senin için en son şöyle demiştim Ahmet Altan;

‘Ulan..,’ diyorum bazen,
ne olurdu sanki şu askerler daha çok darbe planı yapsalardı!.. Sen de o belgeleri yayınlamakla.., darbecilere karşı mücadele etmekle meşgul olsaydın da, bu günlerini görmeseydik keşke aslanım!...”

Ama gördük işte!..

Dün,
Pegasus’un üzerinde kötülerle savaşan Bellerophontes gibiydin..,

Bugün ise Don Kişot olmuş, ‘canavar gördüm’ diyerek yel değirmenine saldırıyorsun!...

***

Sadece biz değil, Orhan Miroğlu da görmüş ve hatta yaşamış bazı gerçekleri...

Miroğlu diyor ki;

“Ben bugünkü Taraf’ın, yazmaya başladığım Taraf olduğu kanaatinde değilim.Taraf’ın benim için miadı doldu...”

Evet, bizim için de miadın doldu Ahmet Altan...

Halkın vicdanı olmak yerine Başbakan’a ve hükümete giydirip egolarını tatmin etme yolunu seçtin...

Şahsi meselelerine ve takıntılarına mahkum oldun ve bu yüzden ‘aykırı düşünen ama makulü bulan aydın’ diye bildiğimiz o kimliğin yerlerde süründü...

***

Zaman zaman ‘acaba Ahmet Altan’a haksızlık mı ediliyor?..’ diye düşündüğüm anlar oldu...

Lakin Orhan Miroğlu’nun açıklamalarından sonra hiç bir şüphe kalmadı kafamda...

Miroğlu bir müddet önce Ahmet Altan’ın Erdoğan Sendromu hastalığına düçar olduğuna dair bir yazı kaleme almıştı.. ( bundan yaklaşık 1 ay önce )

O yazıda;
Ahmet Altan’ın yazılarına anlam veremediğinden, bazı eleştirilerinin insafla bağdaşmadığından ve kendisini tekrarladığından söz etmişti..

Makul ve seviyeli bir eleştiriydi...

Ve o yazıya (haddini aşarak!) şunu da ilave etmişti Miroğlu;

“Eğer bu irade olmasaydı..,
bu irade,
ülkenin en devrimci dinamiği olan İslami kesimle buluşmasaydı,
bu buluşmaya güven duymasaydık,
sahip olduğumuz bu düşüncelerle, hiçbirimiz bu ülkede kalmayı sürdüremezdik...”

İşte bu yazıdan sonra olanlar olmuş!...

Olanları da şöyle anlatıyor Miroğlu;

“Taraf’ın bir formatı var, o gün yazı yazan tüm yazarların, isimleri ve yazılarının başlıkları birinci sayfada yer alıyor.

Ondan sonra benim yazılarım, 1-1,5 aydır hiçbir yazım orada kullanılmadı..”

Daha sonra ‘yazıları kısalt’ baskısı günbegün artmış..

Son olarak da geçtiğimiz Pazar gönderdiği ‘Vur kendini dağlara..’ başlıklı yazısı gazetede yer almamış...

Bu arada Taraf da ‘biz sansürlemedik, yazı uzundu gazeteye koymadık..’ diyerek pek inandırıcı olmayan bir açıklama yaptı...

‘Uzundu, kısaydı, koydun, koymadın..’ tartışması bir yana.., Şurası bir gerçek ki, Taraf, Miroğlu’na tam saha pres uygulamış!...

Vah Ahmet Altan vay!...

Her daim Erdoğan’ı diktatör olmakla suçluyor, despotizmden yakınıyordun..

Hey gidi aslan parçası hey!...

Sen ki, haddinden fazla özgürlükçüsün!...

Sen su katılmamış safi demokratsın!...

Sen ki, hoşgörünün feriştahısın!...

Sen ki, liberalin dibisin!...

Ama Erdoğan çok diktatör!

Öyle mi?..

Anlat aslanım anlat..,
heyecanlı oluyor!..............................."(Hikmet Genç)



slm.
Başlık: Ahmet Altan Allah'ı Arıyor!
Gönderen: TaLiA - 10 Ekim 2012, 01:27:13 ÖÖ 01
Yazdığı yazılarla gündem oluşturan Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan yeni yazdığı yazısında kainat ve Allah konusunu işledi.
 
 
Yazıda önemli konulara temas eden Altan Tanrı var mı. yok mu gibi sorulara cevap aradı ve bu cevapları için kendisi ve okurlarını oldukça düşündürdü.
 
 
 
Kainatın ve insanın yaratılışını karşılaştıran Ahmet Altan'ın yazısı şöyle:


KAİNAT VE TANRI


Bazen oluyor.

 Bir şey seyrediyorsunuz ve sizi saran gerçeklik birden yıkılıyor, hayatın gündelik akışı anlamını yitiriyor.

 

 Bir tesadüf eseri dün ünlü fizikçi Hawking’in “evreni tanrı mı yarattı” sorusunu tartıştığı bir programı izledim.

 

“Bu koca kainat kimin eseri” sorusunun cevabını arıyor ve sorudan soruya geçiyordu.

 

 Bunu da benim gibi cahiller daha iyi anlasın diye bir yemeği tarif eder gibi tarif ediyordu, “Bir evren yapmak için maddeye, enerjiye ve büyük bir genişliğe ihtiyaç var” diyordu.

 

 Sonra Einstein’ın ünlü formülüne geliyordu.

 

“Einstein maddeyle enerjinin bir paranın iki yüzü gibi olduğunu buldu, madde enerjiye dönüşebiliyordu.”

 

Böyle olunca kainatı yapmak için ihtiyaç duyulanlar ikiye iniyordu, madde ve boşluk

 

 Maddeyi büyük bir boşlukta enerjiye dönüştürdüğünüzde bir “kainat” yaratabiliyordunuz.

 

 Sonra o kaçınılmaz soruyu soruyordu:

 

“Maddeyi kim enerjiye çevirip kainatı yarattı?”

 

Kibarca devam ediyordu, “Kimsenin inancına saygısızlık etmek istemem ama bunu yapmak için bir tanrıya ihtiyaç yok”.

 

Neden tanrıya ihtiyaç yok sorusunun cevabını da şöyle veriyordu:

 

“Enerjiye dönüşebilecek olan atomaltı parçacıklarının rastgele ortaya çıkıp, rastgele kaybolduklarını keşfettik. Bu parçacıklar büyük patlama dediğimiz anda enerjiye dönüşerek kainatı oluşturdular. Bunun için tanrıya ihtiyaçları yoktu.”

 

Bu işleri iyi bilenler benim anlatımımdaki cehaleti affetsinler, teknik hatalar yapıyorsam da genelde söylediği buydu.

 

 En azından maddenin bir tanrıya ihtiyaç duymadan ortaya çıkıp enerjiye dönüşerek kainatı oluşturacağını öylesine açık söyledi ki ben bile net bir şekilde anladım.

 

 Bütün kainat, tanrıya ihtiyaç bırakmayacak şekilde, Einstein’ın E=Mc2 formülüyle açıklanabiliyordu.

 

 Küçücük bir formül sırları çözüyordu.

 

 Maddenin enerjiye dönüşebildiğini keşfettiğinizde kainatın önemli bir sırrını çözmüş oluyordunuz.

 

 Daha sonra “yıldızların nasıl oluştuğunu” anlatan başka bir belgesel izledim.

 

 Kainatın içindeki o milyarlarca yıldız, o rengarenk ahenk aslında hep aynı olayın tekrarından ibaretti, büyük bir ısının içinde birbirine çarpan helyum atomları yıldızları meydana getiriyordu.

 

 Yıldızların ortaya çıkışı aslında hep aynı olayın tekrarıyla mümkün olduğundan, İngiltere’deki bir laboratuarda her gün yeni “yıldızlar” yapıyorlardı.

 

Bunlar “minicik” yıldızlardı ama o kocaman yıldızların bütün özelliklerini taşıyorlardı.

 

Kainata yalnızca maddeden, yıldızlardan, ısıdan, ışıktan baktığınızda, kainatın rastgele ortaya çıkan maddeciklerin enerjiye dönüşmesiyle yaratılmış olabileceğini söyleyen teori, bütün basitliğine rağmen ikna edici bir sahiciliğe de sahipti.

 

 Bütün kainat neticede tek bir formüldü.

 

 Ve, o formülün tekrarından ibaretti.

 

 Benim aklıma takılan soru başkaydı.

 

Einstein’ın o kısacık formülü ile muhteşem sonsuzluğu, olağanüstü kainatın yaradılışını anlayabiliyorduk.

 

 Ama koca kainatı açıklayan formül tek bir insanı bile açıklamaya yetmiyordu.

 

İnsandan geçtim sıradan bir canlıyı bile açıklamıyordu benim anladığım kadarıyla.

 

 Bir canlının “gözünün” oluşumu bir yıldızın oluşumundan çok daha karmaşıktı.

 

Kılcal damarların haritası, yıldız haritalarından daha giriftti.

 

 Madde enerjiye dönüştüğünde büyük bir kainat, galaksiler, güneş sistemleri, yıldızlar, gezegenler bütün haşmetleriyle ortaya çıkabiliyordu, çeşitli atomların ve atomaltı parçacıklarının belli bir hızda birbirlerine çarpmaları ışıklar ve alevler içinde yıldızları oluşturuyordu ama bir insan beynini aynı yöntemlerle yaratamıyordunuz.

 

 Kainatın ve yıldızların oluşumu laboratuarlarda yeniden canlandırılıyordu ama atomlarla, ışıklarla, ısılarla “yeni bir düşünce” yaratmak imkansızdı.

 

Görkemli bir şeydi kainat ama o “kainatı” kavrayan, sırrını çözen “düşüncenin” yanında gene de sönük kalıyordu.

 

 Her deneyde aynı sonucu veren “yıldızlara” kıyasla her deneyde başka sonuçlar veren “duygular”çok daha anlaşılmazdı.

 

Kainatı anlayabiliyorduk, insanı anlayamıyorduk.

 

 Bu milyarlarca galaksiyi “rastgele bir maddenin enerjiye dönüşümüyle” açıklamak mümkündü ama o kainatın bir köşesinde, küçücük bir gezegenin üzerinde bedenleriyle, düşünceleriyle, duygularıyla kainattan da girift olan insanların nasıl ve niye yaratıldığını anlamak, bunu herhangi bir formülle, herhangi bir varsayımla açıklamak mümkün olmuyordu.

 

 Muhteşem ve sonsuz kainat “tek bir patlamayla” bir anda oluşabiliyordu ama bir insanı “tek bir patlamayla” bir anda yaratamıyordunuz.

 

 Sonsuzluğun o korkunç genişliğiyle, yıldızların milyonlarca yıl süren yaşamlarıyla kıyaslandığında çok zavallı kalan, çok kısa sürede varlıkları tükenen insanlar nasıl oluyordu da bütün zavallılıklarına karşın kainattan daha anlaşılmaz, daha karanlık, daha çözülmez bir karmaşaya sahiptiler.

 

Tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama onu aramak isteyen sonsuzlukta, galaksilerde, güneşlerde, yıldızlarda değil, insanda aramalı bence.

 

 Sır, insanda çünkü.