İslami Düşünce Platformu

GENEL (Bilgi Platformu) => Köşe Yazıları => M.Kürşat ATALAR => Konuyu başlatan: serender - 05 Nisan 2008, 06:56:58 ÖS 18

Başlık: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 05 Nisan 2008, 06:56:58 ÖS 18
Müslümanların üzerine bulaşan ideolojik kirliliklere dikkat çeken çok önemli bir uyarı yazısıdır.

Son başörtüsü tartışmalarında, maalesef, Müslümanların dillerini henüz 'ideolojik kirlilikten' arındıramadığının örneklerini görüyoruz. İslam'a ve İslamî sembollere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılara karşı çıkma veya cevap yetiştirme gayretine giren bazı Müslümanlar, yayınladıkları bildirilerde, 'düşünsel yetkinlik' bağlamındaki eksikliklerini açığa vurmak bir yana, geleceklerini de ipotek altına alacak 'büyük sözler' sarf ediyorlar. Dahası, bu bildiriler vesilesiyle, kimi Batılı kavramları 'içselleştiriyor' ve 'meşrulaştırıyorlar.' Bu Müslümanlar, doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlar ama öyle görünüyor ki, altına imza attıkları metinlerin "mesuliyeti mucib" olduğunu bilmiyorlar. Bu metinlerde, 'özgürlük', 'insan hakları' gibi kavramlar öylesine meşrulaştırılıyor ki, laik kesimden kimi ünlü yazarlar bile rahatlıkla bu metinlerin altına imza atabiliyorlar. Kısacası, kapımızdan giremeyen modernizm, bacamızdan, penceremizden içeri giriyor. Bu konuda sorumluluğunu müdrik Müslümanların uyarılarına ise ya kulak tıkanıyor ya da bu müslümanlar, 'eylemsizliği' beslemekle, 'şahitlik' görevini yapmamakla, hatta "hıyanetle" suçlanıyorlar! İşte bu tablo karşısında, genel olarak, bütün Müslümanların "fe eyne tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!) hitabıyla uyarılması elzem hale gelmektedir. Çünkü gidişat hiç de iyi değildir ve Müslümanların söylemi ciddi bir 'başkalaşım' tehlikesiyle karşı karşıyadır.


Bu yazıda, bazı gazete ve internet sayfalarında yayınlanan iki metni örnek olarak değerlendireceğiz. Çünkü bu metinlerde, benzer bildirilerdeki üsluba yönelik eleştirilerimize de temel oluşturacak yeterli malzemenin bulunduğunu düşünüyoruz. Bu metinlerin ilki, 200'ü aşkın kuruluş tarafından imzalanmış ve Vakit gazetesinde yayınlanmıştır. Tam metni ise şöyledir:

Adalet, Özgürlük ve Başörtüsü Manifestosu
Bizler bu ülkede yaşayan Müslümanlar olarak yüzyıllardır varız ve buradayız. Zalimler istemeseler de İslami kimliğimizle var olmaya devam edeceğiz.

Son iki yüzyıla yayılan süreçte İslami kimlik ve değerlerimiz tehdit ve düşman ilan edildi. İslam düşmanı bir laiklik anlayışını esas alan resmi ideoloji, militarist yöntemlerle bütün hayatımızı kuşatarak, İslami "hayat tarzı"mızı yok eden çok boyutlu baskılar, yasaklar ve zulümler gerçekleştirdi.

Başörtüsü yasağı da bunlardan biri olarak yıllardır acımasızca sürdürülmektedir. Bu zulüm, milyonlarca Müslüman'ın derin acılar yaşamasına, on binlerce gencimizin eğitim hayatının kesintiye uğramasına ve binlercesinin de eğitim için ülkelerini terk etmek zorunda kalmasına yol açmıştır. Bugün bu büyük zulme, hiç değilse üniversitelerde ve kısmen son vermek için yola çıkanlar, oluşturulan baskı ve korku atmosferinde önerdikleri çözümle, aslında yeni yasakların ve çözümsüzlüklerin kapısını açmak üzere bulunuyorlar. Bu teklif, üniversitelerde dahi yasağı tam anlamıyla kaldırmak bakımından zaaflıdır. Hatta askerin "başörtüsü bağlama" formunu yasalaştırarak yeni çözümsüzlüklerin kapısını açmaktadır. Diğer yandan, anayasa ve yasalarda dayanağı olmayan fiili yasağı kısmen kaldırma amacıyla ortaya konan teklif ve yapılan açıklamalar, bu fiili yasağı kamu hizmeti verenler ve orta dereceli okullarda okuyanlar bakımından daha kalıcı ve yasal hale getirebilecek, yeni adaletsizliklere zemin oluşturabilecek riskler de taşımaktadır.


çok güzel bir makale arkadaşlar. kaçırmayın...

takip edenler için devam edecek:)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 06 Nisan 2008, 01:36:41 ÖÖ 01
Öte yandan bu kısmi ve zaaflı değişiklik teklifine bile tahammül edemeyenler, İslam düşmanı saldırganlık ve özgürlük düşmanı azgınlıklarıyla yaygara koparmaktadırlar. Birer özgürlük adası olması gereken üniversiteleri kışla haline dönüştüren bu militarist zihniyetin sahipleri, kendilerine rağmen üniversitelerin özgürleştirilme ihtimali karşısında paniğe kapılarak halka ve halkın değerlerine meydan okumakta, anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da çekinmemektedirler.

Kimi bürokrat, sözde entelektüel ve oligarşik güçlerin, kendileri yıllardır jakoben dayatmalarla, İslam düşmanlığına dayalı korku krallığı oluşturarak ideolojik tarafgirlikle kamu hizmeti verdikleri halde, bugün "Siz başörtüsü ile kamu hizmeti vermeye kalkarsanız tarafsız olamazsınız." demeleri, hem herkesi kendi gibi bilmek, hem de uzun yıllar süregelen kendi adaletsizliklerini, ideolojik tarafgirliklerini görmeyen bir körlük değil midir?

Bilinmelidir ki, bizim hayatımız bir bütündür ve tamamını Allah için yaşamak ibadi sorumluluğumuzdur. Bu sebeple İslami hayat tarzımıza yönelik bütün baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak kaldırılması gerekir. Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade edilmesini kimse bize sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki biz, gasp edilen bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bu zulmü içselleştirmiş ve değişmez dogmalar haline dönüştürmüş kesimleri, fıtratın sesine kulak vermeye, insani erdemleri yeniden keşfetmeye, insanlık onurunu yeniden kuşanarak, on yıllardır sürdürülen bu büyük zulmü fark etmeye ve zulme son vermeye çağırıyoruz. Temel haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda kılmak için istismar edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine kavuşturmaya ve her kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata geçirmeye çağırıyoruz. On yıllardır zulmettikleri Müslüman halkın önünde başlarını yere eğerek, "Bunca yıllardır yaptığımız zulümlerden, emperyalist Batının seküler değerlerini, kimliğini ve kıyafetini dayatmak suretiyle İslami hayat tarzınızı yok ederek çektirdiğimiz ızdıraplardan dolayı özür diliyoruz." demeye ve böylece insani erdemleri yüceltmeye çağırıyoruz. Kimsenin kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı, herkesin dilediği dini ya da ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce yaşayabildiği adalet vasatını birlikte tesis etmeye çağırıyoruz. (Vakit Gazetesi, 6 Şubat 2008)

Metnin ilk üç paragrafında, başörtüsü yasağı dolayısıyla Müslüman hanımların gördüğü zulmün tasviri yapılmakta ve genel olarak isabetli teşhislerde bulunmaktadır. Ancak daha sonraki paragraflarda, bir anlamda zulmün kaynağında yer alan modern kavramlar olumlanarak kullanılmaktadır ki, işte bu durumun sorgulanması gerekmektedir.

Dördüncü paragrafın ikinci cümlesinde 'özgürlük' kavramına olumlu bir atıfta bulunularak "üniversitelerin özgürlük adası olması gerektiği" ifade edilmektedir. Burada üniversitelerin 'özgürlük adası' olarak tarif edilmesine dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, 'üniversite' modern bir kurumdur ve 'özgürleşmesi' gerçekleştiğinde, 'akıl her türlü bağdan kurtulmuş' demektir. Bu 'bağlar' içerisinde de, ilk sırayı 'din' bağı alır. Dolayısıyla "üniversitelerin özgürleştirilmesi"nin karşılığı, 'din'in üniversite kapılarından içeri sokulmamasıdır. Bildiriye imza koyan kuruluşlar bu gerçeğin farkında mıdırlar? Öyle görünüyor ki, böylesi bir farkındalık söz konusu değildir.  

daha bitmedi
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 07 Nisan 2008, 02:16:31 ÖÖ 02
Aynı paragrafta yer alan: "halka ve halkın değerlerine meydan okumakta, anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da çekinmemektedirler" tespiti de hem Türk halkı hakkında yanlış bir değerlendirmeyi içermektedir hem de protesto metninin 'meşruiyeti'ni bir biçimde 'anayasaya' bağlamaktadır. Bu ise, çelişkili bir tavırdır. Çünkü mevcut Anayasa'nın meşruiyet kaynağı İslam değil, halktır. Dolayısıyla olumlu içerikle kullanılan 'halkın değerleri'nden kast edilen şey, metinde muğlaktır. Bundan kastın, İslami değerler olduğuna dair bu metinden bir sonuç çıkarılamaz. Fakat şu inkar edilemez bir gerçektir ki, bu halkın yüzde 90'ı, 1982 Anayasası'nı onaylamıştır ve bu Anayasa'nın giriş bölümünde, devletin şekli, egemenliğin kaynağı vs. açıkça yer almaktadır. Dolayısıyla başörtüsü zulmünü sürdürenleri Anayasa'ya şikayet etmek, hem ilke bakımından 'sorunlu'dur hem de yanlış bir değerlendirmeyi içinde barındırmaktadır. Kimi kime şikayet ediyorsunuz? Buradan şu mana çıkmaz mı? Şikayetiniz dinlenir de talebiniz kabul edilirse, yani Anayasa'ya uygun bir icraat yapılırsa, bundan memnun mu olacaksınız?! Metindeki ifadelerden bu manalar gayet kolaylıkla çıkarılabilir.

Altıncı paragrafta ise: "Bu sebeple İslami hayat tarzımıza yönelik bütün baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak kaldırılması gerekir. Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade edilmesini kimse bize sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki biz, gasp edilen bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet mücadelemizi sürdüreceğiz." denilmektedir ki, bu ifadeler, yasağı kaldıracak 'merci' olarak, mevcut yasalarla hareket eden kurumları göstermektedir. Gasp edilen hakları kimler "iade edecektir?" Eğer bu işi, mevcut yasalar çerçevesinde iş gören Meclis, hükümet veya anayasal kurumlar yapacaksa, o zaman, yapılan şeyin adı, sonuçta 'demokratik' bir hak talebi değil midir? Eğer bu manifesto metni, demokratik bir hak talebinde bulunuyorsa, bu durumda, metnin 'İslamiliği' ciddi bir sorgulamayı hak etmiş olmaz mı?

Son paragrafta ise 'insanlık erdemleri', 'insanlık onuru' gibi kavramlar olumlanarak kullanılmaktadır ki, bilenler bilir, bu kavramlar da asla 'masum' değildirler. Bunlar Batılı 'insan hakları' kavramının uzantılarıdırlar. Burada 'onur' olarak nitelendirilen şeyin belirleyeni de yine vahyin karşısında bizatihi bir değer olarak görülen 'ratio'nun ('aklın') sınırlarıdır. Fakat Müslümanlar, son zamanlarda, aktüel gündeme fazla angaje olmanın sonucu olarak, bu tür 'sorunlu' kavramları dillerine pelesenk etmeye neredeyse alışmışlar/alıştırılmışlardır. Bu ise son derece tehlikeli bir süreçtir. Müslümanların, kavramlar konusunda hassas olmaları gerekir ve olur-olmaz her kavramı dillerine dolamamalıdırlar. Bu paragrafın 'çağrı' içeren bölümünde yer alan şu cümle ise, gerçekten ciddi sıkıntılar içeren şu ifadeleri içinde barındırmaktadır: "Temel haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda kılmak için istismar edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine kavuşturmaya ve her kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata geçirmeye çağırıyoruz." Burada 'gerçek içeriği'ne kavuşturulmaya çalışılan 'temel haklar ve özgürlükler'in Batıcı insan hakları örgütlerinin dünyanın başka ülkelerine en çok 'satmak' istedikleri değerler olduğundan, öyle görünüyor ki, imzacı kuruluşların haberi yoktur! Temel Haklar ve Özgürlükler söylemi, somut ifadesini 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde bulmuştur ama kökeni en az 500 yıl öncesine kadar gider. Bu bağlamda, İngiliz, Fransız ve Amerikan Haklar Bildirgeleri vardır ve sayıları da 10'u aşkındır. Hepsinde, 'temel haklar ve özgürlükler'e vurgu vardır ve bunların gerçekleştiği toplumsal yapının (ya da rejimin) adı da 'demokrasi'dir. Dolayısıyla bu çağrıyı yapan kuruluşlar, aslında, insanları 'demokrasi'ye çağırmış olmaktadırlar. Peki bunun bilincinde midirler? Öyle görünüyor ki, "kaş yapayım derken göz çıkarmışlardır." Burada başka bir ihtimalden daha bahsedilebilir ki, o da imzacı kuruluşların metnin içeriğini çok fazla önemsemeden destek beyanında bulunmalarıdır. Bu camiayı az-buçuk tanıyanlar da bilirler ki, bir çok kuruluş, bu tür metinlere, bu şekilde imza atabilmektedirler. Bu kesimler, bu metnin kendilerini bağladığını ya bilmemektedirler ya da bu hususu fazla önemsememektedirler. Ama her ikisi de kendilerini sorumluluktan kurtarmaz. Müslüman, ne söylediğini bilen, söylediğinin arkasında duran, yapmayacağını söylemeyen, yaptığını da bilinçle yapan kişidir. Bu özellikleri haiz olmayanlar ise, itibarlarını kaybederler. Bu yüzden, Müslümanlar, altına imza attıkları metinler konusunda son derece dikkatli davranmalıdırlar. Olur-olmaz her metne, "destek olsun" diye imza atmak, sevap değil vebal doğurur.


dahası var..
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 08 Nisan 2008, 01:14:32 ÖÖ 01
Metnin son paragrafında zulmü yapanların 'özür dilemeye' çağırılması ise, gerçekten metni kaleme alanların 'siyasi' bilinç eksikliğini göstermektedir. Dünyanın neresinde böyle bir şey olmuştur da, zalimler, zalimliklerini ortadan kaldıracak bir kalbi yönelim göstermeden, yaptıkları zulümlerden dolayı özür dilemişlerdir! Bu talebi dillendiren imzacı kuruluşlar, duygusallıklarına mı teslim olmuşlardır, yoksa bu yolla aslında zalimleri "imana mı davet etmiş olmaktadırlar?" Eğer öyle ise, imana davetin bu şekilde yapılmayacağı besbellidir. İmana davet açıkça yapılır. İman eden kişi de, öncelikle, Yüceler Yücesi'ni 'tek otorite' (ilah) kabul ettiğini söyler ve sonra kendisini düzeltir. Önce özür dileyip, sonra imana ermez. Dolayısıyla bu 'özür dileme' çağrısı, zaten sorunlu olan manifestonun düzeyini gerçekten 'düşürmüştür.' Fakat kavramlar konusundaki hassasiyet düzeyinin düşüklüğünü göz önüne aldığımızda, bu noktadaki düzeyin düşüklüğü kimseyi şaşırtmamalıdır!

Metnin son cümlesi ise gerçekten fecaat ifadeler içermektedir. Cümle aynen şöyledir: "Kimsenin kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı, herkesin dilediği dini ya da ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce yaşayabildiği adalet vasatını birlikte tesis etmeye çağırıyoruz." Bu ifade, 'haklar ve özgürlükler söylemi'nin tipik terkiplerinden biridir ve bütün İnsan Hakları derneklerinin tüzüklerinde yer alır. Ne hazindir ki, aynı ifade, Müslümanların imza koyduğu bildirilerde de artık yer alabilmektedir! Bu bildiriye imza atan kuruluşlar, galiba bu ifadelerin, "kendi geleceklerini ipotek altına almak" anlamına geldiğinin farkında değildirler. Buna göre, imzacı kuruluşlar, yarın İslami bir düzen kurulduğunda, içki içenin özgürlüğüne, sokakta açık-saçık gezenlere, genelevlere, hatta uyuşturucu kullanımına karışmayacaklarını deklare etmiş olmaktadırlar! Eğer 'karışacaklarsa', o zaman 'takiyyeci' olarak nitelendirilmeyi hak ederler. Eğer karışmazlarsa, o zaman "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" dedirtecek denli bir iş yaptıklarının farkında değildirler. Çünkü "temel haklar ve özgürlükler" söyleminin bir gereği de, "rasyonel bireyin tercihlerine saygı duymaktır." Ve bu saygı, 'kamusal alan'da da gösterilmelidir. O yüzdendir ki, örneğin 'genelev' işletenler veya buralarda çalıştırılanlar, vergilerini ödedikleri zaman, demokratik ülkelerde 'saygın' bir vatandaş muamelesi görürler. Zira rasyonel birey, "bedeni üzerinde tam tasarruf 'hak'kına sahiptir!" Acaba bizim imzacı kuruluşlarımız, İnsan Hakları söyleminin bu açılımından haberdar mıdırlar? Acaba bu kuruluşlar, uyuşturucu kullanımı konusunda, "temel haklar ve özgürlükler" söyleminin getirdiği serbestlik alanından haberdar mıdırlar? Kim uyuşturucuyu, hangi sınırlar içerisinde kullanabilir? Ya da imzacı kuruluşlarımız, bu konuda hangi 'ölçüt'e göre sınırlama koyacaklardır? İslami ilkeler doğrultusunda mı, yoksa mevcut Batılı hukuk normları çerçevesinde mi? Hadi diyelim ki, uyuşturucu konusu biraz kolay geldi, peki ya kamusal alandaki açık-saçıklık konusunda ne yapacaklardır? Örneğin, bir İslami devlette, kamusal alanda 'açıklığın' sınırı ne olacaktır? Ya da örneğin ülkenin plajlarında denize nasıl girilecektir? "Temel haklar ve özgürlükler" gereğince mi bir sınırlama yapılacaktır, yoksa İslami kurallar gereğince mi? İmzacı kuruluşlarımız galiba, temel haklar ve özgürlükler çerçevesinde yapılacak düzenlemenin, bugünkünden "farklı olmayacağını" bilmemektedirler. Eğer biliyorlarsa, o zaman, İslami kurallar çerçevesinde bir düzenleme yapmayacaklarını daha şimdiden deklare etmiş olmuyorlar mı? Peki bu tavrın İslamî olduğu söylenebilir mi?


devam edecek...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 09 Nisan 2008, 01:30:21 ÖÖ 01
Görüldüğü gibi, "Özgürlük, Adalet ve Başörtüsü Manifestosu"'nu İslami kriterler açısından onaylamak mümkün değildir. Peki Müslümanlar, niçin bu tür metinlerde 'düşünmeden' imza koymaktadırlar. İşte bu da Müslümanların ciddi düşünsel zaaflarla malul olduklarını göstermektedir. Bu zaaflar nedeniyle de, gündemin akışına kendilerini kaptırmakta ve ilkeli davranıştan uzak bir tutum içerisine girebilmektedirler. Bilinmelidir ki, Müslümanın her şeyden önce 'söylem'ine dikkat etmesi gerekir. Söylem, namustur. Söylem, imanı yansıtır. Söylem, kimliğin izharıdır. Zalimler, bütün çağlar boyunca, Müminlerin azamet sahibi olanlarına, dilleriyle bile olsa şirk sözünü söyletememişlerdir. Uhdud Ashabı'nın ateş çukurları bile, buna güç yetirememiştir. Ammar Bin Yasir örneği, asla yanlış yorumlanmamalıdır. Bu ruhsat, sadece 'ölüm' riskinin kesin olması durumunda söz konusudur. Başörtüsü yasağı, evet bir zulümdür, fakat bu zulümden kurtulmanın yolu, zalimlerden hak talep etmek değildir. Zalimlerin kavramlarını içselleştirmek değildir. Zalimlere 'özür diletmek' değildir. Bunun yolu bellidir ve Hz. Peygamber'in hayatında somut ifadesini bulmuştur. Bilinmelidir ki, başörtüsü sorunu, bir 'özgürlük' meselesi değildir; başörtüsü sorunu, bir 'iktidar sorunu'dur. Dolayısıyla da, çözümü de, 'iktidar ilişkileri' bağlamında aranmalıdır. Müslüman, Allah'a teslim olmuş kişinin adıdır. Allah, el-Hakk'tır. Onun sözü de el-Hakk'tır. O halde Müslüman Hakk'a teslim olmuş kişidir. Hakka teslim olanın ise Batıl'a prim vermesi mümkün değildir. Müslüman, Batıl'dan medet ummaz; Batıl'ın kavramlarını olumlamaz; Batıl'ın 'zail' olması için çalışır. Müslüman, bu noktada 'uzlaşma' içinde de olamaz. Çünkü Hakk, bütündür, parçalanma kabul etmez.

Metinlerin ikincisi ise, bir internet sitesinde imzaya açılmıştır ve sadece başörtülü hanımlardan değil, laik kesimlerden bile destek almıştır. Sadece bu laik desteğe bakarak bile metnin 'sorunlu' olduğunu anlamak mümkün olmasına rağmen, bu metnin çok daha 'feci' ifadeler içermesi nedeniyle, ciddi bir biçimde eleştiriye tabi tutulması gerekmektedir. www.henuzozgurolmadik.blogspot.com internet adresinde yayınlanan metin şöyledir:

SÖZ KONUSU ÖZGÜRLÜKSE HİÇBİR ŞEY TEFERRUAT DEĞİLDİR

BİZ HENÜZ ÖZGÜR OLMADIK...
Üniversite kapısı sert bir şekilde yüzümüze kapatıldığı günden bu yana yaşadığımız acılar bize bir şey öğretti: Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.

Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm samimiyetimizle açıklıyoruz ki; üniversitelere başımızı örterek girmekle mutlu olmayacağız. Ta ki: Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan,

Acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan,

301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,
Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,

Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar

etmekten vazgeçilmeden,
Üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşlarımız geri dönmeden,

Yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerelerde ve nasıl örtüneceğimizi dayatmaktan vazgeçmeden,

Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan…

Kısacası;
12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız.

Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir.

Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.

Unutulmamalı ki;
"Gökler ve yer adaletle ayakta durur." (Hz. Muhammed)



bitmedi
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 09 Nisan 2008, 03:49:22 ÖS 15
Birde bizi yazarla tanıştırsanız ?
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: eliflamra - 09 Nisan 2008, 04:01:12 ÖS 16
bende yazarı merak ediyordum dayanamadım araştırdım
sanırım  M.Kürşad Atalar_iktibas
son cümlesini bekliyorum...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 09 Nisan 2008, 04:20:53 ÖS 16
yok yok Savunma olsun diye degil ...
Kılçıklık olsun diye hiç degil ...
Okuyordum yazıyım dedim ...
M. Hamidullah İslam'a Giriş sayfa 262
Varsa eser okursanız sevinirim ..
Akşama aktarımını yapabilirim ..
Selamalr ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 10 Nisan 2008, 10:44:17 ÖS 22
Metin, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın: "Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır" sözüne nazire olarak terkip edilmiş bir cümle ile başlamaktadır ki, bir Müslümana asla yakışmayacak bir ifadedir. Bu sözü bir Batılı, modernist, post-modernist, liberal, hatta sosyalist bile söylese, onların diline yakışır; ama Müslümana yakışmaz. Çünkü bu sözün sahipleri, kendileri için en 'değerli' kavramın 'özgürlük' olduğunu deklare etmiş olmaktadırlar. Bunun farkında değillerse, o zaman ayrı bir 'garabet' söz konusudur. Çünkü 'farkında olmama hali' belki günlük yaşamda kullanılan bazı ifadeler için, hatta bazı yazılar için söz konusu olabilir ama deklarasyonlar, manifestolar, tüzükler, programlar için söz konusu olamaz. Çünkü bu metinlerde, bir anlamda 'kimlik izharı' yapılmaktadır. İnsandan da, akıl sahibi bir varlık olarak, "kim olduğu" konusunda özenli olması beklenir!

Bu bağlamda, Büyükanıt'ın sözü, 'vatan' kavramını her şeyin üstünde tutanlar için, tutarlı bir beyan olarak görülebilir. Aynı şekilde "söz konusu özgürlüklerse, hiçbir şey teferruat değildir" ifadesi de Batılı İnsan Hakları Örgütleri için tutarlı bir beyandır. Fakat bu söz Müslümanın ağzına yakışmaz. Çünkü İslam'da temel kavram, 'ibadet'tir. Özgürlük, ibadetin tam zıddı anlam içeriklerine sahiptir. Müslüman, adı üzerinde, 'teslim olmuştur.' Teslim olanın ise, 'özgür' olabilmesi mümkün değildir! Bu nedenle, bir Müslümanın, eğer özlü bir söz söyleyecekse, "Biz Henüz Özgür Olamadık!" değil, "Niçin Allah'a gereği gibi Kul Olamadık?!" demesi gerekir.

Peki bu kadar basit bir bağlantıyı, bu "başörtülü kadınlar" niçin kuramamaktadır? Çünkü bu iki kavramın zıtlığını bilmemektedirler. Müslümanların kavramlar konusundaki zaaflarının ne denli büyük olduğunu bu (ve bunun gibi) metinler gayet net bir şekilde göstermektedir. Müslümanlar, bir işin kendileri tarafından yapılıyor olmasını, o işin 'İslamiliği' için yeter şart saymaktadırlar! Halbuki, 'İslamî' olanı Kur'an belirler. Hz. Peygamberin uygulaması belirler. Bunun dışındaki bütün söz ve fiiller, bu iki kritere vurulur. Uyarsa alınır, uymazsa alınmaz. Müslüman hanımlar, başlarını örttüler diye, söyledikleri veya yaptıkları her şeyin 'meşru' olduğunu mu sanıyorlar?! Bu bildiriye imza atan başörtülü hanımlar bilsinler ki, "söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir" sözünün Hakk'la hiçbir alakası yoktur ve meşrû da değildir. Bu sözle, niyetleri salih olsa bile, sevap değil günah kazanırlar. Niyetin salih olması, yanlışı doğru yapmaz!

Bildiriye imza koyan başörtülü hanımlar, 'gerçek sorunları'nın da tarifini yapmışlardır ve bunda da büyük bir yanlışa imza atmışlardır. Bu hanımlar şunu demektedirler: "Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir." Buna göre, bildiri sahipleri, her türlü "görünüş, söz ve düşünceye müdahaleyi" yasakçı zihniyet olarak gördüklerini beyan etmiş oluyorlar. Peki bu bir Müslüman için mümkün müdür? Yani Müslüman, iktidar sahibi olduğunda, bir toplumu yönetmesi gerektiğinde, hiç kimsenin görüşüne, sözlerine, düşüncelerine hiçbir biçimde müdahale etmeyecek midir? Böyle bir şey olabilir mi? Thomas More'un Ütopya'sında bile böyle bir şey olabilemez, ama bizim başörtülü hanımlarımız, bunu mümkün görebilmektedirler. Bu hanımların, Özgürlük Heykeli'nin dikili bulunduğu ABD'nin 11 Eylül Hadiseleri'nden sonra, Müslümanlara yaptığı uygulamalardan da mı haberi yoktur? Demokrasi havarilerinin örnek gösterdiği İngiltere'de Müslümanlar her bakımdan 'tam özgürlük' sahibi midirler? Fransa'da bir kız çocuğu başörtüsüyle okumak istediği için, kızılca kıyamet kopmamış mıdır? Yani bu başörtülü hanımlar, 'özgürlük' deyince, Özgür Kız gibi, dilediklerince gezip-tozmayı mı anlıyorlar?! Dünyanın neresinde böyle bir 'özgürlük' var? En demokrat olanlar bile, "benim özgürlüğüm, bir başkasının özgürlük alanın başladığı yerde biter" demiyorlar mı? Demek ki, özgürlükler de 'sınırlı' imiş! Peki özgürlükler de 'sınırlı' ise, o zaman, aslında 'gerçek' olan 'bağlılıklar' değil midir? Aslında, her kimlik, bir 'bağlılık' izharı değil midir? "Demokratım" diyen de, aslında bir takım 'değerlere' bağlılığını' ilan etmiş olmuyor mu? Peki öyleyse, bir Müslüman, çıkıp da göğsünü gere gere, niçin: "Ben Müslümanım! Ne mutlu Müslümanım diyene!" diyemiyor? Diyemiyor, çünkü kafası karışık. Çünkü bilinç düzeyi düşük. Çünkü 'düşüncede devrim'i gerçekleştirememiş! Siz zayıf olursanız, sizdeki boşluğu birileri doldurur. Bugünün Müslümanı, İslam'ı bilmemektedir. Gerçekten bilmemektedir. Bildiğini sanmaktadır ama bilmemektedir. Bilse, Batılı-modern söylemin en 'eril' kavramlarını bu kadar hoyratça kullanmazdı. Bu hoyratça kullanım, maalesef gözlemimizin doğru olduğunu göstermektedir.

Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 10 Nisan 2008, 10:45:09 ÖS 22
Bildiriye bakıldığında, imzacı 'başörtülü kadınlar'ın, kendi 'hakları'nı savunmanın ötesine geçip "Kürtlerin, ötekileştirilenlerin, acımasızca işlenen cinayetlerin mağdurlarının, 301'den yargılanıp cezalandırılanların, Alevilerin, azınlık vakıflarının, üniversitelerden sudan sebeplerle atılanların" da hak savunuculuğuna soyundukları görülüyor. Burada tabii ki, Hılf'ul-Fudul mantığından hareket ettikleri düşünülebilir ama yapılan iş, sonuçta yanlıştır. Açıkçası, iş artık çığırından çıkmıştır. Çünkü bu tür bildirilerde, tamamen modern söylemi 'içselleştirme' durumu söz konusudur. Batıcı, liberal ve demokrat aydınların desteğini de zaten ancak bu söylemi kullandıklarında alabilmektedirler. Nitekim laik-demokrat yazarlar, bu yüzden bildiriye imza atmayı kabul etmişlerdir. Ama bu iş burada bitmeyecektir. Gülay Göktürk gibi yazarları tatmin etmek mümkün değildir. Çünkü bu yazarlar, kendi içlerinde tutarlı bir söylemin sahibidirler ve "özgürlükler arasında hiçbir biçimde ayrım yapılmaması"nı talep etmektedirler. Bunun anlamı şudur: Bu bildiriye imza atanlar, bir 'eşcinsel'in de haklarını savunmalıdırlar! Evet, Gülay Göktürk gibi yazarların bunu istemeye "hakları" vardır! Hakikaken de, Batılı "temel haklar ve özgürlükler" söylemini benimsemiş olanların bunu yapması gerekir. Peki bu bildiriye imza koyan başörtülü hanımlar: "bu kadarına yokuz!" diyebilirler mi? 'Tutarlı' olmak istiyorlarsa, diyemezler. Bu kadarına yoklarsa, o zaman da, "temel haklar ve özgürlükler" konusunda sınıfta kalırlar!

Bu bildirinin üslubu gerçekten ilginçtir. Bildirinin 'başörtülü' kadınlar tarafından yazıldığını bilmeyen ama İnsan Hakları söylemine aşina olan her hangi bir kişi, metnin, rahatlıkla Batıcı bir İnsan Hakları derneği tarafından kaleme alındığını düşünebilir. Şu ifadelere bir bakar mısınız: "Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kalkmadan, kısacası; 12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız… Yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir. Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız." Bu cümleler, bir Müslümanın ağzına yakışmaz. Bu ifadeler, olsa olsa bir liberalin, demokratın, modernistin ağzına yakışır. "Üniversitelerin bilimsel özgürlüğü"nün 'bilim' dilindeki karşılığı, dinin "konu dışı" kabul edilmesidir. Bunu, 'üniversite' tahsili almış her mezun bilir. Aynı şekilde 'Sivil Anayasa' talebi de 'masum' değildir. Bu anayasa 'sivil' olursa, 'politik' ya 'askeri' olmamış mı olacaktır? Diyelim ki, politik veya askeri değil de 'sivil' oldu, bu durumda 'sivil toplum'un temellerini, yine "temel haklar ve özgürlükler" belirlemeyecek midir? İslami bir yasal düzenlemenin adı, dünyanın neresinde 'sivil' vasfını taşımaktadır? Bizler yakın geçmişte Medine Vesikası bağlamında yapılan 'Sivil Toplum' tartışmasından biliyoruz ki, bu tür taleplerin son durağı, hep 'demokrasi' olmuştur. Üstelik 'sivilleşme' talebinin de, çok 'gerçekçi' bir karakteri yoktur. Dünyanın hiçbir ülkesinde 'iktidar olgusu' kırılamamıştır. Hiyerarşik yapılanmaları yok etme gayretindeki post-modern örgütlenme modelleri, asla 'devlet yapıları'na uyarlanamamıştır. Bu, neredeyse Mitchel'in 'oligarşinin tunç kanunu' gibi bir şeydir. İslam'ın iktidar talebi de böyledir. İslam toplumlarında 'iktidar' Müslümanların elindedir. İdareden Müslümanlar sorumludur. Gayr-i Müslimler'in, "toplumun korunması ve gözetilmesi" gibi bir sorumluluğu yoktur. (Çünkü bu onlara, inanmadıkları bir şeyi zorla yaptırmak olur). Bu toplumun, bu nedenle, 'sivil' olarak adlandırılması da mümkün değildir.

Bildirinin "her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız" şeklindeki ifadesi de sorunludur. Çünkü modern terminolojide 'ayrımcılık karşıtlığı' özellikle feminist söylemin alamet-i farikası olarak bilinir ve feminizmin bu söyleminin temelinde de 'eşitlik' kavramı vardır. Modern terminolojinin 'eşitlik' kavramının, İslam'dan onay alabilmesi ise mümkün değildir. Çünkü bu 'eşitlik', kimi zaman 'zulm'e de dönüşebilir. İslam'ın onayladığı kavram, 'adalet'tir ve 'hakkaniyet'i esas alır. "Hak ihlali" ise, elbette yine 'insan hakları' kavramı çerçevesinde tanımlanmıştır ve bu 'hak'kın Kur'an'da ifade buyurulan 'hak'la alakası yoktur. Bu hakkın kaynağı, 'doğa'dır. Somut sonucu da, kimi zaman dinin buyruklarının inkarı olur.

Görüldüğü gibi "başörtülü kadınlar" tarafından imzalanan bu metin, bugüne kadar yayınlanan bildiriler arasında 'modern' söylemin en belirgin olduğu bildiri olarak nitelenebilir. Bu nedenledir ki, demokrat yazarlar bile bu bildiriden sitayişle bahsetmiş ve imza koymuşlardır. Müslümanlar bilmelidirler ki, demokratlar bu bildiriye imza atarken 'tutarlıdırlar', çünkü bildirinin içeriği onların ideolojileriyle uyumludur. Müslümanlar ise, böylesi bir bildiriyi kaleme almakla, ciddi bir yanlışa imza atmışlardır ve derhal bu teşebbüsten geri dönmelidirler. Bu bildiri, evet Gülay Göktürk gibi yazarları 'umutlandırır'; çünkü onların beklentileriyle uyumludur. Ama şurası da bilinmelidir ki, bu tür bildirilerin İslam'dan onay alması, Müslümanların vicdanında yer bulması mümkün değildir. Çünkü kavramsal safiyeti bulunmayan hiçbir sözün (veya eylemin) İslam nazarında 'kalıcı' etki bırakması mümkün değildir. Modernitenin kavramlarının Müslümanlara cazip gelmesinin nedeni, İslamî bilinç düzeyinin düşüklüğüdür. Müslümanlar bilinçlendikçe, bu, üsluplarına da yansıyacaktır ve bu tür 'özür dileyici' metinlere imza atmaktan vazgeçeceklerdir. Fakat bunun için, Müslümanların önce İslam'ın "asıllarını", yani temel kavramlarını iyi bilmeleri ve içselleştirmeleri gerekir. Bunların başında da İslam'ın 'teslimiyet' dini olduğu ve merkezi kavramının da 'ibadet' olduğu bilgisi gelmektedir. Müslümanlar, ilmen 'derinleştiği' zaman, bu tür bildirilerde karşımıza çıkan 'özür dileyici' üslubu da terk edecekler ve Ribi İbni Amir'in Kisra orduları başkomutanının karşısındaki üslubuyla konuşabileceklerdir. İslami kavramlar konusundaki vukufiyeti sözlerinden belli olan bu sahabi, Rüstem'in: "buraya geliş amacınız nedir?" sorusuna, "despot, oligarşik, otokratik, yasakçı düzeninizi yıkıp, yerine temel haklar ve özgürlüklere dayalı bir düzen kuracağız" vs. dememiştir. Peki ne demiştir? Aynen şunu: "Kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için." İşte İslami üslup budur. Müslümanlar bu üslubu kullanmayı öğrenmedikçe, ne toplumsal yaşamda ne de siyasal yaşamda ciddi bir varlık gösteremezler. Unutulmamalıdır ki, "etkinlik için yetkinlik gerekir." Bu yetkinlikte, her şeyden önce 'düşünsel' alanda tecelli etmelidir!



BİTTİİİİ
İktibas, M.Kürşad Atalar, Mart 2008, Sayı: 351.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 10 Nisan 2008, 10:56:45 ÖS 22
Yazarı tanımıyorum ..
Ama sanırım önemsendigi için paylaşıma sunulmuş ...
Fakat yazısı gercekten nasıl desem kavramlar karmaşası ...
Herşeyi çok basite indirgemiş ...
Özgürlük ve evrensellik kavramını bu denli katleden bir başka isim okumamıştım ...
Ne diyelim hayırlı olsun camiamıza ...
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 10 Nisan 2008, 10:59:48 ÖS 22
yazar yeni değil. daha önce kitaplıkda kitaplarını tanıtmıştım.
net olarak itirazınızı belirleyip öyle muhalefet ederseniz. daha rahat anlayabileceğim.. ve cevap vereceğim (inş.)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 10 Nisan 2008, 11:31:25 ÖS 23
Alıntı
Dördüncü paragrafın ikinci cümlesinde 'özgürlük' kavramına olumlu bir atıfta bulunularak "üniversitelerin özgürlük adası olması gerektiği" ifade edilmektedir. Burada üniversitelerin 'özgürlük adası' olarak tarif edilmesine dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, 'üniversite' modern bir kurumdur ve 'özgürleşmesi' gerçekleştiğinde, 'akıl her türlü bağdan kurtulmuş' demektir. Bu 'bağlar' içerisinde de, ilk sırayı 'din' bağı alır. Dolayısıyla "üniversitelerin özgürleştirilmesi"nin karşılığı, 'din'in üniversite kapılarından içeri sokulmamasıdır. Bildiriye imza koyan kuruluşlar bu gerçeğin farkında mıdırlar? Öyle görünüyor ki, böylesi bir farkındalık söz konusu değildir.


Özgürlük kavramını aklın din dahil her türlü bagdan kurtarılması olarak ele almış yazar ...
Bu bakış açısı müslümana ait degildir ...
Bir kere Müslüman Allah'tan bagımsız bir kavram anlam düşünemez ...
böyle bir özgürlük tarifini kimin yaptıgı bellidir ...
Yazar metne yuklenirken böyle bir tarifi neden secti acaba ...
İlginç degilmi ...
Yazarın yaptıgı Tilki kurnazlıgı ..
Selamalr ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 11 Nisan 2008, 01:55:15 ÖÖ 01
son zamanlarda herkes eezberletiyorum elbette orjinaliyle
sizde ezberleyin lütfen müzzemmilden bi ayet

"KÜLLÜ NEFSİN BİMA KESEBET REHİNEH"

HERKES KENDİ TTUM VE DAVRANIŞLARININ TUTSAĞIDIR

Ne olursa olsun özgür insan yok ! bu ayetin tefsirini psikolojide konuşmak  isterdim fakat buraya nasipmiş :)

ozanca yazıyı ve alıntıladığın yorumu okudum ve üstüne senin yorumunu dedim ki içimden dam üstünde saksağan :)

a.s.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: eliflamra - 11 Nisan 2008, 11:04:05 ÖÖ 11
aslında katılım olsaydı tartışlacak çok nokta vardı yazıda...
onayladığım noktalar da var karşı çıktığım noktalarda.
son cümleyi bekledim çünkü eleştirel yazılarda somut önerilerde beklerim.
islami uslüp
düşünce alanındaki tecelli? ?
serender yazarı tanıyorsun somut sonuç?
ileriye dönük değil ama kısa vadede(sebebini daha sonra yazacağım)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 11 Nisan 2008, 11:36:52 ÖÖ 11
Gördün dam üstünde saksaganı vurdun beline kazmayı ....
Velakin beline kazma isabet eden o muhterem saksagan ben degilim bilesin ...
İnşaatcıların ortak bir özelligi vardır bilirmisiniz ...
Gerci bu hayatın temel ilkesidir ama ben mesleki dilde anlatıyım ...
Bir bina hakkında yorum yapılması istenirse ...
Önce temele ineriz ..
İlk bakılacak yer temelidir binanın ..
Temelde sıkıntı var ise gerisine hiç emek harcanmaz ...
Dilerse kalan kısmısı şaheser olsun önemli degildir ..
Yazarında ele aldıgı temel kavramlar ve bu kavramlara yuklenmesi ...
Yazının gerisini pekde önemli kılmıyor ...
özgürlük kavramını Allah tan bagımsız ele alıp ..
Sonrada bu özgürlük için metin sahiplerine yükleniyor ...
diger kavramlardada aynısını yapıyor yazar ...
Halbuki yazanların ve imza koyanlarında Müslüman kimligini hem vurguluyor hemde görmezden geliyor ...
Özgürlügün ne oldugunu anlatmak için verdiginiz ayet ...
Sanırım özgürlügün ne olmadıgını anlatıyor ...
Altını çiziyimmi özgürlük ne degildir sorusuna verilecek en guzel cevap bu ayet olurdu ....
Ben genel olarak İslam felsefesinde özgürlükten anladıgımı bir örnekle ifade ediyim ..
Peygamberler en özgür insanlardı ...
Hayata dair baglarını sahibine vermek olarak algılayabilirsiniz özgürlügü ...
Neyse yazarı çok fazla deşelemeye gerek yok derim ...
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: narcicegi - 11 Nisan 2008, 01:33:24 ÖS 13
Alıntı

"KÜLLÜ NEFSİN BİMA KESEBET REHİNEH"

HERKES KENDİ TTUM VE DAVRANIŞLARININ TUTSAĞIDIR
Ben bu ayeti bulamadım Serender.Müzemmil dedin ama? Mealler mi çok farklı?
Merak ettim ve bilmek istiyorum....
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 11 Nisan 2008, 06:31:19 ÖS 18
http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=3410.0

müddesirmiş :)
alıştın dimi artık benim unutkanlıklarıma :)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: narcicegi - 11 Nisan 2008, 10:38:21 ÖS 22
Sağol Serender.Bu ayeti çok etkileyici buldum ve birkaç arkadaşa da göndermek istedim.Meğer Müddedisirmiş :)
Allah razı olsun!
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 19 Mayıs 2008, 06:14:20 ÖS 18
Alıntı
Özgürlügün ne oldugunu anlatmak için verdiginiz ayet ...
Sanırım özgürlügün ne olmadıgını anlatıyor ...

aradan çok geçti biliyorum. bu konu çok güzel ve özel olduğu için gönül isterdi ki yazarı gelsin kendi fikirlerini savunsun.. izah etsin ama olmadı .. nasip..
dilimin döndüğünce bişeyler yazmak sorumluluğumdur diye düşünüyorum.. daha iyi izahat verebilecekler de lütfen buyursun...

3.selim zamanında fransız ihtilaliyle ortaya dört kavram çıktı. ve batı entellektüelleri bu dört kavramı dillerine doladılar
bunlar: özgürlük,eşitlik,kardeşlik ve adaletdi.
3.selim vezirlerine sordu
-özgürlük nedir?
vezirlerde
-bilmezuk dediler
halbuki vezirler enderun çıkışlıdır ve ilimde, islam hukukunda, deruni bilgiye vakıftırlar ve özgürlük de islam hukukunda meşhur bir tabirdir.
hani bilmediğini bilene erdemli diyorlardı ya?
vezirlerde batının bu kavramlarla ne demek istediğini ne anlatmaya çaşıltığını bilemediler bu nedenle bilmezuk dediler.
daha sonra gelen çok bilmişler özgürlüğe kaside (:D) bile yazdılar
(bildiğiniz üzre kaside büyük-önemli kişlere yazılır güya yenilikciler yaaa:D) tarih ibret sahnesi efendim bazen böyle güldürüyor...

fransanın kilisesi insanları kullandı hala kullanıyor buna tepki olarak "insan hakları" kavramı çıktı. bize yabancı bir kavram bizim değil yani

yine fransa için ilericiliğin -büyüklüğün-değerliliğin ölçüsü para idi (zer-zor) bizde ise takva dolayısıyla ne zaman maddi anlamda zayıf düştüysek batılı bir kavram olan gericilikle suçlandık ve bizde bu lokmayı bi güzel yuttuk.ileircilik-gericilikde bizim değil.

yine fransa da malum kurumsal kölelik yaşanıyordu tarlalarla beraber insanlar alınıp satılıyordu(dikkat ! islamda kölelik kurumsal değil arizidir) ve burjuva vs. vardı bütün bu eşitsizliğe tepki olarak eşitlik kavramı çıktı bize yabancı ama kullanır olduk bizde üstünlük takvada idi ve saygı duyulması gerekenler ilim ve bilinç ehli kişilerdi. yine bu değerimizde diğerine kurban gitti.

ve yine fransa da kadın erkek eşitsizliği vardı aynı işi yapan kadına yarım birim; erkeğe bir birim ödenirdi. buna karşı feminizm çıktı bizde ise feminizm ideolojikdir. diğer adı gereksizlik.islam toplumunda kadın erkek eşit değil denktir feminizmi doğuracak ortam yok yani buna gerek yok..

daha sayayım mı?
aslında boyumun üstünde olan bu konular için çok geniş bir kaynak çok sevdiğim ve değer verdiğim kendisi de bu konuyu bu bir cümlelik konuyu anlata anlata dilime tüy bitti diyen. kafa karıştıran sözlerden müslümanca düşünceye kadar ymurta neresinden kırılır diyen
ve
islamı yabancı terimlerle anlatmayı enn güzel ve ayrıntılı anlatan Rasim Özdenören kitaplığına yönlendireyim.....
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 06:56:56 ÖS 18
Özgürlük batılı ..
Feminizm batılı ..
İnsan hakları batılı ..
Eşitlik Batılı ...
Özür dilerim ...
Lafı tersinden anlatıyım ..
Bu topraklar 1000 yıldır İslam ...
Ve bu topraklarda 400 senedir ne özgürlük oldu , ne eşitlik oldu , Ne insan hakları oldu , Ne eşitlik oldu ...
Ve 400 yıldır muslumanlar bu ulkede ...
Kavramlarınız her ne ise ?
Nasıl ifade ediyorsanız ..
Nasıl tanımlıyorsanız ...
Bir işe yaramadı ...
Çunki hala ülkemde ne dogru duzgun eşitlik var ...
Ne İnsan hakları ...
Ne özgürlük ...
Bu topraklar muslumanlarındı ...
Ve muslumanların eseri ?
Nasıl tanımlıyorsanız ..
Nasıl anlıyorsanız ..
Bir an önce anlatın ve bir sonuca vardırın ...
Bu ulke batının kucagında ise bunun sorumlusu sadece batılılar degil ..
Bunları halkına veremeyen vermeyen vermek istemeyen zihniyettir aynı zamanda ...
Cunki bunlar benimde halkımın hakettigi şeyler ...
Bunlar benim insanımda yaşaması gereken şeylerdir ...
Hor ve hakir gördügünüz o batı sizi geceli yıllar oldu ...
Bunları insanıma verinde nasıl verirseniz verin umrumda degil ..
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 07:21:46 ÖS 19
Kaldıki İmamı Azam dahi ...
Karar verenin kimligine degil verilen kararın adilligine bakarmış ...
Bunu açmaya bilmiyorum gerek varmı ..
İnsan haklarını kimin dillendirdigine degil ...
İşinize yarıyormu yaramıyormu ona bakın ....
İçerigini tartışalım ...
Neden ve niçinlerini tartışalım ...
Öncelikle varsa karşısına koyabilecegin degil bir kaç yüz milletin imza attıgı bildirgen bir kaç cemaatin imza attıgı bir bildirge koyabiliyormusun karşısına ondan haber verin ...
Eger yoksa bu o zaman var olana bakın neresi uyar neresi uymaz ?
Yoksa tüm bu yazılanları uygulandıgında ...
Benim insanımın emegi sömürülmeyecek , Canı sömürülmeyecek , Namusu sömürülmeyecek , Dini sömürülmeyecek ....
Sömürülmedigini batıda yaşayan Muslumanlardan görebilirsiniz ....
Yoksa ne batısı umrumda ne batılısı ...
yeterki karşısına koyacagın bir çalışman , bir ekolun , bir uslubun geçtim bir sözün olsun ...
Evet vezirler bilmezük demiş ..
Torunları istemezükten öte gecememiş .. .

Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 19 Mayıs 2008, 07:44:32 ÖS 19
Alıntı
yeterki karşısına koyacagın bir çalışman , bir ekolun , bir uslubun geçtim bir sözün olsun ...

sir sözüm olduğunu göremezsin ki !
çünkü o niyetle bakmıoyrsun
ne özgürlük özgürlüktür çünkü siyasi bir kelimedir. ne adalet adaletdir oda siyasidir. ne kardeşlik nede eşitlik. hepsini batı kullandı
onların kullanmış olduğu kelimelerle bizim doğrularımız anlatılamaz. dedim üstte ki yazarda öyle dedi uzunca da nasılını anlattı ama anlamıyorsanız sizin bileceğiniz.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 08:37:16 ÖS 20

Söz sadece istemezükün açılımı ....
Çözüm ?
Anlamayan kim bilmiyorum ama ...
Ümmetin durumu ortada ?
Selamlar ....
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 19 Mayıs 2008, 09:14:28 ÖS 21
ne yani ümmetin durumu batıdan daha mı kötü?
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 09:32:47 ÖS 21
Malı , Emegi , Namusu ve canı dahamı iyi ?
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 09:59:34 ÖS 21
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.

Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

Madde 11
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.

2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz.

Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.

Madde 13
1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.

2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14
1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15
1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.

2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 16
1. Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.

2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.

3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17
1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.

2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır.

Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Madde 20
1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.

2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21
1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.

2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.

3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.

Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.

Madde 23
1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.

2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.+

3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24- Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.

Madde 25
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.

2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır.
Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.

Madde 26
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.

2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.

3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.

Madde 27
1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29
1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.

2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.

3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.
 



İşte Meşhur beyanname ...
Bakalım kaç maddesini İslam hükümleriyle zıd bulacaksınız ...
Buldugunuzu tartışalım red edelim ...
Ve okurken düşünün bakalım kaçı bizim ülkemizde ihlal ediliyor ....
Bunların İhlal edilmemesi kimin işine yarıyor ...
yok begenmez isek tamam diyelim çöpe atalım ...
Biz insanlık için daha iyisini yazarız diyelim ...
Buyrun okuyun ...
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 19 Mayıs 2008, 10:10:48 ÖS 22
bi soru sordum ümmetin durumu batının şu halinden daha mı kötü?
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 10:12:29 ÖS 22
Alıntı
Malı , Emegi , Namusu ve canı dahamı iyi ?
Sorumun içinde cevabı da var ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: eliflamra - 19 Mayıs 2008, 10:24:05 ÖS 22
Alıntı
somut sonuç?
sizin soru cevap uzayacak gibi ama araya girmek istiyorum
bu konunun tartışılmasını istemiştim vakti zamanında
çünkü ortada şöyle bir sorun var
eleştirdiğimiz ve kabul etmediğimiz noktaları nasıl dolduracağız
mesela yazarın reddettiği mücadele yöntemlerinin yerine neler gelmeli
ya da sn ozancanın da bahsettiği batıdan almayalım dediğiniz kavramlara islamın bakış açısı?
bu açıdan yazarın son cümlesini beklemiştim
eleştiri varsa çözümde olmalı(ama çok net olmalı-somut olmalı)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 19 Mayıs 2008, 10:30:05 ÖS 22
İstemezük edebiyatına yaptıkları katkı kadar ...
Birazcık çözüm ve çareye kafa yorsalardı ...
Bugun bu halde olmazdık ...
Aaa haklarını yemeyelim çözümleri vardır ...
Genelde bir cumleden turetme ...
Kuran ve Resulun gösterdigi yöntemler ...
Da bunlar ne ?
Nasıl uygulanır ...
Nasıl yaşanır ?
İşte dağ kadar birikmiş sorun ve sual ...
Bi ucundan tutunki bir şeylere merhem olun ...
Selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 19 Mayıs 2008, 11:21:02 ÖS 23
dur elif yahu bi ozanca vardı bide sen çıkma başıma :) zaten zor yazıyorum :P

ozanca yazı içerisinde yazarın eleştirdiği ve zaten yorumladığı yerleri almışsınız ama ben onalrı tekrar yorumlamak istemiyorum ki bunu yaparsam yazar kadar güzel ve ayrıntılı yapamayacağım da ortada zaten..

ben batı ile ümmetin şu son durumunu ve islamı batılı kavramlar ile anlatmanın sonucunu konuşmak istiyorum
tezim şu; ümmet hangi hald eolursa olsun şu durumdan bin beter d eolsa medeniyet ve üstünlük açısından batı ümmetin tozu bile olamaz eğer islam olmazsa.!

şimdi açıklayayım efendim iman ettiğimiz değerler bizim bakış açımızı da düzenlemiyorsa yani enn üstün ve en güzel olarak islamın ölçü ve kurallarını görmüyor isek o zaman aşağılık psikolojisinden kurtulamayız.
bakınız vezirleirn bilmezuk dediği şeye daha sonraları kaside yazıldı dedim onlar biliyorlarmıydı hayır bilmiyorlardı sadece süslü laflara kandı biliyoruz sandılar.
fransız ihtilaliyle başlayan o süslü lafların arkasından batının geldiği bu günkü durumu bizim değerlerimizle ölçtüğümüzd eortaya şu sonuç çıkıyor.
1- ingiltereden geçen yıl gayri meşru doğan çocuk sayısı meşru doğan çocuk sayısından daha fazla!
aşağılığın en adisi budur işte!bunu mu örnek alıyoruz bumu ölçümüz bumu insan hakları!!!!!!
ve yine bu günkü özellikle fransa ve ingiltere maddi varlığını hala sömürüsü olduğu ülkelere borçlu .. adi gaspci hırsız batı işte. zalim batı işte
oysa bizim değerlerimiz hak üzere kurulu zaten..
amerika ve ingilterenşn insan çiftliği ayıbını, utancını ve o çiftliğin ürünlerinin bu günkü sonuçlarını konuşmaya gerek var mı ? ortada elli bin gayri meşru çocuk var ve bu çocukalrın bu günkü zalim abdnin yönetimind eolduğunu sanırım herkes biliyor.
ve onların en iyisi bildiğimiz kilisenin bu gün bile uyuşturucudan kadın ticaretine karışmadığı pislik yok!
işte bizim değerlendirme tablomuzda batının karnesi

ama taa 1.ve 2. meşrutiyet ve tanzimattan bu yana özendiğimiz-özendirildiğimiz batı yavaş yavaş malesefki bizide bulunduğu çukura çekmeye çalışıyor.
hem tv lerden basın yayın gazete hatta hükümet ehli(neydi öyle o zulm üzere tahtını kuran kraliçeye şatafat! aşağılık duygusundan başka bişeyle açıklanamaz asla haketmiyor osmanlının torunu o resimleri) her yerde bir ahlaksızlık ve dejenerasyon ile hem batıya özenti hem kendi değerlerimize karşı komplex iliklerimize kadar işledi.

zaten bu konunun yazarı da onu soruyor nereye bu gidiş derken.
başı ağrıyan batıya koşuyor yok adaletmiş ! hele kendilerine adaleti versinler ya?

şimdi biz zaten islami olan hakkmızı gidip batı diliyle değil islami kelimlerle istemeli ve o usuller ile almalıyız.
rasul mekkede ne yaptıysa aynını.
başörtüsü insan hakkı değil islami bir farzdır evet başörtüsü farzdır.
tevhid inancının gereği olarak adaleti ise inananların halifeliğinde olduğunu biliyoruz değil mi?
hele şu özdenörenin müslümanca düşünmek adlı eserini okusakd asonra devam etsek?



Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 20 Mayıs 2008, 06:27:40 ÖÖ 06
bu konuda ne ozanca senin nede elifin yada bir başkasının sorularına cevap verebilecek kapasitede değilim birikimlerim buna yetmez.bin sekizyüzlü yıllardan şu zamana bu topraklarda yetişen  inançlı ve duyarlı bütün yazarlarımız hep batılılaşma hakkında uyarılar yazıp durdu. cemil meriçden akife, necip fazıldan saidi nursiye ne kadar yazar varsa ve karşılarında da her şeye rağmen batıyı kıble edinmiş bir toplulukda var malumunuz.
izzeti nefis yarıştırmıyoruz kim haklı meselesi de değil. değerlerimizi belirleyen şey bizim kabemizdirde. önce özenti ezik hissetme daha sonra zaafa dönüştü bu gün dini olan şeyi de yine batılı kelimelerle telaffuz eder hale geldik bu acı değil acınılası bir tablodur.şimdi eğer gerçekten soruyorsak şunu bilelim ki bu konuda doyurucu bilgi vermek serenderi aşar. ama rasim özdenören ki elli yıldır yazardır kırk yılını batılı kavramlar ile derdimizi anlatmaya vermiştir. kendi tabiriyle kırk yıldır hep bu şu an tartıştığımız konuyu açıklamaya çalışmıştır. o halde bizi- kafasında soru işareti olan herkesi ikna etmek konusunda ustadır diyebilirim. bu konu saçı boyatmak, başı meshetmek gibi bir kaç doğrusu bulunan bir konu değil cidden kemiklerimize kadar işlemiş tabiri caizse düştüğümüz yerdir. doğrulmaya başlayacağımız yerdir de... ozanca merhem yazacak kadar yetkili ve etkili değilim. buyur sana doktor.. Rabbimde hesap sorduğunda kaynak gösterdim Allahım benim boyumu aşıyordu diyeceğim :)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: eliflamra - 21 Mayıs 2008, 03:18:03 ÖÖ 03
bazı bildirilere imza atanları eleştiren yazarın son cümlesini neden bekledim
çünkü hakkaten çözüm bekliyorum
mesela bu sorun için yıllarca siyasilerden çözüm beklendi.(denize düşen yılana sarılır misali)
yazarın batıya karşı duruşuna katılıyorum ama bizim duruşumuz için neler gerekli onun cevabını arıyorum
hakkımızı batılı kaynaklarda aramayalım eyvallah
ama başörtüsü için ülkesinde sonuç alamayıp insan hakalrı mahkemesinde davayı kazanana ne demeliyiz
örnekler yığınla....
bazı noktalarda yazara katılıyorum ama
tepkim çözüm üretilmemesine...


Alıntı
bu konuda ne ozanca senin nede elifin yada bir başkasının sorularına cevap verebilecek kapasitede değilim
estğ ben sadece çözüme giden yolda adımlar atabilirz diye düşünmüştüm
mesela....
islami teşkilat derslerinde anlatılan ilk kural:
-bulunduğunuz alanın en iyisi olun(mesleki bilgi,yabancı dil vss)
-lider eksenlimisin düşünce eksenli mi
en büyük sorun burda yaşanıyor işte
lider ölünce dava da bitiyor
diğer sorun; lidere bağımlı olmak onu eleştirilemez kılıyor
-müslümanın bir yüzü diğer islam devletlerine dönük olmalı.kim nerede ne yapıyr bilmeliyiz
bu noktada devreye basın giriyor
iletişim ağı kuvvetli olmalı
vsssss
bütün malı meli şeklinde kurulan cümleleri gerçekleştirmek için bir uyanış şart
-
iktidarı beğenmiyorsak ele geçirip beğeneceğimiz hale sokmalıyız

diğer nokta tehlikelrin farkına varmalıyız
daha öncede konuşmuştuk ılmlı islam ağı........
- laik müslüman bilim adamları ve aydınları
-Ilımlı gazeteciler ve yazarlar.
-Kadın hareketi öncüleri.
-Toplumsal önderler.
-Genç ılımlı müslüman akademisyenler.
bu guruplar ile;
yaşama uydurulmaya çalışılan islam tabiri caizse yolunmuş kuşa döndü
ılımlı islamı özellikle önderler iyi kullanıyor
işte sorun:benim liderim yaptıysa vardır bir hikmeti(had bilmeli had bildirilmeli)

saat 3 e geliyor(gece)ne yazdım niye yazdım konuyla alakası ne bilmiyorum sadece yazmak istedim
Alıntı
ümmetin durumu batının şu halinden daha mı kötü?
islamla müşerref olmayan batı zillet içindedir
ama batının zulmüne boyun eğen islam devletlerine ne demeliyiz
hep diyoruz ya peygamber devri örnek alınmalı
eee?

şimdi müslümanlar teşkilat olsun diyecem
birleşmek zor diyeceksiniz
o zmana kimse kimseye köstek olmasın yeter
ve kendi içimizde özleştiri yapmayı bilelim

Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: abdulhamit - 21 Mayıs 2008, 04:25:23 ÖÖ 04
Alıntı
şimdi müslümanlar teşkilat olsun diyecem
birleşmek zor diyeceksiniz
o zmana kimse kimseye köstek olmasın yeter
ve kendi içimizde özleştiri yapmayı bilelim

Evet, eliflamra hem senin ve hem de serenderin yazdıklarını çok beğendim ve ben de sizlerle aynı fikirdeyim.

İSTİYORSANIZ AYETİ BİR BAŞKA AYETLE TEFSİR EDİP AÇIKLAYALIM İNŞALLAH.

TEKVİR 26- O halde nereye gidiyorsunuz? ( Fe Eyne Tezhebun?"  )

KANIMCA BU AYET 2 YÖNLÜ OLARAK TEFSİR EDİLEBİLİR

BİRİNCİSİ: Kur’ân, Hak’tan şüphe edip O’na sırt çevirenlere böyle seslenir: “Nereye gidiyorsunuz?”

Bu sarsıcı ifadeden sonra mutlak gerçeği bir daha tekrarlar:

TEKVİR -27,28: “Bu (Kur’ân), bütün insanlık/âlemler için bir öğüt/uyarıdan başka bir şey değildir; dosdoğru bir istikamet tutturmak isteyenler onu dinlerler

İKİNCİSİ: BU AYETTE MÜSLÜMANLARA DA BİR SESLENİŞ VARDIR.

Yani Allaha inanıpta  birlik olamayanlara ve birbirleriyle çekişip, parçalanıp dağılıp gidenlere de bir sert uyarı vardır ki, sonunda DİNİN YAYILMASI ZAYIFLAYACAKTIR. MÜSLÜMANLAR ACZE DÜŞECEKTİR. VE İSLAM DÜŞMANLARINA ÇOK KOLAY LOKMA OLACAKLARDIR.

Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette,

AL-İMRAN-103: “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmu ştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”

Buyurulur .

BİR BAŞKA AYETTE DE


Enfal-46: Allah'a ve Rasulü'ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çekişmeyin/nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” ( Enfal , 46)  

  Bu ayette birlik-beraberliğin, yani “cemaat” olmanın ÜÇ ŞARTI VEYA ÜÇ UYARISI YAPILMAKTADIR

BİRİNCİ UYARI,  Allah Tealâ'ya ve Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz'e itaatten ayrılmamaktır. Kur'an ve Sünnet neyi nasıl emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak”tır .

İKİNCİ UYARI birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat, aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak, küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir.

DİKKAT: Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor: Birbirimizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir.    

VE İŞTE Genel olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslâm dünyası gördüğümüz sorusunun cevabı buradadır.

VE AYETTEKİ ÜÇÜNCÜ UYARI: Sabredin!  toplum halinde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntıLAR olabilir. BÖLÜNMEMİZE VE HİZİPLERE AYRILMAMIZA NEDEN OLACAK FİTNE MİKROBU İLE  KARŞI KARŞIYA KALABİLİRİZ. SABIR GÖSTEREREK FİTNEYE DÜŞMEYİP BU MİKROBU YENEBİLECEĞİMİZİ , SABRETMEMİZ HALİNDE YÜCE RABBİMİZ, YARDIM VE LUTFUYLA BİZİM YANIMIZDA OLACAĞINI  AÇIKLAMAKTADIR

O HALDE NEREYE GİDİYORUZ !   NEREYE GİDİYORSUNUZ ? ( FE EYNE TEZHEBUN ! )
 
İŞTE, KURAN BİZE BÖYLE SESLENİYOR VE BU SORUYU SORMAKTA
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 21 Mayıs 2008, 07:33:36 ÖÖ 07
Gayri meşru çoçuklardan bahsedilmiş ....
Birde çoçuk ölümlerinden bahsedilse ...
Kaldıki batı gayri meşru çoçuga bizim baktıgımız gibi bakmaz ...
Çokda sorun degildir batı için ahlak degerlerini ona göre yapılandırmıştır ...
Ama demekki çoçuk ölümlerine bizden daha iyi baktıgı için minimize etmiş ...
Ulkemizdeki ölümlere göre onda bir daha azdır mesela ...
Batı için gayri meşru olması degil ama canlı olması önemli ...
Neyse derdim batıyı övmek degil ...

İkinci bir örnekte Sayın Eliflamradan gelmiş ..
Batı toplumlarında adalet kavramı daha gelişmiş sanırım ...
Biz dahi gidip hakkımızı arayabilecegimize inanıyoruz ...
O bu inanç toplumda var ...
Musluman bir toplumda nasıl olurda kendi  adaletine guven olmaz ...
Savunmanızı duyar gibiyim ...
Merak etmeyin Batıdaki hakim ve savcılarda kemalist degil ama cartıs curtus ...
Onlarda musluman degil yani ...
Ama adaleti inşaa etmişler en azından kendi toplumlarında ....
Biz ise hala nasıl tarafgir olabiliriz derdindeyiz adalet kimin umrunda ...

Evet birlik benimde aklımdaki öncelikli deger ...
Belki daha geniş kapsamlı bir birlik ...
Ama bunun olabilmesi için konuşabilmek şart ...
Düşünün bakalım konuşabiliyormuyuz ?

Selamlar ...


Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 21 Mayıs 2008, 09:29:20 ÖÖ 09
elif yazarın uyarılarını köstek olarak alamayız.
şöyle düşünelim batılı olmak ta fransız devriminden bu yana bu milletin iliklerine kadar işletildi hani önceleri batının şapkasını filan alıyorduk de islam alimleri ciddi bir tepki göstereerk o alınanı murdar kabul ediyorlardı.
yazarın buradaki tepkisi ciddi bir sıkıntının da adıdır aslında
yazar: batının bize empoze ettiği son şeye şiddetli karşı çıkmış
BATILI DÜŞÜNMEYE
çünkü insan düşüncesini kavramlarla ifade eder.
örneğin başörtüsü şimdiye kadar islam toplumunda Allahın emri idi şimdi  sözüm ona "insan hakları" oldu!
inşaallah anlatabildim.

bakınız arkadaşlar islam devletleri yani halkı müslüman olan ülkeler şu anda bir fetret dönemi yaşıyor. islam iktidarda değil. ve haliyle zer ve zora yani para ve güce de sahip değil. parası ve gücü olan naparsa onu yapamıyor. işte batı ile aramızda ki fark bu sadece.
ama unutmayalım ki bizim düşünce kabımızı belirleyen islama göre birinci adım
1- akidedir. inanc yani tevhid inancı. dünyadaki hiç bi şey değer olarak o inanca eş değildir. hani iman en büyük imkan ya en büyük imkanımız var.
2-  ikinci adım ise ahlakdır. toplum veya kişide öncelikle bulunması gereken bu iki şeydir.
3- ibadet dediğimiz eylem; bu iki şey üzere bina edilmezse insanın hayrına değil şerrine hizmet eder. işte batı ibadeti inancsız ve ahlaksız bir temel üzere bina etti. sözüm ona biizim bir iki davamıza (olumsuz çıkan davalarda var) adil baktı ama taa kanadayı hala sömürüsü altında tutuyor. işte onların adalet anlayışı da siyasidir. keşke farkedebilsek. neydi?; yılandan post düşmandan dost olmaz!...

ve bişeye daha dikkat çekmek istiyorum
toplum mühendislerini duymuşsunuzdur buna bide kilit adam kavramını ekleyelim.
zer ve zoru elinde bulunduranlar diğer ülkeleri tahakküm altına alabilmke için bu iki ögeyi çok sık kullanır.nasıl?
birincisi yani toplum mühendisini: ara sıra hani bazı yazılar yayınlanır. en salak türkler ifadesini güçlendirmek adına sitede de yayınlarız bazen şaka gibi gelir ama değil. bilinçli bir yaygınlaştırmadır bunlar. aşağılık psikolojisi "ehhh işte bunu yapsa yapsa türk yapar" dedirtir adama.. hatırladınız evet yayınlanır değil mi bunlar işte bunları yayınlamak toplum mühendislerinin işidir.
adamın biri çıkıp bir kere türkü övse hemen çatılıyor kaşımız, ama bir başkası elli kere salak dese hiç bişe olmuyor he hakkat öyleyiz diyoruz. yok niğdede bir dükkana şöyle yazılmış.. hahahaa
ayy ne komik her ülkede olur bence türkiyeden daha çok olur.
işte bu metinler yavaş yavaş toplum onuru - yada millet onuru veya güveni dediğimiz şeyi emer eritir. ondan sonra ortaya yine aynı yavaşlıkda sinemalardan bilmem nelerden rüyalar ülkesine derin bir hayranlık besleriz..
işte bu noktada da bize yardımcı olanalr kilit adamlardır.
hedef ülkeden başarılı ve zeki çocuklar alınır kültürlerini empoze etmeleri için kendi ülkelerinde yani batıda eğitim gördürülür. sonra yine kendi ülkelerine gönderilir. onlar snaırlar ki geri ülkede hizmet edecekler ama yok eefndim bir çeşit zihinlerin sömürülmesine katkı sağlanması için kilit yerleri işgal ederler.
bütün bunlar tezgahın minicik bir kaç satırı o tezgah çok uzundur.
bizim müslümanların zihinlere abdestini sık yenilemesi bütün bu tezgahı bozabilecek kapasitededir. yarın elbette ki islamındır bundan hiç şüphemiz yok . ne kadar sık örerlerse örsünler ağlarını istikbal islamındır.
sadece çok sık zikir yeter de artar bile.....
hamit abi bide zikir ayeti tefsir ediversen bi zahmet :)

biz teknolojiyi paramızla alabiliriz.alıyoruz da... ama onlar aileyi para verip alamıyorlar...:( bu güne bakıp batıyla kendimizi kıyaslamayalım eğer ülke olarak da bir şeyleri yapmıyorsak bu yine batının zihinleri işgal etmesinin bir ürünüdür.

biz şimdi kalkıp tebliğ adına başörtüsünden başlıyoruz sonuç alamadık hadeee batıya hak aramaya onlar bizim dinimize bilinçli olarak asla yardım etmezler anlamıyoruz.
burada iki hata var bnu söylemek köstek değil aksine destekdir. (şöyle düşünün adbst bir ibadettir meshi tartışıyoruz. tebliğde, cihadda bir ibadettir yöntemini tartışıyoruz.)

bir başörütüsüyle tebliğe başlanmaz. tevhidle tebliğe başlanır bütün peygamberler önce kelime-i tevhidle başladılar.o halde başörtüsü tebliğ değil cihaddır. ee cihad zaten zorun adıdır. ki neden kolaydan çözüm istiyoruz. biz zihin ve yüreklerimizi kolayca mı teslim ettik batıya da bir anda işgali temizleme girişimi olan cihad sonuç versin? istiyoruz.
başörtüsü mücadelesi bir kızın okuma hayatının çok üstüne çıktı. bir toplumun islamla tanışmasına inşaAllah hizmet ediyor. o nedenle adımlar islami atılmalı. hedef ben okuluma gideyim değil. hedef memleketime islam geri gelsin. işte ozanca o bir gerçekleşirse ondan sonra çocuk ölümğ vs. bizim gündemimizde olacaktır. yani bir abdesttir iki namaz!
bu memlekete iman getirtmeden üstüne ibadet inşa etmeye çalışmak boşa kürek çekmektir.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: eliflamra - 21 Mayıs 2008, 12:41:32 ÖS 12
Alıntı
elif yazarın uyarılarını köstek olarak alamayız
yazara köstek demedim genel konuştum.meramımı anlatamadım galiba.
batılı düşünmeye hep birlikte hayırrr
ama sorun şu zaten islam devleti değiliz.her işimiz batılı gibi
o zaman bize bu topraklarda ekmek yemek bile haram
evlenme-boşanma-eğitim-mahkeme-vsss hep batı tarzı
son kez tekrar ediyorum batıya hayır demesini anlıyorum ama artık faaliyetlerden konuşalım diyorum
Alıntı
Düşünün bakalım konuşabiliyormuyuz ?
konuşamıyoruz.neden?hadi herkes kendine sorsun bakalım.

cihad kavramını tartışmıştık ama bugün yapılabilecek cihad nedir somutlaştırsak iyi olurdu.anladığım kadarıyla herkes cihadını farklı yollarla yapıyor.işte bir sorun da burdan çıkıyor
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: abdulhamit - 21 Mayıs 2008, 06:37:05 ÖS 18
Alıntı
sadece çok sık zikir yeter de artar bile.....
hamit abi bide zikir ayeti tefsir ediversen bi zahmet

Değerli kardeşim serender, Ben bu zikir konusunu islami sitede iken kuran okumaları bölümünde çok daha uzun tefsiri ile birlikte açıklamıştım. Ne yazık ki, o açıklamalarım şu anda kayıp. Sizde bilirsiniz ki zikir ayetleri kuranda birçok ayetlerde geçer  İşte bunlardan birkaç tanesi

Kalbler ancak Allahü teâlâyı anmakla, itminana, rahata kavuşur.) [Rad 28]

Allahü teâlâyı anmak her şeyden büyüktür.) [Ankebut 45]

(Allahın nimetlerini anın ki, kurtulasınız.) [Araf 69]

(Beni anmayan, sıkıntılara mâruz kalır, kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124]

(Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.) [Bekara 152]

Ahzab 41- "Ey inananlar Allah'ı çok anın."

Allahı anan ile anmayan arasındaki fark, diri ile ölü arasındaki fark gibidir.

Allahı anmak, yani zikir, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı ve onun kurandaki sözlerini unutmak demektir.

Zikir, her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, zikir olur. O hâlde, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak zikirdir. Dinin emirlerini gözeterek yapılan her alışveriş ( Her davranış ) zikirdir. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sahibi hatırlanmakta, gaflet gitmektedir.

Allahü teâlâyı anan, Onun büyüklüğünü, sıfatlarını, emir ve yasaklarını düşünür, tefekkür eder, iyi şeyleri yapma, kötü şeylerden kaçma arzusu doğar.

Ve bana göre Allah'ı anmak" demek, O'na kalpten bağlanmak, sürekli olarak O'nun gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya yüce Allah'ın adını tekrarlayıp durmak değildir

HANGİSİ EN BÜYÜK ?

Ankebut - 45 :Oku kitaptan ne vahyedildiyse sana ve namaz kıl; şüphe yok ki namaz, çirkin ve kötü şeylerden alıkoyar insanı ve elbette Allah'ı anmak, pek büyük birşeydir  ve Allah, ne işlerseniz hepsini bilir

Ankebut 45: ......... Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir

ve bana göre Allahı Kalben hatırlamak büyük sevabdır. Daha önemlisi ve Daha iyisi ise, Bir vesvese uğrayıp, haramları işleyeceği anda, Allahü teâlâyı hatırlayıp vazgeçmek ise en büyük anma oluyor ki, bu arada şu çok önemli noktaya dikkat çekmek isterim, Bu anma kuru kuruya değil aynı zamanda bilinçli bir anma olmasını gerektirir ki, o da kuranın mesajını doğru anlayarak, özünü kavrayarak, kuran ayetlerini anlayıp, onunla nasıl amel etmemizi sağlayacak olan anmadır.

İşte böyle bir anış müslümanların bir çok dertlerine şifa ve çözüm olacak bir anış olacaktır. Bu tarz Allahı anmak ise ayette de belirtildiği gibi elbette en büyük ibadet olmaktadır

MÜZEMMİL- 8 Ayeti : Rabbinin adını an, bütün varlığınla O'na yönel.""Allah'ın adını anmak" demek sadece yüzlük ya da binlik "zikir" tesbihleri ile O'nun yüce adını tekrarlamak demek değildir.

Gerçek anlamda "Allah'ın adını anmak" dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin O'nu anmasıdır; bunun yanısıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve Kur'an mesajını en doğru şekilde anlayarak  onu okumak ve daha ve en önemlisi ise söz ve davranışlarımızla ( Salih amellerimizle ) göstereceğimiz bir anmadır.

İŞTE BAKIN BU GÖRÜŞÜ DESTEKLEYEN  FATIR SURESİ 10. AYETİNE

FATIR-10- Kim itibar ve üstünlük isterse bilsin ki, itibar ve üstünlük tümü ile Allah'ın tekelindedir. Güzel söz O'na yükselir,  salih amel de onu ( O sözü anlamlı  hale getirir) yükseltir.   Kötü amaçlı komplolar düzenleyenler ağır bir azaba çarpılacaklardır. Ayrıca onların komplosu da boşa çıkar, verimsiz olur


Güzel sözün O’nun katına çıktığı; güzel sözü Allah’a çıkaranın da sâlih amel olduğu Kur’an’da belirtilirken  eylemle desteklenmeyen sözün güzel olmayacağı ancak kuru söz olacağı vurgulanmış olmaktadır.

Sözün ( Allahı zikretmenin ) Allah indinde makbul olması için söze uygun eylem yapılması gerekir. bunu emreden Kur’andır   
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: filozof58 - 21 Mayıs 2008, 08:03:23 ÖS 20
Alıntı
serender
biz teknolojiyi paramızla alabiliriz.alıyoruz da... ama onlar aileyi para verip alamıyorlar... bu güne bakıp batıyla kendimizi kıyaslamayalım eğer ülke olarak da bir şeyleri yapmıyorsak bu yine batının zihinleri işgal etmesinin bir ürünüdür.

Tebrik ederim serender, butunluk icerisinde batiyi anlatabilecek en guzel yazilardan biri olmus.

Boyle bir savunma ve anlatimin kizlarimizdan gelmis olmasi cok guzeldi tekrar tebrikler.

Batiyla ilgili size bir tek sey soyleyim. Insan ve insani olarak bitmis durumdalar. Nerede batacagi belli olmayan rotasini kaybetmis bir gemi misali simdilik yol aliyorlar. Hasa Allah bile batiramaz dedikleri titanik in batmadan onceki vakurlu durusundan farklari yok. Gelin gorun burada yasarsaniz bu firtina oncesi sessizligi hissedersiniz.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 21 Mayıs 2008, 08:47:53 ÖS 20
Sorunumuz Batının geldigi nokta degilki Sayın Filozof ...
Batının degerlerini baş tacı edip kendimizi ona göre şekillendirelim isteyen sanırım yok ...
Veya Batının izledigi yol harika yol dogru olan budur kurtuluş bundadır da diyen yok ...
Sonucunda Batı gibi olmak isteyende yok ...
Tehlikenin farkındayız yani Elhamdurillah ....
Velakin hiç bir tanıma sıgıştıramadıgımız şu toplumumuzdan kopmadan ...
Bir kalemde silmeden , kestirip atmadan ....
Yeniden bir Ergenokon yaşamak istiyoruz ( Tanrı Türkü Korusun )
İşte bunun içinde ortak bir hareket tarzı arıyoruz ...
selamlar ...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: filozof58 - 21 Mayıs 2008, 09:19:40 ÖS 21
Alıntı
ozanca

Yeniden bir Ergenokon yaşamak istiyoruz ( Tanrı Türkü Korusun )
İşte bunun içinde ortak bir hareket tarzı arıyoruz ...
selamlar ...

Turklerin olabilir ama muslumanlarin ergenokonvari bir cikisa ihtiyaci yok. Eger cografi bir cikis gerekiyorsa Mekke'den Medine'ye cikisin ruhunu yakalamamiz gerekiyor.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 21 Mayıs 2008, 09:54:57 ÖS 21
M. İslamoğlu

1856 yılında Islahat Fermanı ilan edildiğinde, batıcı bir bürokrat olan Mehmetpaşazade Said Bey, namaz kılmaya giden bir hoca efendiye şöyle der:
"Niçin namaz kılıyorsun hoca efendi? Ferman okundu, görmedin mi? Artık gayrı müslim teb'a ile beraber olacağız!"

Ahmet Cevdet Paşa'nın Tezakir'inden öğrendiğimiz bu olaydan da anlıyoruz ki, 143 yıl öncesinin batıperest kafasıyla günümüz yabancılaşmış aydın makulesinin Avrupa Birliği'ne adaylık ilanını müslümanların kurban ibadetlerinden kurtulmak için bir fırsat telakki eden tavrı arasında, mahiyet farkı bulunmamaktadır.

Bir buçuk asır öncesiyle günümüz arasındaki benzerlik, yalnızca Islahat Fermanı taraftarları olan Osmanlı batıcılarıyla Avrupa Birliği taraftarı olan Cumhuriyet batıcıları arasında görülmüyor. Aynı zamanda bu iki olaya muhalefet edenlerin bakışaçısında da çok yakın bir benzerlik müşahade ediliyor. Yine Tezakir'den öğrenelim Islahat Fermanı'ya yönelik tepkileri:

"Aba ve ecdadımızın kanıyla kazanılmış hukuk-u mukaddese-i milliyemizi bugün kaybettik. İslam milleti hakim millet iken böyle bir mukaddes haktan mahrum kaldı. Bugün, ehl-i İslam'ın ağlayacak ve matem edecek günüdür."

Ne garip, halkın ağzından bu satırları aktaran büyük İslam hukukçusu Ahmet Cevdet Paşa'nın kız torunu din değiştirip rahibe olacaktır; tıpkı Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'un din değiştirerek papaz oluşu gibi.

Çoğumuz sanırız ki, Osmanlı aristokrasisinin İslam'la ilgisi Cumhuriyet aristokrasisinin İslam'la ilgisinden daha sıcak, daha yakındır. Öyle olmadığı malum. Meşrutiyet seçkinleriyle Cumhuriyet seçkinlerinin kafa yapıları birbirinin tıpkısının aynısıdır. Ve problem Avrupa'yla ilişkilerimizde değil 'kendimizle', 'kendi değerlerimizle' ilişkilerde aranmalıdır.

Bu tarihi tecrübeden yola çıkarak baktığımızda Avrupa Birliğine giriş sürecinde korkması gerekenlerin biz müslümanlar olmadığı kanaatindeyim.

Bu saatten sonra kimse, başımıza bir musibet olarak sarılan 'ulus devlet'in savunmasını bize ihale etmeye kalkmasın. Bu topraklar başta olmak üzere, mazlum coğrafyamızın bir çok yerinde 'kurtuluş savaşı' adı verilenler de dahil tüm savaşlarda kimlerin 'savaşıp' kimlerin 'kurtulduğunu' unutmak mümkün mü? Davulu halkın boynuna asıp da tokmağı halka yapancılaşmış bir avuç hayasız ve ahlaksız seçkinin eline veren modelleri savunmamız beklenmiyor her halde bizden.

Bu ülkede "ulus devlet de olmasa ahlakın şu şu surları da yıkılırdı" diyebileceğimiz hiçbir şey kalmamıştır. Ticaret, iş ve siyaset ahlakı artık irtifa kaybedemeyecek kadar dibe vurmuştur. İslam ahlakının kendilerinde tecessüm ettiği birey ve aileler, bunun en küçük zerresini dahi devlete ve onun her hangi bir kurumuna borçlu değillerdir. Belki, sisteme rağmen korudukları duruşları sayesinde ahlaki davranış geliştirmeyi başarabilmişlerdir. Hepsinden öte, ahlaki duruşlarını böylesine köhne ve böylesine ayartıcı bir yağma düzeninde koruyabilenler, kendi içerisinde tutarlı bir ahlak normuna sahip olan Avrupayla eklemlenmiş bir Türkiye'de daha rahat koruyacaklardır.

Din adına zaten bir korkum olamaz. Çünkü din cazibesini sizden, bizden, onlardan değil, doğrudan kendi ilahi kaynağından alır ve o bizatihi 'yüce' ve 'korunmuş'tur. Şimdiye kadar dini iktidar eliyle koruduğunu söyleyen her sistem, bunu dindarı köleleştirme ve koyunlaştırma yolunda bir rüşvet olarak kullanmıştır. Cumhuriyet dönemi Türkiye'si de bunun dışında değildir.

Müslümanlara gelince; bunun en bariz örneği Avrupa'daki işcilerin durumudur. Bunun nedeni açıktır: Kimlik, ötekiyle karşılaşıldığında daha bir değer kazanır ve kendini gösterme ihtiyacı hisseder. Bugün, resmi sistemin eğitim kurumlarında zihni ve yüreği yeniden formatlanarak kimliğini yitirmiş ve kişiliksiz hale gelmiş bir çok insanımızın, 'öteki'yle yüz yüze gelince bir kimlik arayışına girmesi ve çoğunlukla bu arayışın kendi özüne dönüşle neticelenmesi boşuna değildir.

İnsan hakları, özgürlükler vs... Bu alan, dövüşe dövüşe, alın, yürek ve bilek teriyle kazanılacak bir alandır, başkalarının koltuğuna sığınarak, bir ulufe gibi dağıtılacak ya da dilenilecek bir alan değildir. Batılılar ya da onların yağmacı yerli taşeronları; size hak ve özgürlüklerinizi kolay kolay vermeye yanaşmayacaklardır. Zaten bunu beklemek de abesle iştigaldir. Kaşıkla verip sapıyla göz çıkaracağı gün gibi aşikare olanların eline bakma safdilliğine düşmemek gerek. Fakat, ağanın çomarıyla değil de ağanın bizzat kendisiyle muhatap olmayı istemekten daha doğal ne olabilir?

Biliyorum ki, tarih devam ediyor ve yarının üstte olacak olanları bugünün ya da dünün alttakileri arasından çıkacaktır. Üç asırlık yalan çevrimi tamamlansın ve 1400 yıllık tarihimizin acılı-tatlılı engin birikimine dayanarak yepyeni bir hayatın inşası için önümüz açılsın.

Yapabilir miyiz bunu?

Neden olmasın?

En büyük güvencim kendimiz değil, fakat ait olduğumuz inanç sistemi.

O'na güveniyorum.

( 24 Aralık 1999  
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 21 Mayıs 2008, 10:07:21 ÖS 22
Avrupa Birliği'nden korkmuyorum, ama... 
 
M. İslamoğlu ....
 
 
13/12/1999 
 
 
 
 
 
Dün Helsinki'de açıklanan, Türkiye'nin AB üyeliğine eşit aday olarak kabul edildiğinin ilanı, Tanzimat'tan bu yana Türkiye'nin yöneldiği istikametin doğal bir aşamasıydı. Hatta geç kaldığı bile söylenebilir.
İşin garibi, bu ülkenin kadim kıblesini Batıya çevirip istikametini saptıranlar, kafadarlarının 150 yıldır canla başla kavgasını verdikleri Batılılaşmada yolun sonuna gelindiğine o kadar da sevinmiş görünmüyorlar.

En azından şunu söyleyebiliriz: Dünküleri haydi bir yana bırakalım, Batıcılığın günümüzdeki temsilcilerinin Batıcılıklarında dahi 'takiyyeci' oldukları ortaya çıktı. Türkiye'yi koca bir kapalı havzaya çevirip, kurdukları soygun ve yağma düzeni sayesinde palazlananlar, becerebilseler ("utanmasalar" demiyorum, çünkü utanacak bir yüze sahip olmadıklarını biliyorum) helvadan putlarını acıkınca yiyen Mekke putperestleri gibi tüm putlarını yiyecekler. Fakat, görünen o ki artık iş işten geçmiş durumda.

Avrupa Birliği'nden korkmadığımı söyledim. Onlardan, laikçi kemalistler korksun. Çünkü artık, kemalizmin ardına sığınıp soygun, vurgun, talan, hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük yapamayacaklar.

Dahası kemalizm diye bir şey kalmayacak. Çünkü, Batıcılar şimdiye dek yaptıkları tüm zorbalık ve ahlaksızlıkları "çağdaşlık, laiklik, uygarlık, ilericilik" adına yapıyorlardı. Su gelince teyemmüm nasıl bozulursa, aslı gelince sahtesinin hükmü de kalkmış olacak. Milletin malını soyup yakayı eleverince "Ben Atatürkçüyüm, laikim" yollu açıklamaları efendileri olan Batılıları ikna etmeye yetmeyecek.

Aramızdan müsveddeler çekilecek, biz onların asıllarıyla karşı karşıya kalacağız. Aslı dururken, çok kötü kopyalarıyla uğraşmaktan iflahımız kesildi. Ağayla oturur konuşuruz, fakat kapısındaki çomarıyla oturup konuşmak ne mümkün? O bir tek şey biliyor: Paçamıza saldırmayı.

Türkiye'nin 150 yıllık Batılılaşma süreci Avrupa Birliği'ne girişle tamamlanmış olacak. Kemaluhu zevaluhu: Bir şeyin zirvesi onun sonudur. Fakat, zaman devam edecek ve toplum kendisine yeni bir hedef tayin edecek. Bu hedef belki bu 150 yılın rövanşı olacak. Kimbilir, belki yepyeni ve aydınlık bir istikamet açısının startı verilecek. Tarihin yasasıdır:

"Ve tilke'l-eyyam nudaviluha beyne'n-nas: Bu alt-üst oluş dönemleri... biz onu insanlar arasında döndürür dururuz."

AB'a üyelik sürecinde İslam'ın geleceği

AB sürecinde, Türkiye'deki İslam adına kimse endişe etmesin. Onun koruyucusu sözgelimi toplum olarak biz olsaydık, İslam çoktan tarihin çöp sepetini boylamıştı. Fakat onun koruyucusu, başta Türkiye toplumu olmak üzere, yeryüzündeki hiçbir fert, soy, boy, ulus, devlet ve millet değildir. O hayatiyetini ve cazibesini dışından değil bizzat kendi özünden alır. Eğer savaşarak yeryüzünde herhangi bir yerde İslam bitirilmiş olsaydı, bu ülkede bitirilirdi. Görmüyor musunuz, budandıkça daha gür ve gümrah geliyor? ("Ya Endülüs?" dediğinizi duyar gibiyim; fakat o bahs-i diğer.)

İslam, Batı'ya doğru yürüyüşüne daha peygamber hayattayken Tebük savaşında başladı. O günden bu yana, sadece toprakları değil, yüz milyonlarca yüreği fethederek Batı'ya doğru yürüyüşünü sürdürdü. 1400 yıllık tarihimiz, zaferlerin ve başarıların olduğu kadar yenilişlerin ve başarısızlıkların da tarihidir. Fakat, Müslümanların mağlup durumda oldukları en zor ve kor zamanlarda bile İslam sancağı yere düşmemiş, Allah, yepyeni bir toplum eliyle onu göndere çekmiştir. "Dilerse sizi siler, yerinize yepyeni bir halk getirir."

Tarihimizi iyi incelediğinizde, en korkunç ve "bu ümmetin ömrü bu kadarmış" denilen yenilginin Moğol İstilası olduğunu görürsünüz. İbnu'l-Cevzi'nin torunu (Sıbt) gibi dönemin kimi yazarları, kitaplarına "bu ümmetin kıyameti bu olsa gerek" notunu dahi düşmüşlerdir. Fakat ne olmuştur? Bu ümmetin kıyametini getirdiği sanılan Moğollar, çekirge sürüleri gibi yok etmek için girdikleri İslam topraklarında İslam tarafından teslim alınarak Müslüman olmuşlardır. Bununla da yetinmemişler, baştan başa yakıp yıkarak tarumar ettikleri İslam medeniyetine, tarihimizin en görkemli eserlerini kazandırmışlardır.

AB'a üyelik sürecinde Türkiye Müslümanlarının geleceği

İşte benim endişeli olduğum tek nokta burası. Türkiye Müslümanları henüz işin önemini yeterince anlamış değiller. AB üyeliği süreci getiri ve götürüsü, avantajları ve dezavantajları olan bir siyasal süreç. Özellikle "siyasal" dedim, çünkü -şahsen- bu süreçte, mevcuttan çok farklı ve kırılma niteliğinde sosyal bir etki beklemiyorum. Cumhuriyet dönemi politikaları ve özellikle de Özal sonrası yürürlüğe konulan liberalizasyon süreci, AB üyeliğinin toplum üzerindeki muhtemel etkilerini zaten gerçekleştirdi.

Siyasetin, ekonominin ve ahlakın standartlarının dibe vurduğu böylesi bir çözülmenin ve kokuşmanın ardından, artı bir alçalış ve çözülüşün mümkün olmadığını düşünüyorum. Aksine, eğer 'şahsiyet' olmak için önce 'bireyselleşme' sürecini yaşamak şart ise, bu sürecin bir an evvel atlatılmasına katkıda bulunacaktır AT. İmanlar üzerinde yıkıcı etki göstermeyeceğine, Avrupa'ya giden işçilerimizi örnek verebilirim.

Peki, bu süreci; insanı, dünyayı ve geleceği İslami temeller üzerinde yeniden inşa için bir fırsata dönüştürme ihtimali var mıdır? İşte bunun "hayali cihan değer". Neden olmasın? Neden Avrupalılar, İslam'ın ikinci Moğolları olmasın? Bu soruyu, inandığı değerlerin; insanlığın zamanlar ve zeminler üstü ortak değerleri olduğuna güvenen her mü'minin kendi kendisine sorması ve "bu uğurda bana düşen nedir?" demesi gerekir.

Bu soruyu sadece mü'min fertlerin değil, İslami duyarlığı olan vakıf, dernek gibi tüm gönüllü kültür teşekküllerinin, sivil yapıların, cemaatlerin, tarikatların da kendi kendilerine sormaları gerek. Onlara Balkanlar'da İslam'ın yayılışındaki Sarı Saltuk misyonunu iyi tetkik etmelerini tavsiye ederim. Özellikle Müslüman tüccarların, Avrupa'yı da içine alacak bir yürek fethi seferberliğinde öncü rolü oynayacak ilk zümre olduğunu hatırlatırım.

Böyle bir fetih seferberliğinin olmazsa olmaz bir şartı var:

Temsil kabiliyeti!

O varsa, gerisi ne gam!

( 13 Aralık 1999 )

 
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: MATRUŞKA - 25 Mayıs 2008, 07:21:17 ÖS 19
 sev güzel iç bade kendinden geç... bırak bu zor ve karışık konuları  sonra kapıda görürsün kendini... canlı şahidi benim bak dersimi aldım rotayı çevirdim yaşassın TKP..... BAŞKANIMIZ DOĞU PERİNÇEK. HHHEEEEEEH
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 25 Mayıs 2008, 07:59:36 ÖS 19
Rota için fazla ugraşma bence ...
Dış rotaları bırakta biraz iç dünyana seyahat et derim ...
Bırak dışarısı dağınık kalsın ...
Selamlar ...
Başlık: Müslümanlar: Fe Eyne Tezhebun (Nereye Gidiyorsunuz)?
Gönderen: mkatalar - 05 Mayıs 2009, 11:31:11 ÖÖ 11
MÜSLÜMANLAR!
“FE EYNE TEZHEBÛN?…”

M. Kürşad Atalar

   Son başörtüsü tartışmalarında, maalesef, Müslümanların dillerini henüz ‘ideolojik kirlilikten’ arındıramadığının örneklerini görüyoruz. İslam’a ve İslamî sembollere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılara karşı çıkma veya cevap yetiştirme gayretine giren bazı Müslümanlar, yayınladıkları bildirilerde, ‘düşünsel yetkinlik’ bağlamındaki eksikliklerini açığa vurmak bir yana, geleceklerini de ipotek altına alacak ‘büyük sözler’ sarf ediyorlar. Dahası, bu bildiriler vesilesiyle, kimi Batılı kavramları ‘içselleştiriyor’ ve ‘meşrulaştırıyorlar.’ Bu Müslümanlar, doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlar ama öyle görünüyor ki, altına imza attıkları metinlerin “mesuliyeti mucib” olduğunu bilmiyorlar. Bu metinlerde, ‘özgürlük’, ‘insan hakları’ gibi kavramlar öylesine meşrulaştırılıyor ki, laik kesimden kimi ünlü yazarlar bile rahatlıkla bu metinlerin altına imza atabiliyor. Kısacası, kapımızdan giremeyen modernizm, bacamızdan, penceremizden içeri giriyor. Bu konuda sorumluluğunu müdrik Müslümanların uyarılarına ise ya kulak tıkanıyor ya da bu müslümanlar, ‘eylemsizliği’ beslemekle, ‘şahitlik’ görevini yapmamakla, hatta “hıyanetle” suçlanıyorlar! İşte bu tablo karşısında, genel olarak, bütün Müslümanların “fe eyne tezhebun?” (nereye gidiyorsunuz?!) hitabıyla uyarılması elzem hale gelmektedir. Çünkü gidişat hiç de iyi değildir ve Müslümanların söylemi ciddi bir ‘başkalaşım’ tehlikesiyle karşı karşıyadır.
   Bu yazıda, bazı gazete ve internet sayfalarında yayınlanan iki metni örnek olarak değerlendireceğiz. Çünkü bu metinlerde, benzer bildirilerdeki üsluba yönelik eleştirilerimize de temel oluşturacak yeterli malzemenin bulunduğunu düşünüyoruz. Bu metinlerin ilki, 200’ü aşkın kuruluş tarafından imzalanmış ve Vakit gazetesinde yayınlanmıştır. Tam metni ise şöyledir:

Adalet, Özgürlük ve Başörtüsü Manifestosu
Bizler bu ülkede yaşayan Müslümanlar olarak yüzyıllardır varız ve buradayız. Zalimler istemeseler de İslami kimliğimizle var olmaya devam edeceğiz.
Son iki yüzyıla yayılan süreçte İslami kimlik ve değerlerimiz tehdit ve düşman ilan edildi. İslam düşmanı bir laiklik anlayışını esas alan resmi ideoloji, militarist yöntemlerle bütün hayatımızı kuşatarak, İslami “hayat tarzı”mızı yok eden çok boyutlu baskılar, yasaklar ve zulümler gerçekleştirdi.
Başörtüsü yasağı da bunlardan biri olarak yıllardır acımasızca sürdürülmektedir. Bu zulüm, milyonlarca Müslüman’ın derin acılar yaşamasına, on binlerce gencimizin eğitim hayatının kesintiye uğramasına ve binlercesinin de eğitim için ülkelerini terk etmek zorunda kalmasına yol açmıştır. Bugün bu büyük zulme, hiç değilse üniversitelerde ve kısmen son vermek için yola çıkanlar, oluşturulan baskı ve korku atmosferinde önerdikleri çözümle, aslında yeni yasakların ve çözümsüzlüklerin kapısını açmak üzere bulunuyorlar. Bu teklif, üniversitelerde dahi yasağı tam anlamıyla kaldırmak bakımından zaaflıdır. Hatta askerin “başörtüsü bağlama” formunu yasalaştırarak yeni çözümsüzlüklerin kapısını açmaktadır. Diğer yandan, anayasa ve yasalarda dayanağı olmayan fiili yasağı kısmen kaldırma amacıyla ortaya konan teklif ve yapılan açıklamalar, bu fiili yasağı kamu hizmeti verenler ve orta dereceli okullarda okuyanlar bakımından daha kalıcı ve yasal hale getirebilecek, yeni adaletsizliklere zemin oluşturabilecek riskler de taşımaktadır.
Öte yandan bu kısmi ve zaaflı değişiklik teklifine bile tahammül edemeyenler, İslam düşmanı saldırganlık ve özgürlük düşmanı azgınlıklarıyla yaygara koparmaktadırlar. Birer özgürlük adası olması gereken üniversiteleri kışla haline dönüştüren bu militarist zihniyetin sahipleri, kendilerine rağmen üniversitelerin özgürleştirilme ihtimali karşısında paniğe kapılarak halka ve halkın değerlerine meydan okumakta, anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da çekinmemektedirler.
Kimi bürokrat, sözde entelektüel ve oligarşik güçlerin, kendileri yıllardır jakoben dayatmalarla, İslam düşmanlığına dayalı korku krallığı oluşturarak ideolojik tarafgirlikle kamu hizmeti verdikleri halde, bugün “Siz başörtüsü ile kamu hizmeti vermeye kalkarsanız tarafsız olamazsınız.” demeleri, hem herkesi kendi gibi bilmek, hem de uzun yıllar süregelen kendi adaletsizliklerini, ideolojik tarafgirliklerini görmeyen bir körlük değil midir?
Bilinmelidir ki, bizim hayatımız bir bütündür ve tamamını Allah için yaşamak ibadi sorumluluğumuzdur. Bu sebeple İslami hayat tarzımıza yönelik bütün baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak kaldırılması gerekir. Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade edilmesini kimse bize sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki biz, gasp edilen bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bu zulmü içselleştirmiş ve değişmez dogmalar haline dönüştürmüş kesimleri, fıtratın sesine kulak vermeye, insani erdemleri yeniden keşfetmeye, insanlık onurunu yeniden kuşanarak, on yıllardır sürdürülen bu büyük zulmü fark etmeye ve zulme son vermeye çağırıyoruz. Temel haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda kılmak için istismar edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine kavuşturmaya ve her kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata geçirmeye çağırıyoruz. On yıllardır zulmettikleri Müslüman halkın önünde başlarını yere eğerek, “Bunca yıllardır yaptığımız zulümlerden, emperyalist Batının seküler değerlerini, kimliğini ve kıyafetini dayatmak suretiyle İslami hayat tarzınızı yok ederek çektirdiğimiz ızdıraplardan dolayı özür diliyoruz.” demeye ve böylece insani erdemleri yüceltmeye çağırıyoruz. Kimsenin kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı, herkesin dilediği dini ya da ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce yaşayabildiği adalet vasatını birlikte tesis etmeye çağırıyoruz. (Vakit Gazetesi, 6 Şubat 2008)
Metnin ilk üç paragrafında, başörtüsü yasağı dolayısıyla Müslüman hanımların gördüğü zulmün tasviri yapılmakta ve genel olarak isabetli teşhislerde bulunmaktadır. Ancak daha sonraki paragraflarda, bir anlamda zulmün kaynağında yer alan modern kavramlar olumlanarak kullanılmaktadır ki, işte bu durumun sorgulanması gerekmektedir.
Dördüncü paragrafın ikinci cümlesinde ‘özgürlük’ kavramına olumlu bir atıfta bulunularak “üniversitelerin özgürlük adası olması gerektiği” ifade edilmektedir. Burada üniversitelerin ‘özgürlük adası’ olarak tarif edilmesine dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, ‘üniversite’ modern bir kurumdur ve ‘özgürleşmesi’ gerçekleştiğinde, ‘akıl her türlü bağdan kurtulmuş’ demektir. Bu ‘bağlar’ içerisinde de, ilk sırayı ‘din’ bağı alır. Dolayısıyla “üniversitelerin özgürleştirilmesi”nin karşılığı, ‘din’in üniversite kapılarından içeri sokulmamasıdır. Bildiriye imza koyan kuruluşlar bu gerçeğin farkında mıdırlar? Öyle görünüyor ki, böylesi bir farkındalık söz konusu değildir.
Aynı paragrafta yer alan: “halka ve halkın değerlerine meydan okumakta, anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da çekinmemektedirler” tespiti de hem Türk halkı hakkında yanlış bir değerlendirmeyi içermektedir hem de protesto metninin ‘meşruiyeti’ni bir biçimde ‘anayasaya’ bağlamaktadır. Bu ise, ilkeli bir tavır değildir. Çünkü mevcut Anayasa’nın meşruiyet kaynağı İslam değil, halktır. Dolayısıyla olumlu içerikle kullanılan ‘halkın değerleri’nden kast edilen şey, metinde muğlaktır. Bundan kastın, İslami değerler olduğuna dair bu metinden bir sonuç çıkarılamaz. Fakat şu inkar edilemez bir gerçektir ki, bu halkın yüzde 90’ı, 1982 Anayasası’nı onaylamıştır ve bu Anayasa’nın giriş bölümünde, devletin şekli, egemenliğin kaynağı vs. açıkça yer almaktadır. Dolayısıyla başörtüsü zulmünü sürdürenleri Anayasa’ya şikayet etmek, hem ilke bakımından ‘sorunlu’dur hem de yanlış bir değerlendirmeyi içinde barındırmaktadır. Kimi kime şikayet ediyorsunuz? Buradan şu mana çıkmaz mı? Şikayetiniz dinlenir de talebiniz kabul edilirse, yani Anayasa’ya uygun bir icraat yapılırsa, bundan memnun mu olacaksınız?! Metindeki ifadelerden bu manalar gayet kolaylıkla çıkarılabilir.
Altıncı paragrafta ise: “Bu sebeple İslami hayat tarzımıza yönelik bütün baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak kaldırılması gerekir. Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade edilmesini kimse bize sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki biz, gasp edilen bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet mücadelemizi sürdüreceğiz.” denilmektedir ki, bu ifadeler, yasağı kaldıracak ‘merci’ olarak, mevcut yasalarla hareket eden kurumları göstermektedir. Gasp edilen hakları kimler “iade edecektir?” Eğer bu işi, mevcut yasalar çerçevesinde iş gören Meclis, hükümet veya anayasal kurumlar yapacaksa, o zaman, yapılan şeyin adı, sonuçta ‘demokratik’ bir hak talebi değil midir? Eğer bu manifesto metni, demokratik bir hak talebinde bulunuyorsa, bu durumda, metnin ‘İslamiliği’ ciddi bir sorgulamayı hak etmiş olmaz mı?
   Son paragrafta ise ‘insanlık erdemleri’, ‘insanlık onuru’ gibi kavramlar olumlanarak kullanılmaktadır ki, bilenler bilir, bu kavramlar da asla ‘masum’ değildirler. Bunlar Batılı ‘insan hakları’ kavramının uzantılarıdırlar. Burada ‘onur’ olarak nitelendirilen şeyin belirleyeni de yine vahyin karşısında bizatihi bir değer olarak görülen ‘ratio’nun (‘aklın’) sınırlarıdır. Fakat Müslümanlar, son zamanlarda, aktüel gündeme fazla angaje olmanın sonucu olarak, bu tür ‘sorunlu’ kavramları dillerine pelesenk etmeye neredeyse alışmışlar/alıştırılmışlardır. Bu ise son derece tehlikeli bir süreçtir. Müslümanların, kavramlar konusunda hassas olmaları gerekir ve olur-olmaz her kavramı dillerine dolamamalıdırlar. Bu paragrafın ‘çağrı’ içeren bölümünde yer alan şu cümle ise, gerçekten ciddi sıkıntılar içeren şu ifadeleri içinde barındırmaktadır: “Temel haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda kılmak için istismar edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine kavuşturmaya ve her kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata geçirmeye çağırıyoruz.” Burada ‘gerçek içeriği’ne kavuşturulmaya çalışılan ‘temel haklar ve özgürlükler’in Batıcı insan hakları örgütlerinin dünyanın başka ülkelerine en çok ‘satmak’ istedikleri değerler olduğundan, öyle görünüyor ki, imzacı kuruluşların haberi yoktur! Temel Haklar ve Özgürlükler söylemi, somut ifadesini 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bulmuştur ama kökeni en az 500 yıl öncesine kadar gider. Bu bağlamda, İngiliz, Fransız ve Amerikan Haklar Bildirgeleri vardır ve sayıları da 10’u aşkındır. Hepsinde, ‘temel haklar ve özgürlükler’e vurgu vardır ve bunların gerçekleştiği toplumsal yapının adı da ‘demokrasi’dir. Dolayısıyla bu çağrıyı yapan kuruluşlar, aslında, insanları ‘demokrasi’ye çağırmış olmaktadırlar. Peki bunun bilincinde midirler? Öyle görünüyor ki, “kaş yapayım derken göz çıkarmışlardır.” Burada başka bir ihtimalden daha bahsedilebilir ki, o da imzacı kuruluşların metnin içeriğini çok fazla önemsemeden destek beyanında bulunmalarıdır. Bu camiayı az-buçuk tanıyanlar da bilirler ki,  bir çok kuruluş, bu tür metinlere, bu şekilde imza atabilmektedirler. Bu kesimler, bu metnin kendilerini bağladığını ya bilmemektedirler ya da bu hususu fazla önemsememektedirler. Ama her ikisi de kendilerini sorumluluktan kurtarmaz. Müslüman, ne söylediğini bilen, söylediğinin arkasında duran, yapmayacağını söylemeyen, yaptığını da bilinçle yapan kişidir. Bu özellikleri haiz olmayanların ise, aslında ne sözlerine itibar edilir, ne de yaptıklarına değer verilir. Bu yüzden, Müslümanlar, altına imza attıkları metinler konusunda son derece dikkatli davranmalıdırlar. Olur-olmaz her metne, “destek olsun” diye imza atmak, sevap değil vebal doğurur.
   Metnin son paragrafında zulmü yapanların ‘özür dilemeye’ çağırılması ise, gerçekten metni kaleme alanların ‘siyasi’ bilinç eksikliğini göstermektedir. Dünyanın neresinde böyle bir şey olmuştur da, zalimler, zalimliklerini ortadan kaldıracak bir kalbi yönelim göstermeden, yaptıkları zulümlerden dolayı özür dilemişlerdir! Bu talebi dillendiren imzacı kuruluşlar, “romantik mi takılmaktadırlar”, yoksa bu yolla aslında zalimleri “imana mı davet etmiş olmaktadırlar?” Eğer öyle ise, imana davetin bu şekilde yapılmayacağı besbellidir. İmana davet açıkça yapılır. İman eden kişi de, öncelikle, Yüceler Yücesi’ni ‘tek otorite’ (ilah) kabul ettiğini söyler ve sonra kendisini düzeltir. Önce özür dileyip, sonra imana ermez. Dolayısıyla bu ‘özür dileme’ çağrısı, zaten sorunlu olan manifestonun düzeyini gerçekten ‘düşürmüştür.’ Fakat kavramlar konusundaki hassasiyet düzeyinin düşüklüğünü göz önüne aldığımızda, bu noktadaki düzeyin düşüklüğü kimseyi şaşırtmamalıdır!
   Metnin son cümlesi ise gerçekten fecaat ifadeler içermektedir. Cümle aynen şöyledir: “Kimsenin kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı, herkesin dilediği dini ya da ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce yaşayabildiği adalet vasatını birlikte tesis etmeye çağırıyoruz.” Bu ifade, ‘haklar ve özgürlükler söylemi’nin tipik terkiplerinden biridir ve bütün İnsan Hakları derneklerinin tüzüklerinde yer alır. Ne hazindir ki, aynı ifade, Müslümanların imza koyduğu bildirilerde de artık yer alabilmektedir! Bu bildiriye imza atan kuruluşlar, galiba bu ifadelerin, “kendi geleceklerini ipotek altına almak” anlamına geldiğinin farkında değildirler. Buna göre, imzacı kuruluşlar, yarın İslami bir düzen kurulduğunda, içki içenin özgürlüğüne, sokakta açık-saçık gezenlere, genelevlere, hatta uyuşturucu kullanımına karışmayacaklarını deklare etmiş olmaktadırlar! Eğer ‘karışacaklarsa’, o zaman ‘takiyyeci’ olarak nitelendirilmeyi hak ederler. Eğer karışmazlarsa, o zaman “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtecek denli bir iş yaptıklarının farkında değildirler. Çünkü “temel haklar ve özgürlükler” söyleminin bir gereği de, “rasyonel bireyin tercihlerine saygı duymaktır.” Ve bu saygı, ‘kamusal alan’da da gösterilmelidir. O yüzdendir ki, örneğin ‘genelev’ işletenler veya buralarda çalıştırılanlar, vergilerini ödedikleri zaman, demokratik ülkelerde ‘saygın’ bir vatandaş muamelesi görürler. Zira rasyonel birey, “bedeni üzerinde tam tasarruf ‘hak’kına sahiptir!” Acaba bizim imzacı kuruluşlarımız, İnsan Hakları söyleminin bu açılımından haberdar mıdırlar? Acaba bu kuruluşlar, uyuşturucu kullanımı konusunda, “temel haklar ve özgürlükler” söyleminin getirdiği serbestlik alanından haberdar mıdırlar? Kim uyuşturucuyu, hangi sınırlar içerisinde kullanabilir? Ya da imzacı kuruluşlarımız, bu konuda hangi ‘ölçüt’e göre sınırlama koyacaklardır? İslami ilkeler doğrultusunda mı, yoksa hukuk normları çerçevesinde mi? Hadi diyelim ki, uyuşturucu konusu biraz kolay geldi, peki ya kamusal alandaki açık-saçıklık konusunda ne yapacaklardır? Örneğin, bir İslami devlette, kamusal alanda ‘açıklığın’ sınırı ne olacaktır? Ya da örneğin ülkenin plajlarında denize nasıl girilecektir? “Temel haklar ve özgürlükler” gereğince mi bir sınırlama yapılacaktır, yoksa İslami kurallar gereğince mi? İmzacı kuruluşlarımız galiba, temel haklar ve özgürlükler çerçevesinde yapılacak düzenlemenin, bugünkünden “farklı olmayacağını” bilmemektedirler. Eğer biliyorlarsa, o zaman, İslami kurallar çerçevesinde bir düzenleme yapmayacaklarını daha şimdiden deklare etmiş olmuyorlar mı? Dahası bu tavrın İslamî olduğu söylenebilir mi?
    
Görüldüğü gibi, “Özgürlük, Adalet ve Başörtüsü Manifestosu”’nu İslami kriterler açısından onaylamak mümkün değildir. Peki Müslümanlar, niçin bu tür metinlerde ‘düşünmeden’ imza koymaktadırlar. İşte bu da Müslümanların ciddi düşünsel zaaflarla malul olduklarını göstermektedir. Bu zaaflar nedeniyle de, gündemin akışına kendilerini kaptırmakta ve ilkeli davranıştan uzak bir tutum içerisine girebilmektedirler. Bilinmelidir ki, Müslümanın her şeyden önce ‘söylem’ine dikkat etmesi gerekir. Söylem, namustur. Söylem, imanı yansıtır. Söylem, kimliğin izharıdır. Zalimler, bütün çağlar boyunca, Müminlerin azamet sahibi olanlarına, dilleriyle bile olsa, şirk sözünü söyletememişlerdir. Uhdud Ashabı’nın ateş çukurları bile, buna güç yetirememişlerdir. Ammar Bin Yasir örneği, asla yanlış yorumlanmamalıdır. Bu ruhsat, sadece ‘ölüm’ riskinin kesin olması durumunda söz konusudur. Başörtüsü yasağı, evet bir zulümdür, fakat bu zulümden kurtulmanın yolu, zalimlerden hak talep etmek değildir. Zalimlerin kavramlarını içselleştirmek değildir. Zalimlere ‘özür diletmek’ değildir. Bunun yolu bellidir ve Hz. Peygamber’in hayatında somut ifadesini bulmuştur. Bilinmelidir ki, başörtüsü sorunu, bir ‘özgürlük’ meselesi değildir; başörtüsü sorunu, bir ‘iktidar sorunu’dur. Dolayısıyla da, çözümü de, ‘iktidar ilişkileri’ bağlamında aranmalıdır. Müslüman, Allah’a teslim olmuş kişinin adıdır. Allah, el-Hakk’tır. Onun sözü de el-Hakk’tır. O halde Müslüman Hakk’a teslim olmuş kişidir. Hakka teslim olanın ise Batıl’a prim vermesi mümkün değildir. Müslüman, Batıl’dan medet ummaz; Batıl’ın kavramlarını olumlamaz; Batıl’ın ‘zail’ olması için çalışır. Müslüman, bu noktada ‘uzlaşma’ içinde de olamaz. Çünkü Hakk, bütündür, parçalanma kabul etmez.
Metinlerin ikincisi ise, bir internet sitesinde imzaya açılmıştır ve sadece başörtülü hanımlardan değil, laik kesimlerden bile destek almıştır. Sadece bu laik desteğe bakarak bile metnin ‘sorunlu’ olduğunu anlamak mümkün olmasına rağmen, bu metnin çok daha ‘feci’ ifadeler içermesi nedeniyle, ciddi bir biçimde eleştiriye tabi tutulması gerekmektedir. www.henuzozgurolmadik.blogspot.com internet adresinde yayınlanan metin şöyledir:

SÖZ KONUSU ÖZGÜRLÜKSE HİÇBİR ŞEY TEFERRUAT DEĞİLDİR

BİZ HENÜZ ÖZGÜR OLMADIK...
Üniversite kapısı sert bir şekilde yüzümüze kapatıldığı günden bu yana yaşadığımız acılar bize
bir şey öğretti: Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine,
düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.
Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm samimiyetimizle açıklıyoruz ki;
üniversitelere başımızı örterek girmekle mutlu olmayacağız. Ta ki:
Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken
hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan,
Acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan,
301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,
Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,
Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar
etmekten vazgeçilmeden,
Üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşlarımız geri dönmeden,
Yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerelerde ve nasıl örtüneceğimizi dayatmaktan vazgeçmeden,
Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan…

Kısacası;

12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil
bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız.
Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz
düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir.
Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her
türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.
Unutulmamalı ki;
“Gökler ve yer adaletle ayakta durur.” (Hz. Muhammed) 

   Metin, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın: “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” sözüne nazire olarak terkip edilmiş bir cümle ile başlamaktadır ki, bir Müslümana asla yakışmayacak bir ifadedir. Bu sözü bir Batılı, modernist, post-modernist, liberal, hatta sosyalist bile söylese, onların diline yakışır; ama Müslümana yakışmaz. Çünkü bu sözün sahipleri, kendileri için en ‘değerli’ kavramın ‘özgürlük’ olduğunu deklare etmiş olmaktadırlar. Bunun farkında değillerse, o zaman ayrı bir ‘garabet’ söz konusudur. Çünkü ‘farkında olmama hali’ belki günlük yaşamda kullanılan bazı ifadeler için, hatta bazı yazılar için söz konusu olabilir ama deklarasyonlar, manifestolar, tüzükler, programlar için söz konusu olamaz. Çünkü bu metinlerde, bir anlamda ‘kimlik izharı’ yapılmaktadır. İnsandan da, akıl sahibi bir varlık olarak, “kim olduğu” konusunda özenli olması beklenir!
   Bu bağlamda, Büyükanıt’ın sözü, ‘vatan’ kavramını her şeyin üstünde tutanlar için, tutarlı bir beyan olarak görülebilir. Aynı şekilde “söz konusu özgürlüklerse, hiçbir şey teferruat değildir” ifadesi de Batılı İnsan Hakları Örgütleri için tutarlı bir beyandır. Fakat bu söz Müslümanın ağzına yakışmaz. Çünkü İslam’da temel kavram, ‘ibadet’tir. Özgürlük, ibadetin tam zıddı anlam içeriklerine sahiptir. Müslüman, adı üzerinde, ‘teslim olmuştur.’ Teslim olanın ise, ‘özgür’ olabilmesi mümkün değildir! Bu nedenle, bir Müslümanın, eğer özlü bir söz söyleyecekse, “Biz Henüz Özgür Olamadık!” değil, “Niçin Allah’a gereği gibi Kul Olamadık?!” demesi gerekir.
Peki bu kadar basit bir bağlantıyı, bu “başörtülü kadınlar” niçin kuramamaktadır? Çünkü bu iki kavramın zıtlığını bilmemektedirler. Müslümanların kavramlar konusundaki zaaflarının ne denli büyük olduğunu bu (ve bunun gibi) metinler gayet net bir şekilde göstermektedir. Müslümanlar, bir işin kendileri tarafından yapılıyor olmasını, o işin ‘İslamiliği’ için yeter şart saymaktadırlar! Halbuki, ‘İslamî’ olanı Kur’an belirler. Hz. Peygamberin uygulaması belirler. Bunun dışındaki bütün söz ve fiiller, bu iki kritere vurulur. Uyarsa alınır, uymazsa alınmaz. Müslüman hanımlar, başlarını örttüler diye, söyledikleri veya yaptıkları her şeyin ‘meşru’ olduğunu mu sanıyorlar?! Bu bildiriye imza atan başörtülü hanımlar bilsinler ki, “söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat değildir” sözünün Hakk’la hiçbir alakası yoktur ve meşrû da değildir. Bu sözle, niyetleri salih olsa bile, sevap değil günah kazanırlar. Niyetin salih olması, yanlışı doğru yapmaz!
Bildiriye imza koyan başörtülü hanımlar, ‘gerçek sorunları’nın da tarifini yapmışlardır ve bunda da büyük bir yanlışa imza atmışlardır. Bu hanımlar şunu demektedirler: “Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.” Buna göre, bildiri sahipleri, her türlü “görünüş, söz ve düşünceye müdahaleyi” yasakçı zihniyet olarak gördüklerini beyan etmiş oluyorlar. Peki bu bir Müslüman için mümkün müdür? Yani Müslüman, iktidar sahibi olduğunda, bir toplumu yönetmesi gerektiğinde, hiç kimsenin görüşüne, sözlerine, düşüncelerine hiçbir biçimde müdahale etmeyecek midir? Böyle bir şey olabilir mi? Thomas More’un Ütopya’sında bile böyle bir şey olabilemez, ama bizim başörtülü hanımlarımız, bunu mümkün görebilmektedirler. Bu hanımların, Özgürlük Heykeli’nin dikili bulunduğu ABD’nin 11 Eylül Hadiseleri’nden sonra, Müslümanlara yaptığı uygulamalardan da mı haberi yoktur? Demokrasi havarilerinin örnek gösterdiği İngiltere’de Müslümanlar her bakımdan ‘tam özgürlük’ sahibi midirler? Fransa’da bir kız çocuğu başörtüsüyle okumak istediği için, kızılca kıyamet kopmamış mıdır? Yani bu başörtülü hanımlar, ‘özgürlük’ deyince, Özgür Kız gibi, dilediklerince gezip-tozmayı mı anlıyorlar?! Dünyanın neresinde böyle bir ‘özgürlük’ var? En demokrat olanlar bile, “benim özgürlüğüm, bir başkasının özgürlük alanın başladığı yerde biter” demiyorlar mı? Demek ki, özgürlükler de ‘sınırlı’ imiş! Peki özgürlükler de ‘sınırlı’ ise, o zaman, aslında ‘gerçek’ olan ‘bağlılıklar’ değil midir? Aslında, her kimlik, bir ‘bağlılık’ izharı değil midir? “Demokratım” diyen  de, aslında bir takım ‘değerlere’ bağlılığını’ ilan etmiş olmuyor mu? Peki öyleyse, bir Müslüman, çıkıp da göğsünü gere gere, niçin: “Ben Müslümannım! Ne mutlu Müslümanım diyene!” diyemiyor? Diyemiyor, çünkü kafası karışık. Çünkü bilinç düzeyi düşük. Çünkü ‘düşüncede devrim’i gerçekleştirememiş! Siz zayıf olursanız, sizdeki boşluğu birileri doldurur. Bugünün Müslümanı, İslam’ı bilmemektedir. Gerçekten bilmemektedir. Bildiğini sanmaktadır ama bilmemektedir. Bilse, Batılı-modern söylemin en ‘eril’ kavramlarını bu kadar hoyratça kullanmazdı. Bu hoyratça kullanım, maalesef  gözlemimizin doğru olduğunu göstermektedir.
Bildiriye bakıldığında, imzacı ‘başörtülü kadınlar’ın, kendi ‘hakları’nı savunmanın ötesine geçip “Kürtlerin, ötekileştirilenlerin, acımasızca işlenen cinayetlerin mağdurlarının, 301’den yargılanıp cezalandırılanların, Alevilerin, azınlık vakıflarının, üniversitelerden sudan sebeplerle atılanların” da hak savunuculuğuna soyundukları görülüyor. Burada tabii ki, Hılf’ul-Fudul mantığından hareket ettikleri düşünülebilir ama yapılan iş, sonuçta yanlıştır. Açıkçası, iş artık çığırından çıkmıştır. Çünkü bu tür bildirilerde, tamamen modern söylemi ‘içselleştirme’ durumu söz konusudur. Batıcı, liberal ve demokrat aydınların desteğini de zaten ancak bu söylemi kullandıklarında alabilmektedirler. Nitekim laik-demokrat yazarlar, bu yüzden bildiriye imza atmayı kabul etmişlerdir. Ama bu iş burada bitmeyecektir. Gülay Göktürk gibi yazarları tatmin etmek mümkün değildir. Çünkü bu yazarlar, kendi içlerinde tutarlı bir söylemin sahibidirler ve “özgürlükler arasında hiçbir biçimde ayrım yapılmaması”nı talep etmektedirler. Bunun anlamı şudur: Bu bildiriye imza atanlar, bir ‘eşcinsel’in de haklarını savunmalıdırlar! Evet, Gülay Göktürk gibi yazarların bunu istemeye “hakları” vardır! Hakikaken de, Batılı “temel haklar ve özgürlükler” söylemini benimsemiş olanların bunu yapması gerekir. Peki bu bildiriye imza koyan başörtülü hanımlar: “bu kadarına yokuz!” diyebilirler mi? ‘Tutarlı’ olmak istiyorlarsa, diyemezler. Bu kadarına yoklarsa, o zaman da, “temel haklar ve özgürlükler” konusunda sınıfta kalırlar!
Bu bildirinin üslubu gerçekten ilginçtir. Bildirinin ‘başörtülü’ kadınlar tarafından yazıldığını bilmeyen ama İnsan Hakları söylemine aşina olan her hangi bir kişi, metnin, rahatlıkla Batıcı bir İnsan Hakları derneği tarafından kaleme alındığını düşünebilir. Şu ifadelere bir bakar mısınız: “Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kalkmadan, kısacası; 12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız… Yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir. Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.” Bu cümleler, bir Müslümanın ağzına yakışmaz. Bu ifadeler, olsa olsa bir liberalin, demokratın, modernistin ağzına yakışır. “Üniversitelerin bilimsel özgürlüğü”nün ‘bilim’ dilindeki karşılığı, dinin “konu dışı” kabul edilmesidir. Bunu, ‘üniversite’ tahsili almış her mezunun bilir. Aynı şekilde ‘Sivil Anayasa’ talebi de ‘masum’ değildir. Bu anayasa ‘sivil’ olursa, ‘politik’ ya ‘askeri’ olmamış mı olacaktır? Diyelim ki, politik veya askeri değil de ‘sivil’ oldu, bu durumda ‘sivil toplum’un temellerini, yine “temel haklar ve özgürlükler” belirlemeyecek midir? İslami bir yasal düzenlemenin adı, dünyanın neresinde ‘sivil’ vasfını taşımaktadır? Bizler yakın geçmişte Medine Vesikası bağlamında yapılan ‘Sivil Toplum’ tartışmasından biliyoruz ki, bu tür taleplerin son durağı, hep ‘demokrasi’ olmuştur. Üstelik ‘sivilleşme’ talebinin de, çok ‘gerçekçi’ bir karakteri yoktur. Dünyanın hiçbir ülkesinde ‘iktidar olgusu’ kırılamamıştır. Hiyerarşik yapılanmaları yok etme gayretindeki post-modern örgütlenme modelleri, asla ‘devlet yapıları’na uyarlanamamıştır. Bu, neredeyse Mitchel’in ‘oligarşinin tunç kanunu’ gibi bir şeydir. İslam’ın iktidar talebi de böyledir. İslam toplumlarında ‘iktidar’ Müslümanların elindedir. İdareden Müslümanlar sorumludur. Gayr-i Müslimler’in, “toplumun korunması ve gözetilmesi” gibi bir sorumluluğu yoktur. (Çünkü bu onlara, inanmadıkları bir şeyi zorla yaptırmak olur). Bu toplumun, bu nedenle, ‘sivil’ olarak adlandırılması da mümkün değildir.
Bildirinin “her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız” şeklindeki ifadesi de sorunludur. Çünkü modern terminolojide ‘ayrımcılık karşıtlığı’ özellikle feminist söylemin alamet-i farikası olarak bilinir ve feminizmin bu söyleminin temelinde de ‘eşitlik’ kavramı vardır. Modern terminolojinin ‘eşitlik’ kavramının, İslam’dan onay alabilmesi ise mümkün değildir. Çünkü bu ‘eşitlik’, kimi zaman ‘zulm’e de dönüşebilir. İslam’ın onayladığı kavram, ‘adalet’tir ve ‘hakkaniyet’i esas alır. “Hak ihlali” ise, elbette yine ‘insan hakları’ kavramı çerçevesinde tanımlanmıştır ve bu ‘hak’kın Kur’an’da ifade buyurulan ‘hak’la alakası yoktur. Bu hakkın kaynağı, ‘doğa’dır. Somut sonucu da, kimi zaman dinin buyruklarının inkarı olur.
Görüldüğü gibi “başörtülü kadınlar” tarafından imzalanan bu metin, bugüne kadar yayınlanan bildiriler arasında ‘modern’ söylemin en belirgin olduğu bildiri olarak nitelenebilir. Bu nedenledir ki, demokrat yazarlar bile bu bildiriden sitayişle bahsetmiş ve imza koymuşlardır. Müslümanlar bilmelidirler ki, demokratlar bu bildiriye imza atarken ‘tutarlıdırlar’, çünkü bildirinin içeriği onların ideolojileriyle uyumludur. Müslümanlar ise, böylesi bir bildiriyi kaleme almakla, ciddi bir yanlışa imza atmışlardır ve derhal bu teşebbüsten geri dönmelidirler. Bu bildiri, evet Gülay Göktürk gibi yazarları ‘umutlandırır’; çünkü onların beklentileriyle uyumludur. Ama şurası da bilinmelidir ki, bu tür bildirilerin İslam’dan onay alması, Müslümanların vicdanında yer bulması mümkün değildir. Çünkü kavramsal safiyeti bulunmayan hiçbir sözün (veya eylemin) İslam nazarında ‘kalıcı’ etki bırakması mümkün değildir. Modernitenin kavramlarının Müslümanlara cazip gelmesinin nedeni, İslamî bilinç düzeyinin düşüklüğüdür. Müslümanlar bilinçlendikçe, bu, üsluplarına da yansıyacaktır ve bu tür ‘özür dileyici’ metinlere imza atmaktan vazgeçeceklerdir. Fakat bunun için, Müslümanların önce İslam’ın “asıllarını”, yani temel kavramlarını iyi bilmeleri ve içselleştirmeleri gerekir. Bunların başında da İslam’ın ‘teslimiyet’ dini olduğu ve merkezi kavramının da ‘ibadet’ olduğu bilgisi gelmektedir. Müslümanlar, ilmen ‘derinleştiği’ zaman, bu tür bildirilerde karşımıza çıkan ‘özür dileyici’ üslubu da terk edecekler ve Ribi İbni Amir’in Kisra orduları başkomutanının karşısındaki üslubuyla konuşabileceklerdir. İslami kavramlar konusundaki vukufiyeti sözlerinden belli olan bu sahabi, Rüstem’in: “buraya geliş amacınız nedir?” sorusuna, “despot, oligarşik, otokratik, yasakçı düzeninizi yıkıp, yerine temel haklar ve özgürlüklere dayalı bir düzen kuracağız” vs. dememiştir. Peki ne demiştir? Aynen şunu: “Kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah’a kul etmek için.” İşte İslami üslup budur. Müslümanlar bu üslubu kullanmayı öğrenmedikçe, ne toplumsal yaşamda ne de siyasal yaşamda ciddi bir varlık gösteremezler. Unutulmamalıdır ki, “etkinlik için yetkinlik gerekir.” Bu yetkinlik de, her şeyden önce ‘düşünsel’ alanda tecelli etmelidir!

 
www.henuzozgurolmadik.blogspot.com’da yayınlanan metinden bir bölüm


   


Başlık: Ynt: Müslümanlar: Fe Eyne Tezhebun (Nereye Gidiyorsunuz)?
Gönderen: FECR - 05 Mayıs 2009, 11:52:59 ÖÖ 11
Bu yazıyı daha önce foruma asılmış,epey tartışılmış
http://www.islamidusunce.net/forum/index.php?topic=3512.0

Forumun tartışma uzmanlarından :) Ozancanın yorumları vardı.Onlara da bakar ve cevap verirsiniz inş.
Başlık: Ynt: Müslümanlar: Fe Eyne Tezhebun (Nereye Gidiyorsunuz)?
Gönderen: mkatalar - 05 Mayıs 2009, 12:18:55 ÖS 12
Ozanca'nın itirazına baktım; ama yeterince açık bir eleştiri göremedim. Bence Serender benim adıma Ozanca'ya kısa bir cevap vermiş! Aslında konuyu daha detaylı tartışmak gerekiyor. Bu yüzden, Ozanca'nın ve diğer okurların 'özgürlük' kavramıyla ilgili görüşlerimi yanlış anlamamaları için, bu konuda İktibas'ta çıkan "İnsan Hakları ve Özgürlük Kavramları İslamileştirilemez!" ve "İslam'da Özgürlük Var mı?" adlı makaleler ile Gazetem.net't eçıkan "Niçin Özgür Olamayız?" adlı makalemi önceden okumaları iyi olur diye düşünüyorum. Bu yazıları da iliştirmeye çalışırım inşallah.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: TaLiA - 05 Mayıs 2009, 12:29:36 ÖS 12
**konu birleştirildi
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 05 Mayıs 2009, 12:39:28 ÖS 12
Ozanca'nın sadece ilk itirazını okumuşum; meğerse gerisi de varmış. Bütün yazışmaları okuduktan sonra bir şeyler karalamaya çalışırım...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 05 Mayıs 2009, 01:30:21 ÖS 13
Evet, Ozanca'nın, Serender'in, Eliflamra'nın, Abdülhamit'in ve diğer katılımcıların (bu arada Ozanca'nın eklediği Mustafa İslamoğlu'nun yazılarını da) okudum. Öyle görünüyor ki, bu konulara, Son Konuk olarak katıldığım geniş tartışma başlıkları altında bazı değinilerde bulundum. Aslında Ozanca'nın itirazlarına burada cevap vermişim ama belki "Müslümanlar: Fe Eyne Tezhebun" adlı yazımla ilintili olarak bazı hususların altını bir kez daha çizmekte fayda olabilir. Bu bağlamda özetle şunları söyleyebilirim:

Ozanca'nın "İnsan Hakları Bildirgesi'ne varsa itirazınız onları söyleyin" tarzı eleştirisi aslında önemlidir. Çünkü bu metin, Batılı özgürlük ve insan hakları anlayışının somut bir yansımasını temsil eder ve bu tür 'manifesto' mahiyetli metinlerin eleştirilmesi gerçekten önem arz eder. Tabii burada Serender'in de ifade ettiği gibi bir 'yetkinlik' lazım. Bu yoksa, yapacağınız eleştirinin de pek kıymet-i harbiyesi olmaz. 'Yetkin' eleştiri dediniz mi, işte orada durun demek gerekir. Çünkü zaten problemin kaynağında bu yatıyor. Ozanca'nın bir inşaatçı olarak ifade ettiği gibi, "temel sakatsa üstüne bakılmaz." Dolayısıyla, Müslümanların düşünce düzeyinde sakatlık (yani 'yetersizlik') varsa, o zaman, eleştirinin değeri de düşer. Bendeniz bu konuda genel olarak bütün İslam dünyasının 'yetersiz' olduğu kanaatini taşıyorum. Bu yüzden de, İslam dünyasından moderniteye (ve onun ürettiği bu tür manifesto mahiyetli bildirilere) yönelik 'ciddi' bir eleştiri yöneltilemediğine inanıyorum. Benim "Düşüncenin Okullaşması gerekir" derken kastım da tam olarak budur. Bunu maalesef henüz 'yetkin' bir şekilde yapamıyoruz. Yapamadığımız için de ürettiğimiz (veya ürettiğimizi sandığımız) çözümler, işe yaramıyor. En fazla 'reproduction' kabilinden bir şeyler yapıyoruz ki bu da öykünmecilik ve taklitten başka bir şey değildir. Gerçi bu yönde az da olsa mesafe kat ettik, ancak katedile bu mesafe henüz yeterli değildir. Ne zaman yeterli olacaktır? Bu işi yapıp bitirdiğimiz zaman. O gün geldiğinde, bir 'ispat'a da gerek kalmayacaktır.

Şimdi burada iki örnekten bahsedebiliriz. Her iki yazar da bizim camiamızın yakından tanıdığı isimler olduğu için, meramımı anlatmak açısından iki yazarın yazıları üzerinden bu konuyu gündemleştirebiliriz diye düşünüyorum. Bu yazarlar, Ozanca'nın iki yazısını alıntıladığı Mustafa İslamoğlu ile Ali Bulaç'tır. Malum bendenizin Mustafa İslamoğlu ile bu 'özgürlük' konusunda Özgür-Der'in düzenlemiş olduğu bir forumda bir diyaloğumuz olmuştur. Ardından da şahsen mail yoluyla yazıştık. Bu konuda sadece Mustafa İslamoğlu'nun değil, bu görüşü savunan yaklaşımın 'zayıf' olduğunu daha önce de ifade ettim. Bu teze göre, "kavramların içerisine bizim uygun gördüğümüz anlamı pompalayabiliriz." Yani, İslamoğlu 'özgürlük' kavramına İslami bir anlam pompalamak mümkündür görüşündedir. Hatta Özgür-der'in düzenlediği forumda "eğer vahiy bugün Türkçe dilinde gelseydi, bu kelimeyi kullanırdı" demiştir (Bu forum, kitaplaştırıldı; dileyen piyasada kitabı bulabilir). Bendeniz bu görüşü zayıf bulduğum gibi, bu dili de 'sakınımlı' bulmuyorum ve bu konudaki görüşlerimi daha önce İDP platformunda da ifade ettim. Bana göre özgürlük kavramı konusunda Müslümanların benimsemesi gereken formül şudur (hani Ozanca çözüm istiyor ya, o yüzden 'formül' diyorum; yoksa bu konularda mütevazı olduğumu bilirsiniz:) "İbadet versus Özgürlük." Bu formüldeki 'versus' kelimesi İngilizce'de 'karşıtlığı' ifade eder ama bendeniz mahsus kullandım. Çünkü bu kelime daha çok 'ciddi karşıtlıklar'da kullanılır. Mesela "liberalizm versus sosyalizm" de olduğu gibi. Bizde de "iman versus küfr" şeklinde kullanılabilir. Bu formülün açılımı, derin tartışmaları gerektiriyor ve bunları bir kaç makalede yapmaya çalıştım. Bu konuyu çok önemsediğimi ve bu noktada zihinlerin berraklaşması durumunda 'dil safiyeti'ne ulaşma yolunda önemli bir mesafe alacağımıza inandığımı daha önce de ifade etmiştim. Ancak bu konunun öneminin yeterince farkında olmadığımızı, ve bu farkında olmayış durumunun bizim 'aydın' bildiğimiz kesimlerde bile egemen olduğuna dair düşüncemi de burada bir kez daha yineleyeyim. Fakat bu noktada bazı 'olumlu' işaretlerin alındığını da gördüğümü ifade etmeliyim. Örneğin Ali Bulaç'ın son 'birey' başlıklı yazısı bunlardan biridir. Her ne kadar Bulaç'ın genel trendinin 'güven vermeyen' bir mahiyeti olduğunu düşünsem de, bu yazısının olumlu işaretler taşıdığını ifade etmem lazım. Fakat kendisi mesela Ozanca'nın alıntıladığına benzer (hatta ondan daha gayr-i İslami) ifadelerin yer aldığı ve 1990'lı yılların başında laik kesimlerin önderliğinde imzaya açılan Helsinki İnsan Hakları Bildirgesi'ne imza atmaktan imtina etmemişti. Bu bildiride "aklımız her türlü bağın üzerindedir" ifadesi vardır ki, tipik 'rasyonalist' inancın yansımasıdır. (Ayrıca son yazılarından birinde 'birey' konusunda ihtiyatlı düşünmeyi salık veren Ali Bulaç'ın 'özgürlük' kavramına ilişkin hala sakınımsız bir dil kullandığı bilgisini de dikkatlerinize sunarım. Zira kendisi Türkiye Yazarlar Birliği'nden yılın yazarı ödülünü almasını sağlayan "İnsanın Özgürlük Arayışı" adlı kitabın yazarıdır!). Yani şunu söylemek istiyorum: Batı'lı kavramlar konusunda sakınımlı bir dil kullanılması gerektiği konusundaki uyarılar, az da olsa artık ses getiriyor. Ancak bunun 'bütüncül' bir şekilde yapılması ve "kınayıcıların kınamasından korkmadan" yapılması gerekmektedir. 'Birey' kavramı konusunda belki eleştirel düşünmek mümkündür ama 'özgürlük' biraz 'netameli' bir kavramdır. Bu kavrama eleştirel yaklaşmak, daha açık ifade edeyim, biraz 'babayiğit' işidir. Çünkü o zaman piyasadan (özellikle de modernist, laik egemenlerden) fırça yeme riski yüksektir! Bakınız size daha açık ve net bir şey söyleyeyim: bendenizin iddiası şudur: özgürlük Batı siyasal terminolojisinin temelini oluşturan kavramdır. Bu kavramın cazibesini ortadan kaldırın, dünyayı değiştirmiş olursunuz. Bu kadar iddialı bir şekilde söylüyorum. Evet, Amerika'yı yıksanız bile, bu kavramın Batı insanının gözündeki 'itibar'ını ortadan kaldıramadığınız sürece, sahici bir başarı kazanmış olmazsınız.

O yüzden, bazıları bana bu kavram konusunda 'takıntılı' diyor ama bu kişiler, meselenin öneminin farkında olmadıkları için böyle söylüyorlar. Bu kişilerin titrinin 'aydın' 'hoca' vs. olması da hiç önemli değildir. Bana göre, bu kavramı olumlayanlar, ancak cehaletlerini sergiliyorlar ama farkında değiller. Neyse, dedim ya bu iş ciddi bir iştir; her ciddi işin neticesini almak da biraz zaman ister. Bunlar olacak; itirazlar gelecek, ama bir süre sonra da hakikat ortaya çıkacaktır. Çünkü Hakk gelince Batıl zail olur; şu an Batıl'ın egemen olmamasının sebebi, Hakk'ın fiilen ortada olmayışıdır. Hakk gelince, akıllar onu idrak eder ve teslim de olurlar, vesselam...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: Rahmetli - 05 Mayıs 2009, 04:54:12 ÖS 16
İnsanın ne için yaratıldığının1 belirtilmesinin ardından onlarca ayette bütün peygamberler gönderildikleri kavimleri bu ilkeye çağıırmaktadır2. İnsanın yaratılış ve tanımında bize insanın nasıl bir varlık olduğunun ipuçlarını veren bir çok ayette de konuyu çok net bir biçimde okuyabiliriz. Allah'ın sınırlarını gözeterek sürdürülen bir hayat ile sınır tanımadan sürdürülen bir hayat3. İşte tam bu noktada özgürlük kavramı ile ilgili tartışmayı ele almak gerekiyor.

Özgürlük; insanın yaratılışına uygun ve yaratılış esnasında kendisine Allahın sağladığı haklara uygun bir hayat sürdürmesi mi?
Hatırladığım kadarıyla İsmet Özel özgür kavramına yaratanın yarattığı öze uygun davranış/özü-gür şeklinde bir açılım getirmişti. Böyle olunca özgür olmak gerçek anlamda Allaha kul olmak anlamına gelmektedir. Fakat maalesef günümüzde kullanıldığı formda kişinin dilediği gibi hareket edebilmesinin adıdır Özgürlük. Ve yine biliyoruz ki Rabbimizin insana sunduğu/sağladığı hakların ihlalinin adıdır Zulüm. Bu anlamda, hakların ihlali Rabbimiz tarafından birine karşı yapılan haksızlığın eleştirilmesinden ziyade kendisinin koyduğu sınırların ihlali olarak ele alınmaktadır.4 Bu meselede asıl anlaşılması zor işlerden birisi de şudur. Allah'ın irade verdiği, iyi ve kötüyü tercih etmede muhayyer kıldığı insanı özgür bıraktığı konusu. Evet bi anlamda bu tercih etme serbestisinin kişiyi özgürleştirdiği söylenebilir. Ama şu iyi bilinmelidir ki bu özgürlük fucur kavramıyla daha özdeş bir mahiyettedir. Çünkü insanın dilediği gibi yaşaması sapkınlıktır. Aslolan kulluk bilinci içinde sınırlar gözetilerek/takva üzre yaşamaktır.5
Kişinin Allahın kendisine bahşettiği nimetler ile inisiyatif kullanarak hareket etmesi, bu nimetleri gözardı ederek sorgulamadan birilerine körü körüne bağlanması da yine konumuzla doğrudan alakalıdır. Günah ve şirk kavramlarındaki ince çizgi bu konuyla doğrudan ilgili kanımca. Kişinin zaafları doğrultusunda zaman zaman heva ve hevesine uyup çizgi dışına çıkması ile inisiyatiflerini başkalarının eline vererek körü körüne tabi olması arasında çok ciddi farklılıklar vardır. Bağışlanması asla mümkün olmayan ikinci kısım, sınır koyucuyu(Allah/ilah) ya tanımamak ya da yeterli görmemek anlamındadır. Bu anlamda kişi eğer kendi istek ve arzularını sınırları belirleyici bir konuma sürükler ve sokarsa, körü körüne uyan değil kendisine uyulan (Firavun örn.) ilah konumuna girerek yoldan çıkmış olur.
Özetle Modernitenin dünyaya/dünyamıza dayattığı kavramlar düşünüş biçimimizi doğrudan etkileyen unsurlardır. Bu kavramları kendi düşünce dünyamıza uygun kavramlar haline getirmemiz, ya da kendi kavramlarımızla konuşmamız sağlıklı düşünmenin ve dolayısıyla sağlıklı bir yaşam biçimini ortaya koymanın olmazsa olmazlarındandır. Ebeveyninin olumsuz tutumlarından usanmış ve başkasının himayesine girmek isteyen zavallı konumundan kurtulmak, ayaklarımızın üzerinde durmanın mücadelesini vermek zorundayız.
Selamlar...


1. Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat/56)
2.Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün. (Nahl/36)
3.Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). (Şems/8)
4.İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah'ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir. (Bakara/229)
5.O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk/2)
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 05 Mayıs 2009, 08:32:15 ÖS 20
Sayın Kürşat Abi ...
Öncelikle aramıza hoşgeldiniz ..
Uzun zamandır sessizce takip ediyordum sitede yazdıklarınızı ...
Verdiginiz emeginize diyecek hiç bir sözüm yok ...
Allah razı olsun , tüm soruları itina ile cevaplamanız gerçekten çok güzel ..
Ama özellikle verdiginiz değer beni gerçekten çok sevindirdi ...
Nasıl ifade etsem boş kalır ..
Buradaki bir avuç gencin sancısına merhem olma çabanızı takdir etmemek imkansız ...
Ve geçmiş mesajlarımda kullandıgım hırçın hitabet için özür dilerim şahsınızdan ..
Utanarak yazdıgımı bilmenizi isterim ...
Cevaplarınız çok doyurucu dogrusu ...
Buradaki arkadaşlarımda bilir henuz yeni yeni İslam sancısı çekmeye başlayan ve ögrenmeye çalışan biriyim ..
Gerçi kullandıgım dile bakınca boyumu aştıgımı farkettim , hatalarıma takılmayıp ders çıkartarak hemen konuya girmek istiyorum ...

Öncelikle bakış açımı belirtmek istiyorum ...
Veya bakış açımdaki sancıyı/baskıyı belirtmek istiyorum ..
Özgürlük kavramına sonradan girmek isterim ..
Sorumlu oldugumuz bir din var önümüzde ...
Ve bu din bizi "hayat" yolculugumuzda selamate kavuşturacak ...
Biz buna iman ediyoruz ...
Bir takım disiplinlere sahip bu din ...
Bireysel anlamda baktıgımızda bu disiplinleri yerine getirirsek kurtuluş vaad ediliyor buraya kadar sorunum yok ..
Birde bunun toplumsal boyutlarını ele alırsak, bir şekilde hayatı düzene sokucu taraf olacagımız / olmamız gerektigi bize deklare ediliyor ...
Ve geçmişte bu misyonu üstlendigi binbir şekilde anlatılıyor ..
Fakat yaşadagım çaga bakınca itiraf etmeliyimki belkide imanımın temellerinde bir sarsıntı hissediyorum ...
Degil düzene sokucu , aciziyet konusunda artık diplerde oldugumuzu düşünmeye başlıyorum ..
İşte bu noktada çıkışı bulmak adına bir takım düşüncelere dalıyoruz ...
Önümüzdeki musluman profillerine baktıgımızda ...
Bireyselcileri görüyorum mesela ..
Sen iman et, farzlarını yap , buyuk gunahlardan kaçın tamamdır mantıgı ...
Teslimiyetcileri görüyorum mesela ..
Bir şekilde Batıya veya güncel güce teslim olmuş , buldugu her gedikten nefes almaya çalışan buldugu herşeyi İslamın faydasına cevirebilecegini düşünen ama imkanları zorlamayan fakat fırsatları kollayanlar mantıgı ...
Mistikler görüyorum mesela ..
Zaten tanımı yetiyor, herşeyde keramet görüp geçmişe saplanıp kalanlar ...
Reddiyeciler görüyorum mesela ..
Her fikre kapalı , çözümden çok reddetmek egilimde olanlar ...
La da kalanlar ...
Fakat hayat sürüp gidiyor, "la" nın ardından çözüm üretmek yok ...
Çözüm -yanlış olabilir göreceli- üretmek isteyenlere sadece hayır diyenler ..
Yani anlayacagınız Kürşat abi aslında hangisinin dogru bakış açısı oldugunu bilemeden veya dogrunun kaç tane oldugunu bilemeden biz kavramlara bakmaya çalışıyoruz ...
Dediginiz gibi yeterlilik penceresinden bakarsak, yetersizligimiz gözler önünde ama bir şekilde kişisel olarak kavramak zorundasınız ...
Şimdilik burada sonlandırayım , çunku iyice karıştırdım sanırm ..
Teşekkür ederim tüm emekleriniz için ...

Selamlar ...

Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 06 Mayıs 2009, 09:38:02 ÖÖ 09
Değerli Rahmetli kardeşim,

İsmet Özel'in 'özgür' tanımına getirdiği yorum, tamamen indidir ve bence gerçeğe de tekabül etmemektedir. Çünkü bu terimin malum orjinali 'hürriyet'tir ve bu kavramı öz-Türkçe'ye çevirenler 'bilinçli bir şekilde' 'öz-gür' şeklinde bir tercüme yapmışlardır. Nedir bu bilinç? Şudur: öz, burada 'nefs'e tekabül eder; yani modern tabirle, kişinin benliğine (ya da 'beden'ine). Burada benlik ya da beden 'tanımlı'dır ve içeriği de modern insanın Tanrı'ya isyanını simgeler. Yani Kur'an'ın deyimiyle kişinin "nefsini ilah edinmesi"ne karşılık gelir. İşte 'gürleştirilen' öz budur. Yoksa İsmet Özel'in dediği gibi mana yoktur. Malum Özel de, kavramların içeriğine anlam pompalama yaklaşımını benimsemiş ve bunu bir çok kavramda yapmış biridir. Örneğin Türklük kavramı bunların en bilinenidir. Özel öyle bir Türklük tanımı yapmaktadır ki, Arab'ın ya da Farsi'nin bile Türk olası gelir! :))

O nedenle diyorum ya, neyin özgürlük olduğu konusunda keyfi yorumlara mahal bırakmayacak bir yöntem bulmamız lazım. Yoksa isteyen istediği yorumu yapar ve biz de kimseyi bu yorumu yüzünden eleştiremeyecek bir noktaya geliriz. Burada 'kavram kargaşası' denilen şey ortaya çıkar; sonucu da eskilerin deyimiyle zihni teşevvüştür, yani kafa karışıklığıdır. Evet, naçizane bana göre 'kök-anlam' yöntemi, bu tür sorunları asgariye indirecek bir yöntemdir ve "iyi uygulanabilirse" hayırlı sonuçlar verecek bir "tefsir yöntemi"dir.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 06 Mayıs 2009, 10:00:17 ÖÖ 10
Değerli Ozanca kardeşim,

Bak sana samimi bir şeyler söyleyeyim: hiç öyle özür dilemeye filan gerek yok. Ben bütün tartışmalarda "kafa göz kıracak" şekilde tartışanları daha çok sevdiğimi söylüyorum da, bazıları bunu nezaketen söylenmiş bir söz sanıyor. Çünkü öyle alışılmış, öyle görülmüş; öyle gider sanılıyor. Gitmez ve gitmeyecek de. Kelli felli adam diye bakılan bir çokları, 'eleştiri' yapıyorum sanıyorlar ama aslında "birbirleriyle paslaşmaktan öte" bir şey yapmıyorlar. Bir görseniz, birbirlerine düzdükleri iltifatları. Ya, "fikri tartışmalarda" iltifatın ne anlamı var?! "Allah aşkına böyle yapmayın; bu sizi mesul bile kılar" diyorum; beni had bilmemekle suçluyorlar vs. vs. Ama bir de tabii ki işin doğrusu var. O da şudur: fikir tartışılırken, muhatabın (varsa) çelişkisi gösterilmelidir. Bunu güzel bir üslupla yaptığın zaman hiç bir sorun da olmaz. Çelişki gösterilmeli ki, başkaları o hataya düşmesin. Bu noktada ne kadar 'mülayim' olunursa, o kadar hakka tecavüz olur. Bu bilinci bizim camiamızda bir türlü yerleştiremedik. Bunun nedeni bence yine 'ilmi yetersizlik.' Yani 'cehalet' neleri yapmaya kadir, bir bilebilsek. Aydın bilinen insanları bile çok gülünç duruma düşürür cehalet. O yüzden, 'ilim' en değerli şeydir zaten. Ama hakkıyla, hakikatiyle ilim tabii ki. Yoksa 'alim'  sıfatıyla ortalıkta gezenlerin iddialarına bakılırsa, yandık valla:)

O nedenle, senin tespitlerin doğru kardeşim. Ben de bunu söylüyorum zaten. Ne diyorum, "bugün Batıl egemense, Hakk ortada olmadığındandır" diyorum. Hemen itiraz ediyorlar: "Hakk geldi ya, sen neden bahsediyorsun" diyorlar. "Yok kardeşim" diyorum; "öyle değil: Hakk geldi ama siz ona toprağın altındaki hazine muamelesi yapıyorsunuz. Hazine toprağın altında bin yıl dursa, bulunup çıkartılmadıkça, yok hükmündedir." İşte dananın kuyruğu burada kopuyor değerli kardeşim. Hakk gelmişse, Batıl'ın zail olması gerekmez mi? Olmadığına göre, demek ki, buradaki 'gelme' eylemi, 'fiili' bir duruma karşılık geliyor, değil mi? Yani Hakk fiilen gelmeli. O zaman burada bir 'fail' olması gerekir. O da Hakk'ı bilen ve onu ayakta tutan Müslümanlardır. Peki bu Müslümanlar var mı? İşte senin tespitlerin bu noktada doğru. Yok kardeşim maalesef. Yani 'yetkin' anlamında yok. Bizler önce bunu bir göreceğiz. Var dersek, hastalığa yanlış teşhis koyarız. Bizler bazı şeyleri "biliyoruz." Ama bazı şeyleri...
Bendenize göre, Kur'an'ın tanımladığı 'alimler'den olmak için daha çook fırın ekmek yememiz lazım... Buna (isim vermeden söyleyeyim) piyasada bulunan ve 'aydın', 'alim', 'hocaefendi' vs. denilen herkes de dahil. Ve bu sadece Türkiye ile sınırlı da değil. Bütün İslam Dünyası'nın genel hali pür melali budur. Aksi olsa, biz 'ilmin kokusunu' duyarız. Yok ki duymuyoruz.

Değerli kardeşim ve sitenin diğer değerli yöneticileri,

İşte bu nokta benim son on yıldır sürekli üzerinde durduğum ve Ozanca'nın da dertli bir şekilde ifade ettiği sorunumuzdur. Bu sorunumuzu çözmedikçe, 'devlet' kurma aşamasına gelsek dahi, aslında mesele hallolmuş sayılmaz. İşte görüyorsunuz, Afganistan'da devlet kuruldu, sonuç ne oldu? Devlet kurmak bu manada matah bir şey değil. Çünkü koruyamadıktan ve sürdüremedikten sonra hiç kurma daha iyi. Çünkü sonra seninle alay ederler! Burada İran örneğini karşıt misal olarak verenler olabilir. Benim sözlerim, bazı açılardan İran için de geçerli. Evet, İran Amerika'ya vs. kafa tutuyor ama "düşüncenin okullaşması" noktasında gerçekten ciddi sorunları olan bir ülke. Hatemi iktidar olunca başka bir söylem kullanıyor, Ahmedinecad iktidar olunca başka bir söylem kullanıyor. Bu, zaten başlıbaşına, burada bir sorun olduğunun kanıtıdır. O da yine 'orjinal dil'e vukufiyetle ilgili bir sorundur. Yani yine 'yetkinlikle bilme' sorunudur. Söylemdeki farklılık oradan çıkar. İşte tam da bu noktada bendeniz naçizane bir 'yeni' dil geliştirme çabasının önemine işaret ediyorum ve bunu "gündemleştirmeye" çalışıyorum. Bunun ilk ve basit örneklerini de zaten okurlara veriyorum. Bunlardan bir kaçını yeniden hatırlayacak olursak;

Diyorum ki, orjinal dile vukufiyetin en iyi örneklerinden birini sahabelerden Rebi İbni Amir'in Kisra ordularının başkomatın Rüstem'in: "Buraya niçin geldiniz?" sorusuna verdiği cevapta görüyoruz. Ne diyor bu sahabi (Allah ondan razı olsun): "kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için." İşte orjinal dil budur! Aynen ve tamı tamına. Bakın bu soruyu şu an Müslüman camianın içinde bulunan değme aydınlara sorun, size verecekleri cevap çoğunlukla şöyle olacaktır: "sizin despot, oligarşik, anti-demokratik yönetimlerinizi yıkıp, adil, özgürce, insan haklarına saygılı bir şekilde yaşanacak bir düzen kurmaki için." İşte bu da başka (ve İslami olmayan) bir söylemdir. Gördünüz mü modernitenin bizim zihin dünyamızı nasıl çepeçevre kuşattığını?! Göremediyseniz, bilin ki bu tür söylemler, bunları insanın gözünün içine batacak şekilde yansıtır ama "bir basiret ile" bakmadığınız sürece göremezsiniz. O nedenle de filan kişiye herkes 'aydın' muamelesi yapıyor ama o kişi, ilmin aydınlığında aydınlanmayıp, malumatfüruşluk yaptığı için bu konunun aslında cahili oluyor!

Yani Ozanca kardeşim, uzun lafın kısası, derdimiz büyük. Önce bunu bileceğiz. Bu derdimize de adam gibi deva aramadıkça (ve bulmadıkça) iflah olacağımız da yoktur.

Ama burada bir 'garanti'miz var. Nedir o? Allahu Teala diyor ki: "bizim yollarımızda cehdedenlere yollarımızı açarız." Buyurun bu kapıdan içeri girelim. Yeter ki, 'ilk şartı' yerine getirelim. Yani o "cehdi" gösterelim. Onu göstermedikçe, sözleşmenin kuralına uymamış oluruz. O zaman da Allah'a: "bize niye ilim vermiyorsun?" diye suç atfedemeyiz, değil mi? Önce şartlara uymak lazım! Evet, biz üzerimize düşeni yerine getirelim. Allah, bizim bir adımımıza karşılık bize on adım yaklaşacaktır...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 06 Mayıs 2009, 11:09:39 ÖÖ 11
Evet Kürşat Abi sanırım artık konuya giriyoruz ...
"Yeni " tanımınız dikkatimi çekti ...
Yeni ve orjinal bir dil ile başlanmalı işe demişsiniz ..
Sık sık muhattap olmak zorunda kaldıgımız reformist yaftasından sıyrılmak için bu "Yeni" tanımlamasının içerigini nasıl doldurmamız lazım ...
Benim şimdilik kaçamak cevaplarımda kulandıgım "İhya" kelimesi sizce yerindemidir ...
Mesela konumuzunda başlangıcı olan "özgürlük" kavramının ihyası söz konusu olabilirken ..
Demokrasinin "ihya" sı sizin "yeni" kavramınızla örtüşmüyor yani gene bir yerde tıkanıyoruz...
Yeni ve özgün bir dil, kirletilmemiş ve saptırılmamış ifade yöntemi elbetteki çok yerinde bir tespit ..

Ve düşünce ..
Düşünmeyi seviyorum, düşünen insanları da seviyorum , fakat düşünce gerçekten karın doyuruyormu Abi ..
Yani toplumun eksigi dogru düşünen bir takım insanların eksik olmasımı ?
Bir takım insanların doğru düşünmeye başlaması ise toplum doğru kanalize edilebilecekmidir ?
Yani toplumu bir şekilde ileri bir düzeye taşıyabilmek için ihtiyacımız olan söylememi , imkanamı ihtiyacımız var ..
İmanı olanın imkanı tükenmez tanımlamasına sıcak bakmama ragmen sanırım tam yerine oturtamıyorum ...
Sanırım derdim düşüncenin somutlaşması ve somutu gördükten sonra umudumun artması ...

Ve Özgürlük ...
Aslında Özgürlük üzerine konuşmaya başlamadan önce bir yazımız vardı üç arkadaş ortak kaleme aldıgımız ..
Onu sizinle paylaşsak düşüncelerimizi daha net ifade etmiş olabiliriz ...
O yazıyı bir şekilde temin edip buraya ekleyelim onun üzeirnden devam edelim inş.

Selamlar ..
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 06 Mayıs 2009, 11:35:22 ÖÖ 11
Değerli kardeşim Ozanca,

'Yeni' derken kastımı biraz daha açayım. Burada ne 'modernlik' ne de 'Amerika'yı yeniden keşfetme' anlamında bir yenilikten bahsetmiyorum. Orjinal dil vardır ve orada durmaktadır. Burada yeniden olacak şey, keşiftir. Yani biz bu dili unuttuk; yeniden keşfedeceğiz. Çünkü bu dil Kur'an'da var ve somut olarak da Hz. Peygamber (ve onun ashabı) tarafından konuşuldu. Bunu biliyoruz. Biz, bunun nasılını bulup çıkartacağız. Olay budur. Unutma dediğimiz şey ise, tamamen 'beşeri' bir süreçtir ve burada 'ilmin yitirilmesi' hadisesi belirleyicidir. İşte 'alimler'in önemi de burada ortaya çıkar. Yani bu süreç 'fiili' bir süreçtir; engel olursanız olursunuz, olamazsanız cahillik süreci başlar. Tıpkı Hz. Ömer'in 'vakit kılıç gibidir siz onu kesmezseniz o sizi keser" sözünde olduğu gibi. İlim, burada beşerin çabasına bağlı bir süreç olarak işler; siz onu 'yetkin' bir düzeyde kesb etmezseniz, cehalet süreci sizi bürür ve etkisi altına alır. Son asırlarda İslam dünyasının içinde bulunduğu durum da bundan ibarettir.

İhya kelimesi de kullanılabilir. "Yeniden canlandırma" anlamında kullanılabilir bir sözcük olarak görüyorum. Zaten Mevdudi de bu kelimeyi 'tercih' etmiştir İslam'da İhya Hareketleri kitabını yazarken. Ancak burada 'ihya' edilecek şey, dinin kendisi değildir; o zaten vardır ve korunmaktadır; ihya, 'anlayış'ta, zihniyette gerçekleşmelidir. Yani Hz. Peygamber Kur'an'ı nasıl anladıysa, biz de öyle anlamalıyız. O, "teslim olanların ilki"dir; biz de ona bakıp teslim olmayı ondan öğreneceğiz. Yeni bir "teslim olma yolu icat etmeyeceğiz."

Özgürlük ve demokrasi kavramları, kök-anlam yöntemi açısından İslamlaştırılamayacak kavramlar oldukları için, doğal olarak bunları 'ihya' kapsamına alamayız. Bu konuyu, Düşüncede Devrim adlı kitabımda "Kavramların Dilini Anlamak" başlıklı makalede biraz daha ayrıntılı bir şekilde işlemiştim. O yazıyı da belki iliştirmek bu tartışmayı açımlamak açısından yararlı olabilir...

"Düşünce karın doyurur mu?" Soruyu yalın manada alırsak tabii ki doyurmaz:) Ama işin aslına bakarsak, karnımızın doyması için kafamızın iyi çalışması lazım, diil mi?:)) (Biliyorsun etrafta bir lokma ekmeğimizi de ağzımızdan almak için bekleyen aç kurtlar dolaşıyor!) Şaka bir yana, burada bir "öncelik-sonralık ilişkisi" kurmamız gerekirse, doğrunun "önce ilim" klişesinde gizli olduğunu; ilim temelimiz sağlam olursa, maddi ihtiyaçlarımızı da sağlıklı bir şekilde karşılayabileceğimizi düşünüyorum.

Bu bağlamda, Gazetem.net'te İbni Haldun ile Gazali'nin tezlerini karşılaştıran bir yazı yazmıştım. Genel okuyucunun pek dikkatini çekmedi ama aslında tarihimizde bu iki ilim adamı, bu noktada karşıt tezleri savunan iki kişi olarak alınabilir. Burada bu konuya şimdilik girmiyorum; biraz 'merak' oluşsun ve bu iki ilim adamının ne söylediği araştırılsın diye böyle yapıyorum:) Biraz da "armut piş ağzıma düş" olmasın yani diil mi? :)

Özgürlükle ilgili ortak yazınıza gelince, onu önce bir göreyim, sonra üzerinde konuşuruz, oldu mu?
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: narcicegi - 06 Mayıs 2009, 06:21:39 ÖS 18




Özgürlük: “O”

“Kahramanca bir hareketin büyüklüğü, onun ne faydalı olmasında ne de makul olmasındandır. Çünkü çok defa makul değildir. İnsanın başından geçen ve geçirilen dram, bu dünyada ilahi olanın en parlak işaretidir ve onun büyük insanlar için kalıcı ve evrensel olan kıymet ve manası buradadır. Bu dünyada mücadele vererek ıstırap çeken büyük trajik şahsiyetleri mağlup değil galip sayabildiğimiz için bir başka dünyanın hakikati daha aşikâr görünmez mi?” (Aliya İzzetbegoviç)

Bilge Kral, insanın dünya hayatındaki dramında ilahi olanın en parlak ışığını görürken,

Diğer özgürlük arayışlarında bulunanların kovaladığı neydi?

Neydi yapılan özgürlük arayışları?

Acıyla arındırılmasına karar verilen William Wallace,
Son nefesinde ''ÖZGÜRLÜK'' diye haykırınca bir nebze de olsa özgürlüğün tadına varabildi mi?

Ya da Hegel’in “Ruhun özü özgürlük, maddenin özü ağırlıktır” derken göremediği ruhumuzun menşeine,1

İlahi bir varlığı kabul etmeyerek, insanı bu dünyada umutsuz ve mutsuz bir tutuklu olarak yaşamaya sınırlayan Ateizm ile

Tüm bu arayışlar ne’ye idi?

Belki de asıl, şu soruları sormalıyız:

Wallace’nin Kavuştuğu, gerçek özgürlük müydü?
Hegel gibi diğer arayış çabaları sergileyen insanların, göremediği neresi idi?

HERKES ÖZGÜR OLMAK İSTER

Çünkü İnsan fıtratında olan bir kavramdır, özgürlük.
Sevgi gibi, sonsuzluk gibi, hırs gibi, kin gibi, umut gibi, irade gibi..
Özgür olmak ister insan, hükmetmek ister dilediğince, yaşamayı diler hep ve hesapsız.

Bu bakımdan; ‘özgürlük’,  insanlık tarihi ile özdeştir.

Tarihin son durağı, modern dünyada ise karmaşık toplumsal ilişkileri içinde tutan bu dram (özgürlük arayışı) hala sürüp gitmektedir.

“Görünürde hiçbir umut yok.
Modern bilim, sosyoloji, modern tıp, psikoloji, psikiyatri, ilerleme inancı, gen mühendisliği, ekonomik büyüme, felsefe, sanat ve ateizm… Bunların hiçbiri insanın özgürlük arayışına katkıda bulunmuyor, aksine insanın daha yorgun daha bitkin düşmesine yol açıyor.”1

İnsanın ‘özgürlük’ üzerine kalem oynatması, Lokman’ın Ab-ı Hayat iksirini araması gibiymiş.
Sonsuzluğu, ölümsüzlüğü aramak, aslında; aramayı hep önceler ‘özgürlük’.
Manasını yaşamaya başladığında insan, gerçekten ölümsüzlüğü yakalamışçasına yaşamaya, adım atmış gibi olur özgürlüğe ya.. Nedense hep ulaşamamıştır veya anlayamamıştır.

NEREDE ARAMALI ÖZGÜRLÜĞÜ?

Anka Kuşu’nun kanadında, Kâf Dağı’nın ardına bir yolculuk misali özgürlük düşünüşleri, düşünülse..

O zaman; nasıl izini sürmeli özgürlüğün?

‘Yaşamayı diler hep ve hesapsız’ dedik ya;

Şimdilerde özgürlüğün bir de insan dilindeki sessiz ama kuvvetli sloganına kulak verelim:

“BEN ÖZGÜR ESİRİM!”2

“Reklâmlar ile başıboş, plansız ve ölçüsüz bir şekilde tüketmeyi öğretmektir, esirlik..

Şartları belli, sınırları belli bir hayat standardı oluşturan, bu standardı sağlayacak iğnesinden ipliğine saymakla bitmez kurallar ve yasaklara gönüllü olarak uygulamaya sunanlara; büyük bir itaat ve titizlikle uyanlarımızdır, esirler..

Şuuraltına kazınan harcama, tüketim, örnek yaşantı izlenimleri, gösteriş kalıplarına ve kanunlarına tavizsiz bir bağlılık tablosunu seyretmeleri, harfi harfine riayet etmeleridir.

Aslında; Özgürlüğü esarette arama ve bulma gibidir. Son derece mantıksız, anlamsız ve saçma bir girdabın içine sürüklenmedir bu..”2

İşte; Hep bir ağızdan göklere gönderdiği slogandır bu; “Ben özgür esirim!”2

Görüldüğü üzere,

ÖZGÜRLÜK;

Gerek yazılı gerekse sözlü tarihinin en kadim konusu olarak karşımıza çıkmakta.

Üzerine bunca eser neşredilmesinin en temel sebebi; insanın içinde var olan özgürlük düşüncesini açığa çıkartma hissinin olması, olsa gerek.

Açığa çıkartabildiği/tanımlayabildiği bu soyut kavramı, somutlaştırarak var olma yani yaşama dürtüsüyle birlikte hareket etmiştir, insan. Ve beraberinde özgürlüğü en temel tanımıyla her türlü bağdan ve bağlayıcıdan kurtulmak olarak tanımlandırmıştır.

İlahi öğretiler olmasaydı bu tanımlamadaki derin (somutlaştırarak sınırlayıp, bir yerlere bağlarken, her türlü bağlardan kopmayı dilemek)  çelişkisini yakalayabilir miydi acaba?

Bu tanımlamaları yaparken bile; zaman ve mekan gibi en temel kavramları görmeden beyhude bir çırpınışla başka dallara tutunup, sınırlı sonuçlar elde etmeye çalışılmıştır.

‘BEDEN’ ve ‘RUH’
Bu derin çelişkinin iki yüzü olarak çıkarırsak karşımıza:

Bedenen özgürlüğü arayan insan, ruhunun ne denli özgür olduğunu fark etmiştir.
Düşünce ve hayale vurulamayan zincirler, bedene zaman ve mekân olarak vurulmuştur.

İnsanın; düşünceyi beyine, duyguyu kalbe indirgemesiyle başlar özgürlükteki sapmalar..

Ve bu keşif yolculuğu bir ızdıraba dönüşmüştür özgürlük tanımlamalarında..

Ne gariptir ki özgürlüğü anlatan şu çok tanıdık söz, aslı itibariyle özgürlükle çelişmektedir.

“KUŞU ALTIN KAFESE KOYMUŞLAR AH VATANIM” demiş..

Oysa hayvanların özgürlük anlayışı çevresine uymaktır.
Canlılar arasında çevresini kendine uyduran, değiştirebilen tek canlı; sadece insandır..

İşte insan, çevresini dahi değiştiremeyen, bu anlamda hiçbir özgürlüğün farkına ve tadına varamayan hayvana özenecek kadar özgürlük tanımını tahrif etmiş, dar kalıplara sığdırmaya çalışmıştır, her zaman ve her şeye yaptığı gibi.

Bu yüzden, özgürlük; dar kalıplarda şekil ve anlam kaybetmekten öte bir şey ifade edememiştir insan nesline... Ve bu dar alanda ifade etmeye çalıştığı özgürlük kavramı  gerçeğinin aksine hep bir yerlere bağlı kalmıştır.

Bu görüşleri;
Dinleri özgürlüklerinin önündeki engel olarak görmesi,
Gerek dinleri tanımamalarından,
Gerekse özgürlüğü her türlü bağdan kurtulmak olarak tanımlayarak yapmıştır...
Özgürlüğü tanımlarken, arzu ve isteklerine esir olmalarından da kaynaklanmıştır...

Dinin en temel ilkesi olan;
"Ben cinleri ve insanları  ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat 56)

Ayetindeki kulluk şuurunu, özgürlüğün karşıtı bir ilke olarak algılayan insanlık, aslında insan olmanın en temel ilkesi olan "sorumluluk" bilincinden yoksun bir özgürlük tanımlamışlardır her defasında...

Sorumsuz bir özgürlüğün ancak hayvanlarda var olabileceğini, hayvanların özgürlüğünün ise özgürlük tanımı içinde alınamayacağını söylemiştik..

İSLAM’IN İNSANI, AKILLI VE SORUMLU OLARAK TANIMLAMASI:

Aslında onun özgür olduğuna işarettir...

"Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin " (Kehf 29)
" Ona iki yolu ( doğru ve eğriyi) gösterdik " (Beled 10)
" Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın " (Yunus 99)

Ayetlerinden anlaşılacağı gibi insanları hak ve batıl arasında dahi özgür kılan Allah, onların hür iradeleri ile doğru yolu (çabaları ile) bulmalarını dilemiştir...

Kaldı ki pek çok ibadet ve hukukun yerine getirilme şartı olarak; İslam şeriatı özgürlüğü, kaçınılmaz kılar...

İşte bu anlamda din, insanın özgür olduğunu vurgulamıştır..

“Yunan’da ortaya çıkan çoktanrıcı din, kıskanç tanrılar adına insanın özgürlüğünü elinden alır. Bu dini atmosfer içinde insanın tek özgürlük imkânı Promete gibi tanrılara başkaldırmasıdır. Hıristiyanlık da Batıya geçtikten sonra, insan-tanrı ilişkisinde köklü bir değişiklik yapmadan bu düşünceyi devam ettirdi. Hıristiyanlığın en büyük yorumcusu kabul edilen St. Augustinus (354–430)’a göre başlangıçta Tanrı insanı özgür bir varlık olarak yarattı. Ancak bu özgürlük Âdemin iştihaları ve gururu sonucu günah işlemesine yol açtı, böylece <<düşüş>> başladı. Şu halde Tanrı karşısında özgürlük kötü ve istenmeyen bir şey olmalı.”1

Diye yorumlanırken;

Tevhid dini İslamiyet’in amacı; insan üzerinde baskı kuran ve özgürlüğünü elinden alan bütün <<diğer batıl dinlere>> karşı insanı uyarmak, özgürlüğünü nasıl elde edebileceğini öğretmek, ona onurunu iade etmek” ”1 olmuştur.

“Çünkü İslam’ın Tevhid öğretisine göre, Allah, Âdemi kendi suretinde yarattı, ona Ruh’undan üfürdü ve ona isimleri öğretti. Bu öğreti içinde insan ile Tanrı birbirlerine düşman olmaz, Allah insanın özgürlüğünü elinden almaz.”1

Elbette ki sorumsuz bir özgürlükten insani değerler açısından bile bahsedilemeyeceği aşikârdır.

Peki ya insanın tabiatında bulunan sonsuz bir özgürlük düşüncesine nasıl açıklama getireceğiz...

İNSANIN DOĞASINDA VAR OLAN BU DUYGUNUN
BİR DE KAYNAĞI OLMALI DEĞİL Mİ?

Sonsuz bir yaşam ve gene sonsuz olan arzu ve isteklerimizi insanın derinliklerinde olma sebebini, elbette atası Âdem’in cennet hayatından kalan kırıntıları olarak yorumlamak, sanırım yanlış olmayacaktır.

“Allah, insanı yaratınca ona kendi Ruhundan üfürmüştür. Bu da insana değerli bir özgürlük ve irade alanı sağlar. İnsan bu <<iman>> ekseni üzerinde kendisi dışındaki bütün varlık ve güçlere karşı başkaldırdığı oranda kendi amacını gerçekleştirir, özgürlük alanını genişletir.”1

ALLAH’IN RUHU Kİ;

Evvel, (Varlığının başı olmayan)
Baki ve Ahir’dir. (Varlığının Sonu Olmayandır.)
Çünkü;
Malikül Mülk, (Mülkün ebedi sahibi)
Melik, (her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarı)
Müstağnî (Başkasına muhtaç olmayan) tek O’dur.

İnsan düşünce ve hayalinin alabildiği bir ortamda sonsuz bir ömürle yaşama arzusuyla doludur...

Ancak, tek Azim (Çok ulu, sonsuz büyük) olan ALLAH’TIR.

Bu arzu bize atamız Âdem’den kalma ise;
Ve cennet tüm sorumlukların yerine getirildiğinde, ulaşılacak mutlak mekân olduğuna göre,

Celil (Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi, emir ve yasak koyma hakkına sahip) olan ALLAH,

İnsanın, İslami hükümler yardımıyla
Gerek bu dünyada teslimiyeti sağlayarak
Gerekse Ahiret hayatında cenneti vaat ederek
İnsanın içindeki özgürlük kavramını layıkıyla (sınırsız dua hakkı ile) tatmin eder ve

Vehhab: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi ALLAH,

Vasi: İlmi ve rahmeti geniş ve sınırsız, geniş olan,

Ululuk ve ikram Sahibimizin,

Özgürleşmek adına yapılan bu eylemlerin sonunda,
Karşımıza çıkacak OLANLARDIR.

İşte; bu, gerçek bir özgürlüktür...

Özgürlük; “O’NUNLADIR”

Özgürlük; “O’NADIR.”

Özgürlük; “O” dur.


























Kâşif ATILGAN




1 - İnsanın Özgürlük Arayışı, Ali BULAÇ.
2 – İçerden Yasaklar ve Gerçek Özgürlük, Dr. Veli SIRIM,
      Genç Yaklaşım, 2006 Aralık (28. Sayı, 18. Sayfa)



Not: Ozanca'nın bahsettiği ve sitemizin diğer iki değerli yönetici arkadaşımızla birlikte şekillendirdikleri bir çalışma...Onların fırsatı olmadığı için yazıyı ben eklemek durumunda kaldım.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 07 Mayıs 2009, 09:24:02 ÖÖ 09
Ozanca ve arkadaşlarının yazdığı bu yazıya ilişkin cevaplarıma geçmeden önce, kanaatimce 'özgürlük' kavramını yücelten yazıların içerisinde hem edebi yönü hem de yazarının genel düşünce tarihimiz içerisindeki önemi açısından önemli olan bir yazıyı sizlerin dikkatlerine sunmak istiyorum. Yazar Ali Şeriati'dir; yazının başlığı da "Özgürlük, ey Kutlu Özgürlüktür!"

ÖZGÜRLÜK; EY KUTLU ÖZGÜRLÜK!

“Ey özgürlük! Seni seviyorum. Sana muhtacım. Sana aşığım. Sensiz yaşam zordur. Sensiz bende yokum. Varım, ama ben yokum. Yani o var olan ben değilim. Ben, sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım. Ey özgürlük! Senin sevgi, dostluk ve şefkatinle beslenmişim. Ey özgürlük! Senin yüksek ve özgür endamın, benim mabedimin güzellik minaresidir. Ey özgürlük! Senin masum ve renkli güvercinlerin benim sırdaş ve aşina dostlarımdır. Barış güvercinidir onlar. O güvercinler, benim tüm ümit ve iyi haber mesajlarımın ve bütün müjdelerimin habercisidirler.

Ey özgürlük! Keşke seninle yaşasaydım. Seninle can verseydim. Keşke sende görseydim. Sende nefes alıp verseydim. Sende uyusaydım. Sende uyansaydım. Yazsaydım, söyleseydim. Sende hissetseydim ve seninle olsaydım!

Ey özgürlük! Ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım. Zincirden bıkmışım, Zindandan bıkmışım. Hükümetten bıkmışım. Zorunluluktan nefret ediyorum. Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.

Benim yaşamın senin hatırınadır. Gençliğim senin hatırınadır var olmam.

Ey özgürlük! Kutlu özgülük! Seni tahta oturtmak istiyorum.

Ya sen beni yanına çağır, yada ben seni kendi yanıma çağırayım!

Ey özgürlük! Kanadı kırık güzel kuşçuğum! Keşke seni vahşet bekçilerinden gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. Keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tossuz havasında uçurabilseydim. Fakat… Benim de ellerimi kırmışlardır. Dilimi kesmişlerdir. Ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlardır…

Yoksa seni benimle mi karıştırıp birleştirmişler? Seni benimle aynı kalıba mı dökmüşler? Seni derinliğimde en samimi ve en gerçek benliğimde buluyorum, hissediyorum. Senin tadını her an kendimde tadıyorum. Kokunu daima kendi yalnızlık fezamda kokluyorum. Çölün yaz gecelerinde göğün küçük yıldızının gönlünde, melaküti kanatların sürtüşmesiyle meydana gelen kalp oynatıcı çan sesi gibi gürültü çıkaran sesini her zaman işitiyorum. Her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde huzursuz olan canlı ve dilli saçlarını yumuşak bir şekilde ve sevgiyle tarıyorum.

Günün tamamını seninle geçiriyorum. Adım adım gölge gibi seninle birlikteyim. Seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. Her zaman ve her yerde seni benim yanımda beni de senin yanında görüyorlar. Sofra başında, yanındaki boş sandalyede oturan benim, görüyormusun? Ben varım, gözlerini doğru aç. Sultan ve mütevelliyi gördüğün güzlerle değil sadece beni görmek için var olan gözlerle, yalnız benim sende gördüğüm gözlerle bak. Ağzına gizli bir lokma koyan benim. Ansızın dudağına bir bardak koyan benim. Senin için elma soyup kesen ve dilimleyen benim. Hemen başını çevir ki, kaçıp kaybolma zamanımdan önce beni görebilesin…

Her ikindi, yaz aylarının sakin, sevgili ve şefkatli ikindileri, kışın sıkıntılı ve suratsız ikindileri, zindanında kederli ve yalnız şekilde somyaya düştüğün ve kendini bıkkınlık, yorgunluk, soğuk ve ümitsizliğe terk ettiğin zaman, yanı başında birçok gece notları, makaleleri, kitapları, risaleleri, şiirleri, öyküleri, nağmeleri ve tasnifleri (katil ve cellâtların bakışları altında, senin ve benim zorba hükümetimizin vahşet ve korku dolu günlerinde) yazan, terennüm eden, yazdıklarından sonra zindan, takip ve işkence gören ve onları senin için okuyan benim. Sen ise sakin ve sessizce kulak veriyorsun.

Her an bir şaşkınlık, her an bir tebessüm, her an yüksek bir kahkaha, her an yeniden fırlayıp kendi çevrende dönüp dolaşmak… Kendini aynanın karşısına geçirmek, bu durumda kendini aynada görmek ve görmemek… Her an hayrette kalmak… İnanmak, inanmamak… Bazen itiraz…Yüz buruşturmak, kaş çatmak, yarı kahrolmak, hemen özür dilemek, alametiyle gönül okşamak, utangaçlık alametiyle sevimli bir tebessüm… Sonra bir soru, ve sonra bir cevap, arkasından bir şüphe, bir tereddüt, sonra da karar vermek. Ardından söz söylemek ve hemen kızarmak. Ondan sonra bir sessizlik, suskunluk. Ne suskunluk! Sonra ayağa kalkmak ve baş aşağı düşmek. Düşünceye dalmak, elbise giymek ve evden dışarı çıkmak… İşte bütün bu saatlerde, bu zamanlarda seninle birlikte olan benim. Sen yalnız değilsin.seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum.

Sen beni az tanıyorsun. Benim bütün yaşamım senden oluşmuştur. Senin uğruna hiçbir zaman baskı, gazap, gasp ve engellere teslim olmadım. Beni ipe bile götürseler, yine de asla kalbim senden ayrılmayacak. Sen benim kalbimsin, benim su ve toprağımda yoğrulmuşsun. İşkenceler, ancak benim sana olan sevgimi arttırmışlardır. Zindanlar, bana senin sevgi ve aşkından başka bir şey getirmemiştir. Düşmanlıklar, vahşilikler, korkutma hareketleri ve takipler, sana olan vefamı daha da artırmaya yaramışlardır sadece.

Ve… Geceler… Vah! Gecelerden bahsetmek ne kadar zordur! İnsanların olmadığı, duvarların karanlıkta kaybolduğu, kralın gözünün kapandığı ve kalelerin muhafızlarının uykuya daldığı geceler! Ve… Ben o gecelerde ayaktayım, sen ise uyanık. Dünyalıların gözü uykuda, ve kafeslerini kırarak birbirlerine karışmak ve gökyüzünün o güzel yalnızlığının sevimli sinesinde uçmak isteyen dört güvercinin ümit ve bekleyiş gözünün hilali… Ve… Geceler… Beni üzüntü, hastalık solgunluğa terkedip eve dönüyorsun.

Yalnızca evin kapısını açıyorsun. Öyle bir evin kapısını ki, içerisinde bir ses, heyecan ve şevk varsa, bunlar da komşu duvarlardan geliyor ayaklarının sesi, evin sessiz ve suskun kalbine heyecan düşürüyor ve ansızın kesiliyor. Odanın kapısını açıyorsun ve içeriye ayağını koyuyorsun. Senin bekleyiş ve ümit gözünle o köşede çehrene gülümseyen benim. O an kalpten gülümsüyor ve geri dönüp kapıyı kilitliyorsun. Tekrar dönüyor, beni yanına oturtuyorsun; ve soruyor, soruyor, soruyorsun. Ben ise öylece suskun duruyorum. Başımı önüme eğmiş ve gözlerimi halıya dikmişim. Öyleki konuşacak akıl ve kalbim yok. Solmuşum, sıkılmışım ve bıkkınım. Çünkü hayat zorlaşmıştır. Boğulma, acımasız baskı, sağlam kaleler, uyanık zindancı… Bütün bunlar bana eziyet ediyorlar. Bunlara alışmamış, baskının elinden bir şarap içmemişim. Boğulma ve tıkanma dünyasıyla dostluk kurmamışım. Öfke, vahşet ve duvarla arkadaş olmamışım. Kalbimi senden ayırmamışım. Her adımı güçlükle atan ayağım senin aşkına koşuyor. Bir zincire, bir ipe eğilmeyen baş, senin eteğine eğiliyor. Ümit göze eğilmeyen endam, senin mabedinde namaz kılıyor. Ölüm tufanlarından titremeyen yürek, seni hatırlamakla perişan oluyor. Ve… Bana şiddetle ve çok eziyet etmişlerdir. Bana işkence ediyorlar. Kalbim parçalanmış, ruhum karma karışık ve parça parça olmuştur. Gücüm kaybolmuş ve ümidim yok olmuştur… Ve yorgunum!

Sen ise yalnızlık halvetinde onun gönlünü alıyorsun. Onun kucağına baş koyuyor, aşikane bir gezele konu olan yumuşak ve sıcak ellerini, onun titrek ve soğuk ellerine koyuyorsun. Onu sakinleştiriyor, ısıtıyorsun. Senin gazelinin on şah beytinden haberini benim parmaklarımın beyitleri birer birer bir kenara alıyor; her beyiti nağmeliyor ve bir rubai yapıyor. O zaman tamamı güzel, sıcak, iyi, gizli, dertli ve yakıcı gazelleri, nağmeleri, makamları, şiirleri, sesleri, şarkıları kapsayan bir divan meydana geliyor.

O zaman sen ondansın, hayır bendensin. Her ikisi de birdir. O benim. Benim niçin kederli olduğumu, niçin solduğumu, niçin o yıl gelmediğimi soruyorsun. “Niçin önceki yıl yoktun? İki yıl önce niçin o makaleyi yazmadın. Niçin iki yıl önce, beni öven şiirini basmadın? Niçin?” diyorsun. Unuttun mu ?! Takip mi ettiler?

Ve ben, yazgımdan, yorgun maceramdan ve senin yolunda çektiğim dert, eziyet, ıstırap, acı, üzüntü ve işkenceden bahsetmekten bıkmışım. Aslında ne dostun yanında dost yolunda çekilenlerden bahsetmek insanlık alametidir; nede dostun kalbini incitmek insanca bir davranıştır. Bu öykü ve açıklamalarla sona eren anlardan dolayı yazıklar olsun bana. Bu anlara üzülüyorum. Bazen özgürlüğü sevme yolunda uygunsuz bir adım ve özgürlüğü övmede korkusuz bir kalem özgürlüğü daha çok sınırlıyor ve özgürlük aşıklarını en az özgürlük işaretlerinden bile mahrum ediyor.

Benim bu işte sahip olmadığım nice deneyimler ve bilmediğim nice çok bilinen ve bilinmesi gerekenler vardır. Özgürlük ve özgürlüğe aşık olma hatırına, özgürlük ve cihadı övmek, benim mesleğim, meşgalem, işim, hayatım, aşkım,imanım ve şahsiyetimin çerçevesi olmuştur! Çaresiz kaçıyor ve soruyorum: Sen ne yapıyorsun? Zamanını nasıl geçiriyorsun? Ne düşünüyorsun?... Sen kendi kendine İsa gibi Yahudilerin pençesinde olduğunu, Kayser’in seni çarmıha gerdiğini, darağacına çektiğini ve başına bir taç koyduğunu söylüyorsun. Ben ise Mesih’in yorgun havarisi Saint Paul gibi kendime kıvrılıyor, boşlukta kendisinin bile duyamayacağı bir feryat çeken dertli gibi, başını büküyor ve yürekten inleyerek ağlıyorum. O zaman başımı kaldırıyor ve hissediyorum ki, göklerin bütün bulutları gönlüme yağmaya başlamışlar. O an gözlerimi, kucağımda parçalayan yüzüne dikiyor ve gülün üzerine konan ve çevresinde uçan iki kelebek gibi, bakışlarımla yanaklarına, yarı uyumuş ağır göz kapaklarına, ıslak kirpiklerine, kulak tozuna, asil olmayan burnuna ve su çeken asil dudaklarına naz yapıyorum. Çaresizliğimden, yani esir oluşumdan dolayı kalpte eriyorum.

O vakit senin yüzüne sıcak bir damla düşüyor. Sen bunu anlıyorsun, ama izhar etmiyorsun. Onu kalbinde tutuyorsun. Bir an öylece sessiz kalıyorsun. Ama kalbinde şiddetli bir kavga yapıyor ve ayağa kalkıyorsun. Fakat bana bakmıyor ve ayağa kalkıyorsun. Bana bakmıyorsun. Başını öyle bir işle meşgul ediyorsun ki, bende görmüyorsun. Bir an geçiyor, ondan sonra bana yüzünü çevirmeksizin, benden daha uzak bir soru soruyorsun. Fakat bir cevap duyamıyorsun. Tekrar ediyorsun soruyu, yine bir cevap işitmiyorsun. Başını çevirip bakıyorsun, ama kimseyi göremiyorsun.

O zaman benim yerimde yalnızlığın oturduğunu görüyorsun. Yalnızlık gölge gibi senin peşine düşüyor. Seni takip ediyor. Evet, yalnızlık kendi bedduasını senin üstüne atmıştır. Pençesi ile gırtlağını sıkıyor; sıktıkça sıkıyor; he an daha bir şiddetli ve düşmanca sıkıyor. Seni bir an bırakmıyor. Her zaman daha da ağır, vahşi ve güçlü oluyor. Sen ise zavallısın. Kalmaya gönlün yok. Kitaba sığınıyorsun. Açmaya gönlün yok. Yemekle meşgul oluyorsun. Ama canın yemek istemiyor ve geri dönüyorsun. Yorgun, halsiz ve solgun olarak, kendi tortun ve artığın gibi çarpıntı ve ızdıraptan dolayı yatağının boş sedefinde sürünüyorsun.

Battaniyeyi yalnızlık korkusu ile başına çekiyorsun. Ansızın bir nefes sesi! Çektiğin nefesin sıcaklığı vuruyor. Battaniyeyi kaldırıyorsun ki, ışıkta göresin, fakat göremiyorsun. Tasavvurunda, acı bir gülümsemede bulunuyorsun. Kalkıp lambayı söndürüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Yine nefesinin sıcak ve yumuşak şulesini yüzünde ve boğazının altında hissediyorsun. Ve o zaman karanlıkta bakıyor ve tekrar beni görüyorsun.

Ve artık suskunsun. Muhatapsın sadece. İstediğim ve istediğin her şeyden bir parça konuşan ise benim. Sen sadece kulak veriyor, gülüyor, taaccüp ediyor, tasdik ediyor, inkar ediyor, kabul ediyor, düşünüyor, tahayyül ediyor ve anlıyorsun! Konuşmam, sözüm, terennümüm, kıssam, efsanem, şiirim, şarkım, nağmem, gazelim, yazım, telifim, masalım, destanım, kinayem, teşbihim, istiarem, şakam, köşem, sövgüm, nefretim, alayım, büyüm, sihrim, okşayışım, duam, nümayişim, felsefem, dinim, tarihim, irfanım, tasvirim, tecessüsüm ve rivayetim…

Evet ben bütün bunları yapıyorum. Böylece senin göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşsın, gözlerinin üzerini kapatsın ve benim o iki aziz ve güzel dostumu benden gizleyip saklasınlar. Beni, gözlerinle görüşmekten ümitsiz etsinler, ben yalnız kalayım, kalayım ve yavaşça ayak parmaklarımın üzerine basa basa pencerenin boşluğundan aşağı geleyim, ve ağaçların tortusundan kendimi sokağa atayım. Karanlık gecede uyumuş duvarların gölgesinden, polislerin gözlerinden uzak bir şekilde hücreme gireyim; tıpkı gece yarıları gökyüzü sözleşme yeri seferinden döndüğümüz o geçmiş geceler gibi. Tıpkı posttan hırkasına bürünmüş, ışıksız hücresinde imamzadenin (imam evladı/peygamber soyundan) yanıbaşında, uykuya dalıp horlayan, namaz bilmez, imam tanımaz cahil mütevellisi ile, o isimsiz, tanınmamış imamzadenin ziyaretinden döndüğüm o mehtapsız geceler gibi…

Sen uyuduğun, beni o iki can dostumdan ayırdığın, yalnız bıraktığın zaman, ben dönüp oturuyorum. Seni görmek için çırpınıp didinmekten yorgunum. Seni görememekten daralıp sıkıntı içindeki gönlüm ise, heyecanlanıyor, çarpıyor, beni kendisi üzerinde dolaştırıyor. Bense ruhumu parça parça ediyor ve her katresini Allah gibi üzerine yemin ettiğim altın kalemime koyuyorum. Benim “ruhu’l-kudüs”üm olan ve rabbi (sahibi-çeviren) olduğum kalem, o karakterlerin her birini kelime yapıyor, cümle yapıyor; yarın okuyasın ve bu boş saatlerde benim seninle ne kadar birlikte ve sana ne kadar muhtaç olduğumu, senin yorgunun, intizar gözün ve bütün her şeyin olduğumu bilesin diye sana mektup yazıyor!

Ve yarın, gönlü senin yuvasız yaralı küçük kuşun olan ben, doğudaki dağların tepesine koşacak, bir sabah vakti dağın arkasına varacak ve kendimi güneşin kaynayan eritici pınarına atacağım. Ki, onda yanayım, eriyeyim; güneşin kanıyla yoğrulayım. Güneş doğup gecenin yüzüne gülümsediği, her ev ve zindana girdiği zaman, ben onun şuasının güzel, yumuşak ve sıcak pencereleri olayım. Elimi senin odanın kapalı pencerelerinin arkasına sokayım. Güneşin yüksek boyunda gizlediğim varlığımı içeri atıp yanına oturayım. Sabah güneşinin ışınları olarak tasavvur ettiğin sıcak, şefkatli, merhametli, latif ve altın parmaklarla özgürlük şeklinde kalıba döktükleri benim ruhum olan çehreni okşayayım, okşayayım, serbestçe ve özgürce…

Öyle ki, sanki sen hep bensin, ben de sen. Öyle ki sanki artık baskı yok, gece yok, eziyet ve ıztırap yok, aykırılık ve zıtlık yok. Gasp yok, işkence yok, özgürlüğün işkence ve esareti yok. Güneşin aldatması olmaksızın sen benim parmak uçlarıma ramsın. Hayalin hilesi olmaksızın benim yanımdasın. Sanatın hilesi olmaksızın hemen benim yanı başımdasın. Efsane vasıta olmaksızın biz beraberiz. Beton ev olmaksızın, sarmaşık, ot, ve gül birbirine karışmış vahşi dikenlerle dolu, fakat bir bıçak zulmüne maruz kalmayan, süsleme sanatına, süs için kırpmaya düçar olmayan ve çiçeklerin dallarını kıran, koparan, “terbiye ediyorum, düzenliyorum, yani bahçe düzenli olmalıdır, hesaplı ve bakımlı olmalıdır” deyip, dalları hep çırpıp götüren, çiçek ve otların başlarını vuran ve ortadan yaran bahçıvanın çirkin, anlamsız, tatsız, aptalca, utanmazca ve ahmakça yaptığı fuzuli işlere maruz kalmayan bir bahçede birlikte yaşıyoruz. Bahçıvan bilinçsiz! Çünkü böyle bir bahçeye, Allah’ın bahçıvan olduğunu bilmiyor. Halbuki Allah, bahçıvan veya gül yetiştiriciden daha iyisini bilir.

Evet, iki betonarme odada değil, bir bahçede birlikteyiz. Bu bahçe öyle bir bahçedir ki sessiz, yalnız; otlar, güller ve çeşitli bitkiler birbirine karışmış, ağaçların dalları ve kolları, güller, ahududular, asmalar ve yosunlar halka yapmışlar, düğüm oluşturmuşlardır. Yani birbirlerine adeta yapışık haldedirler. O uzaklarda bir çiftçi/köylü evi; evin iki odası ve tavanlı büyük bir eyvanı, bir süt veren ineği, birkaç tavuğu, civcivi, havuzu, tandırı, buğday anbarı, yağı, sütü, yoğurdu, peyniri var… Önündeki dut ağacının dallarıyla ses çıkaran bir rüzgâr…

Sessiz, sakin, elektriksiz, asfaltsız ve toprağında iki çift ayakkabıdan başka git-gellerin olmadığı, yani insansız bir ev. Yanında genç, güzel ve doru bir at. Tabii bu at, bir süvarinin küçük tayı değildir! Ceylan gibi hızlı koşan altın gemli ve heybetli bir at…

Yavaş yavaş uyanıyorsun. Tabi ben uyandırıyorum. Gözünü benim gözümde açıyorsun. Uyanır uyanmaz beni görüyorsun. Ardından sabahı ve sabah güneşi görüyorsun. Gözünü güneş ve sabahın gözünde açıyor ve beni görüyorsun. Beni bütün vücudunda hissediyorsun. Islanmış ellerimi, yanmış-aydınlanmış yüzümü baştan başa bütün varlığında hissediyor, ısınıyor ve aydınlanıyorsun. Öyle ki, her zaman derinliklerine dalmak istediğin, derinliklerinde kalmak, uyumak, yaşamak ve artık dönmemek istediğin gözlerinin içine giriyorum. Senin değerinin altında güneşin sıcaklığıyla sürünüp dolaşıyorum. Böylece kendimi sana kavuşturayım. Senden anlatmanı istiyorum, ey özgürlük! Ey benim özgürlüğüm!

İstibtadın pençesine esir düşmüşsün. Keşke kafesini kırabilseydin ve seni uçsuz bucaksız, duvarsız, engelsiz temiz fezada uçurabilseydim. Fakat beni de ipe vurdular. Ayaklarımı, gözlerimi, kalemimi, ellerimi ve parmaklarımı kırdılar; dilimi kestiler, dudaklarımı diktiler. Sen ne yaptıklarını bilmiyor musun? Şu anda ne yapıyorlar bilmiyor musun? Fakat Allah seni benimle yoğurmuştur. Allah benim bedenimi yarattığı zaman, ruhun yerine seni bana üfledi ey özgürlük! Böylece seninle dirilip canlandım, seninle nefes aldım, seninle harekete geçtim, seninle gördüm, seninle söyledim, konuştum. Seninle işittim, hissettim, anladım, düşündüm… Ve sen, ey benim tutkun, ruhum! İnsan ruhuna hangi ihtiyacın, bedensel gereksinimde daha güç ve deli olduğunu biliyorsun.

Fakat… İstibtadın cellatları ve hilafetin uşakları seni benden ayırdılar ve “yalnızlıktan dertli” olan beni, sürüp uzaklaştırdılar; zincire vurup bağladılar. Bizi nasıl birbirimizden ayırabilirler ki! Bakışı gözden, gözü de bakışından ayıramazlar. Bense ey özgürlük, seninle bakıyor, seninle görüyorum!

Söyle! Bana ne yaptığını anlat. Nasıl uyanırsın? Nasılsın? Nasıl dışarı çıkıyorsun? Yuvanı terk etmen durumunda ne yapıyorsun? Ne diyorsun? Halin nasıl senin? Ne gibi bir sözün var? Kiminlesin? Onlarla nasılsın? Nereye gidiyorsun? Seni nereye götürüyorlar? Orada ne yapıyorsun? O anları ve saatleri nasıl geçiriyor, nasıl öldürüyorsun? Bu yaptıkların görünmez mi zannediyorsun? Nasıl dönüyorsun? Nasıl giriyorsun? Nasıl gülüyorsun? Sonra ne yapıyorsun? Ve daha sonra ne yapıyorsun? Ondan sonra ne yapıyor ve nasıl dışarı çıkıyorsun? Kiminle çıkıyorsun ve kimlerlesin? Yalnız mısın? Nereye gidiyorsun? Seni nereye götürüyorlar? Onlarda ne yapıyorsun? Ve sonra… Sonra gece nereye gidiyorsun? Ne yapıyorsun? Daha çok ne iş yapıyorsun? Daha çok ne düşünüyorsun? Daha çok nereye gidiyorsun? Ne zamanlar nerelere gidiyorsun? Sonra ne zaman dönüyorsun? Nasıl dönüyorsun? Ve ne yapıyorsun? Ne düşünüyorsun? Nasıl vakit geçiriyorsun? Geceyi nasıl yarılıyorsun? Söyle, adım adım, zerre zerre, an be an söyle… Ah! Benim bilmem gerekmektedir… Benim her bilmem, bir tür seninle birlikte olmamdır. Benim her bilmeyişim, bir tür iki kat seninle birlikte olmamamdır! Eğer şimdi ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilsem, bende ne yapmam, nerede ve kiminle olmam gerektiğini bilirim!

Ey özgürlük! Senin için nice zindanlar çekmişim nice zindanlara da katlanacağım. Yine senin için nice işkencelere tahammül etmişim ve nice işkencelere de tahammül edeceğim. Fakat kendimi asla istibdada satmayacağım. Ben özgürlükle terbiye olmuş ve beslenmişim. Üstadım Ali’dir. Ali, korkusuz, zaafsız ve sabır dolu bir insandır. Rehberim özgür insan ve özgürlük için yetmiş yıl inleyen Musaddık’tır. Her ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle senin havandan başkasını soluyamayacağım.

Ama benim seni tanımaya ihtiyacım var. Bunu benden esirgeme. Hadi, her an neredesin, ne yapıyorsun söyle. Söyle ki, bende nerede olmam ve ne yapmam gerektiğini bileyim!...


Dr. Ali Şeriati
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 07 Mayıs 2009, 10:30:51 ÖÖ 10
Yine çağımızın başka bir önemli şahsiyeti Raşid el-Gannuşi'nin bir yazısını daha dikkatlerinize sunuyorum. Bu da benzeri bir yaklaşımdır. Böylece 'özgürlük' kavramı konusunda beyan edilen görüşlerden haberdar olmanızı istiyorum. Ancak 'karşıt' görüş de vardır ve savunulmuştur. Bu konuda da bendeniz ulaştığım kaynakları sizden esirgemem biliyorsunuz:) Yöneliş Yayınları'ndan çıkan Hamit İnayet'e ait Çağdaş İslami Siyasi Düşünce adlı kitabın Abdülaziz Bedri ile ilgili olan bölümünde 'özgürlük' kavramının niçin İslamlaştırılamayacağına dair görüşü bulabilirsiniz. Bedri bu görüşünü 1965 yılında ifade etmiştir. Ayrıca Bernard Lewis'in Rey Yayınları'ndan çıkan İslam'ın Siyasal Dili adlı eserde, bu kavramın İslam tarihinde niçin kullanılmadığına ilişkin 'yararlı' bilgiler var. Ama tabii ki Lewis gibi 'İslam Uzmanları'nı okurken dikkatli olmanızı tavsiye ederim; sizi başka yerlere çekmek ister çünkü! Fakat siz bu kitaptaki malumatı alıp ondan yararlanabilirsiniz. Bir de tabii, benim başka kaynaklardan yaptığım araştırmaları okuyabilirsiniz. Bunlardan biri İktibas'ta yayınlanan "İnsan Hakları ve Özgürlük İslamileştirilemez!" başlıklı makalemdir. Burada bir çok kaynağa referans yaptım. O kaynaklara siz de ulaşıp konu hakkında bilgilenebilirsiniz. Şimdi Gannuşi'nin yazısını ekliyorum:

Raşid Gannuşi
İslâm'da Özgürlük
Salı, 23 Ekim 2007 09:53
İlk bakışta özgürlük ile İslâm'ı bir arada zikretmek çelişkili gibi görülebilir. Çünkü din Allah'a kulluk esasına dayanır: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât: 56). Özgürlük ise bütün bağlardan kurtulmak yaklaşımından hareketle, buna tamamen zıt bir şekilde ortaya çıkar. Özgürlük Partisi'ni "İslâm'da özgürlük yoktur" sloganını seslendirmeye yönelten de işte bu yaklaşımdır.

Yine bazıları özgürlük konusunun İslâm kültürüne yabancı olduğunu, çünkü sadece iki alanda güdeme getirildiğini ifade ediyorlar: Birincisi toplumsal alanda, köleliğin karşısında kullanılmıştır. İkincisi metafizik alanda, insanın Rabbi ile olan ilişkisi ve fiillerinde ne ölçüde özgür olduğu meselesinde. Bu mesele kelâmcılar arasında şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Bir grup, Allah'ın mutlak kudretinden bir nasibe sahip olacak derecede insanın özgür olduğunu vurgulamış (Mutezile), diğer bir grup ise, insanın fiili ile tabiattaki hareketler arasında gerçek hiçbir farkın bulunmadığını söyleyecek kadar (insanın fiillerinde) Allah'ın mutlak dilemesini savunmuştur.

Üçüncü bir grup da arayı bulmaya çalışmış ve insanın "kesb"inden (kendi iradesi ile çalışıp kazanmasından) söz etmiştir. Bu görüş çok kapalı ve anlaşılmaz olarak kalmış, ikinci görüş (Eş'ariye) ise hicri beşinci yüzyıldan başlayıp, son iki yüzyıldır ıslah öncülerinin ortaya çıkışına kadar, neredeyse İslâmî sahanın tamamını kaplamıştır.

Acaba İslâm'da, insanî-toplumsal anlamıyla, özgürlükten bahsetmeye imkân var mıdır?

1- İrade ve Akıl Özgürlüğü Teklifin (Sorumluluğun) Bir Şartıdır

Eğer bakışlarımızı kelâmî sürtüşmelerden, İslâm mesajının tabiatına ve yüksek hedeflerine çevirirsek, söz konusu yapay çelişki de ortadan kalkar.

İnsan, ilâh değil, Allah'ın halifesidir. Söz konusu bu halifelik, emredenin Allah ve emredilenin de insan olmasını gerektirir. Yine bu halifelik, halife olanda iki şartın bulunmasını zorunlu kılar: Akıl ve özgürlük. İşte insanın kendisiyle üstün kılındığı -ve diğer bütün mahlûkatın yüklenmekten korktuğu- emanetin özünü bu ikisi (akıl ve özgürlük) teşkil eder: "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi." (Ahzab: 72).

Usulcülerin dediği gibi özgürlük ve akıl, sorumluluğun ve teklifin temelidir. Bu, Allah'ın insanı üstün kılmasının bir eseridir: "Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi (üstün) kıldık." (İsrâ: 70). Bu üstünlük, insan fiili için, Allah'a kulluk ile isyanı bilinçli olarak seçmeye dayanan bir hedef getirir.

Yüce Allah, doğruluk ile eğriliğin birbirinden ayrıldığını açıklayarak şöyle diyor: "Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf: 19). Yine Yüce Allah, kavminin iman etmeyişine üzülen Peygamberine itiraz ederek şöyle diyor: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?" (Yunus: 99). Bundan dolayı namaz, zekât, cihad ve -kadınlar için- örtünmek gibi "İslâmî" eylemler, eğer Allah'ın rızasını isteyen özgür bir irade ve bilinçten kaynaklanmıyorsa bütün değerini kaybederler. "Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız)." (Furkan: 23).

İşte burada din ve özgürlük arasındaki görünüşteki çelişki ortadan kalkıyor. Hatta özgürlük de, tıpkı akıl gibi, dindarlığın bir şartı haline geliyor. Doğru dindarlık, -insanın özgürlüğü, onun kulluğu ve ilmi oranında olacağı için- aklı ve özgürlüğü destekler ve onları zaruret seviyesinin üstüne çıkarır.

Papa 16. Benedict, İslâm'ın akla ve özgürlüğe karşı olduğunu iddia ettiğinde, İslâm konusunda ne kadar cahil olduğunu veya İslâm'a ne kadar haksızlık yaptığını ifade etmiş oldu. Çünkü İslâm'da olan her şey makuldur, özgürleştiricidir ve İslâm her şeyi incelemeye ve her şeyi tefekkür etmeye çağırır. Çünkü İslâm, sonsuz hikmet sahibinin ve dilediğini yapmaya gücü yetenin katından gelmiştir.

Bütün eksikliklerden uzak olan Allah'ın bütün fiilleri hikmet, adalet ve rahmettir. Böyle olan her şey de, hakkında özel bir nass gelmemiş olsa bile, İslâm'dandır. Bununla çelişen hiçbir şeyin de onunla herhangi bir bağlantısı yoktur. (İbn-i Kayyım / et-Turuku'l-Hukmiyye). Çünkü sahih rivayet ile açık bir şekilde aklın kabul ettiği şey arasındaki uygunluk İslâm düşüncesinin temelidir. (İbn-i Teymiye).

Bu yüzden, Batı'ya Yunan felsefesini öğreten İbn-i Rüşd, risalelerinin birinde "hikmet ile şeriat arasındaki bağlantının hükme bağlanması"ndan söz ederken yanılmıyor. İbn-i Rüşd, kâinatı bilmenin, onun yaratıcısını bilmenin yolu olduğunu vurguluyor: "Eser hakkındaki bilginin çoğalmasıyla, o eseri yapan hakkındaki bilgi de çoğalır."

İslâm medenileşme ve özgürleşme faktörüdür: Nitekim İslâm'ın, Araplar, Berberiler, Türkler, Kürtler ve Afrikalılar gibi son derece bedevî hayat şartları içinde bulunan milletleri, kısa bir sürede geliştirip, Yunan, Rum ve Fars medeniyetleri gibi geçmiş medeniyet miraslarını kuşatıp özümseyecek bir seviyeye çıkarmış olması bunun delilidir. Bu milletler İslâm sayesinde şehirler kuracak, ticarette, ilimde ve sanatta büyük bir sıçrayış kaydedecek bir seviyeye ulaşmışlardır. Bağdat, Kurtuba ve Saraybosna gibi şehirler, İslâm'ın hükmü altında, bütün milletlerin ve bütün dinlerin -putperestlik de buna dâhildir- bir arada yaşadığı mekânlar olmuştur.

Evet, bu şehirler, bütün milletlerden ve ırklardan çok sayıda kişiyi kendisine çeken birer medeniyet merkezine dönüşmüş ve insanlara, özgün eserler ortaya koymak için gerekli olan bütün şartları -inanç özgürlüğü ve buna ifade etme özgürlüğü gibi- sağlamıştır. Oysa koyu bir cehaletin için gömülmüş olan Avrupa'da, İslâm medeniyetinden ve Yunan medeniyet mirasından bir şeyler almaya yeltenenler engizisyon mahkemelerinde yargılanmak ve yakılmakla karşı karşıya bulunuyorlardı.

Herkese açık olan bu özgür medeniyet merkezleri, eski tatarların ve İspanyollar, Sırplar ve Amerikalılar gibi yenilerinin saldırılarına uğrayarak, bütün birikimlerinin yok olması tehlikesine maruz kaldı. Evet, bu merkezler çağdaş gerici sistemler eliyle, büyük bir yıkıma ve etnik temizliğe maruz bırakıldılar.

2- Özgürlük ve Kaza-Kader İnancı

Cebir inancının gizli bir şekilde "kaza ve kader" inancında yayılması, İslâm'ın yürüyüşündeki hareketin duraklamasına yol açan etkenlerden biri olmuştur. Islah hareketleri iki yüzyıldan beri cebir inancının karşısına çıkarak, insanın, akibeti hakkında gerçek bir iradeye ve sorumluluğa sahip olduğunu ortaya koydu. Bu durum, kaderin anlamının, tıpkı İslâm medeniyetini kuran ilk neslin anladığı şekliyle canlandırılması yoluyla sağlandı. Yani kaderi, Allah'ın bu kâinat sisteminde ve çok ince şer'i sistemde tecelli eden iradesi olarak kabul ederek. Eğer insanlar bunu anlasalar ve onunla şer'i hükümlere uygun olarak bir ilişki içine girseler, dünya ve ahiret saadetini garanti altına almış olurlar.

İşte İslâm'daki özgürlük budur: Kâinatın ve şeriatın kanunlarına bilinçli olarak uymak. Yoksa İslâm'daki özgürlük, her şeyi mübah görmek ve arzulanan her şeyi yapmak değildir. Böyle bir şey hayvanların özgürlüğüdür. İnsanlar ise sadece Allah'ın emrettiği görevleri yerine getirerek, arzularından ve birbirlerine musallat olmaktan kurtulup özgürleşebilirler. Çünkü özgürlük ve sorumluluk birbirinden ayrılmayan iki husustur.

Islah hareketinin iki yüzyıldır gerçekleştirmeye çalıştığı temel hedefi, birçok engel ile işlevsiz hale gelmiş İslâmî dinamizmi yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu engellerden biri de yanlış kader anlayışına dayanan cebir inancıdır.

Büyük ıslahatçı Muhammed İkbal şöyle diyor: "Zayıf Müslüman kaza ve kader ile mazeret beyan eder; güçlü Müslüman ise, Allah'ın kazası ve kaderidir."

Zayıflar, kaderi delil göstererek günah işliyorlar. Oysa Kur'an ayetleri Allah'ın kötülüğe ve zulme razı olmadığına şahitlik ediyor. Allah, kötülüğü ve zulmü yasaklıyor ve bunları işleyenleri, tövbe etmedikleri takdirde hem dünyada hem de ahirette en şiddetli azaba uğratacağını söylüyor: "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar." (Nahl: 90).

İslâm peygamberi de Allah'a kötülük ve günahlarla değil, sadece itaat ve ibadetlerle yaklaşılabileceğini bildiriyor. Hz. Peygamber kutsî bir hadiste Rabbinden şunu naklediyor: "Kulum bana, kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşamamıştır. Kulum bana nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder ve sonunda ben de onu severim. Bir kere de kulumu sevdim mi, artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum." (Buhari).

Bunun anlamı, kul Allah'a ancak, yüksek derecede muktedirliğe ve özgürlüğe sahip olduğunda yaklaşabilir. Ve kulun önünde, yoluna çıkacak zorlukların üstesinden gelecek başka hayır kapıları açılır.

Allah'a yaklaşmak iradî ve isteğe bağlı bir eylemdir. Çünkü Allah insanın önüne tek bir seçenek koymamıştır: "Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) gösterdik." (Beled: 10). İyilikten sapmak da, Allah'ın İblise ve onun yolunu tutanlara tanıdığı bir özgürlüktür. Dolayısıyla bu yolu seçmek varken, Müslümanlar arasında münafık olarak kalmaya ihtiyaç yoktur.

Gerçek Müslüman, bilinçli ve özgür bir şekilde, ibadetle Rabbine yönelmeyi seçen kimsedir. Ve bu husustaki gayreti oranında özgürleşir... Sahip olduğu fiil imkânları da özgürleşir... Çalıştığı oranda zorlukların üstesinden gelir... İşte İslâm medeniyetini kuran ilk neslin kader inanca böyleydi.

Raşid halife Hz. Ömer Şam'ı ziyaret etmek için çıktığı yolculuk sırasında, orada veba salgını olduğu haberini alır ve yolculuğa devam edip etmeme hususunda beraberindekilerle istişare eder. Bazıları "Allah'ın kaderinden mi kaçacağız?" diyerek, yolculuğa devam edilmesi görüşünü dile getirirler. Halife ise şu sözleriyle bu anlayışa şiddetle itiraz eder: "Biz Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Yani hastalık sebeplerinden, sıhhat sebeplerine kaçıyoruz. Tıpkı fakirlik sebeplerinden zenginlik sebeplerine kaçtığımız gibi. Böylece ilk önce kişinin içinde özgürleşme gerçekleşir; dışında gerçekleşmesinin de mümkün hale gelmesi için. Sonuçta kul öyle bir yakınlık derecesin ulaşır ki, Rabbi üzerine yemin etse, Rabbi onu doğrular.

3- İslâm Kuşatıcı Bir Özgürlük Devrimidir

"Kader" önemli olmakla birlikte, İslâm mirasında özgürlük konusunun bu iki alanla sınırlandırılması doğru değildir. Çünkü şeriatın gerçekleştirmek istediği beş temel hedeften (makasıdu'ş-şeria) biri kabul edilen özgürlük, tıpkı şûrâ gibi, sadece cüz'î bir nasstan çıkarılmaz. Bu temel hedefler şunlardır: Dinin korunması, canın korunması, aklın korunması, neslin (nesebin) korunması ve malın korunması. Büyük usulcü fakih İbn-i Aşûr, bu hedeflere özgürlük ve adalet hedeflerini de eklemiştir (Makasıdu'ş-Şeria kitabı).

Bu ise ümmetin özgür olmasını gerektiriyor. Üstelik cüz'î olarak değil, hayatın bütün yönlerini kapsayacak şekilde. Çünkü aklın, özgürlüğün ve ilmin yokluğu durumunda, bütün şer'î sorumluluklar düşer. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle diyor: "Allah ümmetimden üç şeyin hükmünü (günahını) kaldırmıştır: Hata, unutma ve bir şeye mecbur edilme (ikrah)." (İbn-i Habban).

Kur'an, A'raf suresinin 157. ayetinde Hz. Peygamberin görevini şu şekilde belirliyor: "O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir." Din, nefislere, akıllara ve bedenlere vurulan ve bu şekilde –hangi gerekçe ile olursa olsun- insanı, insana kul yapan zincirleri kırmak için gelmiştir.

Bu yüzden İslâm -kölelik, uluslararası bir sistem ve ekonomik üretimin temeli olmasına rağmen- köleliği getirmemiş veya onu emretmemiştir. Aksine İslâm, köle azat etmeyi teşvik etmiş ve aşamalı bir şekilde köleliğin kaynaklarını kurutacak hükümler getirmiştir. Onun için, -diğer meselelerde olduğu gibi bu meselede de İslâm'ın değerlerinden ve hedeflerinden sapmalar olmuşsa da- âlimlerin dilinde şu söz yaygınlaşmıştır: "Şâri (şeriat koyucu) özgürlüğü süslemiştir (yüceltmiştir)."

İslâm özgürlüğe ve özgürleştirmeye bir çağrıdır. Dolayısıyla çağımızda İslâm'ın en büyük teorisyenleri olan Mevdudî ve Seyyid Kutup, İslâm'ı "kuşatıcı bir özgürlük devrimi" olarak tarif ederlerken yanılmamışlardır.

Bu devrim, nefsin, aklın ve iradenin derinliklerinden harekete geçer ve toplumsal, ekonomik ve siyasî hayatın her tarafına yayılır. Bireysel, toplumsal, pozitif (müspet), özgür bir eylem olarak... Firavunların ve Karunların zorbalıklarına karşı, özgürleştirici ve cihâdî bir eylem olarak... Ümitsizlik ve başarısızlık, ona ulaşacak bir yol bulamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Âl-i İmran: 139). Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Allah'tan yardım iste, aciz olma." (Müslim). Hz. Peygamber küfür (kâfirlik) ile yoksulluğu da bir araya getiriyor: "Az kalsın yoksulluk küfre yakın olacaktı (küfre sebep olacaktı)." (Beyhakî).

4- İbadetler Özgürlük İçin Bir Eğitim Metodudur

Islah hareketi, Müslümanları işlevsizlikten kurtarmak için, İslâm inancındaki, şeriatındaki ve ibadetlerdeki irade, sorumluluk ve eylem unsurlarını açığa çıkarmaya yöneldi ve bunları, hayatla, davranışlarla, direnişle ve cihatla bağlantılandırdı. Bunlar, bir çeşit laiklik operasyonuyla, neredeyse bütün toplumsal içeriklerinden soyutlanmışlardı.

İbadetleri önemsizleştirme görevini tamamlamak için, çeşitli fikir savaşlarına girişildi. Bu savaşlar, dini, siyasetten ve hayattan tamamen uzaklaştırmak temeline dayanıyordu. Amaç ibadetlerin içeriğinin boşaltılmasından sonra, artık ondan ve onun temelini oluşturan inançtan tamamen kurtulmaktı.

İşte bu noktada ıslahçılar bir taraftan namazsız, oruçsuz, zekâtsız, haçsız tilavetsiz ve cemaatsiz bir dinde hayır olmadığını, diğer taraftan da ibadetlerin temel amacının, istikameti, Allah korkusunu, insanlara iyilik etmeyi, kötülüğe karşı koymayı, ümmetin güçlü ve gelişmiş olmasını sağlamak olduğunu vurguladılar ve halen de vurguluyorlar.

Aynı şekilde bu ibadetlerdeki kardeşlik, hoşgörü, adalet, düzen, özgürlük ve dayanışma gibi insanî değerleri açığa çıkarıp gözler önüne serdiler. İslâm'daki ibadetlerin tamamı, bu değerlerin gerçekleştirilmesine yönelik alıştırmalardır. İnsanın içinin çektiği yemeklerle dolu bir sofranın etrafına oturup, açlığını bastırarak, iftar etmek için ilâhî izni bekleyen bir aile manzarasının açıklaması işte budur.

Aynı şekilde Müslümanların ilâhî çağrıya uyup, sabah namazını cemaatle kılmak için fecir vaktinde uykularından silkinip kalkmalarındaki manzara; hacıların ailelerini, mallarını ve vatanlarını geride bırakıp, Allah'ın evinin etrafında toplanmaları ve tek bir sesle telbiye getirmelerindeki manzara; servet biriktirme arzularını yenip, Allah'tan başka bir gözetici olmamasına rağmen, mallarının zekâtlarını cömertçe verenlerin manzarası... İşte bütün bu manzaraların açıklaması İslâm'daki ibadetlerin söz konusu değerleri gerçekleştirmeye yönelik alıştırmalar olmasıdır.

Bütün bunlar, ayrıcalığı olan ve dayanışma içinde gerçekleşen, insanın özgürleşmesi manzaralarıdır. Bilinçli ve ihlâslı bir şekilde İslâmi ibadetler okulunda alıştırma yapan bir kimse, başkalarının ulaşamayacağı bir özgürlük seviyesine ulaşır. Bu yüzden yüce Allah, böyle kimseleri savaş meydanlarında, diğer insanlardan on kişiyle tartmıştır: "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye (kâfire) galip gelirler." (Enfal: 65).

İşgal güçlerinin, ibadetlerin arttığı Ramazan ayında yükselişe geçen direnişle mücadele etmeye özel olarak hazırlanmaları bir tesadüf değildir.

Gerçekten de, İslâm'ı, "kuşatıcı bir özgürleşme metodu" olarak tarif edenler yanılmamışlardır. Eğer İslâm'ın bütün öncelikleri, her türlü laiklik şekillerinden ve içeriğinin boşaltılmasından uzak bir şekilde yerine getirilirse, -örneğin oruç, şehvet ve arzuları harekete geçiren tüketimdeki ve dizi filmler izlemekteki rekabet yerine, ibadet etmede rekabete dönüştürülürse- özgürleştiricilik misyonunu ifa etmiş olur.

Islahçıların din ile hayat, akıl, özgürlük ve ilerleme arasındaki bağları yeniden canlandırma gayretlerinin önündeki her türlü tuzak ve engellere rağmen İslâm yenileniyor ve ilerliyor.


 * Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.



Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 07 Mayıs 2009, 10:42:52 ÖÖ 10
Özgürlük Kavramının anti-tezi olarak da İktibas'ta yayınlanan "İnsan Hakları ve Özgürlük Kavramları İslamileştirilemez!" başlıklı makalemi dosya olarak iliştirdim. Benim ulaşabildiğim referansları sizlerin de bilgisine böylece sunmuş oluyorum. Umarım daha derinlikli okumalar için yararlı olur.
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 12 Mayıs 2009, 11:08:08 ÖÖ 11
Değerli dostlar, öyle anlaşılıyor ki hızımız biraz kesildi:) Tabii bu kadar hızlı gidersek, yorgunluk emarelerinin başgöstermesinden daha doğal bir şey olabilemez:))

Özgürlük kavramıyla ilgili tezimin karşıtı düşünceleri savunan iki yazıya ilişkin her hangi bir değini gelmemesini, "cevabı sen ver!" şeklinde bir imanın işareti olarak görüyorum ve Ozanca ve arkadaşlarının özgürlükle ilgili yazılarına cevaplarımı şu şekilde veriyorum:

Ozanca ve arkadaşları, William Wallace ve Hegel'in özgürlüğü yücelten sözlerini baz alarak "bütün insanlar özgür olmak ister" diyorlar. Acaba öyle mi? Bence değil. Bendeniz meseleye farklı bir açıdan bakıyorum ve doğru olanın da bu açıdan bakmak olduğunu düşünüyorum. O da insanların "bağlanma" ihtiyacıdır. Bunu Gazetem.net'teki "Niçin Özgür olamayız?" başlıklı yazımda, 'özgür kız' reklamındaki tiplemenin ütopikliğini anlatırken de ifade etmeye çalışmıştım. Bu reklamı hatırlayanlar bilirler, bu kızcağız, heybesi omzunda dere tepe düz gider, her uğradığı kasabada kısa bir süre kalır sonra başka bir yere geçer; gezdiği yerlerde de hep serbest, yani özgürce hareketler yapar. Kısacası gününü gün ederek yaşar. Gazetem.net'teki yazımda şu soruyu sormuştum: "böyle bir yaşamı uzun süre sürdürmek mümkün müdür?" Bence bir Allah'ın kulu çıkıp da bu soruya: "evet, mümkündür" diyemez. Ya ne der? Şunu: "insan bir gün durulur; ev-barksahibi olur; çoluk-çocuğa karışır.." Peki insan niçin durulur? Çünkü hayat böyle bir şeydir. Hayat, bağlılıklar üzerine kurulur, özgürlükler üzerine değil. Hayat, bir anlamda sorumluluklardan ibarettir. Özgür kız gibi bir yaşam, bu dünyada mümkün değildir; belki öte dünyada olur! İşte bu nedenle de, "özgürlük bir ütopyadır" diyorum. Tabii bu benim akıl yoluyla ulaştığım bir sonuç. Bunu vahiy zaten söylüyor. Kur'an'da 'ibadet' kelimesinin kullanımlarına vakıf olanlar iyi bilirler; bütün bir 'din' yapısını, bu kelime üzerine oturtmak mümkündür. Peki eğer bazılarının iddia ettiği gibi İslam bir "özgürlük manifestosu" olsa, Kur'an, niçin 'hurr' kelimesini topu topu 7 veya 8 yerde kullanıyor ve bu kullanımlar da çoğunlukla 'köle hukuku' çerçevesi ile sınırlı? Çünkü Kur'an, bırakın bugünkü manası ve kullanımı itibarıyla 'özgürlük' kelimesinin anlam içeriğini onaylayacak bir mesaj vermeyi, tam tersi bir mesajı veriyor ve insanların 'kul' olduklarını ve kulluklarının gereğini yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyor. Bu konuyu bir çok yerde farklı açılımlarla işlemeye çalıştım ve bunlardan biri de Nida Dergisi'ndeki "Hangi köleliği tercih etmeli?" başlıklı yazımdır. Bu başlığı özellikle attım ki, bu noktaya dikkatleri çekebileyim. Nitekim dergi okurlarından birisi bu başlığa itiraz etti ve dergi yönetimi de karşılıklı olarak görüşlerimizi okuyucuların mektupları bölümünde yayınladı. Bu yazıyı, İslami Düşünce Platformu'na da iliştirdim ki, meseleyi bir de bu yönüyle görebilesiniz. Ama içerik aynıdır. Yani içerik, yukarıda izah etmeye çalıştığım şeyle ilgilidir. İnsan hayatı, "doğru olduğuna inanılan" şeylere bağlılıkla tanımlanır ki bunun adı 'iman'dır ya da 'din'dir. Evet, insanlar "yanlışlığından emin oldukları şeylerden kaçınırlar" da. Yani mesela despotun zulmünden, esirlikten, kötü arkadaştan vs. Ancak bunlar 'belirleyici' değildir. Belirleyici olan, bu kaçıştan sonra "nereye gidileceğidir." Ayet demiyor mu: "fe eyne tezhebun?" Yani "nereye gidiyorsunuz?" Gidecek yeri olmayan biri olabilir mi? Evet, herkes bir yerlere gider. İşte kişinin imanı ve dini, gidilecek o yeri sembolize eden şeydir. Bu kavramlar arasındaki bu bağıntıyı artık anlayalım değerli kardeşlerim!

Değerli kardeşim Ozanca! Arkadaşlarınla birlikte yazdığınız yazıda "Ben Özgür Esirim" diyorsunuz. Evet, kastınızı anlıyorum ama bu kasdı, bu şekilde formüle etmek bence isabetli değildir. Çünkü bu ifade kendi içinde çelişkilidir. Ya özgür olunur, ya esir. Siz, bu ifade ile, modern dünyada sizi tutsak eden bir çok şeyden kurtulup özgür olmayı istediğinizi söylüyorsunuz ve ben meramınızı anlıyorum. Ancak terminoloji hassasiyetini küçümsememeliyiz. Ben buna 'orjinal dile vukufiyet' diyorum. Bunu kesb etmedikçe, kasd ettiğimiz manaların muhatabımız tarafından doğru anlaşılmasının önüne bizzat kendimiz geçmiş oluruz. Doğru mana nasıl ifade edilir, onu önceki maillerimde sahabi Rebi ibni Amir'in dilinden aktarmıştım. Burada bir kez daha hatırlatayım: bizler müslümanlar olarak "özgür olmak" için mücadele vermeyiz, bizler "kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için" mücadele veririz. İşte bizler bu dili konuşmalıyız. Öteki diller bize ait değildir; ayrıca maksadımızı ifadeden de uzaktır.

Demişsiniz ki: "elbette ki sorumsuz bir özgürlükten bahsedilemez." İşte mesele zaten burada ya. Madem sorumluluk var, özgürlük ne ola ki? Veyahut eğer 'özgürlüğün sınırı' varsa, bu da tam da benim söylediğim şey ya. Sorum şu: bu sınırı ne veya kim belirliyor? Bu sınırı bir belirleyenin olması lazım değil mi? Eğer cevabınız 'evet'se, işte benim söylediğim şeye gelmişsiniz demektir. Evet, ben diyorum ki, her insan 'dinli'dir; yani her insanın bir 'dini' vardır; ona bağlıdır; onun doğrularına inanır ve ona göre de yaşar. Bu dinin de 'sınırları' vardır. İşte bu sınırlar, özgürlüğü de, eşitliği de, insan haklarını da vs. belirler. Aynı şekilde Allah'ın sınırları da (yani hududullah) vardır ve kişinin yapıp yapmayacağı şeyleri belirleyen de yine bu sınırlardır. Sınırsız ülke olmaz, sınırsız din olmaz! Sınır varsa, o zaman 'özgürlük' nicedir?!

Dolayısıyla, son cümlelerinizde ifade ettiğiniz:

Özgürlük; “O’NUNLADIR”

Özgürlük; “O’NADIR.”

Özgürlük; “O” dur. ifadeleri bence yanlıştır. Hele son cümle tümden yanlıştır. Allah, 'özgürlük' ile eş tutulamaz. Allah'ın isimleri bellidir ve bunlar arasında 'Hurr' gibi bir isim yoktur. O nedenle bu ismi kullanmak doğru değildir. O özgür olmadığı gibi, kulları da özgür değildir. Kul, zaten özgür olamaz. Belki insanlar birbirlerine karşı 'göreli' serbest hareket alanlarında yaşayabilirler ama Allah'a karşı kimsenin 'özgür' vs. olması mümkün değildir. İnsan istese de istemese de Allah'ın kuludur. Nasıl olmasın ki, Allah onun suyunu, havasını vermese, oracıkta ölüverir...

Son olarak şunları söylemek isterim: bu konuyu sadece 'özgürlük' kavramı ile sınırlamamak da gerekiyor. Dedim ya, bu konu aslında 'orjinal dile vukufiyet' ile bağlantılıdır. Bu dilin de bir çok kavramı vardır. Bu tahlil çabasını, özgürlük ile birlikte, eşitlik, insan hakları, demokrasi, ilerleme, ulus, vatandaş, işçi, birey, rasyonalizm, sekülarizm, hümanizm gibi modernitenin başka önemli kavramları için de yapmak gerekir. Hakeza bundan önce, aynı çabayı İslam'ın önemli kavramları için yapmak gerekir. Ve tabii ki bu işin 'mukayeseli' bir şekilde yapılması gerekir. İşte o zaman 'düşüncenin okullaşması' noktasında somut bir gelişme kaydetmiş oluruz...
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: serender - 14 Mayıs 2009, 05:10:41 ÖS 17
Kürşat abi kocaman büyük hoş geldiniz. sizi burada görmek çok güzel.. (itiraf edeyim yazılarınızı okudum ama  sizi kitapla görmek daha güzel:))

gerçekten değer verdiğim bir isim olduğu için itiraz etmeden düşünmeliyim dediydim okudum ve düşündüm ...

abi benim daha önce bu sited e"türklük" kavramı üzeirnde tartışmalarım olmuştu. ismet özele katılıyorum. onun gerekçeleri farklı benimkiler daha farklı. iki kere üst üste sizin yorumunuzu bana özelden link attıkları için buraya yazmak durumundayım ..

ismaille ishak kavga ederken ibrahim gelip heyyt dediydi elbette bana teslim olmak düşer:)

şimdi ben çocukluktan bu yana islami yayınları takip etmeye çalışırım. çocuklukta kürt sorunu işleyen çok çok yayın okuduk malum. ve haliyle empati ile beraber bi ülfet gelişti. ama daha sonra bu ülfeti kürtçülüğe dönüştürdüklerinde aldatılmış hissine kapıldım. ve yeni bir türklük tanımı tutamağım oldu. öyle ya ben inancım adına ezilmiş bir milletten yana olurken beri tarafta türküm diyenlere (türkcülük yapanlara) neredeyse kafir muamelesi yapıyorduk ki:? baktım etki-tepkiyi doğurdu onların yaptığında kafirlikle (abarttım evet) suçladığımız şeyi berikiler yaptı. e haliyle madem öyle işte böyle dedim..

baştada dediğim gibi ismaille ishak kavga ederken ibrahim gelip dur demiş. ne diyebilirm ki:)?

teşekkür ederim Allah razı olsun
Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 15 Mayıs 2009, 09:31:25 ÖÖ 09
Değerli Serender kardeşim,

Öncelikle benden bir o kadar kocaman hoşbulduk.

Benim yorumumu size özelden link atanlar da bir iş olmasın:)) Seni de kavgaya sokmak mı istiyorlar yoksa?! Şaka tabii ki. İsmet Özel'e katıldığını söylemişsin, ama senin görüşünü bu bir cümlecik ifadeden çıkarmam zor haliyle. Tam olarak nesine katılıyorsun İsmet Özel'in? Yani "müslüman=Türktür" tezine mi? Eğer öyleyse, o zaman senin de 'itiraf' ettiğin gibi, bu bir 'tepkisel' onaylama olmuş olur ki, bunlardan uzak durmamız hepimiz için elzemdir.

İsmail ile İshak'ı kavga ederken gören İbrahim kim Serender kardeş:) O bensem, önce kavgayı bir göreyim derim:) Kim kroşe atıyor, kim aparkat? Dii mi yani:)

Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: ozanca - 17 Mayıs 2009, 11:34:13 ÖS 23
Sevgili Kürşat abi ...
Kusura bakmayın parçalı bulutlu bir sohbet geciriyoruz ..
Gerek özel hayatın yogunlugu gerekse yazılarınızı sindirme zorlugu sebebiyle böyle bir durum hasıl oluyor ..
Umarım yeteri kadar sabırlısınızdır ...
Ve umarım bizim bu gevşekligimizi anlayışla karşılarsınız ...
Ben hala özgürlük kavramında takılı kaldım sanırım ...
Aklımdaki pek çok kavrama önayak olacak gibi o yüzden uzatyorum ...
Tam olarak anlama gayreti içindeyim ...

"İbadet, İslami terminolojide merkezi öneme sahip kavramlardandır ve "özgürlük" de bu kavramın tam zıddı anlam içeriklerine sahip bir başka kavramdır " demişsiniz kitabınızda ...
" ... Halbuki aynı insan "artık özgürüm " dedigi 20. yyda , tutsaklıkların en koyusuna düçar oldu "
Ve sanırım anlam olarak da özgürün karşıtı tutsak olsa gerek ...
Buradan varamadıgım sonuç ise ...
İbadet eden bir kulun, bir tutsaktan farkı nedir ?
Özgürlük kavramından hareket edersek , kulluk ve tutsaklık aynı anlama çıkıyor gibi geliyor bana ...

Ve modern insanın özgürlük arayışının aslında Tanrıdan uzaklaşıp,  başka mabudların kucagına düşüp gene başka mabudlara ibadet ettigini söylüyorsunuz ...
Ve modern insan bu halini "özgürlük " olarak tanımlıyor ..
Dinsiz insanın olamayacagını, her insanın bir şekilde ibadet ettigini , modern insanın ise bu hevasına yaptıgı ibadeti özgürlük olarak tanımladıgını ifade ediyorsunuz ..
Musluman bireyin ise , "Kul edinme hakkına sahip tek varlık olan Allah'a" - ki tanımlama gerçekten çok güzel olmuş - ibadet etmesinin özgürlük olarak tanımlanmasını batıl görmüşsünüz ..
Buradanda çıkarttıgım anlam ..
İnsanın bir şekilde Tanrı edinme ihtiyacı oldugunu , ve Tanrısına ibadet edebildigi ölçüde kendisini sorumluluk veya dürtülerinden arındıgını ve bunun adınada "özgürlük" dedigini anlıyorum ..
Peki bu anlamda Allah'a ibadet edebildigi ölçüde heva ve heveslerinden kurtulan, tüm dünya baglarını kopartabilen , yanlızca O'na yaslanıp O'ndan isteyen , muhtaciyetini sadece O'na baglayan musluman bireyin ulaştıgı noktaya ulaşabilen - ulaşılabilirmi ? - inkarcı bir insanın içinde bulundugu durumu "özgürlük " harici hangi kavram ile ifade ederiz ...
Ve müslüman bireyin iradesini kullanmasındaki tüm dünyevi engllerin kaldırılmasını özgürleştirme harici hangi kavram ile ifade edebiliriz ...

Umarım derdimi anlatabildim ..
Çunku bu kavramı gercekten sindirmek istiyorum ..

Selamlar ...


Başlık: Ynt: Müslümanlar ! "Fe Eyne Tezhebun?" (nereye gidiyorsunuz?!)
Gönderen: mkatalar - 18 Mayıs 2009, 10:32:08 ÖÖ 10
Değerli kardeşim Ozanca,

Bu kavramı gerçekten 'sindirmek' lazım ve bilesin ki bu kavram midenin öyle kolayca sindirebileceği bir kavram da değildir:) Şaka bir yana, kavram önemlidir ve ben de zaten bu önemin altını çizmeye, Müslümanların dikkatini bu yöne çekmeye çalışıyorum.

Özgür ve tutsak/köle/bağlı vs. kelimeleri tabii ki zıt anlamlıdır; ancak burada 'kullanım' açısından 'uygun' kelimeyi seçmeye dikkat etmemiz lazım. Tıpkı 'siyah' ve 'kara' kelimelerini kullanırken dikkat ettiğimiz gibi, ya da 'baş' ve 'kafa' kelimelerini kullanırken dikkat ettiğimiz gibi. Kara talih ifadesinde, niçin kara diyoruz da 'siyah talih' demiyoruz; ya da "kafam almıyor" derken niçin kafa kelimesini kullanıyoruz da "başım almıyor" demiyoruz. Demiyoruz, çünkü 'kullanım' öyledir. Biz de bu 'toplumsal mutabakat'a uyuyoruz ve kelimeleri kullanırken böyle bir tercihte bulunuyoruz. Belki çoğumuz bunun farkında değiliz ama bunu yapıyoruz. Ancak bu başka bir şeydir; bu kelimelerin 'kök-anlamları'nda yatan eylemin ortak keşisenlerinin olması ayrı bir şeydir. Mesela tutsak, köle ve bağlı üç ayrı kelime olmasına rağmen hepsinde ortak mana, "başkasının iradesine teslim olmak"tır. Yani bu üç kişi de bir başka varlığın, şeyin ya da insanın emrine bağlıdır. Bu varlık Allah da olabilir, Şeytan da, insan da. Bu varlık Allah olduğunda biz ne diyoruz "Allah'ın kuluyuz" diyoruz, bu varlık insan olduğunda "filanın kölesidir" diyoruz. Bu, kullanımdan kaynaklanan bir farklılıktır ve dilin böyle incelikleri vardır. Benim altını çizmeye çalıştığım şey ise, bu kelimelerin ortak yönleridir. Naçizane, Kur'an kelimelerin özünde yer alan 'fiiller'i doğru tespit edebilirsek, Kur'an tefsiri açısından da yeni bir alan açılmış olacaktır diye de ümit ediyorum. "İbadet eden kulun bir tutsaktan farkı nedir?" soruna cevabım ise, belki biraz ajite edici olacak ama "bir farkı yoktur" şeklinde veriyorum. Nedenini de bu siteye iliştirdiğim "Hangi Köleliği Tercih Etmeli?" başlıklı yazımda açıklamaya çalıştım. Burada 'kullanım'a fazla dikkat etmeden, anlamı öne alan bir yaklaşım sergilemeye ve kendim için de başkaları için de "ben Allah'ın kuluyum" ifadesini "Ben Allah'ın kölesiyim" şeklinde kullanabileceğimizi anlatmaya çalıştım. Gerçi bu konu epey gürültü çıkardı ama benim kastım belliydi. Bana göre kök-anlam yöntemine göre "ben Allah'ın kölesiyim" ifadesi kullanılabilir. Çünkü Kur'an "abd" kelimesini kullanıyor ve bizim yukarıda bahsettiğimiz 'kullanım farkları' Kur'an'da yoktur. Hatta bir ayette, Firavun'un kavmi, İsrailoğulları'nı "kendimize kul yaptık" diyorlar ki, bu ayetin çevirileri hep 'köle yaptık' şeklinde verilmektedir. Halbuki orjinal metindeki ifade 'a-be-de' kökünden türemiştir. Bu konuyu 'küffar'ın niçin 'çiftçi' manasında kullanıldığını işlerken de izah etmeye çalışmıştım. Bendeniz yöntemi her yerde aynı şekilde uygulamaya çalışıyorum. Yani çifte standart uygulamadan. Zaten yöntem böyle bir şeydir. Her yerde aynı şekilde uygulanırsa, yöntem yöntem olur. Aksi tartirde keyfi bir yorumlama çabası olur. Ben de bir 'yöntem' bulmaya ve onu uygulamaya çalışıyorum. Ne derece başarı oluyor o da tabii ki zamanla genel okur kitlesinin değerlendirmeleriyle ortaya çıkacaktır.

Diyorsun  ki: "Allah'a ibadet edebildigi ölçüde heva ve heveslerinden kurtulan, tüm dünya baglarını kopartabilen, yanlızca O'na yaslanıp O'ndan isteyen, muhtaciyetini sadece O'na baglayan musluman bireyin ulaştıgı noktaya ulaşabilen - ulaşılabilirmi?" Şimdi bu konuda şöyle bir şey söyleyebilirim: dinsiz insan olmaz. O halde, her insan bir yüce varlığa/yücelttiği şeye bağlıdır. Bağlılığın sevgi, perestij etme, yüceltme gibi unsurları varsa, bu artık tapınma derecesinde bir bağlılığı ifade eder ki bu da ibadet/kulluktur. İnsan doğasında, kendisini (hevasını) veya bir başka varlığı yüceltme eğilimi vardır. Bu eğilimin kişinin eylemlerini yönlendirdiği yerde ibadet/kulluk ilişkileri ortaya çıkar. Bu ilişkilerin toplamına da biz 'din' (yani yaşam tarzı) diyoruz. Yaşam tarzı olmayan insan olmaz. Yani dini olmayan insan olmaz. Velek ki bu kişi ateist vs. olsun. Ateistler de yeknesak bir grup değildir; kimi hevasını din edinir; kimisi varoluşçu felsefeyi, kimisi de bir başka düşünceyi. Böyle olmasa, o kişi hayatını devam ettiremez. Tabii ki hayata her bakımdan küsmüş kişiler de vardır; ama bu konu biraz psikoloji ilminin sahasına girer ki, bu alan bu tartışma çerçevesinde bizim konumuz dışıdır. Dolayısıyla, "inkarcı bir insanın durumunu özgürlük harici hangi kavramla ifade edebiliriz?" sorunun cevabı şu olur: "o da bir başka dine bağlıdır." "Müslüman bireyin iradesini kullanmasındaki tüm dünyevi engellerin kaldırılmasını özgürleştirme harici hangi kavramla kullanabiliriz?" sorunun cevabı ise yine 'ibadet' kelimesinde gizlidir. Kur'an, müslümanların eylemlerini övdüğü ayetlerde "kullarım" ifadesini kullanır; demek ki, kullanılması gereken kelimes budur. Sahabe Rebi ibni Amir örneğini verirken bunu ifade etmeye çalışmıştım. Bu sahabi, Sasani coğrafyasına gelen müslümanlara 'amaçlarını' sorduğunda, bu sahabi tek bir kelimenin farklı varyasyonlarıyla kurduğu cümlede, senin sorunun cevabını da veriyor aslında. O cümle şuydu: "kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah'a kul etmek için." İşte bizim kullanacağım kelime bu cümlede içkin zaten. Özgürlük kelimesini modernistler boşuna kullanmıyor. Onlar da bizim kastettiimiz manaların tam tersini kast etmek üzere özgür olmayı yüceltiyorlar. Biz de diyoruz ki, bu zaten bizim asla uzlaşamaz iki dünya görüşüne sahip olduğumuz kanıtlıyor. O nedenle de bendeniz "ibadet versus özgürlük" formülünü kullanıyor ve bu kalıbın yerleşmesi için çalışıyorum. Bu konuda bizim camiamızda yavaş yavaş bir bilinçlenme de gerçekleşiyor. Ali Bulaç'ın son  'birey' yazısını olumlu bir işaret olarak aldığımı daha önce söylemiştim, ama 'özgürlük' konusunda aynı yaklaşımı sergileyemedi henüz. Ama onu da ilerde görür müyüz bilemiyorum; çünkü özgürlük kavramı biraz netamelidir!