İslami Düşünce Platformu

PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) => Peygamber Efendimiz S.A.V => Şehidler => Konuyu başlatan: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 07:20:15 ÖS 19

Başlık: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 07:20:15 ÖS 19

(http://www.iktibasdergisi.com/wp-content/uploads/2014/04/zte_en_nebhani.jpg)


TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)

 1 Kasım 2013
   
Türkiye’de çok fazla tanınmamasına rağmen Nebhani, hayatı boyunca daima İslami mücadelenin içinde olmuş bir mütefekkir ve dava adamıdır. Nebhani’yi yakinen tanımak isteyenler, daha önce üyesi bulunduğu İhvanı Müslümin Teşkilatı/Müslüman Kardeşler Örgütü’nün birçok boyutuyla ilerisinde bir Nebhani portresiyle karşılaşacaklarını söylememiz yanlış olmaz. Nitekim İhvan’dan “cemaat” boyutunun baskın olduğu ve “siyasi parti” niteliğine sahip olmadığı gerekçesiyle 1952 yılında ayrılarak Hizbut Tahrir’i kurar ve Nebhani liderliğindeki bu partinin iki temel hedefi vardır: Birincisi, İslam devleti kurmak, ikincisi ise Filistin’in özgürlüğüne kavuşması için çalışmak…

Nebhani’ye göre planlı ve programlı çalışmalarla İslam devletinin yeniden oluşumunu sağlayacak ve İslam devrimi’nin gerçekleşmesine öncülük edecek İslami bir partiye ihtiyaç vardır. Yine onun bakış açısına göre, İslami bir devlet olmaksızın İslami bir düzenin kurulabilmesi imkânsızdır ve Müslümanların İslam anlayışının İslam devleti aracılığıyla yeniden inşası gerekmektedir. İslam’ı bütüncül olarak algılayan Nebhani, tüm boyutlarıyla İslam’ın hayata hâkim olması bu dinin niteliğinin bir gereğidir, düşüncesindedir. Bu nedenle İslam’ın bir yaşam biçimi olduğuna sık sık vurgu yapar. Ona göre, İslam devleti’nin kurulmasının önündeki en büyük engel, Müslüman toplumlara Batı düşüncesinin egemen olması, İslam ile siyasetin ayrı tutulmasıdır. Bu konuda, yani İslam ile devlet/siyaset arasındaki her türlü bağlantıyı inkar eden Ali Adurrazık’ın 1925 yılında yazdığı, “İslam ve Yönetim İlkeleri” adlı kitabındaki görüşlerin ne kadar tahrip edici olduğunu, bu tür anlayışların Müslümanların yaşadığı coğrafyada yaygınlaşmasının emperyalizmin önünü açtığına dikkat çeker.

Nebhani, sahih bir dünya görüşü ve sağlam bir metodolojiyi çok önemsemektedir. İslami hareketin yönünü tayin ederken doğru bir ideoloji eksenine oturtulmuş bir İslam partisinde doğru bir yöntemin ne kadar önem taşıdığına vurgu yapar ve siyasi süreçte başarı elde etmek için her konuda en güzel örnek olan “Peygamberin Sünneti”nin esas alınmasının önemine dikkat çeker.

Kur’an ve sünnet çizgisini öne çıkaran Nebhani’de özellikle sünnete bakışta bazı müphemliklerin, sünnet ile hadis kavramları arasındaki farkın net bir şekilde belirginleşmediğini ifade etmek mümkündür. Bu nedenle diğer bazı konulardaki farklılığına rağmen hadis usulü konusunda, zaman zaman geleneksel çizgiye yakın bir anlayışın Nebhani’de de mevcut olduğu eleştirisi yapılmaktadır.

Fikir/düşünce konusu Nebhani’nin üzerinde ciddiyetle ve önemle durduğu konulardan biridir. “Aydın düşünce”nin hayatın ekseni olduğuna, insanlığın yükselmesi ve alçalmasında toplumları sürükleyen fikirlerin niteliğinin belirleyici olduğuna inanır. İslami harekette toplumun dönüştürülmesini esas alan yapılarda, yöntemin gereği; kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme aşamalarına dikkat çeken Nebhani, özellikle İslami partinin toplumun bilinçlendirilmesindeki önemine vurgu yapar. Ancak Parti nin kaçınması gereken önemli bir tehlikeye de dikkat çeker. Bu tehlikenin geniş kitleleri elde etme amacıyla fikirlerin değiştirilmesi ve ilkelerden vazgeçilmesi olduğuna işaret eden Nabhani, partinin ideolojik netliğinin mutlaka korunması gerektiğine inanır. Bu sağlanamazsa partinin amacına ulaşmasını mümkün görmez; sisteme eklemlenebileceğine inanır. Nebhani bu ilkesel yaklaşımına rağmen dönemsel şartların etkisiyle, (tanımlama için kullandığımız kavram amacımızı tam ifade etmese de) ihtilalci bir yaklaşıma yöneldiği, 1960’lı yıllarda bu yönde bir tecrübe yaşadığı bilinmektedir. Böyle bir yola başvurmasında onun devlete yüklediği stratejik anlamında etkili olabileceğini söylemek hiçte yanlış olmaz.
Takiyyuddin Nebhani, halifeliğin kaldırılmasına kadar Müslümanların İslam’ı uyguladıklarını kabul eder ve halifeliğin ya da içtihatla belirlenecek benzeri bir yapının önemine işaret eder.

Nebhani, Müslümanların gerilemelerinin sebeplerinden birinin ulemanın namaz, oruç, evlilik-boşanma vb. konulara yoğunlaşarak cihad, adalet, halifelik, zekât gibi konulardaki duyarsızlıkları olduğu düşüncesindedir. Bir diğer sebebinde Arapçanın ihmal edilmesi olduğuna inanan Nebhani, Arapçanın iyi bilinmemesi nedeniyle İslam’ın yanlış anlaşıldığı iddiasındadır. Nebhani’ye göre Müslümanların mücadelelerindeki başarısızlıklarının ana nedenlerinden biri de İslami hareketlerde, İslami fikir ile İslami metod arasındaki bağlantının kurulamamasıdır. Düşünsel netliğin ve ilkesel hususların terk edilmesi; cami yapıp bireyin ahlakını koruyan kısmı tatminlerle İslam devletini yeniden kurması gereken Müslümanların asıl hedeften uzaklaşacakları düşüncesindedir. Örgütün asıl amacıyla paralel yürütülmediği takdirde bireyin ve toplumun ahlakını arındırma çabaların, kısmi çözümlerin başarısızliğa mahkum olduğu kanaatindedir Nebhani.

Hatalarıyla sevaplarıyla önemli bir mütefekkir ve dava adamı olan Nebhani’nin birçok önemli eserleri vardır. Onlardan bazıları: Düşünme, Mevhumlar, Hizbi Kitleleşme, İslami Devlet, İslam Nizamı, Anayasa vb.’dir.

Ayrıca, Nebhani’nin ölümünden sonra Hizbut Tahrir, gelişen şartlara paralel olarak dünyayı ve bölgeyi okuyamamış, yöneticileri kendilerini yenilemedikleri/geliştiremedikleri için bazı hususlara takılıp kalmışlar, İran Devrimi başta olmak üzere gelişmeleri doğru yorumlamaktan uzak bir görüntü vermişlerdir.


KAYNAK
http://www.iktibasdergisi.com/takiyyuddin-en-nebhani-1909-1977/ (http://www.iktibasdergisi.com/takiyyuddin-en-nebhani-1909-1977/)


Başlık: İBNİ TEYMİYYE (H.661-728/ M. 1263-1328)
Gönderen: maxpayna - 05 Haziran 2014, 10:41:27 ÖS 22

(http://www.iktibasdergisi.com/wp-content/uploads/2014/04/zte_ibni_teymiyye.jpg)

İBNİ TEYMİYYE (H.661-728/ M. 1263-1328)

  1 Ekim 2013

İbni Teymiyye’nin yaşadığı dönem, birçok boyutuyla düşünsel kaosun devam ettiği, Moğol istilasının tüm olumsuzluklarının yaşandığı kritik bir dönemdir. Müslümanların tarihinde mezhep taasubunun kendini güçlü bir şekilde his ettirdiği, tasavvufun felsefi arka planıyla “olgunluk” dönemini yaşadığı ve etkinliğinin arttığı ve siyasal iktidarın düşünsel ve ilmi tartışmalarda tüm gücüyle taraf olmayı sürdürdüğü bir dönem…

Böyle bir vasatta İbni Teymiyye, mücadeleci kişiliği, dirayeti ve doğru bildiği çizgideki sebatı ile öne çıkmış aykırı bir âlimdir. Taklitçiliğin, şerhçiliğin yaygın olduğu bir ortamda İbni Teymiyye, herhangi bir şahsa/otoriteye bağlı olarak çalışmalarını yürütmek yerine kendi usulüne uygun delillerin peşine düşerek araştırmayı doğru görmüş ve özellikle hadis konusundaki dirayetiyle öne çıkmıştır. Bu özgün kişiliği nedeniyle o, dini ihya etmek ve dine karıştırılan hurafeleri temizleme mücadelesini sürdürürken sadece çağdaşlarınca değil, daha sonrada hep tartışılan bir isim olmuştur.

İbni Teymiyye, ümmetin sorunlarının ancak mazide Müslümanları yücelten esaslardan hareket ile çözüleceğine inanmış ve mücadelesini bu çizgide yürütmüştür. Üslubu, münakaşalarda kullandığı hiddetli ve öfkeli dili ve rakiplerine karşı çok şiddetli davranması nedeniyle kendisine karşı özellikle mezhepçiler ve tasavvufçuların düşmanlıkları çetin olmuştur. Aynı zamanda o selefe uyan, taklitten uzak ve kendine has yaklaşımını sağlam delillerle desteklediği görüşleri dolayısıyla haksız bir şekilde küfür ve dinsizlikle suçlanmış ve çoğu zaman iktidar sahiplerinin zulmüne maruz kalmıştır.
Selefi denildiğinde, ilk nesil Müslümanların (Sahabe, tabiin ve ondan sonraki neslin…) anlayışını esas alanlar anlamında kullanılmaktadır. Ancak gerek klasik selefiler ve gerekse de bazı konularda onlarla aynı çizgiye yerleştirilenlerin İslam anlayışları değişik boyutlarıyla dikkatle irdelenmeli, doğrusu ve yanlışıyla anlaşılmaya çalışılmalıdır. Selefi geleneğin, ehli hadis, Ashabül hadis olarak anlaşılması, bu çizginin “itikadi” konudaki farklılığına karşın hadisçi ekolün bir versiyonu olması; kati nakilci tavrıyla öne çıkması, kıyas metoduna şiddetle karşı olması vb. boyutlarıyla doğru okunmalıdır. Hanbeli ekolünün imamı Ahmed bin hanbel ile ilk dönemini, Harranlı İbni Teymiyye ile ikinci dönemini yaşadığı söylenen Selefi geleneğin üçüncü kuşağın öncüsü olarak ise Muhammed bin Abdulvahap kabul edilmektedir. Ancak akla, ilme ve teknik gelişmelere bakışları ve hadis anlayışlarıyla “Yeni Selefiye”nin iyi anlaşılması büyük öneme sahiptir. Ayrıca, İbni Teymiyye’nin Selefi çizgisindeki yerini doğru tespit ederek bu kavramın değişik yorumlara açık olduğu gerçekliği ıskalanmamalıdır. Selefiler, günümüzde, itikada İbni Teymiyye’yi orotite olarak görmekteler. Fıkıhta mezhep taklidini kabul etmemelerine karşın mezhep âlimlerinin görüşlerine uymayı tercih ederler. Kur’an ve Sünneti itikada esas aldıklarını iddia eden selefilerin Kur’an, Sünnet, ashap ve tabiin kavramlarına yükledikleri anlamları doğru anlamak, bu konuda titiz davranmak gerekmektedir.

“Allah’ın kullarından hiç kimseden, isterse bu alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber olsun medet umulmayacağını…” ifade eden İbni Teymiyye’nin bu çok net Kur’ani anlayışına cevap veremeyen tasavvufcular, zamanın iktidarını da yanına alarak onu susturmaya çalışmışlardır ki İbni Teymiyye, bidat ve hurafeyle mücadele sürecinde dönemin etkin çizgisi tasavvufun; Vahdet-i Vücut felsefesi, “teklifin kalkması” (belirli bir düzeye ulaştıktan sonra) ve göz boyacılık/hokkabazlık boyutlarını özellikle çok sert bir şekilde eleştirmiştir. Tasavvuf meşrep bir yazarın ilginç ve İslam algısı açısından manidar ifadesiyle tasavvufun “asrısaadeti” olarak kabul edilen bu dönemde tasavvufu bir hatalar zinciri olarak eleştirmiştir. Her ne kadar İbni Teymiyye, adeta “Tasavvuf Ayrı Bir Din” hâline getirilmiştir demese de tasavvuf ehliyle, özellikle Muhyiddin el Arabi ile çok açık bir mücadeleye girme gereği duymuştur. Bu nedenledir ki sufilerin “mutedili” ve radikali ona karşı cephe almışlar, adeta savaş açmışlardır.

Hadis ekolüyle ortak paydaları çok olan İbni Teymiyye, siyasi konumlarda hadis ehlini çok aşan görüşler ortaya koymuş, hatta siyasi bakış açısıyla çağının çok ilerisinde bir duruşa sahip olmuş bir âlimdir. Öyle ki dönemindeki âlimlerin büyük bir çoğunluğu iktidardakiler değiştiğinde yenileri adına hutbeler okumakta ve onlara yakın durmakta bir beis görmemekteydiler. Zaten âlimlerden beklenen de siyasete karışmamaları ve kim iktidarda ise onun meşruiyetini tanımlarıydı. Oysa İbni Teymiyye, bir taraftan gerektiğinde kılıç kuşanıp cephelerde savaşırken, yeri geldiğinde de iktidar sahiplerine sözü esirgememiştir. Nitekim bu dik duruşu, radikal olarak nitelendirilen görüşleri nedeniyle Memluklu Sultanlarının çoğuyla sık sık karşı karşıya gelmiş ve Şam hapishanesinde hayata gözlerini yummuştur.
İbni Teymiyye, geleneği merkeze koyan, bozulma ve düzelmenin hükümdar üzerinden olacağını kabul eden ve daha çok “idare sanatı”yla ilgilenen siyaset anlayışından farklı bir siyaset teorisini savunmuştur. Siyasetin temel konusunun adalet olduğuna inanan İbni Teymiyye siyasette hükümdarı değil ümmeti merkeze koyar. Ona göre toplumsal bozulma bizzat toplumun içinden çürümesiyle ortaya çıkar. Her ne kadar bunda idarecilerin sorumluluğu fazla olsa da çürümenin engellenmesi, hükümdarın dirayeti ve iyi niyetiyle değil, ancak siyasal bir proje ile mümkün olacağına inanır. Bu da ancak Şeriatin doğru anlaşılması ve uygulanmasıyla mümkün olur.

İbni Teymiyye, müteşabih konularda yorum yapmayarak Kur’an’daki ifadeyi esas almaktadır. Bu nedenle de malum konularda kendisine atfedilen bazı tartışmalı görüşleri gündeme taşınmaktadır. Sahabilere büyük önem veren bir alim olmasına rağmen onlarında bazı konular yanlış görüşleri olduğunu söylediği için de sapık ilan edilmiştir. Bu zihniyete göre bırakın sahabeyi müctehid olan büyük imamların dahi tenkid edilmesi doğru değildir; en azından herkesin haddi değildir.

Görüldüğü üzere onu şahsiyeti, ilmi ve düşünceleriyle bayraklaştıranlar olduğu gibi “tecsim”e saplanmakla, hatta zındıklıkla itham edenlerde olmuştur. Oysa bu iki görüşe de itibar edilmemeli; doğrusuyla yanlışıyla dönemin çok önemli bir alimi İbni Teymiyye’yi anlamaya çalışarak doğru bir değerlendirme kaygısı taşınmalıdır. Müslüman’a yakışanda, hiç şüphesiz budur.

KAYNAK
http://www.iktibasdergisi.com/ibni-teymiyye-h-661-728-m-1263-1328/ (http://www.iktibasdergisi.com/ibni-teymiyye-h-661-728-m-1263-1328/)


Başlık: EBU’L A’LA EL-MEVDUDİ (1903-1979)
Gönderen: maxpayna - 13 Haziran 2014, 10:18:45 ÖS 22


EBU’L A’LA EL-MEVDUDİ (1903-1979)

(http://www.iktibasdergisi.com/wp-content/uploads/2014/04/zte_mevdudi.jpg)

 1 Eylül 2013   

Mevdudi, 20. y.y.’ın önemli Müslüman düşünürlerinden biridir. İslami uyanış çizgisine ciddi katkılarının yanı sıra değişik kesimlerce tartışılan düşünsel boyutları da olan şahsiyetlerdendir. Her şeye rağmen O’nun eserlerinin etkisi sadece Hindistan-Pakistan coğrafyasıyla sınırlı kalmamış, tüm dünya da ses getirerek birçok Müslüman’ın yararlandığı kaynaklar olmuştur.

Mevdudi’nin yaşadığı dönem Müslümanlar açısından çok zor bir zaman dilimidir. Hayatı boyunca Batı emperyalizmine, özellikle Batı’nın kültür emperyalizmine karşı mücadele vermiş olan Mevdudi, mücadele sürecinde “Cemaat-i İslami” çatısı altında İslam düşmanlarıyla işbirliği içindeki düşünce sahipleriyle ve yaşadığı coğrafyada etkin olan “kadiyanilik” diye bilinen Batini anlayışla karşı karşıya gelmiştir. Aynı zamanda Müslümanları diğer önemli konularda da uyaran Mevdudi, siyasi mücadelesiyle de öne çıkmış, takdir edilen siyasi düşüncelerinin yanı sıra eleştirilen yaklaşımları da söz konusu olmuştur. Geleneksel/tarihsel din anlayışı ile birçok boyutuyla ayrışan Mevdudi, Müslümanların sorunlu tarihinden tevarüs eden bir çok hususta eğrisini doğrusundan ayırt etmeyi önemsemiş, ama bazı konularda geleneksel çizgiyle paralel yaklaşımları savunmuştur…

Mevdudi’ye göre İslam bir yaşam biçimidir ve hayatın tümünü düzenler. Müslümanların içine düştükleri zillet ortamının, tarihsel süreç içersinde kur’an dan uzaklaşılmış olmanın bir sonucu olduğunu her vesile ile dile getirir. Namüsait görünen şartlara rağmen bu durumdan biran önce kurtulunması gerektiğine inanır. Lakin bunun için öncelikle İslami referansa sahip bir devletin kurulması gerektiği kanaatindedir. Ne var ki bunun nasıllığı konusunda kafasının net olmadığı eserleri incelendiğinde görülebilir.

Mevdudi, Müslümanların temel sorunlarına cevap arayan biridir. Bunu yaparken özellikle bazı konulardaki netliğiyle, eserlerine yansıttığı bilinçle birçok Müslüman düşünüre yol göstermiştir. Örnek vermek gerekirse “Kur’an’da Dört Terim” adlı eseriyle Seyyid Kutub başta olmak üzere birçok Müslüman öncüyü etkilemiştir. Mevdudi’nin “İslam’da Hayat Nizamı”, “İslam İnkılabı”, “Allah Yolunda Cihad”, “İslam ve Cahiliye”, “İslami Hareketin Ahlaki Esasları”, “Dini İhya ve Tecdid Tarihi’nin Özeti”, “Hicap”, “Hilafet ve Saltanat”, “İslam’da Hükümet”, “Tefhim-ül Kur’an” (tefsir) v.b eserleri vardır. Ve bunlar onu daha yakından tanımak İsteyenler için mutlaka okunması gereken eserlerdir.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Mevdudi, İslami referansa sahip bir devletin gerekliliğine inanmaktadır. Paksitan’ın kurulması yolunda ciddi gayretler sarf etmiştir. O, Müslümanların Hinduların zulmünden kurtulmaları için böyle bir çıkışı gerekli görürken, İngilizlerin bölgede hakimiyetlerini sürdürebilmek için devreye soktukları klasik “parçala yönet” politikası konusunda yeterince basiretli davranmadığı gerekçesiyle ciddi olarak eleştirilmiş hatalı olduğu ileri sürülmüştür. Kurulan devletin ulus-devlet niteliği, kurucu unsurların zihinsel kodları dikkate alındığında Pakistan’ın beklentileri karşılamadığı da çok açıktır. Pakistan Anayasasının İslami esaslara dayanması ve İslami hükümlerin her alanda hakim olması mücadelesi sürecinde malum odaklarca bozgunculukla suçlanarak hapse atılması da (1948) Mevdudi’nin bu konudaki yaklaşımı ve tecrübesinin dikkatle ve ibretle analiz edilmesi, eleştirilmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır.
Mevdudi, modernizmin baskın bir anlayış olarak tüm boyutlarıyla etkili olduğu bir dönem ve vasatta, hakimiyettin Allah’a ait olduğu, temel referasın Kur’an olması gerektiğini haykırmakla birlikte tartışmalı bir çok düşüncesi ve icraatlarıyla gündeme gelmiştir. Öyle ki Mevdudi, bir taraftan Nebevi yöntemden bahseder, Ra’d 11’deki toplumsal değişim kurallarının stratejik önemine inanırken, öte yandan da özel şartlarda da olsa “Cemaat-i İslami Partisi” ile seçimlere girmiş ve bu yolla iktidara ulaşabileceğini düşünmüştür. Her ne kadar bazıları O’nun bu düşüncesi ve uygulamalarının genel fikri yapısıyla uyumlu olduğunu iddia etseler de Mevdudi’nin demokrasi konusundaki yaklaşımı ve demokratik parti çalışmalarının ciddi açmazları için de barındırdığı gerçekliği ortadadır…

Bazı temel meselelerdeki tartışmalı/yanlış görüşlerine, yöntem konusundaki ciddi açmazlarına rağmen Mevdudi, “öze dönüş” çizgisiyle birçok temel konuda paralel düşünen bir şahsiyettir. Bu nedenledir ki gerek gelenekçiler ve gerekse de modernistlerce ağır eleştirilere tabi tutulması hatta ötekileştirilmesi söz konusudur. Oysa Mevdudi’nin hadis anlayışının ciddi bir düzlemde ele alınması ve tartışılması gerekecek kadar geleneksel çizgiye yakın boyutları vardır. Keza Tasavvufun felsefi arka planı ve İslam’ın doğru anlaşılmasını engelleyen boyutlarına rağmen Mevdudi’nin köklü bir eleştirisi olmamasının anlaşılması çok zordur. Mehdi anlayışıyla da Mevdudi, tarihsel din çizgisiyle paralellik arz eder…

Her şeye rağmen Mevdudi, Müslümanlara düşünsel yaklaşımlarıyla ve İslam’ın bütüncül anlaşılmasına verdiği katkılarıyla önemli bir şahsiyettir. Yaşadığı dönemi ve bölgeyi dikkate aldığımızda çağının çok ilerisinde bir alim olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Ancak tüm bunlar onu doğru anlamamıza, hatalarını görmemize ve eleştirmemize engel olmamalıdır.


http://www.iktibasdergisi.com/ebul-ala-el-mevdudi-1903-1979/ (http://www.iktibasdergisi.com/ebul-ala-el-mevdudi-1903-1979/)

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 23 Temmuz 2014, 06:04:45 ÖS 18

Kendi canı yanmayan, başkasının canının yandığını bilemez. Bir de bu cihetten bakalım ve ..!

İbni Teymiye yi tanıyalım..


Vehhabilerin [selefilerin] Şeyh-ül-İslam bilip yolundan gittikleri İbni Teymiye kimdir, forumda sıkça ismi zikredilen bu kişi hakkında alimlerimiz ne demiştir?

Hanbeli fıkıh ve hadis alimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. 1263 senesinde Harran’da doğup, 1328 de Şam ’da kalede hapiste iken vefat etti.

İbni Teymiye, Ehl-i sünnet alimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır.

Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler. İbni Teymiye’nin şaki ve dalalette olduğu Seyf-ül-Cebbar ve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır.

Camiul-ezherdeki hanefi alimlerinden Muhammed Bahitin (Tathir-ül-füad min-denisil itikad) kitabı, (Et-tevessüli bin-Nebi ve bis-Salihin), (Şevahid-ül-hak), (Cevahir-ül-bihar), (Seyf-ül-Cebbar) ve (Tâlim-üs-sübyan) kitapları, İbni Teymiye’nin dalalete düştüğünü vesikalarla ispat etmektedir.

İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema'a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice alimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır.

Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor. (Türkiye’nin Manzarası)

Dal ve mudil olduğu, Savi tefsiri 107. sayfasında da yazılıdır.

İslam alimleri buyuruyor ki:

Allah-u Teala 'nın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir. [İbni Hacer-i Mekki - Fetava-yı hadisiyye]

İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına, büyük alimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır.
 
[Şam, Mısır ve Kudüs’de kadılık yapmış olan şafii fıkıh ve hadis alimlerinden Muhammed] İzzibni Cemaa, onun için, Allah-u Teala 'nın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam alimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur demiştir.) [İbni Hacer-i Mekki - El-cevher-ül-munzam]

İbni Teymiye’nin sözlerinin kıymeti yoktur. O, dalalettedir ve Müslümanları dalalete sürüklemektedir. Müslümanların icmasından ayrılmış, bid’at yolunu tutmuştur. İslam alimleri, onun dalalette [sapık] olduğunu, sözbirliği ile bildirdi. Kutbüd-Berdiri, Şerhi Muhtasarda, bunu uzun yazmaktadır.) [Tahir Muhammed Süleyman - Zahiretül-fıkhil-kübra]

(Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyh-ül-İslam diyenin kafir olacağını söyleyen alimler vardır.) [İmam-ı Sübki] (Nebras haşiyesinde bildiriliyor.)

(İbni Teymiye’ye uyanın malı ve canı helaldir.) [Miratül-cenan, Nebras haşiyesi]

İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor. Essırat-ul-müstekim kitabında da, ibni Abbas gibi büyük sahabilere kafir demiştir. (Keşfüzzunun)

El-ubudiyyet kitabında ise, Allah-u Teala'nın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf alimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır.

(Arş kadimdir) diyor. (Akaid-i Adudiyye şerhi)

Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dedi. [İbni Battuta -Tuhfetünnüzzar tarihi]

Abduh’un yetiştirdiklerinden olup, onun yolunda giden Abdürrazık paşa bile diyor ki:
 
Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh’daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiye’ye bağlıdır.

Kaza namazı kılmak lazım değildir derdi. Halbuki dört mezhepte de farzdır.

Cehennem azabının sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarına dair bir çok ayet-i kerime vardır. (Bekara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)

Ömer çok yanılmıştır diyerek, imam-ı Ahmed’in bildirdiği (Allah-u Teala, doğru sözü, Ömer’in dili üzerine koymuştur. [O hiç yanılmaz]) hadis-i şerifine karşı gelmiştir. Eshab-ı kiramın çoğu, ictihad ile anlaşılacak işlerde yanılmış olsa da, onların yanılmaları, ictihadi mesele idi.

İctihadda müctehidin yanıldığı bilinemez. Çünkü ictihad ictihad ile nakzedilmez. Bunun için, müctehid olan o büyükler tenkit edilemez. Dört mezhebin ictihadları farklı olduğu halde, benimki doğru diyerek biri ötekini tenkit etmemiştir.

Sadreddin-i Konevi, İbni Arabi hazretleri gibi tasavvuf büyüklerine de saldırmıştır. “Gazali’nin kitapları uydurma hadis ile dolu” derdi. (Hadika)

İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
 
(İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder, evliyaya, ariflere dil uzatırdı. Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.) [Tabakat-ül-kübra]

İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki:
 
İbni Teymiye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi. [Kam-ul Muarıd]

Muhammed Ali Bey; Hitat-uş-Şam kitabında diyor ki:
 
İbni Teymiye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat, Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu. İslamınki olamadı.

İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki:
 
İbni Teymiye; “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. [Hazret-i] Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. [Hazret-i] Osman malı çok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.) [Ed-Dürer-ül-Kamine]

İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:

İbni Teymiye, Peygamberlerin masumiyetini (günahtan korunmuş olduklarını) reddetmiştir. Halbuki, masumiyet Peygamberlerin sıfatlarındandır.

Başta Peygamber efendimizin kabri şerifleri olmak üzere eshab-ı kiramın, velilerin, alimlerin ve salih Müslümanların kabirlerinin ziyaret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefaate vesile kılmayı da haram saymıştır. [Fetava-i Hadisiyye]

Selefilerin vazgeçilmez üç prensibi vardır, bunlara uymayan Allah ’ın gönderdiği din ile amel etmiş olmazmış.

İbni Teymiye, Furkan isimli kitabında dini üç kısma ayırmaktadır. Selefilere göre bu üç prensip vazgeçilmez esaslardır. İslamiyet ancak bu üç kaide gereğince, aslına uygun olarak bilinebilirmiş.

Yoksa İslam pınarını, etraftan karışmış bulanık sulardan yani mezhep imamlarının ictihadlarından arındırmak mümkün değilmiş. Çünkü fıkıhçılar, kelamcılar ve tasavvuf ehli, dinin aslına ilaveler yapmışlar, bu bakımdan din çok genişletilmiş ve içinden çıkılmaz bir hal almışmış.

Dine yapılan bu ilaveleri çıkarmak gerekirmiş.
 
Selefilerin sımsıkı bağlandıkları üç prensip şöyle:

1- Münezzel din: Kur’an-ı Kerimden ve sahih kabul ettiği hadis-i şeriflerden kendi anladıkları.
2- Müevvel din: Mezhep imamlarının Kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler.
3- Mübeddel din: Geçmiş dinlerin hükümleri ve uydurma saydığı hadis-i şerifler.

İbni Teymiye’ye göre, Münezzel dine uymak bütün müslümanlara farzdır. Çünkü Allah-u Teala bir müctehidin Kitap ve Sünnetten neyi anladığını bir başka mükellefe sormaz. Hatta onu mükellef de tutmaz. Herkesi Kitap ve Sünneti anladığı ölçüde sorumlu tutar. Bu bakımdan herkes, Münezzel din ile amel etmelidir.

Müevvel dine, tevil edilmiş olana, ictihaddan aciz olan mukallitlere caizdir. Ama müctehid olanlara bu caiz değildir.

İbni Teymiye’nin selefiye yolunu savunan bütün mezhepsizler, kendilerini birer müctehid zannettikleri için, mezhep hükümleri onlar için muteber değildir, Kitap ve Sünnetten anladıklarına tâbi olurlar.

Kendilerine selefiyiz diyen bugünkü mezhepsizler, kraldan çok kralcı olup, İbni Teymiye mukallit halk için müevvel din ile [mezhep imamlarının hükümleriyle] amel etmeyi caiz görürken, onlar cahillerin de, mezhep hükümleriyle amel etmesini caiz görmezler, herkesi Kitap ve Sünnete el atmaya iterler.

İbni Teymiye’nin Mübeddel din diyerek eski dinleri bir kalemde silip atması caiz olmaz. Çünkü geçmiş dinlerin iman yani inanılacak hususları (yani amentüdeki esaslar, insanlar tarafından bozulmadan önce) bütün dinlerde aynı idi. İslamiyet bozulan bu hususların doğrusunu bildirmiş, amele ait hükümlerin de, hepsini değil bazılarını nesh etmiştir.

Uydurma hadislerle amel edilen bir din yoktur. Uydurma hadis meselesi de ayrı bir konudur. Bir müctehidin usulüne göre, uydurma sayılan bir hadis, başka bir müctehidlerin usulüne göre sahih olabilir.

İbni Teymiye, aklının almadığı hadis-i şeriflere hemen uydurma damgasını basmıştır. Fıkıh, kelam ve tasavvufun ortaya koyduğu hükümleri, usulleri, uydurma hadislerden çıkarıldığı havasını uyandırmak istemiştir. Onun bu mugalatasına İslam âlimleri gerekli cevaplar vermiştir.

Mezhepsizler, imamları olan İbni Teymiye’nin görüşlerine uyar ve onun usulüne uyup Kitap ve Sünnetten ahkam çıkarmaya çalışırlar. Bunu da gayet normal sayarlar ve buna münezzel din derler.

Biz de mezhep imamımız olan imam-ı a'zam hazretlerinin hükümleriyle amel edince, onun usullerine uyunca, Allah’ın gönderdiği din ile değil, mezhep imamlarının çıkardığı din ile amel ettiğimizi söylerler.

İbni Teymiye’ye uyup Kitap ve Sünnete el ve dil uzatan mezhepsizler, bizim de imam-ı a'zama uymamıza ne hakla karşı çıkarlar ki?

En kötü insan kimdir?
İbadet etmemek, günah işlemek kibirden midir? İbni Teymiye’nin bir mezhebe bağlanmaması da mı kibirdendir?

Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini kendi huzûruna toplayacaktır.
Nisa 172

(Dünyada kibirlenip, günah işlediniz. Bugün şiddetli azap göreceksiniz.) [Ahkaf 20]

Cahiliyet döneminde Araplar kibirlerinden ayakkabılarının bağı kopsa eğilip bağlamazlardı. Asr-ı saadette iman edenler, eğilip toprağa secde ettiler, ama müşrikler yine kibirlerine devam ettiler.

Kafir kalmalarına kibirleri sebep oldu. İmam-ı Süyûti hazretleri buyuruyor ki:

İbni Teymiye, kibirliydi, kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek adetiydi. (Kamul-muarıd)

İşte bu kibri yüzünden bir mezhebe bağlanmayıp, mezhepsiz olmuştu. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer gibi büyük alimler, müctehid oldukları halde, Hanefi mezhebinin mensubu olmakla şereflendiler. Hiç kimse onları tenkit etmedi.

İbni Teymiye, bu şereften mahrum kaldı, tenkit yağmuruna tutuldu, hatta küfre girdiği bile bildirildi. Dalalet fırkalarının hepsi de, kibirleri yüzünden çeşitli fırkalara bölünmüştür. Her fırka kendisinin doğru olduğunu, diğer fırkaların sapık olduğunu ilan etmiştir.

Halbuki tevazu, hakkı çocuk söylese bile kabul etmektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kötü sıfatların en kötüsü, kibir sıfatıdır) buyuruyor.

Hadis-i şeriflerde de buyruluyor ki:

Kibir, hakka razı olmamak, hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir. [Müslim]

En kötü kimse, katı kalpli ve kibirli olandır. [İ. Ahmed]

Kibirden sakın! Kibir şeytanı, hazret-i Adem ’e doğru secdeden alıkoydu. [İ. Asakir]

Büyüklenip, kibirli yürüyen kimse, ölünce Allah ’ı gazaplı bulur. [Buhari]

Cehennemlikler katı kalpli, cimri ve kibirli kimselerdir. [Buhari]

Kibrinden dolayı ağzını eğip bükerek konuşan ateştedir. [Taberani]

Tevazu edip, fakirlerle beraber ol ki, Hak indinde değerin artsın ve kibirden kurtulasın.[E. Nuaym]

Eski elbiseli fakir de, kibirli olabilir. [İ. Ahmed]

Allahü teala, kibirli fakire buğzeder. [Taberani]

La ilahe illallah kelimesini şeksiz, kibirsiz ve zulüm yapmadan söyleyeni Allah-u Teala Cehennem ateşinden korur. [Hâkim]

Güzelliğin afeti kibirlenmektir. [Harâitî] (Kibir, her güzelliği yok eder.)

İbni Teymiyye’nin, Allah-u Tealayı bir cisim olarak kabul eden mücessime fırkasından olduğu, kendi kitaplarında yazıyor.

Kitabında, haşa Allah ’ın, Arş ’ın üstünde olduğunu ispat etmek için diyor ki:

Allah dilerse, bir sivrisineğin sırtına yerleşir de, sivrisinek Onun kudreti ve rububiyetinin lütfu ile Onu yüklenip kaldırır. Böyleyken Allah Arş ’ın üzerine nasıl yerleşmez?
(Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568)

Bu konuda, Zahid-ül-Kevseri diyor ki:

İbni Teymiyye’nin Allah-u Teala hakkındaki sözü işte budur. Sanki mabudunun sineğin sırtına oturması, gerçek bir işmiş gibi, bunu, Allah-u Tealanın, sineğin sırtından daha geniş olan Arş ’ın üzerinde karar kılmasına delil olarak ileri sürüyor!

Allah-u Teala, bundan münezzehtir. İbni Teymiyye ve yandaşlarından önce, insanlardan, böylesi akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum. Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir. Sineğin taşıdığı bir mabud tasavvur eden biri, muhatap bile alınmaz.
(Makalat-ül-Kevseri, 301)

Başlık: Ynt: Kimdir bu zat..?
Gönderen: FECR - 23 Temmuz 2014, 07:58:21 ÖS 19
İBN TEYMİYYE

(661/728)



Takıyyuddin Ebu'l-Abbas b. Abdilhalim b. Teymiyye (661/1263) yılında Harran'da ilim ehli bir ailede doğmuş ehl-i sünnet mezheblerinden birisi olan Hanbeli mezhebi âlimlerinden ileri gelen İslâm bilginlerinden birisidir.

Talebesi ibn Abdul-hadi onun hakkında şöyle der: "Rabbani bir imam, ümmetin müftüsü, ilim denizi, hafızların seyyidi, asrının eşsiz bir âlimi. Şeyhu'l İslâm, Kur'an'ın tercümanı, zahidlerin önderi, abidler içinde sessiz, bid'atçıların düşmanı ve müctehid imamların sonuncusu olan İbn Teymiyye'nin nesebi şöyledir: Takıyyuddin Ebu'l-Abbas Ahmed b. Şihabeddin Abdulhalim b. Şeyhu'l-İslam Mecduddin Abdu's-Selâm b. Ebi Muhammed Abdullah b. ebi Kasım el-Hudr b. Muhammed b. el-Hudr b. Ali b. Abdillah b. Teymiyye el-Harrânî"

İbn Teymiyye hicri 10 Rebiu'l-evvel 661 (22 Ocak 1263) pazartesi günü Harran'da dünyaya gelmiştir. Ailesi ilim ve dindarlıkla meşhur Hanbeli mezhebine mensub ders, fetva ve telifle meşgul olmuş tanınmış bir ailedir. Bu aile zeka, hatırlama, hafıza ve surat-i intikal hususunda eşsiz bir aile olarak şöhret bulmuştur. Lakin ibn Teymiyye bütün bu özellikleri de ailesinden daha ileri seviyededir. Devrin âlimleri ve hocaları ondaki bu müthiş hatırlama gücü ve hafıza kuvvetine hayran kalmışlar, bu hususiyetleri ile de Dımaşk ve çevre şehirlerde şöhret kazanmıştır. Haleb şehrinden bir âlim İbn Teymiyye'nin bu özelliklerini işitmiş ve onu görmek için Dımaşk'a gelmişti. O zaman daha çocuk yaşta olan İbn Teymiyye'ye bu zat onüç tane hadisi imlâ suretiyle yazdırır. İbn Teymiyye hadisleri bir tahta üzerine yazar Halebli âlim İbn Teymiyye'den yazdırdığı hadisleri tekrar okumasına fırsat vermeden kendisine ezberden söylemesini ister. İbn Teymiyye hadisleri yazdığı tahtayı bu zata verir ve dinle diyerek hadisleri dinlediğinden daha güzel ezbere okuyuverir. Halebli âlim aynı şeyi seçtiği bazı hadis isnadlarını yazdırarak tekrarlar, İbn Teymiyye de aynı güzellikte ezbere okur. Bunun üzerine Halebli âlim "eğer bu çocuk yaşarsa onun çok büyük bir şöhreti olacak böyle zeki bir insan görülmemiştir" der.

Dedesi Mecduddin için muasırı olan bazı âlimler mutlak müctehid ifadesini kullanmışlardır. Babası da büyük bir âlimdir. Dımaşk'taki Sıkeriyye medresesinin hocalığı İbn Teymiyye'ye babasından geçmiştir. Babası 682 (1283) yılında vefat etmiştir. Moğolların Harran'ı işgalinden sonra İbn Teymiyye yedi yaşında iken ailesi Dımaşk (Şam)'a hicret etmiştir (Ebu'l Hasan en-Nedvî, el-Hafız Ahmed b. Teymiyye, Kuveyt 1978, s. 34).

İbn Teymiyye Dımaşk şehrinde bir çok büyük âlimden ders okumuş talebesi İbn Abdulhadi onun ders aldığı hocalarının iki yüzden fazla olduğunu söylemiştir (M. Halil Herras, İbn Teymiyye es-Selefi, s. 26).

İbn Teymiyye önce Kur'an'ı ezberlemiş, o dönem bilinen bütün ilimleri okumuş arap dili ile ilgili çalışmalara çok önem vererek lugat ve gramer ilminde otorite sahibi bir âlim olmuştur. Hatta Sibeveyh'in arap gramerinde çok önemli bir yeri olan kitabını incelemiş, tenkit etmiş ve bazı meselelerde onun görüşlerine karşı çıkmıştır. Sibeveyh'in zayıf kaldığı noktaları tesbit ederek hatalarını ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmaları ona ilmi hayatı boyunca bütün telifatında kullanacağı bir Arapça melekesi kazandırmıştır. İbn Teymiyye arap edebiyatının meşhur mensur ve manzum metinlerinden büyük bir kitap olacak kadarını da ezberlemiştir. Zehebi (ö. 748/1347- 1348) onun bu özelliğini şöyle anlatır: "Arap dili hakkındaki bilgisi gerçekten çok kuvvetliydi."

İbn Teymiyye Kur'an'ın tefsiri ile de ciddi bir şekilde ilgilenmiş ve bu konuda çok çaba sarfetmiştir. Nitekim bunu onun eserlerinde müşahede etmek mümkündür. Hafız Zehebî "İbn Teymiyye uzun yıllar cuma günleri ezberden Kur'an'ı tefsir etti, zekası parılparıldı. Tefsir ilmindeki bilgisi son noktadaydı" demiştir. Hafız el-Berzalî (738/1337-1338) onun tefsirindeki yerini "tefsir hakkında konuşmaya başlayınca insanlar onun bu konudaki bilgisinin çokluğu, üslubunun güzelliği, bir konudaki görüşleri değerlendirişinin isbatı, zayıf ve batıl görüşleri tesbit edişindeki kabiliyeti ve her ilimdeki mahareti karşısında şaşkınlığa kapılırdı. Onu dinleyenler onu hayret ve beğeniyle dinlerdi sözleriyle anlatır. İbn Teymiyye Kur'an hakkında öğrendikleriyle yetinmez Rabbine yönelerek Kur'an'ı hakkıyla anlamayı kendisine nasip etmesi için dua eder ve şöyle derdi: "Bir ayeti yüz kadar tefsirden mütalaa eder, sonra Allah'tan anlayış ister ve şöyle dua ederim: "Ey Adem'e ve İbrahim'e öğreten Allahım bana da öğret." Bazen de tenha bir mescide giderdim. Toprağa yüzümü sürer ve Allah'a şöyle dua ederdim: "Ey İbrahim'e ilim veren. Bana de ince anlayış ve ilim ver." İbn Aybek es-Safedî (764/1362-1363) İbn Teymiyye'den tefsir dinleyenlerin ifadesine göre, İbn Teymiyye'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Ben yüz yirmi kadar tefsire bakar sonra içlerinden sahih olan görüşü seçerdim." ibn Teymiyye'nin tefsirdeki metodu, selef alimlerinin görüşleri çerçevesinde Kur'an'ı tefsir etmek ve onların görüşlerinin dışına çıkmamaktır. Kendi fikir ve istidlallerini katmadan selef âlimlerinin Kur'an'ın bütün ayetleri için ayrı ayrı tefsire gerek yoktur. Çünkü bazı ayetler zaten herkesin anlayacağı kadar açıktır. Bazılarını da birçok müfessir açıklamıştır. Lakin bir kısmı vardır ki âlimler bile onların tefsirinde zorlanmış ve ihtilaf etmişlerdir. Çoğu zaman insan bu kabil ayetler için birçok tefsire baksa bile ayetin anlamını anlayamaz.

İbn Teymiyye'ye göre Kur'an'da öyle ayetler vardır ki bir tanesi tefsir edildiğinde onun benzeri olan bir çokları ona benzetilerek tefsir edilebilir. İşte bu ayetlerin tefsirine delilleri de serdedilmek suretiyle önem verilmesi gerekmektedir. Çünkü bunlardan bir tanesi tam manasıyla anlaşılırsa benzerleri de onun gibi tefsir edilebilir.

İbn Teymiyye hadîs ilmiyle de meşgul olmuş, hadîs ilmine çok önem vermiştir. Talebesi İbn Abdulhâdî'nin ifadesine göre Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ini ve Kütüb-i Sitte'yi defalarca hocalarından okumuştur. Hafız Zehebî onun hadis ilmindeki derin bilgisi hakkında şu olayı anlatır: " İskenderiye'de tutuklu iken Sebte valisi, ondan ezberindeki hadisleri ravilerini değerlendirmek suretiyle yazıp göndermesini ve bunların rivayeti için kendisine icazet vermesini istedi. İbn Teymiyye ezberindeki hadislerden on varak kadar isnadlarıyla birlikte yazıp gönderdi. Bu gönderdiği rivayetleri ve ravi değerlendirmelerini en büyük muhaddis bile onun kadar mahir yapamazdı. Tabakat ve hadis usulü ilimlerinde tam bir uzmanlığı vardı. Al-i ve Nazil isnadları, sahih ve sakim isnadları metinleriyle beraber çok iyi bilirdi. Onun döneminde bu konularda onun kadar, hatta onun ilmine yaklaşabilen bir âlim yoktu. Ezberindekini takdim edişindeki mahareti hadisten delil çıkarmadaki gücü gerçekten hayret uyandıracak derecedeydi. Kütüb-i Sitte ve Müsned'i çok iyi biliyordu, öyle ki onun hakkında şöyle söylenmiştir: "İbn Teymiyye'nin bilmediği hadis, hadis değildir" (Muhammed Hasan el-Mucavi es-Saalibi, el-Fasl, el-Fikrü's-Sami fi Tarihi'l Fıkhi'l-İslâmi, Medine 1977, II, 362). Yine de unutulmamalıdır ki ilmi bütünüyle ihata Allah'a mahsustur. Ancak onun diğer âlimlerden fark, onun ilmi denizden avuçlaması diğerlerinin ilmi küçük kanallardan alıyor olmasıdır.

Hafız Zemlekani (727/1327) onun hadis ilmindeki yerini şöyle anlatır: "Beşyüz seneden beri hıfzı ondan daha kuvvetli olan görülmemiştir." Hafız el-Mizzi onun hakkında: "İbn Teymiyye'den daha iyi Kur'an'ı ve sünneti bilen ve en güzel şekilde onların yolundan giden görmedim" demiştir.

İbn Teymiyye naklî ilimde ileri seviyede olduğu gibi, felsefe ilimlerini, mantık ve kelâm ilmini de tahsil etmiştir. Bu ilimleri iyice öğrenmiş ve keskin görüşleri tenkitçi yaklaşımlarıyla tenkit etmiştir. Bu ilimlerin tenkidi için birtakım prensipler de belirlemiştir. Bu ilim sahalarında İbn Teymiyye'nin önemli eserleri vardır. Bunlardan birkaçı şunlardır: "er-Redd a'la'l-Mantıkiyyin","Nakzu'l-Mantık", "Nakzu Tesisi'l-Cehmiyye", "Dır'u tearuzi'l-akl ve'n-nakl".

İbn Teymiyye felsefe ve kelâm ilmi ile ilgili eserler yazmasına rağmen bu ilimlerle uğraşıp az-çok bunlardan etkilenen diğer âlimler gibi felsefeden etkilenmemiştir. Onun bu ilimleri öğrenmesinden maksadı İslâm'ın güzelliklerini, İslâm davetini anlatmak, dinin emir ve yasaklarına uymaya insanları teşvik etmektir. Bundan dolayı onun yazdığı eserlerin çoğunluğu ehl-i bid'at ve ilhâdın reddiyle ilgilidir. Dehrîler, kaderîler, cehmiyye, mu'tezile, vahdet-i vücudçular ve felsefeciler hakkında da reddiyeler yazmıştır. Bunun sebebini kendisi şöyle anlatır: "Ehl-i bid'at ve dalâlet hakkında çok eser yazmanın sebebi, bunların dalâletin yuları ile din dışına çıktıklarını bunların tertemiz İslâm dinini herhangi bir din ve görüşle iptal etmek istediklerini, insanları dini esaslarda şüpheye düşürdüklerini gördüğümden dolayıdır. Onun için kitap ve sünnetten yüz çevirip bu gibi kimselerin görüşlerine değer verenlerin çoğunun dinsizleştiğini tesbit ettim. Dinsizleşmeseler bile dini hususlarda yakînlerini ve itikadlarını kaybettiklerini anladım. İşte bu sebeplerden gayretimin çoğunu dinin temel prensiplerini anlatmaya ve bid'atçıların görüşlerini Allah'ın lütfuyla aklî ve ikna edici cevaplarla cevaplamaya harcadım." Bir gün yahudinin biri ona sekiz beyitlik bir şiirle kader hakkında soru sorar. İbn Teymiyye başını önüne eğer biraz düşündükten sonra cevap vermeye başlar. Mecliste hazır bulunanlar önce bu cevabın nesir olduğunu zanneder. Biraz düşününce soru soran yahudinin şiirinin vezninde ve kafiyesinde yaklaşık 184 beyitlik eğer şerh edilse iki büyük cilt tutacak meseleleri ihtiva eden bir şiir olduğunu anlarlar.

Fıkıh ilmindeki yeri: İbn Teymiyye'nin ailesi ehl-i sünnetten Hanbelî mezhebine bağlı idi. Ancak bu bağlılık Ahmed b. Hanbel'in belirlediği temel esaslara uygun bir bağlılıktır. Bunlardan en önemlisi "kim olursa olsun hiç kimsenin görüşünü Kur'an ve sünnetin önüne geçirmemek şeklinde özetlenebilir." Ahmed b. Hanbel bunu şu sözüyle açıklamıştır: "Hadis sahih ise o benim mezhebimdir." Bu ailemin bu usul üzere olduğunu dedesi Mecduddin'in 5029 hadisi içine alan "el-Münteka min Ahbari'l-Mustafa". isimli eserinden de anlamak mümkündür. Ecdadının benimsediği usul ve görüşlerin çerçevesinde İbn Teymiye büyüdü gelişti ve Allahu Teâlâ'nın ona bahşettiği fıtrî kabiliyetler ile de mutlak müctehid seviyesine ulaştı. Nitekim onun müctehidliği konusunda, o dönemdeki âlimlerin çoğu ittifak etmiştir. Hafız Berzalî onun hakkında: "O kendisine toz kondurulmaması gereken ictihad seviyesine ulaşmış ve müctehidliği şartlarını kendisinde toplamış bir imamdır" der. İbn Hacer el-Askalânî, "O bir beşerdir hata da eder isabet de. İsabet ettiği konular daha fazladır, onlardan istifa etmek gerekir. Bu isabet ettiklerinden dolayı Allah'ın merhametine kavuşacağı ümit edilir. Hata ettiği yerlerde taklit edilmez, ancak mazurdur. Çünkü onun dönemindeki âlimler onun ictihad şartlarına sahip olduğunu kabul etmişlerdir" der. Hafız Zehebi onun hakkında şöyle der: "Şu anda o belli bir yaşa gelmiştir. Belirli bir mezhebin görüşüne göre değil bildiği deliller neyi anlatıyorsa ona göre fetva verir. Onun sünnete ve selefi metoda çok faydası olmuş bu metot üzere delilleriyle ve mukaddimeleriyle birlikte daha önce kimsenin yapamayacağı şekilde hükümler vermiştir."

Fıkıh ilminde bir çok kaide ve usul belirlenmiş, Makdîsî'nin "Umdetu'l-Ahkâm" adlı eserini şerhetmiştir. Mahmud Şukri Alûsî "Bu şerhte hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği güzellikte bilgiler var" demiştir. Bütün bunlarla beraber İmam İbn Teymiyye ehl-i sünnetten tedvin edilmiş olan dört mezhep imamlarını tazim etmiş, ilim fazilet zühd ve ibadette bu imamların üstünlüğünü kabul ederek bu konuda "Ref'u'l Melâm ani'l-Eimeti'l-a'lâm" isimli bir eser de telif etmiştir. Bu eserin dört mezheb imamını yaptıkları hataların sebeplerini ve özürlerini anlatmak onları müdafaa etmek için yazmıştır. Hafız Zehebi onun mezhepler hakkındaki tavrını şu sözlerle anlatır

"İbn Teymiyye sahabe ve tabiinin mezhep ve görüşlerini çok iyi bilirdi. Bir meseleyi anlattığında o konuda dört mezhebin görüşlerini de bildirirdi. Ancak belirli bazı konularda onlara muhalefet etmiş ve bu konularda da kitap ve sünnetten delil getirmiştir.

Tarih ilmi hakkında diğer dini ilimleri tedrisle meşgul olduğu gibi meşgul olmamıştır. Buna rağmen büyük İslâm tarihçisi ez-Zehebî "onun tarih ile siyer ilmindeki bilgisi insanları hayrete sevkederdi" demiştir.

Sonuç olarak İbn Teymiyye kendi döneminde bilinen bütün ilimlerle meşgul olmuş yukarıda sayılan ilimlerin dışında usûlü'l-fıkh, tasavvuf, sulûk, hat ve hesap ve diğer ilimlerle de ciddi bir şekilde ilgilenmiştir. Bütün ilgilendiği ilimlerde eşsiz ve erişilmezdi. İbn Seyyidi'n-Nâs (734) onun hakkında şunları söyler: "Bütün ilimlerde kendi çağındaki insanlardan üstündü. Hiç bir göz onun gibisini, o da kendisi gibisini görmemiştir." İbn Dakiku'l-îd (702): "İbn Teymiyye ile oturup konuşunca gördüm ki bütün ilimler iki gözünün önünde geçiyor. Oradan istediğini alıyor, istemediğini almıyor" der. Allame ez-Zemlekanî" ona bir ilimden sorulunca onu gören ve dinleyen onun cevapları karşısında bu ilimden başka bir ilim bilmiyor zanneder ve bu ilimde onun denginin olmadığına kanaat getirirdi." der.

İbn Teymiyye aynı zamanda vera, takva, kanaat ve zühd sahibi bir insandı. Talebesi Hafız Bezzar onun bu özelliklerini şu sözleriyle anlatır: "İbn Teymiyye'nin güzel hanıma, tatlı bir cariyeye, iyi eve, bir hamiye, bostan ve bahçelere rağbet ettiği duyulmamış; para pul için gayret etmemiş, bineklere hayvanlara, nimetlere ve güzel elbiselere meyletmemiş; makam elde etmek için boğuşmamış; mübah olan birtakım kazançlar elde etmek için de aşırı bir gayret göstermemiştir." Söze şöyle devam eder: "Biz onu dünya lezzetleri ve nimetlerinden bahsederken, dünyalık sözlerle meşgul olurken ve maişeti için insanlardan bir şeyler isterken hiç görmedik. Bilakis bütün himmetini âhiret için ve Allah'a yaklaştıracak şeyler için sarfederdi." Cesareti hakkında Zehebi şöyle der: "Onun cesareti darb-ı mesel olmuştur. O bu cesaretiyle büyük kahramanlarla benzerdi." Tatar komutanı Gazan Han müslümanların memleketlerini ve topraklarını istila ettiğinde onun müslümanları ve sultanı Gazan'a karşı Allah yolunda savaşa teşvik etmesi en güzel şekilde onun kahramanlığı anlatır. Gazan ile karşılaşmış onu kınamış ve karşı çıkmıştır. Bu karşılaşma hakkında enteresan şeyler anlatılmıştır.

İbn Teymiyye yaşadığı dönemdeki toplumun gerçeklerini iyi tesbit etmiş, toplumun hastalıklarını anlamış ve ilmini bedenini "insanlar içinden çıkarılmasına hayırlı ümmeti övgüsüne kavuşmak için sarfetmiştir. Emr bi'lma'ruf ve'n-nehy ani'l-münker yapmış şehirlerdeki valilere ve sultanlara nasihat etmiş yaptıkları kötülükleri kınamış bundan dolayı da birçok defa hapse atılmıştır. Hapiste kaldığı müddetçe haline razı olarak ve hayrı yalnızca Allah'tan isteyerek hapse sabırla mukabele ederek şöyle demiştir: "Düşmanlarım bana ne yapabilirler, ben cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum. Nereye götürülsem onlar benimle beraberdir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehâdet ve memleketimden sürülmem ise seyahattir." Hapiste iken bir defasında düşmanlarına "Şu kaleyi altınla doldursanız, hapsetmek suretiyle benim için sebep olduğunuz iyiliği bana veremezsiniz." demiştir.

Hapsedilmesinin sebebi bazı muarızların haset ederek hakkında iftira ile onu yöneticilere şikayet etmeleri ve insanların câhil tabakasını onun aleyhine kışkırtmalarıdır. İbn Teymiyye'nin Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını layıkıyla ispat etmesi karşısında âciz kalanlar onun mücessime olduğunu iddia etmişlerdir. Bu konu hakkında ehl-i sünnet âlim ve müctehidlerinden İbn Hacer şöyle der: "Onun hakkında söylenen sözlerin birçoğu nefsi birtakım mülahazalar ile söylenmiştir. Onun eserleri kendisini tecsim ile suçlayanları haksız çıkaracak sözlerle doludur. "

Halbuki İbn Teymiyye, tecsim suçlamalarına karşı genelde Buhârî'nin şeyhi Nuaym b. Hammad el-Huzâî'nin şu sözünü naklederdi: "Kim Allah'ı mahlûkatına benzetirse kâfir olur, kim de Allah Teâlâ'nın kendisini vasfettiği bir sıfatını inkâr ederse kâfir olur. Allah'ın ve Resulunün Allah'ı vasfetmek için bildirdiği bir sözü kabul etmek teşbih değildir."

İbn Teymiyye kendisine nisbet edilen kabirlerin ziyaretini yasaklaması Hz. Peygamber (s.a.s)'in kabrini ziyareti yasaklaması, Hz. peygamberin şefâatını inkârı ve bazı müslümanların tekfir etmek gibi görüşlerle iddia edilenlerin aksi görüşlerle doludur. Bu konuda İbn Hacer'in şu sözü güzel bir prensiptir: "Bir adamın fikirlerini onun meşhur kitaplarından araştırmak ve onun fikirlerini nakledenlerin güvenilir olanlarının sözlerine itimat etmek ilim ve akıl ehline yakışan ve gereken bir tutum ve davranıştır."

İbn Teymiyye bazı kendini bilmezler tarafından eleştirilince, İslam âlimleri onu korumak ve onu tanıtmak için kitaplar telif etmişlerdir. İbn Nasıru'd-din (842) "er-Reddü'l Vafir" isimli kitabında 87 tane farklı mezheb ve mesnetteki âlimin İbn Teymiyye'nin hiç tereddütsüz Şeyhu'l İslâm olduğuna dair görüşünü bir araya getirmiştir. Şâfiî mezhebinden İmam Salih b. Ömer el-Buhıtkînî (868/1463-1464) bu kitaptaki takrizinde şöyle der: "Ben İbn Teymiyye'nin bu zamana kadar okuduğum kitaplarında onun küfrünü, zındıklığını gerektirecek bir sözüne rastlamadım. Onun kitaplarında kişiyi ilim ve dinde yükseltecek bid'atçılar ve sapıklarla mücadele gibi meziyetlere rastladım. Yine bu kitapda Hanefi mezhebinin imamlarında Abdurrahman b. Ali (835/1431-32)'nin şu sözü vardır: "İbn Teymiyye'den onun küfrünü, fıskını ve dinde çirkinliğini gerektirecek bir şey nakledilmemiştir." Hanefî mezhep âlimlerinden Bedruddin el-Aynî (855) de şöyle demiştir: "Kim onun kâfir olduğunu söylerse o kâfir olur. Kim onu zındıklığa itham ederse o zındıktır. Bu sözler ona nasıl nisbet edilebilir? Onun kitapları her tarafta yayılmıştır ve onun kitaplarında sapıklık ve tefrikaya işaret eden hiç bir şey yoktur." Bu âlimler gibi daha bir çok âlim bu kitapta İbn Teymiyye'yi tezkiye etmiş ve savunmuştur. Çağdaş müelliflerden Ebu'l-Hasan Ali el-Haseni en-Nedvi onun hakkında takriben 300 sahifelik bir kitap telif etmiştir. Kitabın ismi "el-Hafız Ahmed b. Teymiyye"d ir.

İbn Teymiyye'nin bir çok eseri vardır. Zehebî 1000 (bin) kadar eserinin olduğunu söylemektedir. Onun hakkında "eserlerini saymaya kalksa veya başkası saymak istese sayamazdı" denilmiştir. Beşyüz cilt hacminde üçyüz eser yazdığı da söylenmiştir (Kannûcî, Ebcedu'l-Ulum, Beyrut, (ty.), III, 131).

İbn Teymiyye'nin eserlerinin en büyük özelliği açık ve sade bir uslubla yazılmış olmalarıdır. Bunun en büyük delili onun eserleri aleyhinde söylenen bütün sözlere rağmen okunursa dini çok iyi bildiği, şerîatın maksatlarını çok iyi tanıdığı anlaşılır. Yine onun eserlerinin en önemli taraflarından birisi de mücadeleli cihatla yoğrulmuş bir hayatın içinde yazılmış olmasıdır. Onun eserlerinde bir konu öyle etraflı anlatılır ki (adeta bir ansiklopedi uslubuyla) o konuda başka bir kitaba bakmaya artık gerek kalmaz.

İbn Teymiyye hicri 6 Şa'ban 726 (8 Temmuz 1326) tarihinde Dımaşk kalesine hapsedilmiş, 20 Zilka'de 728 (26 Ekim 1328) pazartesi günü vefat edinceye kadar bu kalede zulmen hapis kalmıştır. Zindanda iken telif, zikir, Kur'an tilâveti ve Allah a dua ile meşgul olmuştur. Hatta hapiste yazdığı bir kaç risalesi vardır (en-Nedvi, a.g.e, s. 112-113) ölümü duyulunca halk kaleye hücum etmiş birkaç defa cenaze namazı kılınmış, o gün çarşı pazarlar açılmamış, cenazesinde takriben onbeş bin kadar kadın bulunmuştur. Dımaşk şehrinde birkaç bid'atçı dışında onun cenazesine iştirak etmeyen kalmamıştır. Tarihçiler tarihte Ahmed b. Hanbel'in cenazesinden sonra en çok onun cenazesinde halkın toplandığını kaydetmiştir. Uzak yakın İslâm beldelerinde Yemen'den Çin'e kadar onun gıyabında cenaze namazları kılınmıştır. Zehebî onun hakkında şöyle demiştir: "Rükun ile makam arasında yemin ettirseler onun bir mislini görmedim, o da ilimde kendisinin dengini görmemiştir yemin ederim."

M.Sait ŞİMŞEK
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 24 Temmuz 2014, 02:36:16 ÖÖ 02
İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur.

Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir.

Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir.

Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır.

 Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan herkes bu hakikati görebilecektir.


“İktizâ”sı, “Kâidetün Celîle”si, “Furkan”ı, “Ubûdiyye”si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ’sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir.

Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir.

Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır.

Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid’at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.


el-Kevserî merhum, et-Ta‘akkubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi ;

İbn Teymiyye mine'l-Hadîs ve el-Buhûsu'l-Vefiyye fî Müfredâti İbn Teymiyye adını verdiği eserlerinde bir kısım hadisler hakkındaki tavrını ve şazz görüşlerini tenkit ettiği İbn Teymiyye'nin özellikle itikadî konulardaki tutumunu hemen her çalışmasında eleştirmiştir.

Özellikle birinci eserinde, İbn Teymiyye'nin Minhâcu's-Sünne'de ele aldığı birçok konuda sahih hadis mevcut olduğu halde o konularda hadis bulunmadığını veya mevcut hadislerin güvenilmez olduğunu söylemesini tenkit etmektedir.

 Diğer benzerleri gibi bu iki kitabı da basılarak ilim alemine kazandırılmayı beklemektedir.
Gerek Makâlât'ında, gerekse diğer telifleriyle, ta'lik ve takdim yazılarında sık sık İbn Teymiyye'nin görüşlerine değinmiş ve kendisine zaman zaman oldukça ağıra kaçan eleştiriler yöneltmiştir.

Bunların başında İbn Teymiyye'nin, Yüce Allah'ı, mahlûkâta mahsus özelliklerle tavsif etmesi gelir. Her ne kadar İbn Teymiyye, "teşbih" ve "tecsim" olarak ifade edilen tavra katılmadığını belirtmişse de, izlediği yolun sonunun teşbih ve tecsime çıktığı da bir gerçektir.

Bilindiği gibi İbn Teymiyye, gerek hayattayken, gerekse vefatından sonra en fazla eleştiri alan âlimlerden birisidir.

Geniş ıttılâı, güçlü hafızası ve keskin dili ile o da pek çok büyük âlime ağır eleştiriler yöneltmiştir. Bıraktığı çok sayıda eser, büyük yankılar ve derin tesirler uyandırmıştır. Günümüzde Suud merkezli Vehhabîlik hareketi ile Selefîlik diye anılan akım, İbn Teymiyye'nin kalıcı tesirinin en büyük ve somut iki göstergesidir.

Hüseyin Avni KANSIZOĞLU İnkişaf Dergisi, Sayı: 7
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 24 Temmuz 2014, 02:58:35 ÖÖ 02
İslâm’ın itikat-amel-ahlâk nizamı içinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarını iki grupta toplamak mümkündür:

Birinci grubu İslâmî kaynaklara samimiyetle bağlı, ilim-akıl ve mantık ölçüleri içinde gelişmiş fikir sistemleri…

İkinci grubu da, art düşüncelerle ve bid’at halinde zuhur eden, mugalataya dayanan düşünce tarzları olarak mütâlaa etmek mümkündür.

Birinci grup Ehl-i Sünnet câmiasını teşkil ederken, ikinci grup da dalâlet fırkaları denilen sapık fikir cereyanlarının bütünü ihtiva etmektedir.

İslâm’ın fikir düzeni içinde doğan Ehl-i Sünnet düşüncesi, ilhamını İslâm fikriyatından almış… Onun dört aslî kaynağından fışkıran âb-ı hayat ile beslenerek gelişmiş… Ve onun mecrası istikametinde yoluna devam etmiştir.

Bid’at ve türedi görüşler, İslâmî fikir düzeninden sapan, başka mecralara akan, siyasî-içtimaî-nefsanî arzu ve menfaatlerin sevki ile ortaya çıkan düşünce akımlarıdır.

İşte bu akımlardan biri de (İbn Teymiye’nin mugalataları/demagojileri çerçevesinde gelişen) Teymiyecilik-Vehhabilik’tir.

Hicrî VIII. Asrın başlarında zuhur eden Teymiyecilik, zaman-zaman İslâm düşünce düzenini zorlayarak Ehl-i Sünnet câmiası dışına çıkmıştır.

Teymiyecilik’in diğer dalâlet fırkalarından farklı ve kendine hâs bir görünüşü vardır. Her cereyanın fikir vasatındaki yeri ve hususi adı doğru olarak belirlenmiş ve kendilerince de kabul edilmiş olduğu halde, Teymiyecilik, kendisini Ehl-i Sünnet yolu olarak takdim etmek ve asıl Ehl-i Sünnet mezhebini Kitap ve Sünnet esasları dışında göstermek istemekle sahte unvan peşindedir.

 (Nitekim yeni bir tevhid anlayışıyla ortaya çıkan bu cereyanın lideri İbn Teymiye’nin, İslâm’ın saadet devri ile Sünnet yolunun kapanmış ve tâ kendisi gelip (sekizinci asırda) yeniden fikir trafiğini açıncaya kadar bu yolun kapalı ve âtıl kalmış olduğunu iddia ettiğini ve taraftarlarının da aynı görüşü müdafaa ettiklerini görüyoruz.)

Ne var ki zamanında ve müteâkip devirlerde pek revaç bulmayan bu görüş, mezhep haline gelememiş; ancak bazı çevrelerde sadece münferit bir fikir olarak bahismevzuu edilmiştir.

Hicrî on ikinci asırda cahil ve mefkûresiz bir muhitte yetişen Muhammed bin Abdilvehhâb, İbn Teymiye görüşüne sahip çıkmak ve buna siyasî bir hava içinde kuvvet yoluyla ve büyük gayretlerle yaymağa çalışmakla bu görüşün bazı bedevî çevrelerinde taraftar bulmasına muvaffak oldu. Böylece sert, soğuk, musamahasız, dar görüşlü, fikir yerine küfür ile kendisini müdaffa eden bir cereyan (Vehhabilik) meydana geldi.

Esaslarını “Tevhidi koruma adına Müslümanları tekfir etme” diye hulasa edebileceğimiz bu cereyan, maalesef bugün, bazı Müslüman memleketlerine (hakim, bazılarında yaygın, bazılarına ise) sızma istidadında görünmektedir…

Teymiyecilerin-Vehhabilerin itikadlarının ana hatlarını dört madde halinde özetlemek mümkündür:

1. Tecsim ve teşbih: Allah Teala ve Tekaddes hazretlerini cisim tasavvur etmek ve O’nu mahlukata (yaratıklara) benzetmek…

2. Rubûbiyet tevhidi ve unlûhiyet tevhidi meselesi… İslâm’ın tevhid akîdesinde, bu iki türlü tevhid meselesini ilk ortaya atan İbn Teymiye’dir.

3. Peygamber aleyhisselâma saygısızlık… Oysa Rasûlullah’a (s.a.v.) saygı dinî bir vecîbedir.

4. Müslümanları ulu-orta tekfir etmek, muhaliflerine şirk damgası vurmak… Bu meselenin ne kadar nazik-hassas olduğu hemen herkesin malumudur. Kim bir mü’mini tekfir ederse, kendisi kafir olur.

Vehhabilere (İbn Teymiyenin yolunda-fikriyatında gidenlere) göre, İslâm dininin güvenilir kaynakları, sadece İbn Teymiye ve talebesi İbn Kayyım’a ve Vehhabilik’in kurucusu İbn Abdilvehhab’a dayanan kaynaklar ve nakillerdir.

Başka hiçbir İslam alimine itimat etmez, zerre kadar değer vermezler. Kendi sapık görüşlereni teyid eder mahiyette söz bulurlarsa, onu alırlar.

Onlara göre cihanşumûl İslâm dininin uleması; bu üç kişiden yani İbn Teymiye, İbn Kayyım ve İbn Abdilvehhab’dan ibarettir.

Hz. Osman zamanından günümüze kadar fütuhatlar ile dünyanın dört bucağına yayılıp genişleyen ve mevcut dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasını teşkil eden, sahih hadiste beyan olunduğu üzere Cennet ehlinin üçte ikisini teşkil edecek olan Ümmet-i Muhammed ise, Vehhabilerden ve Vehhabi itikadı üzere olanlardan ibarettir(!).

[Abdülkerim Polat, Teymiyecilik-Vehhabilik ve Tevhidi Koruma Adına İşlenen Cinayetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1977, s. 5-10. Daha geniş, tamamlayıcı ve tatmin edici bilgi için adı geçen esere, ayrıca İbn Bâtûtâ’nın Seyahatnamesine de bkz. Şam’da bir vaazdan sonra kürsüden inerken, ‘Allah da benim gibi böyle kürsüsünden iner’ dediğini ve halk tarafından yaşadığı linç girşimini, bu esnada sarığının düşüp altından ipek bir takke çıkışını, âlimlerin tenkidini, idarenin onunla ilgili verdiği kararları okuyunuz.]
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 24 Temmuz 2014, 04:00:26 ÖÖ 04
Varlık, benlik, kibir sahibi bir kişilik. Başka türlü izahı mümkün değil. Neredeyse kendisini ilah olarak ilan etmesine çok az kalmış..


Aşağıdaki ifadeler Fecr 'den alıntı..

"İbn Teymiyye'nin bilmediği hadis, hadis değildir"  Nasıl bir ifadedir hayret..


Ancak onun diğer âlimlerden farkı, onun ilmi denizden avuçlaması diğerlerinin ilmi küçük kanallardan alıyor olmasıdır.


İbn Teymiyye naklî ilimde ileri seviyede olduğu gibi, felsefe ilimlerini, mantık ve kelâm ilmini de tahsil etmiştir. Bu ilimleri iyice öğrenmiş ve keskin görüşleri tenkitçi yaklaşımlarıyla tenkit etmiştir. Bu ilimlerin tenkidi için birtakım prensipler de belirlemiştir.


dört mezheb imamını yaptıkları hataların sebeplerini ve özürlerini anlatmak onları müdafaa etmek için yazmıştır.


"İbn Teymiyye sahabe ve tabiinin mezhep ve görüşlerini çok iyi bilirdi. Bir meseleyi anlattığında o konuda dört mezhebin görüşlerini de bildirirdi. Ancak belirli bazı konularda onlara muhalefet etmiş ve bu konularda da kitap ve sünnetten delil getirmiştir.


"Bütün ilimlerde kendi çağındaki insanlardan üstündü. Hiç bir göz onun gibisini, o da kendisi gibisini görmemiştir."


"İbn Teymiyye ile oturup konuşunca gördüm ki bütün ilimler iki gözünün önünde geçiyor. Oradan istediğini alıyor, istemediğini almıyor" der.


Allame ez-Zemlekanî" ona bir ilimden sorulunca onu gören ve dinleyen onun cevapları karşısında bu ilimden başka bir ilim bilmiyor zanneder ve bu ilimde onun denginin olmadığına kanaat getirirdi." der.


Emr bi'lma'ruf ve'n-nehy ani'l-münker yapmış şehirlerdeki valilere ve sultanlara nasihat etmiş yaptıkları kötülükleri kınamış ..


"Bir adamın fikirlerini onun meşhur kitaplarından araştırmak ve onun fikirlerini nakledenlerin güvenilir olanlarının sözlerine itimat etmek ilim ve akıl ehline yakışan ve gereken bir tutum ve davranıştır."


"Rükun ile makam arasında yemin ettirseler onun bir mislini görmedim, o da ilimde kendisinin dengini görmemiştir yemin ederim."



Sözün bittiği yer bu olsa gerek..
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 24 Temmuz 2014, 05:14:17 ÖÖ 05
Bugünlerde evi tadilata koydum bir hayli yoğunum. Ayrıca bizim işlerin sezonu olduğundan dolayı o alanda da bir hayli meşkulum ve zamanım gerçekten çok kısıtlı. Bu sebeple bazı ithamlara zamanında cevaplar veremiyorum.

Dünyadaki en ahlaksız şey bence insanlara heleki alimlere iftira atmaktır. Ki bunun bir şeklide şirktir.

Yüzyıllardır şirk ve küfür bataklığında batmış tarikatçılar hep İbn-i Teymiyye saldırmışlardır. Çünkü onların batıl dinleri hakkında en çok yazılar yazan onları pel perişan onların Yahudi ve Hıristiyanlardan daha katmerli kafirler olduklarını söyleyan Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye’dir. Ona çok saldırıyorlar çünkü kuyruk acıları çok derindir.


Zira bu olabilir ona karşı çıkabilir bu normaldir ancak gönül isterdi ki bu şirkperest, kabirperest, evliyaperset, kişiler bu konuda zerreyi mızkal kadar adil olsalardı.

Şimdi ithamlara bakalım;

İddia: Hanbeli fıkıh ve hadis alimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. 1263 senesinde Harran’da doğup, 1328 de Şam ’da kalede hapiste iken vefat etti.

Cevap; Yalan-1

Allah şüphesiz yalancılara lanet edecektir. Tasavvufçular hariç dünyada hangi yazara hangi alime sorarsanız sorun Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye yi hanbeli olarak bilirler. Onun Hambeli olmadığını söylemek hem zırcahillerin işidir. Onun hanbelli olmadığını delillendirmeyenler yalancıdırlar.

İddia: İbni Teymiye, Ehl-i sünnet alimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır.


Cevap; Yalan-2

Yine Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun. Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye hiçbir yazısında tasavvufu inkar etmemiş ancak vahdeti-vücutcuları müşrik,kafir,zındık,mülhid,ilan etmiştir. Onun tasavvufu inkar ettiğini delillendiremezsen lanet sana da gelecektir. Bunu delillendir?

İkincisi: Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye ehlisünnet alimlerini ve bunlara karşı saygısızlığını ifade eden tek bir cümle getir senin doğru olduğunu kabul edeyim aksi takirde lanetin kapsamı büyüyecektir. Sakın ortaya attığın iddiaları es geçme ve benim gibi tek tek cevapla ve ispat et.

İddia: Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler. İbni Teymiye’nin şaki ve dalalette olduğu Seyf-ül-Cebbar ve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır.

Cevap; Yalan-3

Mezhepsizler diyorsun. Mezhep dediğin şey aslud-din midir? Yoksa usülid-din midir?

Hangisi oskio;

Sonra demişsin ki onun delalette olduğu Seyf-ül-Cebbar ve farisi Tâlim-üs-sübyanda da yazılıdır.

Şimdi sorayım ey aklını yitimiş ve iftiracı derviş, o dediğin kitaplar Allah’ın kitabımıdır? Ki mutlak doğru kabul ediyorsun. Eğer senin ve kabirperest şeyhlerinin ilmi yetiyorsa onun kitaplarından alıntı yap bakalım hangi sözü delalette olduğunun ispatıdır. Biraz adil olun yaw. Ben senin haşa biz Allah’ız diyen şeyhlerinin küfür dolu sözlerini kendi kaynaklarından çıkardım ve ortaya koydum ondan sonra ne diyeceksem dedim. Hadi hodri meydan sende bunu yap bakalım. Şeyhin tüm kitapları piyasada yani elimizin altındadır. Delillerini bekliyorum..

İddia: Camiul-ezherdeki hanefi alimlerinden Muhammed Bahitin (Tathir-ül-füad min-denisil itikad) kitabı, (Et-tevessüli bin-Nebi ve bis-Salihin), (Şevahid-ül-hak), (Cevahir-ül-bihar), (Seyf-ül-Cebbar) ve (Tâlim-üs-sübyan) kitapları, İbni Teymiye’nin dalalete düştüğünü vesikalarla ispat etmektedir.

İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema'a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice alimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır.

Cevap; Yalan-4

Osiko bunları nerden kopyaladın getirdin onu biliyorum. Madem ki bunları biliyorsun o halde bunların şeyh hakkında ve hangi fikirleri hakkında ne söylediklerini de biliyorsun. O zaman ilgili bölümleri çıkar buraya koyda üzerine konuşalım.

Aslında bunları ortaya koyamayacak kadar aklı düşünceye sahip olmadığını ve hangi alimlerin hangi konularda hangi kitaplarında ne söylediklerini bilmeyecek kadar cahil olduğunu biliyor ve görüyorum ve bunları getiremeyeceğinide biliyorum ancak yine de bu satırları yazıyorum ki okuyanlar senin ne kadar cahil ve iftiracı olduğunu bilsinler.

İddia; Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor. (Türkiye’nin Manzarası) Dal ve mudil olduğu, Savi tefsiri 107. sayfasında da yazılıdır.


Cevap; Yalan-5

Üstat kim ya; Bir arkadaşım vardı üstat deyince benden çok içene ben üstat derim derdi. Necip Fazlı alimmi ki başka alimin dalalette olduğunu ilmiyle ortaya koysun?

Önce bak bakalım üstad dediğin Necip Fazıl’ın akidesi nedir? Bunu ortaya koy bakalım. Akidesi, bertaraf olmuş her tarafı dalalet içerisinde olan zevatlar mı? başkalarının  dalalette olduğunu tespit edecek……Têhı mâlâmın…..

 Birde uyanıklık yapıp bu vatandaşların kitap dipnotlarını da vermişler.

Sen bana İbn-i Hacerin ve Mustafa Sabri ki kendisi Osmanlının son şeyhül İslamıdır bunları sözlerini getir. Bunlar benim için önemlidir, ki ne dediklerinide senden iyi bildiğime emin olabilirsin.

Ancak sen yine de bu her iki ehli-sünnet aliminden delil getir. Nerde ne demişler Şeyhin hangi fikirlerini eleştirmeişler ve nasıl deliller getirmişler?

Kutbu Seyyid Abdülhakim Arvası;

Şimdi derler sana Kutbu ne demektir?

Seyyid ne demektir?

Yani bir insan Seyyid olunca alimmi olmuş oluyor? Şu cehalete şu rezalete bakın? Adamlar kalkmış haşa kendilerine vahiy indiğini iddia edecek kadar dalalete sapmışlar buna rağmen kalkacak başka alimlerin küfrünü tespit edecekler. Kafaya bakar mısınız? Adamlar kalkmış bizede vahiy iniyor diyor başkası da bunlara alim evliye lakabı takıyor bunlardan delil getiriyor.

Allah şöyle buyurmaktadır;

“Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken "Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir?..Enam/93

İddia; İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” diyor. Essırat-ul-müstekim kitabında da, ibni Abbas gibi büyük sahabilere kafir demiştir. (Keşfüzzunun)

Cevap; Yalan-6

Alıp kopyala yapıştır yaptığına göre bu iftiralarının her halde kaynaklarını da vereceksindir. Şimdi Şeyhül İbn-i Teymiyye şu sözleri ““Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” kitabının kaçıncı sayfasında söylüyorsa o sözleri olduğu gibi buraya aktar. Aktar ki yalancı duruma düşme;

İkincisi: İbn-i Abbas (r.a) kafir dediğin bölümü buraya aktar aktar ki Allah’ın lanetinden kurtulabilesiniz.
Arş meselesi külliyatta geniş şekilde ele alınmış ve bunun keyfiyeti bilinemez demiştir. Ayet olduğu gibi anlaışlması gerektiğini söylemiştir. Burada Allah’a herhangi bir yer mekan isnat etmemiştir. Ki böyle bir şey söylemiş olsa onu zinhar tekfir ederdim. Ben babamı tekfir etmişim onumu es geçecektim. Ancak yalan söylüyorsunuz ve iftira atıyorsunuz.

Ayrıca İmam Malik ve daha başka alimlerden de delil getirmiştir. Çamur at izi kalsın misalı paralel devletçi zihniyetini iyi bilmekteyiz. Sen meydanı boş buldun ki kes kopyala yapıştır yaptın şimdi bu nakillerin delillendir bakalım da görelim boyunun ölçüsünü. Siz tarikatçıların kuyruk acısını iyi bilmekteyim.

İddia: El-ubudiyyet kitabında ise, Allah-u Teala'nın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf alimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır. El-ubudiyyet kitabında ise, Allah-u Teala'nın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf alimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır. (Arş kadimdir) diyor. (Akaid-i Adudiyye şerhi)
Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dedi. [İbni Battuta -Tuhfetünnüzzar tarihi]

Cevap: Yalan-7

Yaz siz hiç mi Allah’tan korkmuyorsunuz? Ya bu iftiralarını delillendiremezsen o zaman bu forumdaki insanların nezdinde hemde Allah katında ne hale düşüceğini hiçmi hesaba katmıyorsun? Bunuda Şeyhin kendi kitabından getir. Getir bakalım nerde böyle bir şey demiş.

İddia: Abduh’un yetiştirdiklerinden olup, onun yolunda giden Abdürrazık paşa bile diyor ki:Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh’daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiye’ye bağlıdır.Kaza namazı kılmak lazım değildir derdi. Halbuki dört mezhepte de farzdır.Cehennem azabının sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarına dair bir çok ayet-i kerime vardır. (Bekara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)

Cevap; Yalanlarınızı saymakatan usandık

Muhammed Abduh birini yetiştirmişse zaten mesele bitmiştir.

İddia: Selefilerin vazgeçilmez üç prensibi vardır, bunlara uymayan Allah ’ın gönderdiği din ile amel etmiş olmazmış.

İbni Teymiye, Furkan isimli kitabında dini üç kısma ayırmaktadır. Selefilere göre bu üç prensip vazgeçilmez esaslardır. İslamiyet ancak bu üç kaide gereğince, aslına uygun olarak bilinebilirmiş.Yoksa İslam pınarını, etraftan karışmış bulanık sulardan yani mezhep imamlarının ictihadlarından arındırmak mümkün değilmiş. Çünkü fıkıhçılar, kelamcılar ve tasavvuf ehli, dinin aslına ilaveler yapmışlar, bu bakımdan din çok genişletilmiş ve içinden çıkılmaz bir hal almışmış.

Dine yapılan bu ilaveleri çıkarmak gerekirmiş.Selefilerin sımsıkı bağlandıkları üç prensip şöyle:

1- Münezzel din: Kur’an-ı Kerimden ve sahih kabul ettiği hadis-i şeriflerden kendi anladıkları.
2- Müevvel din: Mezhep imamlarının Kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler.
3- Müeddel din: Geçmiş dinlerin hükümleri ve uydurma saydığı hadis-i şerifler.

Cevap: İşte siz bu kadar iftiracı ve yalancısınız. Daha önce alimlere saygılı olmadığını ifade ettiniz mezhepsiz olduğunu ilan ettiniz şimdide kalkmış şeyhin şu üç esas üzerinde itikad ettiğini söylüyorsunuz.
1-Gerçek din; Kur’anı Kerimde ve Sahih sünnetten ibarettir. Ki bunun aksini söyleyen tüm İslam ulemasına göre kafirdirler.

2-Manası iki anlama gelen veye manası kapalı olan yani mücmel olan naslardan çıkarılan hüküm: Bununda yolu Mezhep imamlarının ve diğer büyük ilim ehli imamlarının anladıkları şekilde anlamak. Buda gösteriyor ki Şeyh alimlere son derece önem vermektedir.


3-Geçmiş dinlerin tamamı aynıdır. Aslı itibarı ile birdir Nahl/36. Ancak şeriatleri farklı farklıdır. Uydurma hadisleri uyduranlar cehennem kütüktürler. Bunları da en çok yapanlar tarikatçı mutasavvuflkardır. Bu akidenin neresi yanlış?

Bak osiko eğer bir kişi hakkında birşeyler söyleyeceksen öyle neyi düğü belli tasavvufçu küfür dolu sitelerden (Dininimiz İslam) gibi yerlerden kes kopyala yapıştır yapma. Eğer alıntı yapacaksan yani nakil yapacaksan ki bunu hepimiz yapıyoruz bu nakil birilerini karalama üzerine olmasın.

Aksi takdirde senden delil isterler ki sen bunun altından ezilir kalırsın şimdi ezileceğin gibi. Sen bu iftiaralara delil getiremeyecek ve altında ezileceksin.
Bak oskio eğer biri hakkında iftira atacaksan al o zatın kitabını önce genel akidesini öğren sonra arızalı gördüğün fikirlerini tek tek dipnotları ile birlikte bir yere kaydet sonra bunun üzerine reddiyeni deliller ışığında yap. Hakka uygun olanda budur. İftiraysada böyle iftira olsun.

Fakat sizin gibilerde ne Allah’tan korkma var nede kuldan utanma. Bunu biliyorum lakin en azından birazcık da olsa adil olabilirsiniz öyle değil mi?

Biz sizin herhangi bir şirkperest mutasavvufınıza iftira attık mı? tam tersi kendi kitaplarından kendilerine ait şirk ve küfür sözleri üzerine konuştuk. Şimdi sende kopyaladığın bu nakildeki iftiraları bize Şeyhin kendi kitaplarından aktar üzerine konuşalım.

Not; Bu bölüm okuyucu içindir.

Geçmiş dönemlerde ehli-sünnet alimleri arasında birçok tartışma olmuştur. Bunların en büyüğü de Ehli-Hadis olarak bilinenler ile İmam azam arasında cereyan etmiştir. Birçok ehli-hadis-alimleri İmam Azam Ebu Hanife (Rahimehullah) hakkında inanılmaz sözler sarf etmişlerdir. Eğer vakit bulursam ve bu konuyu unutmazsam bu ihtilafları ve sebeplerini bu bölümde aktarmaya çalışırım. Ancak İmam Azama olan bu kızgınlık İmam Azamın büyük bir alim olmadığını göstermez.

Bu tür meseleleri iyice kavraya bilmek;

1-Onların dönemini iyi bilmek gerekir

2- Aralarındaki ihtilafı iyi bilmek gerekir

3-biraz ilim sahibi olmak gerekir.

Bu sapık tasavvufçuların yaklaştıkları gibi meselelere yaklaşırsak bizim haşa Ebu Hanifeyi tekfir etmemiz gerekmektedir. Bir ara Rahmetli adlı üyede bu meseleye değinmiş ancak gerekli cevabı almıştı.

Bu tür alimler arası münakaşaları iyice anlayabilmek için şu iki misali verirsem sanırım konu anlaşılmış olacaktır.

Muhamed Bakır Ehli-Beyttendir. Yani Hz.Ali (r.a) nın soyundandır ve alimlerin alimdir. Ebu Hanife ile Medinde karşılaşır ve ona;

Sen misin? benim dedemin (Rasulullah) (s.a.s) in dinini değiştiren?

İmam Azam haşa der ve bunun iftira olduğunu uzun bir şekilde anlatır. Ve Muhammed Bakır (rh) ondan memnun ayrılır.

Yine El-Evzai gibi büyük bir alim şöyle der

“Ben Ebu Hanife ile karşılaşıncaya kadar onu tam bir zındık ve din düşmanı bilirdim. Ancak kendisi ile birebir konuştuğumda onun hakkında söylenen şeylerin yalan olduğunu gördüm ve onun gibi bir alim daha tanımadım demiştir.”

Buradan anlaşılıyor ki ortalıkta dolaşan fasıklar durmadan fitne yaymakta idiler. Aynı tarikatçılar gibi. Oysaki cenabbi Allah “Size bir fasıktan bir haber gelirse bunu iyice araştırın” demektedir.

Şimdi İbn-i Teymiyye hakkında dinimiz islam adlı bir forumda bir fasık tarafından akla hayale gelmeyecek iftira dolu şeyler ortaya atılmıştır bizde hakkımız olarak Rabbimizin çağrısına uyarak bunun doğruluğunu araştırıyoruz.

Oskiko sen o iftiraları şeyhin kendi sözlerinden ispat et bende herkesin huzurunda şeyhi tekfir edeyim ve siz kabirperestlerin dediği gibi onu dalalette göreyim.

Konuyu sağa sola çekmeden laf kalabalığı yapmadan attığın iftiraları tek tek cevapla bakalım………..bekliyorum inşallah.
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 24 Temmuz 2014, 01:50:19 ÖS 13

Dünyadaki en ahlaksız şey bence insanlara heleki alimlere iftira atmaktır. Ki bunun bir şeklide şirktir.

Yüzyıllardır şirk ve küfür bataklığında batmış tarikatçılar hep İbn-i Teymiyye saldırmışlardır. Çünkü onların batıl dinleri hakkında en çok yazılar yazan onları pel perişan onların Yahudi ve Hıristiyanlardan daha katmerli kafirler olduklarını söyleyan Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye’dir. Ona çok saldırıyorlar çünkü kuyruk acıları çok derindir.


Zira bu olabilir ona karşı çıkabilir bu normaldir ancak gönül isterdi ki bu şirkperest, kabirperest, evliyaperset, kişiler bu konuda zerreyi mızkal kadar adil olsalardı.

Yalan-1

Allah şüphesiz yalancılara lanet edecektir. Tasavvufçular hariç dünyada hangi yazara hangi alime sorarsanız sorun Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye yi hanbeli olarak bilirler. Onun Hambeli olmadığını söylemek hem zırcahillerin işidir. Onun hanbelli olmadığını delillendirmeyenler yalancıdırlar.

Yalan-2

Yine Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun. Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye hiçbir yazısında tasavvufu inkar etmemiş ancak vahdeti-vücutcuları müşrik,kafir,zındık,mülhid,ilan etmiştir. Onun tasavvufu inkar ettiğini delillendiremezsen lanet sana da gelecektir. Bunu delillendir?

İkincisi: Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye ehlisünnet alimlerini ve bunlara karşı saygısızlığını ifade eden tek bir cümle getir senin doğru olduğunu kabul edeyim aksi takirde lanetin kapsamı büyüyecektir. Sakın ortaya attığın iddiaları es geçme ve benim gibi tek tek cevapla ve ispat et.


Bütün bu ifadelerini, şeyhin teymiyenin Tasavvuf karşıtı olmadığını ifade etmek için mi sıraladın.?

Peki ya bu ifadeyi ne yapacaksın.?



Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye hiçbir yazısında tasavvufu inkar etmemiş ancak vahdeti-vücutcuları müşrik, kafir, zındık, mülhid, ilan etmiştir. Onun tasavvufu inkar ettiğini delillendiremezsen lanet sana da gelecektir. Bunu delillendir?

Sen kendinde olan hassayı karşındakinde mi görüyorsun.? Şeyhin teymiye Tasavvuf 'u inkar etmiyor ama sen, tam aksi bir inanış sergiliyorsun demek ki..! Şeyhin teymiye senin yaptığına ne der.?

Tasavvuf 'a karşı değildir diyorsun ama, bütün Tasavvuf ehlini kafir olarak yaftalıyorsun. Ehli kitabın tümünü birden cehenneme doldurduğun gibi, bütün Tasavvuf ehlini de kafir olarak görüyorsun. Var mı böyle bir iman, inanç, itikat..?

Dünyadaki en ahlaksız şey bence insanlara heleki alimlere iftira atmaktır.

Paylaştığım her yazıyı yalan olarak itham ediyorsun. Senin her kullanmış olduğun ifadeyi de kabul etmemi bekliyorsun. Haydi işine..

Hakkında paylaşım yaptığın kişiyi de tanımıyorsun demektir. Madem ki Tasavvuf karşıtı değildi, senin bu yaptığın yenir, yutulur gibi değil.. Kimi kandırıyorsun sen..?


Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 24 Temmuz 2014, 02:00:43 ÖS 14
Eğer ki benim bahsettiklerim, hakikatten uzak olmuş olsa idi, bugün aleyhinde olduğunuz Tasavvuf anlayışının, Tasavvuf isminin asla İslam 'dan ayrı olmadığını görür, anlar, idrak ederdiniz.

Eğer ki Kuran 'ı Allah 'ın bildirdiği gibi anlamış olsaydınız, Evliya kelimesinin, peygamber varisleri olduğu idrakine varır, Allah 'ın ayetlerinde bildirdiği,


Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman korunup uslananlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Araf 35

‘‘Dikkat et! EVLİYAMA korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir de.’’
Yunus 62

Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir resülü memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.
Kasas 59

Bu ayetleri yalanlamaz, inkar etmezdiniz.

"Senin inancın sana, benim inancım bana" der, hiç bir Allah kulunu yalancılıkla, kafirlikle, imansızlıkla, cehennem ehli olmakla itham etmezdiniz..

Geçmişten günümüze sahip çıkılan Evliyaullah 'a karşı çıkmaz, haklarında küfür derecesinde, aşağılama derecesinde kelamlar kullanmazdınız.

Seyid Abdulkadir Geylani
Seyid Ahmed-el Bedevi
Seyid Ahmed-er Rufai
Şems-i Tebrizi
Hasan-ı Basri
Muhammed Bahaddin-i
Hacı Bayram-ı Veli
Hacı Bektaşi Veli
Beyazid-i Bestam-i Veli
Taceddin-i Sultani Veli
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Seyid Ali Sezai Efendi

Her birisi de senden hakkını alacaktır kuşkun olmasın. Yaptığın yanına kar kalmayacak.

Hem bu alem, hem de öbür alemde.

Sana ve şeyhin teymiyeye göre Evliyaullah 'tan olan bu kişiler de, bunlara sahip çıkanlar da kafir. Tek ehli iman sizlersiniz..!

Yazık ki yazık.
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 25 Temmuz 2014, 01:16:41 ÖÖ 01
Ben sana ben laf kalabalığı yapmadan attığınız iftiraların delillerini sunun dedim. Ama velakin senki bacanağımın başka bir versiyonu var karşımda yine yalan yine iftira yine delil yok;


osiko madem ki bu atılan iftiraların kaynağını bilmiyordun, da neden kalkıp hiç arlanmadan başka sitelerden neyi düyü belli olmayan şeylerin peşine düştün? Sana o yalanların altında
ezileceksin demiştim öyle değil mi?

İşte görüldüğü gibi haklı çıktım;

İşte siz böylesiniz ezbere konuşuyor yalan iftira düzenbazlıkla din anlattığınızı sanıyorsunuz. Bilmediğiniz meseleler hakkında konuşup rezil rüsvay oluyorsunuz.

Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır.

“İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.”Ali-İmran/66

Müslüman alimlere karşı hasetinizden kininizden ne yapacağınızı bilmiyor her türlü iftirayı atmaktan korkmuyorsunuz. Sizi gidi kabirperestler sizi..

Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır. “………De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.”Ali-İmran/119

Osiko ben çok inatçı bir kişiliğe sahibim. Öyle kolay kolay senin peşini bırakmam. Şimdi sen o iftiralarını tek tek kanıtla bakalım. Acele etmeden sindire sindire araştıra araştıra. Git yine o tasavvufçu o şirkperest forumlardan kopyala getir, nerden getirirsen getir ben anlamam, ancak Allah lanetini istemiyorsan Şeyhe attığın iftiraları kendi kitaplarından kanıtla cevabını bekliyorum.


Not; Peki ya bu ifadeyi ne yapacaksın.?Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye hiçbir yazısında tasavvufu inkar etmemiş ancak vahdeti-vücutcuları müşrik, kafir, zındık, mülhid, ilan etmiştir. Onun tasavvufu inkar ettiğini delillendiremezsen lanet sana da gelecektir. Bunu delillendir?Osisko alıntı


Bak osisko sen hastasın derken bunu şakacıktan söylemedim. Tüm kalbimle söyledim. İbn-i Kayyım (rh) ın ifade ettiği şekilde muhkemeleri bırakıp mütaşabihlerle uğraşanlar hastadırlar. İşte bu sebeple sen hastasın dedim hemde çok hastasın. Senin öncelikle bir pisikiyatriye gitmen gerekir.

Bak derviş sana ilk yazdığım satırlara geri dönüp okursan göreceksin ki sana orada şunu demiştim. Eğer bir insanla konuşacaksan önce o insanın düşüncelerini iyice öğren ondan sonra konuş. Ama sen ne yaptın tıpkı diğer tarikatçılar gibi hiç Allah’tan korkmadan söylenilen hiçbirşey okumadan düz bant devam ettin. Onun için muhalifinin ne dediğini hangi inanca sahip olduğunu bilmeden attın tuttun.

Hatta öyle bir attınki Hz.Ebu Bekir (r.a) ya bile iftira attın. Güya o “Yarabbim sen vücdumu o kadar büyüt ki cehennemde hiç kimseye yer kalmasın” senden bunun kaynağınıda istedik ancak buda nafile.

Şimdi bak “Tasavvuf ayrı bir din” başlıklı bölümde tasavvuf hakkında ne demişim. Gözlerini iyice aç öyle oku;

Ezhattım-alıntı

Günümüzde bazı kesimler Kuran ayetlerini kendi uydurdukları batıl inançlarını meşru göstermek amacıyla sıkça kullanmaktadırlar. Bu kesimlerin kuran ve sünnetteki nasları gerçek anlamları dışında değerlendirdikleri yetmezmiş gibi yine habis olan inanç anlayışlarına Ehli-sünnet alimlerinin bazı sözlerini de yanlış yorumlayarak veyahut o alimin kendi döneminde var olan bazı kavramların gerçek anlamlarından farklı yorumlayarak delil olduğunun iddiası içerisine girebiliyorlar.

Bu kavramlardan bir tanesi de Tasavvuftur;

Yine bu kesimler kendi tarikatlarına giren kimselerin bir takım zikir ve İslam'da olmayan bir takım hareketler yaparak kitap okumadan, öğrenmeden ilim sahibi olabileceklerini iddia etmektedirler. İşte bu anlayış takva örtüsünün arkasına gizlenerek okumadan, öğrenmeden Kur'an, hadis, fıkıh ilmini elde ettiklerini iddia eden sahte alimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

İlim ile takva sahibi olmakla; okumadan, öğrenmeden ilim sahibi olduklarını söyleyen bir takım sahte alimler ortaya çıkmış Kur'an, hadis, fıkıh konularında söyledikleri sözlerle cahilleri kandırmış, kendilerine inandırmışlardır. Güya takva sahibi oldukları için Allah (c.c) onlara öğretmiş ve ilim vermiştir. Onlar öğrendikleri bu ilme; ilmu'lledün (Allah tarafından öğretilmiş ilim) adını verirler.

Tasavvuf: Bu kelime şer’i bir kavram olmayıp sonradan ortaya konmuş bir terimdir ve kelimenin aslının nereden geldiği konusunda ihtilaflar vardır. Fakat bu konuda kısaca şunu söylemek yeterlidir:

Tasavvuf: Kişinin zühd ve takvaya eğilip dünyadan elini eteğini çekmesi ve adeta ölüme kendisini hazırlamasıdır. İşte İslam literatüründe tasavvufun öz manası budur.

Fakat değişik çağ ve mekanlarda tasavvuf adı altında ortaya çıkan hizipler, gruplar, tarikatlar, cemaatler yaptıkları habis işleri, küfürleri, şirkleri sapıklıkları,zühd ve takva adına yapılan işler gibi insanlara empoze etmişlerdir.

Böylece cahil olan halklar daha çok kandırılmış ve gerçek İslam’dan uzaklaştırılmışlardır.

Tasavvuf kavramı Kur’an ve sünnetten ortaya çıkmış şeri bir kavram değildir. Ama Kur’an ve sünnet Müslüman olmuş bir kimseyi takvaya, zühde, her türlü pisliklerden arınmaya sevk eder. İşte bu manada her bir Müslüman tasavvuf ehli olmalıdır. Yani; zühd ve takva sahibi, masiyetlerden uzak, her türlü pisliklerden kendisini arındırmış ve uzak duran kimse durumunda olmalıdır. Ehli-sünnet alimlerinin bu kavramdan kasıtları budur.

İslam’da zühd;arınmak, saflaşmak, takva hayatı yaşamak şeklindedir. Bu sebeple İslam’a giren ve onu din edinen bir Müslüman için en güzel şey muttaki ve Muhsin olmak için gayret etmesidir. İslam’daki zühd ve takvayı böyle anlamak gerekir. Muhsin ve muttaki seviyesine varmak için çaba sarf etmek ve Allah (c.c)’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmek, böylece O’na hep yakın olabilmek, ya da yakın olduğunu bedenen, ruhen, kalben, aklen hissetmektir.

İslam dininde durum bu iken tasavvuf dininde ise bu anlayışlar değişmiş, birileri,birilerini mürşidi kamil edinip, onun eteğine sarılmak, ondan yardım istemek, ona medet bağlamak, ondan ummak, ona dua etmek, onu rabıta edinmek bu batıl dinin esaslarından olmuştur.. Ve böylece Allah’a ait olan sıfatları kendi şeylerine vererek onları ilahlaştırırlar.

Onun (Şeyhin) işaret ettiği Tağuta oy vermemek söz konusu değildir. Velev ki bu siyasi partinin tüzüğü İslam dini ile taban tabana zıt dahi olsa. İşte bu sapkın anlayış ve küfür dolu felsefe inancı böylece Allah (c.c)’nun ulûhiyetini iptal eden haller içerisine girmişlerdir.

Zira saptırılmış tasavvufta şeyh, İlah seviyesinde değer görmektedir. Bu zevatların gözünde şeyh daha açıkçası mürşidi kamil! büyük merhaleler kat etmiş ve sözüm ona ermiştir. Önce kendi mürşidi kâmilin de bütünleşmiş şeyhlik mertebesine varmıştır, daha sonra rasulle bütünleşmiş nübüvvet mertebesine varmıştır ve daha sonra da Allah (c.c) ile (Haşa) bütünleşmiş, uluhiyet mertebesine varmıştır. Bu sebeple müritleri ondan isterler, ondan medet umarlar, ondan korkarlar.

Öyle ki mürid şeyhinin elinde, ölü yıkayıcısının elindeki bir ceset gibi olurlar…

Kendilerine, mürşidi kamillerine, ya da daha açık ifadesiyle Allah (c.c)’tan başka ilah edindikleri Allah (c.c) düşmanı İblisin kulu bir taguta tam bir teslimiyetle teslim eder hale gelmişlerdir. İşte bunun günümüzde ki adı şirkperestliktir tasavvuf değildir.

Bu inanca göre hayat bin bir gece masalları gibi bir ruh aleminden ibarettir. Yine bu inanca göre denizde fırtınaya yakalanan müridin karaya sağ salim bir şekilde varmak için şeyhinden yardım istemelidir.

İbnu'l Kayyim rahimehullah ''Medaricu's-Salikin'' isimli eserinde şirk çeşitlerinin de söz ederken şöyle eder:

'' Şirk çeşitlerinden biri de ölülerden medet ummak, onlardan yardım istemektir. Aslında bu husus genel manadaki şirkin esasını teşkil eder. Çünkü ölen kimse artık herhangi  bir iş yapacak durumda değildir.. O artık kendisinden yardım talep edenin ihtiyacını karşılamasını veya herhangi  bir konuda kendisi için Allah'a olmasını isteyene bir fayda sağlaması şöyle dursun , kendi şahsına bile ne bir fayda , ne bir zarar verebilir.

Ölmüş kimseye gelince o kendisi için dua edecek, rahmet ve bağışlanma dileyecek kimselere muhtaçtır.


Şeyh Takıyüddin İbn Teymiyye şöyle der: '' Kim ölülerden herhangi birinin ,bu ister nefise olsun , isterse başka bir ölü olsun korkanı himaye ettiğini, hapsedileni kurtardığı söylerse ki bunlar birer ihtiyaçtır, bunu söyleyen kişi sapık ve müşriktir. Çünkü Allah koruyup ve gözetendir, O korunmaya muhtaç değildir. İhtiyaçlar için Allah'a müracaat edilir. Bunun yolu ihlas ve samimiyetle Allah'a dua etmektir. Nitekim Allah teala şöyle buyuruyor: ''(Ey Resul) Kullarım sana benden sorarlarsa , ben, şüphesiz onlara çok yakınım . Bana dua edenin , dua ettiği zaman, duasını kabul ederim'' (Bakara: 186) Allah en iyi bilendir.(ky:Mecmuu'l-Fetava''(27/490)

İbni Teymiyye Allah senden razı olsun.İşte görüldüğü gibi Şeyhülislam açık bir şekilde bugün kü kabirperest tarikatçılarda bulunan hasletleri taşıyanları tekfir etmektedir.

Yine Şeyhulislam İbn Teymiye şöyle der: '' Kim melekleri ve peygamberleri aracı kılar da onlara dua ederse ve günahlarının affını, kalplerin hidayetini, sıkıntıların giderilmesini ve ihtiyaçların giderilmesini onlardan istemek gibi bir takım faydaların celbini ve zararların def edilmesini onlardan dilerse , böyle bir kimse Müslümanların icmasıyla kafirdir.''Mecmuu'l-Fetava(1/124)

Burada şeyhin ifade ettiği birçok özelliği bugün tasavvuf adı altında din sunmaya çalışanların vasıflardır. Bunlar herhangi bir müşkilatlarını gidermek için şeylerinin ruhaniyetlerinden medet umaralar. Bu bölümde Cebbeli Ahmetin ses kaydında açık bir şekilde siz darda kaldığınızda onlardan isteyin onlarda anında gelirler diyor.

İmam İbn-i Teymiyye’nin de ifade ettiği gibi bunu yapanlar halis muhlis kafir olmuşlardır.

Ehli sünnet alimlerinin Tasavvuf tan kasıtları takva, zühd, kalpleri her türlü pisliklerden arınma, Allah’ı zikr etme olarak tanımladıkları bu tanımın günümüzdeki versiyonu takriben şu şekildedir.

Bu inanç mensuplarının;

a) Kimisi vahdeti vücutçudur.

b) Kimisi vahdeti şuhudcudur.

c) Kimisi rabıta ehlidir.

d) Kimisi zikir adı altında raks ehlidir.

e) Kimisi tevbe alıcıdır.

f) Kimisi gayblerden haber vericidir.

g) Kimisi cennetten insanlara parseller dağıtmaktadır.

h) Kimisi kendisinden ibadetin düştüğünü, ibadetle alakası olmadığını söyler.(Fenafillah makamı)

i) Kimisi velileri rasul ve nebilerin üstüne çıkarır, hatta Allah (c.c) seviyesine çıkarır. Ve hatta Allah (c.c)’a tahkir olan söylemleri yapmaktan geri kalmazlar.

j) Kimisi hulul fikrine sahiptir. Yani (haşa) Allah (c.c)’ın insanın bedenine girdiğine inanır.

k) Kimisi kendilerinin yaptığı fiilleri konusunda etkileri olmadığını Allah (c.c)’ın kendilerini zorladığına inanır. Yani cebir inancı söz konusudur.

l) Kimi şeyh olduğ iddia edilen kimselerin Allah (c.c)’ı gördüğüne inanılır.

m) Kimisi ahirete inanmaz, ölüm sonrası ruhun bir şekilde hayatta olduğuna inanır. Reenkarnasyon inancına sahip olanlar bunlardandır. Bu inancın diğer bir ismi tenasuhtur.

n) Kimisi kulun Allah (c.c) ile birleştiği bir bedene girdiğine inanır. İşte bunun adı ittihad inancıdır.

Bu sapıklarda ve bunlar gibi daha akla hayale gelmeyecek bir çok batıl söz ve ameller mevcuttur. Sonuç itibariyle günümüzdeki Tasavvuf inancının İslam’i manada tasavvufla uzaktan yakından hiçbir alakaları yoktur.

Bu yola sapmış ve kendisini bu dine adamış müritlerin ruhları ve pskolojileri tamamen bozuktur ve bunlar gerçek birer hastadırlar bunlar artık neye nasıl bakacaklarını dahi bilmezler çünkü bunların kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarının cehennem kütüğü oldukları artık bir hakikattır Bakara/79

Cenabbi Allah Yahudi,Hıristiyan ve putperest müşriklerin şirklerini Kur’an da çeşitli ayetler de açık bir şekilde beyan etmiştir.


Ezhattım-alıntı

Şimdi bir kez daha herkesin huzurunda yalancı duruma düştün mü? Bak şu cümlelerime bak “Tasavvuf: Kişinin zühd ve takvaya eğilip dünyadan elini eteğini çekmesi ve adeta ölüme kendisini hazırlamasıdır. İşte İslam literatüründe tasavvufun öz manası budur.”

Sonra şöye demişim; “Tasavvuf kavramı Kur’an ve sünnetten ortaya çıkmış şeri bir kavram değildir. Ama Kur’an ve sünnet Müslüman olmuş bir kimseyi takvaya, zühde, her türlü pisliklerden arınmaya sevk eder. İşte bu manada her bir Müslüman tasavvuf ehli olmalıdır. Yani; zühd ve takva sahibi, masiyetlerden uzak, her türlü pisliklerden kendisini arındırmış ve uzak duran kimse durumunda olmalıdır. Ehli-sünnet alimlerinin bu kavramdan kasıtları budur.

İslam’da zühd;arınmak, saflaşmak, takva hayatı yaşamak şeklindedir. Bu sebeple İslam’a giren ve onu din edinen bir Müslüman için en güzel şey muttaki ve Muhsin olmak için gayret etmesidir. İslam’daki zühd ve takvayı böyle anlamak gerekir. Muhsin ve muttaki seviyesine varmak için çaba sarf etmek ve Allah (c.c)’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmek, böylece O’na hep yakın olabilmek, ya da yakın olduğunu bedenen, ruhen, kalben, aklen hissetmektir.


İşte aklını yitirmiş derviş İslam alimlerinin tasavvuf deyince anladıkları anlattıkları budur. Bu anlamda Şehid Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye’nin birçok kitapları vardır.

Ancak sizin tasavvuftan anladıklarınız ve bu kavrama yükledikleriniz şirktir küfürdür bataklıktır,mülhidliktir,dalalettir.

Bu konuda ki anlamamışlığında böylece tescil edildiğine göre gelgelelim İbn-i Teymiyye’ye attığını iftiraların kaynaklarına bunu bekliyorum.

Sakın başka konulara girme?

Laf kalabalığı yapma;

Sadece attığın iftiraları yani şeyh şöyle demiştir yada şunu iddia etmiştir dediğiniz yazılarını bekliyorum.

De hadi bakalım; Yok öyle çamur at izi kalsın yapıp sonrada kaçmak;
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 25 Temmuz 2014, 01:43:21 ÖÖ 01
İbn-i Teymiyye bilindiği günden bugüne kadar en çok tartışılan en çok saldırıya uğrayan ve en çok iftira atılan alimlerden belkide ilkidir. Kendisinin hapishane mektuplarında da ifade ettiği üzere kendisine özellikle şia ve kabirperest tarkatçılardan çokça iftira atılmıştır.

Mısır kadısı Maruf onu tutuklatıp mahkemeye çıkarınca İbn-i Teymiyye bunun sebebini sorar.
Kadı Maruf’ ta ona cevaben arş meselesi ve kabirlerden medet umma meselesi sebebiyle burada bulunuyorsun der.

İbn-i Teymiyye bunlar ilmi meseleler sen alimmişsin ki benimle bu konuları konuşacaksın der.
Devamında eğer ben adli bir suç işlemiş olsaydım seve seve şeriate muhakeme olmayı kabul ederdim ancak ilmi bir meselede senin gibi biriyle konuşmam der.

Tasavvufçu müşrik kadı Maruf bu sözler üzerine onu Mısır zindanlarına haps eder. İşte İbn-i Teymiye budur. Kendi dönemine bazı değişik fikirleri sebebiyle damga vurduğu gibi takriben kendinden sonraki tüm dönemlere damga vurmuştur.

Tarikatçılar onu yaşadığı dönemde hiç rahat bırakmamış ve Şam’ın zindanlarında şehit etmişlerdir. Şehit edilirken de yanında sadece talebesi İbn-i Kayyım (rh) vardı.

Şimdi onu şahsen görmüş ve onun zühdü tasavvufu hakkında şahsiyeti hakkında söylenmiş birkaç nakili yapmak istiyorum. Bu çalışmayı bir kardeşimiz yapmış emeğine sağlık diyorum ve yorumsuz bir şekilde aktarıyorum.


Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin Hayatından Bir Gün...

Hafız İmam Ebu Hafs Ömer bin Ali el-Bezzar, el-Alem el-Aliyye fi Menakib İbni Teymiyye

Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin aynı zamanda talebeleri arasında yer alan; onu görmüş, onunla yaşamış ve dostluk etmiş ve Şeyhu’l-İslam’ın hayat hikayesini birinci elden derleme imkanına sahip olmuş ve bu hususta kaleme aldığı “el-Alem el-Aliyye fi Menakib İbni Teymiyye” isimli eserin müellifi İmam el-Bezzar, bu eserinde Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin hayatına birçok farklı açıdan değinmiştir. Mevzubahis eseri İmam el-Bezzar, Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin vefatının ardından çok sayıda kimsenin; sen onu gördün, tanıdın bizlere de tanıt demeleri üzerine, ben yalnızca çok az bir zaman diliminde şeyhi gördüm ve faziletlerinden çok azını müşahade edebildim demesine karşın insanların şiddetli ısrarları üzerine kaleme aldığını bildirmektedir.

İnşaAllah, İmam el-Bezzar’ın mezkur kitabından, Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin ibadet hayatına dair kaleme almış olduğu bu göz kamaştırıcı kısa bölümün çevirisine yer vereceğiz.

(Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye’nin) ibadet hayatına gelince; o (Allah ondan razı olsun) hiç kimseye benzemez (şöyleki) hayatının (neredeyse) tamamını ibadet ile geçirirdi. Hiç birşeyin ne aile ne de mal ile mülkün onu Allah’tan alıkoymasına müsaade etmezdi.

Geceleri, kendisini herkesden uzak tutar, Rabbi ile başbaşa kalır, sıkı bir şekilde yüce Kur’an’ı okur ve defaatla çeşitli gece ve gündüz ibadetlerini yerine getirirdi.

Gece sona erdiğinde, Fecir (sabah) namazı için tekrar insanlarla biraraya gelir, onlarla henüz buluşmadan önce nafile namazı kılardı. O namaza başladığında, Tekbiretu’l-İhram (= iftitah tekbiri = tahrim tekbiri = başlangıç tekbiri) getirme biçiminde(ki güzellikte)n dolayı, kalbin yerinden çıkıp uçmak isterdi. O namaza başladığında, azaları sallanmaya başlar onu sağa ve sola doğru döndürürdü. Kıraata başladığında, tıpkı Rasulullah’dan sahih olarak rivayet olunduğu üzere, Rasulullah'ın yaptığı gibi- okuyuşunu uzatırdı. Rükusunu ve secdesi, aynı şekide rükudan ve secdeden doğrulması, farz namaz hakkında rivayet olunanlar içerisinde en doğru olanıydı. İlk teşehhüdünü (son teşehhüde nazaran) hafif tutar ardından namaz bitiminde, ilk selamını yüksek sesle verirdi, öyleki orda bulunan herkes duyardı.

(Böylelikle) namazını bitirdiğinde, o ve onunla birlikte olanlar rivayet olunduğu üzere “Allahumme ente es-Selamu ve minke es-Selam, tebarekte ya zu’l-Celali ve’l-İkram (Allah’ım! Selam Sen’sin ve selam Sen’den gelir. Sen mübareksin ey Celal ve İkram sahibi!)” demek suretiyle Allah’ı hamd ederlerdi. Ardından cemaate yüzünü döner, rivayette geçtiği üzere tekrar tekrar Tehlil (la ilahe illallah) getirirlerdi, hakeza (sırasıyla) 33 Tesbih (Subhan Allah), (33) Tehmid (elhamdulillah) ve (33) Tekbir (Allahu ekber) getirir ve rivayette geçtiği üzere (fazladan bir) Tehlil getirmek suretiyle 100’e tamamlardı ve cemaat de aynı onun yaptığı gibi yapardı. Daha sonra Allah’a, kendisi ve müslümanlar için, rivayet edilmiş birçok dua ile dua ederdi. Çok sık şu dua ile dua ederdi: “Rabbim; bizlere zafer ver bize karşı kimseyi zafere ulaştırma! Lehimize plan kur, aleyhimize kurma! Bizlere hidayet ver ve hidayeti bizler için kolaylaştır! Rabbim; bizleri, Sana şükredenlerden, Sana tevekkül eden ve Seni anan, Sana boyun eğen, Seni seven Senden korkup ve Sana itaatkar olanlardan et! Rabbimiz; tevbelerimizi kabul et, günahlarımızı yıkayıp-temizle ve sözlerimizi sağlam kıl! Kalplerimize hidayet ver ve göğsümüzden kötülükleri gider!” Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e salat ve selam ile bu duaya başlar ve (yine aynı şekilde salat ve selam ile duayı) bitirirdi. Ardından zikirle meşgul olurdu.

Öğrendim ki Fecir (sabah) namazının ardından, çok zaruri birşey olmadıkça hiç kimsenin onunla konuşmaması, onun günlük alışkanlıklarındandı.1 (Bu sürede) Allah’ı zikreder ve kendini dinlerdi. Bazen kendisiyle birlikte oturanların zikrini dinlemelerine müsaaede ederdi, aynı zamanda sürekli gözlerini gökyüzüne dikerdi. Güneş doğana ve kerahat vakti (namaz kılmanın yasaklandığı zaman) geçene kadar bu halde kalırdı.

Dımeşk (Şam) bölgesinde onunla birlikte olduğum zaman, günün bir kısmını ve gecenin çoğunu onunla birlikte geçirirdim. Beni yakınına alır, ben onun yanına oturur vaziyette benimle otururdu. Okuduğu ve tekrar ettiği şeyleri işitirdim ve onun el-Fatiha’yı defalarca okuyup tekrar ettiğini gördüm ve Fecir’den güneş doğana kadar tüm zamanını bu şekilde geçirdiğini gördüm.

Ben, ‘acaba neden Kuran’ın bu belirli suresini diğer surelere tercih ediyor?’ diye düşünüyor duruyordum. Niyahet –Allah doğrusunu bilir- mesele benim için aydınlandı: Niyeti şuydu (herhalde); böyle yaparak (Kur’an) kıraatı ile hadislerde rivayet edilen ve alimlerin üzerinde tartıştıkları acaba (sahih) rivayetlerde geçen ezkar mı (fazilet ve hayır açısından) Kur’an’a galebe çalardı yoksa tam tersi mi meselesini cem etmiş oluyordu (böylelikle hem Kur’an okuyor hem de hadislerde geçen ezkarı yapıyordu). Yani, el-Fatiha’yı tekrar ederek bu konudaki her iki görüşü cem edebileceğini görmüş böylelikle her iki amelin faziletini elde edebilmişti ki bu da onun mantıktaki (yüksek) derecesi ve derin anlayış sahibi oluşundaki kuvvetliliğindendi.

Bundan sonra Duha namazı kılar ardından başka bir yerde hadis dinlemek isterse, onunla birlikte her zaman orada olanlarla beraber hızlıca oraya giderdi.

Akıl sahibi birinin onu görüp de gelip onun elini öpmediği çok nadirdi. Hatta en meşgul iş adamları dahi yaptıkları işi onu selamlamak ve ondan (ilmi ve yüksek şahsiyeti sebebiyle istifade etmek suretiyle) bereketlenmek için yarım bırakırdı. Bununla birlikte herkese, zaman ayırma, selamlaşma vs. için hakkını verirdi.

Dışarıda bir münker gördügünde onu gidermek için uğraşırdı2 ve eğer bir yerde cenaze olduğunu işitse cenaze namazını kılmak için acele ederdi, yada yetişemediğinden (cenaze sahiplerinden) af dilerdi. Bazen, hadis dinleme işi bittikten sonra mevtanın kabrine gider ve orada cenaze namazı kılardı (dua ederdi).

Bunun ardından, Zuhur (öğlen) namazının farzının vaktine kadar zamanını insanlara fetva vererek yahut onların ihtiyaçlarını gidererek geçirdiği mescidine dönerdi. Günün kalan kısmını da bu hal üzere geçirirdi.

Ders halkaları yaşlı-genç, fakir-zengin, hür–köle, erkekler ve kadınlar için geneldi. İnsanlardan onun yanından geçen herkesi cezbediyordu ve herkes İbn-i Teymiyye’nin kendisine, huzurda bulunan herkesten daha iyi muamelede bulunduğunu hissederdi.

Sonra mağrib (akşam) namazını kılardı ve bunu Allah’ın mümkün kıldığı/dilediği kadar nafile namaz kılması takip ederdi. (Daha sonra) ben yada bir başkası ona kendi eserlerini okurdu, o da; bizi değişik açılardan ve (birtakım) notlarla faydalandırırdı. Buna İşa (yatsı) namazını kılana değin devam ederdik sonrasında ise tıpkı namaz öncesinde yaptığımıza devam ederdik ve ilmin birçok alanına dalardık. Buna, gecenin çoğu geçene kadar devam ederdik. Bütün bu zamanda –gece ve gündüz- İbni Teymiyye sürekli olarak Allah’ı anar, O’nu

Tevhid eder ve O’nun affını dilerdi.

Sürekli olarak gözlerini gökyüzüne yöneltir, sanki orada bir şey görmüşte gözleri ona takılı kalmış gibi gözlerini gök yüzüne yöneltmekten kendini alamazdı. Ben orada onunla birlikte kaldığım müddetçe o buna devam etmişti.

Sübhan Allah! O günler ne kadar da kısaydı!.. Keşke daha uzun olsaydılar!... Allah’a yemin olsun, bugüne kadar, onunla geçirdiğim zaman kadar bana daha sevgili gelen başka bir zaman olmamıştı, ve kendimi o zamanda gördüğüm kadar iyi bir halde hiçbir zaman görmedim bu da Şeyh’in (Allah ondan razı olsun) bereketinden başka bir sebepten değildi.

Her hafta, -özellikle hastanedeki- hastaları ziyaret ederdi. Bana –güvenirliklerinden zerre kadar şüphe etmediğim- birden çok kişi tarafından söylendiğine göre, şeyh bütün ömrünü benim müşahade ettiğim (ve bu eserde özetlediğim) biçimde geçirmiştir. O halde, hangi ibadet ve hangi cihad bundan daha hayırlıdır?

________________________________________
1-   Hafız İbni Kayyım, şeyhi Şeyhu’l-Islam İbni Teymiyye hakkında şunları söyler: "Bir keresinde (İbni Teymiyye) Fecir (sabah) namazını kıldığında onunlaydım. Namazdan sonra yerinden kalkmadı, Allaz azze ve celle'yi neredeyse gün ortası olana kadar zikretti. Ardından bana baktı ve dedi ki: İşte bu benim öğlen yemeğimdir ve eğer öğlen yemeği ile kendimi beslemez gıdalandırmazsam güçsüz, zayıf düşerim. Derim ki: Müslüman bir kimsenin Fecir (namazından) sonra yapacağı en önemli şeylerden biri tümüyle Allah'a yönelip O’nu zikretmek ve Şeriat tarafından öğleden evvel söylenmesi gerektiği bildirilen zikirleri yapmasıdır. Bunu her zaman sürekli olarak yaptığı bir adet haline getirmeli ve asla bırakmamalıdır. Daha sonra bu yaptıklarının üzerine güneş batana kadar faziletli zikirler yahut Kur'an okuyabileceği şeyler ekleyebilir."

(İbni Kayyım, el-Vabilu’s-Sayyib Mine’l-Kelimi’t-Tayyib, 39-40)

Bu gibi hususlar seleften başkalarından da nakledilmiştir. Örneğin Tabiin ulemasının en önemli şahsiyetlerinden Hassan ibn-i Atiyye’nin Asr (ikindi) namazından sonra güneş batana kadar mescidde kalıp Allah’ı zikrettiği nakledilmiştir.

(Zehebi, Siyer Alam en-Nubela, 5/467)

Yine alimlerin önderlerinden İbnu’l-Cevzi de oğluna hitaben yazdığı ilme dair nasihatında Fecir (sabah) namazından sonra selefin dünyevi işlerle ilgilenmedikleri ve hatta hiç bu tarz şeyleri gündemlerine almadıklarını belirtir. Bu esere alttaki linkten ulaşabilirsiniz

(Lafzi el-Kabid Nasihat el-Veled)

Müellifin bahsettiği "Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiyye’nin ortadan kaldırdığı dışarıdaki münkerler"; İbni Kesir’in en-Nihaye ve’n-Nihaye isimli eserinde zikrettiği; meyhanelere uğrayıp orada bulunan şarap kaplarını kırmak, içkileri dökmek buna sebebiyet veren meyhane sahiplerinden bazılarını cezalandırmak (İbni Kesir, en-Nihaye ve’n-Nihaye, 14/53) esrar kullanıcılarının Sünnete muhalif olarak ağzının üzerine sarkan bıyıklarını traş etmek, caiz olmayan haram şeyleri irtikap etmekten tevbe ettirmek, haram şeyler yiyen ve zımmiler ile oturup kalkanları bundan tevbe ettirmek, ilmi ve bilgisi olmaksızın rüya tabirleri konusunda konuşanlardan bunu yapmayacaklarına dair taahhütname almak ve insanlar tarafından ziyaret edilen ve insanların kendisi ile korkutulduğu nehirdeki bir kaya parçasını taş kesici ile kesip parçalamak böylece müslümanların o taş sebebiyle şirke bulaşmaktan ve şerri büyük olan bu taşın meydana getirdiği şüpheyi müslümanlardan uzaklaştırmak

(İbni Kesir, en-Nihaye ve’n-Nihaye, 14/85) gibi şeyler olsa gerek Allahu a'lem.

Alıntı

Osisko senden iftiralarının kaynağını bekliyorum sakın başka mevzulara kayma; Sizin adil olmadığınızı biliyorum ancak hiç olmazsa bir kere olsun mert olun;

Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 25 Temmuz 2014, 01:48:46 ÖÖ 01
"Haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır? Öyleyse (haktan) nasıl çevriliyorsunuz?" (Yunus/32)    

İbni Teymiye şöyle demiştir:

"Bunun için Allah’a ibadet etmeyen kişi mutlaka Allah’tan başkasına ibadet eder.
Adem oğulları iki kısımdır.

Muvahhid olanlar, müşrik olanlar veya tevhidi ve şirki birbirine karıştıranlar ki bunlar; hristiyanlar, yahudiler ve kendilerini İslam’a nisbet eden sapık kimseler ve onların benzerleri olan tevhide şirki karıştırmış müşrik kimselerdir." (Fetvalar c: 14 s: 282)

İbni Teymiye başka bir yerde şöyle demiştir:

"Her kim Allah’a ibadet konusunda büyüklük taslarsa işte o kimse Müslüman değildir. Her kim de Allah’la birlikte bir başkasına ibadet ederse işte o kimse de Müslüman değildir." (Kitabu’n-Nübüvvet s: 127)
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 25 Temmuz 2014, 02:20:29 ÖÖ 02
İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhâb (1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbîlik, bugün Suûdi Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslâm ülkelerinde taraftarları vardır.

Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhâbî” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar.

Vehhâbîliğe, Türk tarihinde “Hâricîlik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir. Zira, davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendî inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhâbîlik ile Hâricilik arasında benzerlik bulmak, tabiî karşılanmaktadır.

Bununla birlikte Vehhâbîler, kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünnîler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, îtikâdda Selef, amelde de Hanbelî mezhebindeniz.

Esasen Ahmed b. Hanbel, îtikâd hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislâm olmaktan başka bir şey değildir” derler.

Ancak bunların amelde ve îtikâdda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok konuda Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye'den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhâbîlik müstakil olarak ele alınmak durumunda­dır.

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 25 Temmuz 2014, 02:30:38 ÖÖ 02
Neşet Çağatay, Vehhâbilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhâbiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler.

Çağatay, Vehhâbilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı ferî meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır:

1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır.

2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez.

3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır.

4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur

(Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 264)


Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne'de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de okumuştur.

Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet'ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bî'1-Ma'rûf ve’n-Nehyu ani'l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilân ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir.

Hureymila'dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş; ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlâsla Allah’ın dinine yardım ettiği takdirde Allah’ın onu Necd bölgesinin hâkimi kılacağını söylemiştir.

Daha sonra Emîr Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebîle'de bulunan Zeyd b. el-Hattâb (12/634)’ın mezarını, Allah ve Resûlü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir11. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir. -




Böyle bozuk fikirlere ilk önce babası Abdülvehhab karşı çıkmış, oğlunun peşinden gidilmemesini tavsiye etmiştir.

Kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab da Savaik-ı İlâhiye fî Redd-i Alel Vehhâbiyye isimli kitabında vesikalarla kardeşinin yanlış yolda olduğunu ispat etmiştir.

Ayrıca Mekke müftisi Ahmed ibni Zeyni Dahlan (öl. 1772) tarafından Hülâsat-ül-Kelâm, Ed-Dürer-üs-Seniyye, Fitnet-ül-Vehhâbiyye adlı ve daha pekçok kitap yazılmıştır.

Vehhâbilik hakkında, birçok Türkçe kitap da neşredilmiştir.
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 25 Temmuz 2014, 02:53:27 ÖÖ 02
Babası ve kardeşinin, teymiyye hakkındaki çabaları, yabana atılır cinsten değil..!

Kendilerinden Allah razı olsun..


Böyle bozuk fikirlere ilk önce babası Abdülvehhab karşı çıkmış, oğlunun peşinden gidilmemesini tavsiye etmiştir.


Kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab da Savaik-ı İlâhiye fî Redd-i Alel Vehhâbiyye isimli kitabında vesikalarla kardeşinin yanlış yolda olduğunu ispat etmiştir.

Ayrıca Mekke müftisi Ahmed ibni Zeyni Dahlan (öl. 1772) tarafından Hülâsat-ül-Kelâm, Ed-Dürer-üs-Seniyye, Fitnet-ül-Vehhâbiyye adlı ve daha pek çok kitap yazılmıştır.



Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 25 Temmuz 2014, 03:00:03 ÖÖ 03
Dipnotlar:

* Bu yazı Prof. Dr. Sayın DALKIRAN tarafından ekseriyet itibariyle, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya ait olan “Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri” adlı kitabın “Vehhabilik” başlığını taşıyan kısmına bir takım ilaveler ve konunun bütünlüğünü bozmayacak şekilde bazı kısımların çıkartılması ile hazırlanmıştır.

Önemli bir kısım dipnotları verildi ise de bazılarını kitabın kendisine havale ile terk edildi. Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir2004, s.89-111.

Dipnotlar:

(1) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 115.
(2) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 43.
(3) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 4-5.
(4) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 27-29.
(5) Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. Abdülkadir
Şener (Ankara 1968), 3/221.
(6) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 20-21.
(7) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 13-17.
(8 ) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 167.
(9) Vehhâbîler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir.

 Nitekim "İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber'e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı.

Birgün kardeşine sordu: “Erkân-i İslâm kaçtır?”

O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilâve ediyorsun, sana tâbi olmayı din erkânından sayıyorsun”, dedi.

Bir diğeri ona “İslâm'ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, "Vehhâbilik", İFD., 1953-1/61-63.

(10) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 168-172.
(11) Örnekler için bkz. Abdülkerim Polat, Teymiyyecilik-Vehhâbilik, İstanbul 1977, 56 vd., 109 vd..
(12) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 385-387.
(13) Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.
(14) Ahmet Emin, Zu’amâu’l-Islâh fî Asrı’l-Hadîs, Beyrut ts., s. 19-20; A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 81.
(15) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, 299 vd..
(16) A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 88.
(17) Ahmed b. Nâsır en-Necdî, el-Fevâkihu’l-Azâb fi’r-Reddi alâ men lem Yahkum bi’s-Sünneti ve’l-Kitâb (el-Hediyyetu’s-Sunniyye içinde), s. 66’dan naklen A. Vehbi Ecer, a.e., s. 86.
(18) Örnekleri için bkz. Sayın Dalkıran, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, İstanbul 1995.
(19) Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.
(20) Katip Çelebi, Mizanu’l-Hak, 65-67
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 25 Temmuz 2014, 03:09:57 ÖÖ 03
Bismillahirrahmanirrahim.

Osisko sen öylesine bir yalana alet oldun ki şimdi kıvrandıkça kıvranıyorsun. İbn-Teymiyye’ye attığın iftiralar yetmiyormuş gibi şimdi Şevki Eygi’nin diliyle Muhammed bin Abdülvahhabamı dil uzatmaya çalışıyorsun?

Ey cehennem davetçileri Şeyhülislam İbn-i Teymiyye size üçyıl süre vermiştir. O halde hadi bakalım delillerinizi getirin.

ŞEYHULİSLAM İBN TEYMİYYE DİYOR Kİ;

Bana muhalefet eden herkese üç yıl süreyle mühlet veriyorum:

Seleften, zikrettiğime aykırı olarak bana tek bir harf dahi ulup getirirse, gerçekten benim aleyhime delil bulmuş olduğunu kabul edeceğim. Bu konuda ben de uğraştıkça uğraştım. Benim karşı görüşümü savunanlar da kitapları araştırıp durmaya devam ettiler. 

Ayrıca kendilerine defalarca şunu söylemişimdir:

Ben, bana muhalefet edene üç yıl mühlet veriyorum. İlk üç asrın imamlarının herhangi birinden, söylediklerime muhalif tek harf getiren olursa ben bunu ikrar ederim. Benim zikrettiklerim, ilk üç asır imamlarından kelimesi kelimesine ve bütün taifelerden onların icmâlarını nakledenlerin ifadeleriyle zikrettiğim şeylerdir.

Ona şunu da söyledim:

Ben, hadîsçilerin, tasavvufçuların, kelâmcıların, Hanefî, Mâliki, Şafiî, Hanbelî imamlarının kitapları içinden elliden fazla kitap da getirmiştim, bunlar söylediklerime muvafık idi. Bundan öte ben, dedim, bana muhalefet edenlere, müslüman imamlardan söylediklerime muhalif tek kelime getirebilirlerse getirsinler diye üç yıl süre de tanıdım. Artık daha ne yapayım?

Şeyh devamla diyor ki;

Bu arada şu âna kadar ömrüm boyunca hiç kimseyi dinin esasları konusunda ne Hanbelî, ne de başka bir mezhebe ne davet ettim, ne bunun için çabaladım, ne de böyle bir söz söyledim. Ben ancak ümmetin selefinin ve imamlarının üzerinde birleştikleri şeyleri zikrediyorum, zikrederim.
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 25 Temmuz 2014, 03:14:44 ÖÖ 03
Tasavvufçu kabirperestler yalanlarına İbn-i Haceri de alet ederek onun temiz ismini kullanmışlardır.

Fethu’l-Barî adlı eserinin müellifi İbn Hacer el-Askalânî (v. 852 h.) şöyle diyor:

"En hayret edilecek hususlardan birisi de şudur: Bu adam Rafızî, Hulûlcüler, İttihatçılar gibi bid’at ehline karşı bütün insanlar arasında en ileri derecede duran bir kimse idi. Bu husustaki eserleri pekçok ve ünlüdür. Onlara dair verdiği fetvaların sınırı yoktur."


12.Yine İbn Hacer demiştir ki :

Şeyhu’l-İslam Takıyu’d-Din’in, kanaatlerini kabul edenin de, etmeyenin de çokça istifade ettiği ve herbir yana dağılmış eserlerin müellifi ünlü öğrencisi Şemsuddin İbn Kayyim el-Cevziyye dışında eğer, hiçbir eseri bulunmasaydı dahi, bu bile İbn Teymiyye’nin ne kadar yüksek bir konuma sahib olduğunu en ileri derecede ortaya koyardı. Durum böyle iken bir de gerek akli, gerek nakli ilimlerde Hanbeli mezhebine mensup ilim adamları şöyle dursun, çağdaşı olan Şafîi ve diğer mezheblere mensup en ilerideki önder ilim adamları akli ve nakli ilimlerde oldukça ileri ve benzersiz olduğuna da tanıklık etmişlerdir."

İşte sizin böyle ipliğinizi pazara çıkarmaya devam edeceğim inşallah. Kendi kendinize bir din uydurdunuz sonrada kalkıp bu dine bir kılıf arama derdindesiniz. Ancak şunu bilinki meydan boş değildir.

De hadi ordan sen git inşaatta tuğla taşı. Bir daha da başkalarının aklıyla Müslüman alimlere dil uzatma;
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 25 Temmuz 2014, 03:42:40 ÖÖ 03
Kimseyi kandıramazsın. Yalan, yalan diye bağırmana gerek yok. Her şey ortada.

Daha bitmedi. Filmin başlangıcını seyredip, sonu hakkında yorumda bulunma. Bu cehaletin en büyük göstergesidir. "Senin inancın sana, benim inancım bana".

Ben şeyhin teymiyyeyi bu şekilde tanıyorum.

Aksi bir hal ve ahval üzere olmuş, olsa idi, bugün, senin gibi Tasavvuf 'a dil uzatanlar olmayacaktı. Bir de "Tasavvuf 'a karşı değildi" cümlesi kullanıyorsun. Karşı olmadığı halin göstergesi bu olsa gerek.

Genelleme yaparak, ön yargıda bulunarak, iman ettim diyen bir topluluğu, kafirlikle, imansızlıkla suçlayarak, cehennem ehli gibi gösterme çabalarında bulunan sen..!

Bana diyebilecek tek kelamın;

"Leküm diniküm veliyedin" den başka olamaz..!

Senin inancın sana, benim inancım bana..

Ama gerçekten de karşı çıkanların en başında "babası ve kardeşi" olması işin vehametini daha net ortaya koymakta.

Önce babası Abdülvehhab karşı çıkmış, oğlunun peşinden gidilmemesini tavsiye etmiştir.

Kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab da Savaik-ı İlâhiye fî Redd-i Alel Vehhâbiyye isimli kitabında vesikalarla kardeşinin yanlış yolda olduğunu ispat etmiştir.

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 01:00:04 ÖÖ 01
İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.

Ancak onun fikirlerini zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler.

O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suûd'la anlaşır ve böylece Vehhâbî devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744).

Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddî güç ve destek, Muhammed b. Suûd da bu fikirlerin doğuracağı imkânla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hâkimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.

İbn Abdilvehhab, Der’iyye'de “Kitâbu't-Tevhîd” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu.

O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti.

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 01:03:24 ÖÖ 01
Bütün bu tedbirler zaten bu nevi işlere müsait olan Necd bölgesi halkına pek cazip gelmişti.

Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu.

Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra Müseylemetü'l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha ve Esvedu'1-Ansî gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif is­yancı gruplar burada görülmüştü.

Kısaca isyankâr ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi. İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhâb’ın ganimet vaadeden fikirleri câzib gelmişti.

Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhâb’ın “Tevhîd dinini” yaymak için cihâd adına kudsiyet kazanıyor ve meşrûlaşıyordu.

 Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu.

Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 01:06:55 ÖÖ 01
Konuyla ilgili işin şu yönüne de dikkat etmek gerekiyor:

Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Sahabe dönemine kadar gider.

Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve çoğunluğu Necid halkından olan Hâricîlerle savaşmıştı. Nehrivan'da onlardan pek çoğunu öldürmüştü.

Bu durum onları derinden derine yaralamış ve Hz. Ali'nin faziletlerini inkarla ona düşman olmuşlardı. Hazret-i Ali (r.a.) “Şâh-ı Velâyet - Velilerin şahı”  ünvânını kazandığı ve tarikatların çoğunluğu ona bağlanması cihetinden, tarihte Hâricîler ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbiler, ileride söz edileceği gibi velâyeti inkar etmişlerdi.

Müseylime-i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid yöresi, Hazret-i Ebû Bekir'in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid'in kılıncıyla darmadağan edildi.

Bu yüzden Necid ahalisi Hulefa-i Raşidîn'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e gücenmişlerdi. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlardı.

İran’daki eski devlet Hazret-i Ömer'in (r.a.) darbesiyle yıkıldığı ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şiîler Âl-i Beyt sevgisi perdesi altında Hazret-i Ömer'e ve Hazret-i Ebû Bekir'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate sürekli intikam niyetiyle saldırmışlardır.


*           *           *           *            *            *             *           *

Böyle bozuk fikirlere ilk önce babası Abdülvehhab karşı çıkmış, oğlunun peşinden gidilmemesini tavsiye etmiştir.


Kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab da Savaik-ı İlâhiye fî Redd-i Alel Vehhâbiyye isimli kitabında vesikalarla kardeşinin yanlış yolda olduğunu ispat etmiştir.


Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 26 Temmuz 2014, 01:54:48 ÖÖ 01
Allah insandan basireti kaldırınca artık o kişi hakkı anlamadığı gibi muhalifinin söylediklerini anlamaktan da aciz olur.

Bak derviş yalanlarına ve iftiralarına devam ettiğin yetmezmiş gibi hiçbir meseleyi adabına edebine meselenin özüne uygun ortaya koyamıyorsun. Ey aklını yitirmiş derviş eğer insan bir kişiyi eleştirecekse önce o kişinin sözlerini ortaya koyar onun üzerine ne diyecekse der diyorum.

Sen neden bu kadar beyhuda yazılar yazıp iftiralarına devam ediyorsun. Ya sende ahlak diye bir şey yokmu?

Eğer ben ibn-i Arabi’nin veya benzerlerinin örneğin Celalettinin Ruwinin hakkında bir şey diyeceksem adil olan onların kendi sözlerini alıp bu sözlerin karşısına da İslamdaki delilleri koyar ve onların birer müşrik olduklarını naslar ışığında söylerim. Ki daha evvel öyle yaptım zaten doğru ve adil olanda bu değil mi?
İbn-i Teymiyye yaşadığı dönemde müşrik tasavvufçulara üç yıl süre tanıdı. Ne dedi? Eğer benim yanlış olduğumu iddia ediyorsanız buyrun delillerinizi sunun dedi. Aradan nerdeyse 900 asır geçmiştir hala muhalifleri ortaya bir şey koymuş değillerken be ey derviş sen mi bunu başaracaksın?

Bu forumda ki herkes bilir ki eğer Kur’an ve sünnete muhalif bir söz bir düşünce var ise ve bu ortaya konmuş ise ben hiç tereddütsüz bir şekilde o sözü söyleyen hakkında bırakın İbn-i Teymiyye olsun babam dahi olsa ona Allah’ın hükmünü veririm bunu bu forumda herkes bilir..

Şimdi sen ve senin gibilerin yapması gereken şey İbn-i Teymiyye’nin hangi sözü hangi naslarla çelişki arz etmektedir. Önce ilgili kısmı kendi kitaplarından bul o bölümü buraya aktar sonrada hem sen hem ben hemde forumdaki arkadaşlar bunun üzerine birşeyler diyebilsinler.

Bana aynı cümleleri tekrar tekrar yazdırdığın için seni Rabbime şikayet ediyorum. Sen kendini anlamamaya programlamış başkalarının aklıyla yazıyor ve konuşuyorsun. Sen daha dinin aslının ne olduğunu dahi bilimezken kalkıp insanlara Müslüman ismini veriyorsun.

Şimdi yaptığın safsatalara bakalım.

Neşet Çağatay, Vehhâbilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhâbiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler. Çağatay, Vehhâbilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı ferî meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır: 1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır. 2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez. 3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır. 4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur (Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 264) osisko-alıntı


İşte cehaletin belgesi işte hezimetin belgesi işte keremejiliğin (Anlamamazlığın) belgesi. Ya ey Allah’tan korkmaz adam. Şimdi bu verdiğin safsata neyin delilidir?

İbn-i Teymiye’nin birtek sözü var mı bu cümlelerin içerisinde? Müşrik birinin onun hakkında attığı iftiralardan bir demetten başka nedir?

Bir ilim talebesi bu kadar mı cahil olur?

Tevhid inancının gereğini yerine getirmeyenler ister ameli noktada olsun ister itikadi noktada olsun kafirdirler.

Delilimi?

Dini yalanlayanı gördün mü?

İşte o fakiri doyurmaya teşvik etmez?

Yetimi kakıp iter? Onların kıldıkları namazın onlara hiçbir faydası yoktur.

Bu ibareler maun suresinde geçmektedir. Fakiri doyurmak ameli bir ibadettir.

Yetimi kakıp itmek hor görmek ameli bir fiildir.

Yine nisa/Suresi/60.ayette tağuta yani Kab bin Eşrefe muhakeme olmak yada olmayı istemek ameli bir fiildir. Bu ameli işlemek küfürdür. Kişiyi kafir yapar. Ayet böyle beyan ediyor.

Diğer ithamlar ise cevap verilecek nitelikte dahi değildir. İbn-i Teymiye bunları nerede iddia etmiş ne demiş hangi kitapta söylemiş bunları ortaya derviş. Bırak kes kopyala yapıştır. Böyle boş işlerin peşine düşeceğine gel küfürlerinden rücu et sarih bir tevbeyle tevbe et ve iman lezzetini tat.

Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari¬hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne'de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet'ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Osisko-alıntı


Ahmaklığın bu kadarına da pes doğrusu. Ey derviş sen sadece bana Kur’an yeter derken alıntı yaptığın yazıdaki vatandaş İbn-i Teymiyye’nin din Kur’an ve sünnetten ibarettir sözünü dahi kabul etmiyor. Demek ki bu vatandaş Kur’an ve sünnetin dışında da bazı unsurların nas olabileceğine düşünüyor. Bu satırları yazan vatandaş burada kendisine bir boşluk bulduktan sonra oraya da kendi şeyhlerini oturtuyor ve onları dinde hüccet olarak kabul ediyor.

Yaw derviş bu adam seni bile yalanlıyor bunu görmüyor musun? Kopyaladığın yazılar bile seni tekzip ediyor.

Yaw beakıl o yazıları oku anla ondan sonra yapıştır.

Kur’an ve sünnetin dışında din arayanlar teredütsüz bir şekilde kafirdirler.

Sizi zavallılar sizi; Şu açıkça anlaşılmıştır ki siz ortaya hiçbirşey koyacak çapta değilsiniz. Yaptığınız tek şey iftira yalan dolan ve hakkın üzerini örtmek.

Osiko kendi pis emellerine benide alet ediyor ve konuyu yine başka mecralara çekiyorsun. Ey Allah’tan korkmaz insan sen gel boş boş kopyala yapıştır yapma bana Şeyh Muhammed bin Abdülvehhab ve Şehid İbn-i Teymiyye’nin kendi yazdıklarında İslam’a muhalif bir tek sözünü getir. Benide boş yere oyalama;
Konuyu saptırmadan beni senin o insafsızca Allah’tan korkmadan ortaya attığın iftiralara cevap vermek zorunda bırakmadan nerde ne söylemiş ve söylediği hangi nasla çelişmektedir.

Cevabını bekliyorum derviş.

Ayrıca İbn-Hacer nerede İbn-i Teymiyye’nin kafir olduğunu söylemiş bunların ortaya koy. Sağa sola kıvırma? Mehmet Şefket Eyginin ağzıyla benimle konuşma;


Gel gelelim final bölümüne;

Kopyaladığın yazıdaki sapığın şu ifadesine bakalım,

Nitekim "İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber'e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı. Osisko-alıntı

Bak osisko sana bir şey diyeceğim.

Muhammed bin Abdülvahhab “Hangi kitabında peygamberle tevessül yapmak küfürdür demiş” Eğer sen bunu delillendirmezsen Allah’ın laneti senin üzerine olsun. Eğer delillendirirsen şüphesiz o lanet söyleyenin üzerine gider. İşte sana bu kadar açık söylüyorum.

Gerek muhammed Bin Abdülvahhab olsun gerek Şeyhül İslam İbn-i Teymiyye olsun “Şefaat”
“İstiğase”Tevessül” ile ilgili akideleri ne ise benimde akidem odur. Bu alimlerin tevessül hakkında ki  inançlarını çok iyi bilmekteyim ve hiçkimseye peygamgamerin yüzü suyu hürmetine diyenleri tekfir ettiklerini okumadım. Bende tekfir etmem. Bu tefsilatlı bir mesele olup yerine göre Zümer/3.ayete göre kişiyi müşrik yaparken yerine göre Maide/67.ayete göre caizdir. Sen bunları bilebilecek kadar bir ilim sahibi olsaydın naslar ışığında seninle konuşurduk.

Ya biraz ahlaklı olun ya iftira atmayı bırakın.  Muhammed bin AbdülVahhab’ın tevessül inancının yanlış olduğun mu söylüyorsun.

O zaman dediğimiz gibi önce onun sözlerini ortaya koy ondan sonra ne zırvalayacaksan zırvala
“Aksi bir hal ve ahval üzere olmuş, olsa idi, bugün, senin gibi Tasavvuf 'a dil uzatanlar olmayacaktı. Bir de "Tasavvuf 'a karşı değildi" cümlesi kullanıyorsun. Karşı olmadığı halin göstergesi bu olsa gerek. Osisko-alıntı
Fe sübahanAllah……. Fe sübahanAllah……….. Fe sübahanAllah…. Allah-u Ekber…

Ya sen benimde pisikoljoimi bozdun yaw;

Sen bunu bilerek mi yapıyorsun? Yoksa beni sinirlendirmek için mi anlayabilmiş değilim?

Ya misyoner…; Ben sana oraya ne yazdım görmüyor musun? Tasavvuf eskiden şu anlamda bilinirdi fakat daha sonraları müşrikliğin dergahı oldu diyorum.. Sen ise müşrikliğin dergahında kulaç atıyorsun dedim…. Fe sübhanAllah:…………



De hadi ordan be………..

Benim işim gücüm var senin gibilerle zaman kaybedemem.
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 02:09:50 ÖÖ 02

Allah insandan basireti kaldırınca artık o kişi hakkı anlamadığı gibi muhalifinin söylediklerini anlamaktan da aciz olur.

"şüphesiz o lanet söyleyenin üzerine gider".



Allah insandan basireti kaldırınca artık o kişi hakkı anlamadığı gibi muhalifinin söylediklerini anlamaktan da aciz olur.

Şüphesiz ki lanet eden, laneti hak eder..

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 02:16:45 ÖÖ 02
İbn Abdilvehhâb 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suûd tarafından zaten başlatılmış bulunan siyâsî cephesi, daha bir ağırlık kazanır.

Daha İbn Suûd zamanında başlayan toprak ka­zanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür.

Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd'e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mec­buriyeti iyi bir fırsattı.

Osmanlı Devleti’nin bu zayıf hâlinden istifade ile cür’etlerini alabildiğine artıran Vehhâbîler, Basra Körfezi civarında hâki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiîlerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbîlerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suûd, 10 Muhar­rem 1802'de Kerbelâ törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalanır.

Taif Vehhâbîlerce işgal edilir (18 Şubat 1803). Cevdet Paşa, Vehhâbîlerin Taif’e girince yaptıklarını şu sözleriyle dile getirir:

“Vehhâbîler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu...

Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler”
"
(Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 26 Temmuz 2014, 02:16:56 ÖÖ 02
Elbetteki;

Açık bir şekilde müslüman alimlere iftira atmak hemde hiçbir şekild ebilgi sahibi olmadan laneti hak eder. Bunu kim yaparsa yapsın hüküm değişmez. İster sen ister çağatay ister ben fark etmez. Seninle konuşmam bitmiştir.


"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur."
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler."Araf/Syresi/

De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"Ahzab/72






Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 02:21:46 ÖÖ 02
Tâif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suûd, bu illerin halkına,

“... Sizin dininiz bugün kemâl derecesine erişti, İslâm’ın nimetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden râzı ve hoşnud kıldınız. Artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler...

 Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur... Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir...” (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175), gibi gerçekten çılgınca ve fevkalâde cür’etkâr şekilde hitap ermekten çe­kinmez.

İbn Suud, yukarıdaki ifadelerinin yanında Medine halkına şu uyarılarda da bulunmuştur:

1- Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek.

2- Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek.

3- Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balık sırtı toprak yığılmış hale getirmek.

4- Muhammed b. Abdilvehhâb’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak.

5- Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak.

6- Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek.

7- Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak.

(Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.)
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 26 Temmuz 2014, 02:28:50 ÖÖ 02
MÜSLÜMAN ALİMLER ŞEYHU’L-İSLAM İBN TEYMİYYE (Rh.a) HAKKINDA NE DEDİLER?

1."Uyûnu’l-Eser fi’l-Meğâzîl ve’ş-Şemaili ve’s-Siyer" adlı eserin müellifi olan İbn Seyyidi’n-Nas (v. 734 h.) şöyle diyor:

"Ben onu bütün ilimlerde pay sahibi gördüm. Nerdeyse sünnete dair bütün rivayetleri ezberlemişti. Tefsire dair söz söyledi mi bu işin sancağını yüklenmiş olduğu görülürdü. Fıkha dair fetva verdi mi en ileri noktaya ulaşmış olduğu, hadise dair konuştu mu hadis ilim ve rivayetinde oldukça ehil olduğu, mezheb ve fırkalar hakkında konuştu mu bu hususta ondan daha etraflı bilgi sahibi kimsenin görülemediği, onun ilerisinde bu hususların kimse tarafından idrâk edilemediği anlaşılırdı. Kısacası bütün ilim dallarında akranlarından ileri idi. Onu gören hiçbir göz onun benzerini görmemiştir. Hatta kendisi bile kendisi gibisini görmüş değildir."

2.Siyer-u A'lami’n-Nubelâ"nın müellifi Şemsu’d-Din ez-Zehebî (v. 748) demiş  ki:
 
"Benim gibi bir kimsenin onun niteliklerine dair söz söylemesinden çok daha büyüktür. Eğer Kâbe’de Hacer-i Esved’in bulunduğu rükün ile Makam-ı İbrahim arasında bana yemin ettirilecek olsa, hiç şüphesiz benim gözüm onun gibisini görmemiştir, diye yemin ederim. Allah’a yemin ederim bizzat kendisi bile ilim bakımından kendi benzerini görmüş değildir."

3.Yine İmam Zehebi şöyle diyor:

"Henüz buluğa ermeden Kur’an ve fıkıhı okudu, tartıştı, delilleriyle, görüşlerini ortaya koydu. Yirmi yaşlarında iken ilim ve tefsirde oldukça ileri dereceye ulaştı, fetva verdi ve ders okuttu. Pek çok eserler yazdı, daha hocaları hayatta iken büyük ilim adamları arasında sayılır oldu. Develere yük teşkil edecek kadar pek büyük eserler yazdı. Bu sırada onun yazdığı eserler belki dörtbin defter, belki de daha fazla tutar. Cuma günlerinde seneler boyunca herhangi bir kitaba başvurmaya gerek görmeksizin yüce Allah’ın kitabını tefsir etti. Fışkıran bir zeka idi, pekçok hadis dinlemiştir. Kendilerinden ilim bellediği hocalarının sayısı ikiyüzü aşkındır. Tefsire dair bilgisi en ileri noktadadır. Hadis, hadis ravileri (Ricâli), hadisin sahih olup olmamasına dair bilgisine hiçbir kimse ulaşamaz. Fıkhı, nakli -dört mezheb imamının da ötesinde- ashab ve tabîin’in görüşleri eşsizdi. Mezheb ve fırkalara dair, usul ve kelâma dair bilgisine gelince, bu hususta onun seviyesinde bir kimse bilmiyorum. Dile dair geniş bir bilgisi vardı, Arapçası oldukça güçlü idi. Tarih ve siyere dair bilgisi şaşırtıcı idi.

4.Tabakatu'ş Şafîiyye el-Kübrâ" adlı eserin müellifi Tacu’d-Din’in babası Takıyu’d-Din es-Subkî şöyle diyor:

 "Aklî ve şer’î ilimlerdeki geniş bilgisi, üstün kadri ve kaynayıp coşan denizi andıran hali ile ileri zekası, içtihadı ile bütün bu alanlarda anlatılamayacak ileri dereceye ulaşmıştı..." dedikten sonra şunları söylemektedir:
"Bana göre o bütün bunlardan daha büyük, daha üstündür. Bununla birlikte yüce Allah ona zühd, vera, dindarlık, hakka yardımcı olmak, hakkı yerine getirmek gibi özellikleri vermişti; bütün bunları da yalnızca Allah için yapardı. Bu hususta selef-i salihin izlediği yolu izlerdi. Bu konuda çok büyük bir pay sahibi idi. Bu dönemde hatta uzun dönemlerden beri onun benzeri görülmüş değildir."

5.Muhammed b. Abdi’l-Berr eş-Şafîi es-Sübkî (v. 777) şöyle diyor:
 
"İbni Teymiyye’ye cahil bir kimse ile yanlış kanaat ve görüşlere sahib bir kimseden başkası buğzetmez. Cahil bir kimse ne söylediğini bilmez, yanlış kanaat sahibi kimseyi ise sahib olduğu yanlış kanaat onu bilip tanıdıktan sonra hakkı söylemekten alıkoyar."

6.Hasımlarından birisi olan Kemalu’d-Din b. ez-Zemelkanî eş-Şafîi (v. 727) şöyle diyor:

"Herhangi bir ilim dalına dair kendisine soru sorulacak olursa, onu gören ve onu dinleyen bir kimse, onun bu ilim dalından başka bir şey bilmediğini zanneder ve bu seviyede kimsenin o ilmi bilmediğine hükmederdi. Diğer mezheblere mensub fukaha onunla birlikte oturduklarında kendi mezhebleri ile ilgili olarak daha önceden bilmedikleri şeyleri ondan öğrenirlerdi. Herhangi bir kimse ile tartışıp da hasmı tarafından susturulduğu bilinmemektedir. İster şer’î ilimler olsun, ister başkaları olsun herhangi bir ilim hakkında söz söyledi mi mutlaka o ilim dalının uzmanlarından ve o ilmi bilmekle tanınanlardan üstün olduğu ortaya çıkardı. Beşyüz yıldan bu yana ondan daha ileri derecede hadis hıfzetmiş kimse görülmüş değildir."

7.Şafii  alimi İbn Dakîk el-Iyd (v. 702 h.) şöyle diyor:
 
"İbn Teymiyye ile biraraya geldiğimde bütün ilimlerin onun gözü önünde bulunduğunu, bu ilimlerden istediğini alıp, istediğini bırakan bir kişi olduğunu gördüm."   

8.Aslen İşbilyeli, Dımaşk’lı (v. 738 h.) el-Birzâlî Ebu Muhammed el-Kasım b. Muhammed şöyle diyor:

"Hiçbir hususta arkasından yetişilemeyecek bir imamdı. İçtihad mertebesine ulaşmış ve müçtehidlerin şartları kendisinde toplanmıştı. Tefsirden söz etti mi aşırı derecedeki ezberleri dolayısıyla, güzel sunması ile herbir görüşe tercih zayıflık ve çürütmek gibi layık olduğu hükmü vermesiyle ve her bir ilme dalabildiğine dalması ile insanları hayrete düşürürdü. Huzurunda bulunanlar onun bu haline şaşırırlardı. Bununla birlikte o zühd, ibadet, yüce Allah’a yönelmek, dünya esbabından uzak kalıp, insanları yüce Allah’a davet etmeye de kendisini büsbütün vermiş bir kimse idi."

9.Şafîi mezhebine mensub Dımaşk’lı ve Tehzibu’l-Kemâl adlı eserin sahibi Ebu Haccac el-Mizzî de (v. 742 h.) şöyle diyor:
 
"Onun benzerini görmedim, kendisi de kendi benzerini görmüş değildir. Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünneti hakkında ondan daha bilgilisini, her ikisine ondan daha çok tabi olanı görmüş değilim."

10.Ebu Haccac el-Mizzi yine şöyle diyor:

"Dörtyüz yıldan bu yana onun benzeri görülmemiştir."

11.Fethu’l-Barî adlı eserin müellifi İbn Hacer el-Askalânî (v. 852 h.) şöyle diyor:

"En hayret edilecek hususlardan birisi de şudur: Bu adam Rafızî, Hulûlcüler, İttihatçılar gibi bid’at ehline karşı bütün insanlar arasında en ileri derecede duran bir kimse idi. Bu husustaki eserleri pekçok ve ünlüdür. Onlara dair verdiği fetvaların sınırı yoktur."

12.Yine İbn Hacer demiştir ki :

Şeyhu’l-İslam Takıyu’d-Din’in, kanaatlerini kabul edenin de, etmeyenin de çokça istifade ettiği ve herbir yana dağılmış eserlerin müellifi ünlü öğrencisi Şemsuddin İbn Kayyim el-Cevziyye dışında eğer, hiçbir eseri bulunmasaydı dahi, bu bile İbn Teymiyye’nin ne kadar yüksek bir konuma sahib olduğunu en ileri derecede ortaya koyardı. Durum böyle iken bir de gerek akli, gerek nakli ilimlerde Hanbeli mezhebine mensup ilim adamları şöyle dursun, çağdaşı olan Şafîi ve diğer mezheblere mensup en ilerideki önder ilim adamları akli ve nakli ilimlerde oldukça ileri ve benzersiz olduğuna da tanıklık etmişlerdir."

13."Umdetu’l-Karî Şerhu Sahihi’l-Buharî" adlı eserin müellifi Hanefî Bedru’d-Din el-Aynî (v. 855 h.) şöyle diyor:

"O, faziletli, maharetli, takvâlı, tertemiz, vera’ sahibi, hadis ve tefsir ilimlerinin süvarisi, fıkıh ve hadis usulü ve fıkıh usulü ilimlerinde gerek anlatımı ve gerek yazımı itibariyle ileri derecede idi. Bid’atçilere karşı çekilmiş yalın kılıçtı. Dinin emirlerini uygulayan büyük ilim adamı, marufu çokça emreden, münkerden çokça alıkoyandı. Son derece gayretli, kahraman ve korku ve dehşete düşüren yerlerde atılgan, çokça zikreden, oruç tutan, namaz kılan, ibadet eden bir kimse idi. Geçiminde kanaatkarlığı seçmiş, fazlasını istemeyen bir kimse idi. Oldukça güzel ve üstün şekilde sözlerine bağlı kalır, çok güzel ve değerli işleriyle vaktini değerlendirirdi. Bununla birlikte aşağılık dünyalıktan da uzak kalırdı. Meşhur, kabul görmüş ve tenkid edilebilecek bir kusuru bulunmayan, nihaî sözü kestirip atan fetvaları vardır."

15.Yine Bedruddin el-Ayni şöyle diyor:

"Ona dil uzatan kimse ancak gülleri koklamakla birlikte hemen ölen pislik böceği gibidir. Gözünün zayıflığı dolayısıyla ışık parıltısından rahatsız olan yarasaya benzer. Ona dil uzatanların tenkid edebilme özellikleri de yoktur, ışık saçıcı, dikkate değer düşünceleri de yoktur. Bunlar önemsiz şahsiyetlerdir. Bunlar arasından onu tekfir edenlerin ise ilim adamı olarak kimlikleri belirsizdir, adları, sanları yoktur.

16. Öğrencisi İbn Abdul Hadi şöyle diyor:

 "Rabbani bir imam, ümmetin müftüsü, ilim denizi, hafızların seyyidi, asrının eşsiz bir âlimi. Şeyhu'l İslâm, Kur'an'ın tercümanı, zahidlerin önderi, abidler içinde sessiz, bid'atçıların düşmanı ve müctehid imamların sonuncusu olan İbn Teymiyye'nin nesebi şöyledir: Takıyyuddin Ebu'l-Abbas Ahmed b. Şihabeddin Abdulhalim b. Şeyhu'l-İslam Mecduddin Abdu's-Selâm b. Ebi Muhammed Abdullah b. ebi Kasım el-Hudr b. Muhammed b. el-Hudr b. Ali b. Abdillah b. Teymiyye el-Harrânî"

17.Hafız Berzalî şöyle diyor:

 "O kendisine toz kondurulmaması gereken ictihad seviyesine ulaşmış ve müctehidliği şartlarını kendisinde toplamış bir imamdır"

18.İbn Hacer el-Askalânî, şöyle diyor:

"O bir beşerdir hata da eder isabet de. İsabet ettiği konular daha fazladır, onlardan istifa etmek gerekir. Bu isabet ettiklerinden dolayı Allah'ın merhametine kavuşacağı ümit edilir. Hata ettiği yerlerde taklit edilmez, ancak mazurdur. Çünkü onun dönemindeki âlimler onun ictihad şartlarına sahip olduğunu kabul etmişlerdir"

19.Hafız Zehebi şöyle diyor:

 "Şu anda o belli bir yaşa gelmiştir. Belirli bir mezhebin görüşüne göre değil bildiği deliller neyi anlatıyorsa ona göre fetva verir. Onun sünnete ve selefi metoda çok faydası olmuş bu metot üzere delilleriyle ve mukaddimeleriyle birlikte daha önce kimsenin yapamayacağı şekilde hükümler vermiştir."

20.Hafız İmam Zehebi şöyle diyor:

İbn Teymiyye sahabe ve tabiinin mezhep ve görüşlerini çok iyi bilirdi. Bir meseleyi anlattığında o konuda dört mezhebin görüşlerini de bildirirdi. Ancak belirli bazı konularda onlara muhalefet etmiş ve bu konularda da kitap ve sünnetten delil getirmiştir.

21.Hafız İmam Zehebi şöyle diyor:

Onun tarih ile siyer ilmindeki bilgisi insanları hayrete sevkederdi"

22.Allame ez-Zemlekanî şöyle diyor:

Ona bir ilimden sorulunca onu gören ve dinleyen onun cevapları karşısında bu ilimden başka bir ilim bilmiyor zanneder ve bu ilimde onun denginin olmadığına kanaat getirirdi."

23.Talebesi Hafız Bezzar şöyle diyor:

 "İbn Teymiyye'nin güzel hanıma, tatlı bir cariyeye, iyi eve, bir hamiye, bostan ve bahçelere rağbet ettiği duyulmamış; para pul için gayret etmemiş, bineklere hayvanlara, nimetlere ve güzel elbiselere meyletmemiş; makam elde etmek için boğuşmamış; mübah olan birtakım kazançlar elde etmek için de aşırı bir gayret göstermemiştir."

24.El Bezzar şöyle diyor:

Biz onu dünya lezzetleri ve nimetlerinden bahsederken, dünyalık sözlerle meşgul olurken ve maişeti için insanlardan bir şeyler isterken hiç görmedik. Bilakis bütün himmetini âhiret için ve Allah'a yaklaştıracak şeyler için sarfederdi."

25.Hafız ez-Zehebi şöyle diyor:

Onun cesareti darb-ı mesel olmuştur. O bu cesaretiyle büyük kahramanlarla benzerdi." Tatar komutanı Gazan Han müslümanların memleketlerini ve topraklarını istila ettiğinde onun müslümanları ve sultanı Gazan'a karşı Allah yolunda savaşa teşvik etmesi en güzel şekilde onun kahramanlığı anlatır. Gazan ile karşılaşmış onu kınamış ve karşı çıkmıştır. Bu karşılaşma hakkında enteresan şeyler anlatılmıştır.

26.Muhaddis İbn Hacer el Askalani şöyle diyor:

"Onun hakkında söylenen sözlerin birçoğu nefsi birtakım mülahazalar ile söylenmiştir. Onun eserleri kendisini tecsim ile suçlayanları haksız çıkaracak sözlerle doludur.

27.Fikirleri hakkında Muhaddis İbn Hacer el Askalani şöyle diyor:

"Bir adamın fikirlerini onun meşhur kitaplarından araştırmak ve onun fikirlerini nakledenlerin güvenilir olanlarının sözlerine itimat etmek ilim ve akıl ehline yakışan ve gereken bir tutum ve davranıştır."

28.Şâfiî mezhebinden İmam Salih b. Ömer el-Buhıtkînî (868/1463-1464) şöyle diyor:

"Ben İbn Teymiyye'nin bu zamana kadar okuduğum kitaplarında onun küfrünü, zındıklığını gerektirecek bir sözüne rastlamadım. Onun kitaplarında kişiyi ilim ve dinde yükseltecek bid'atçılar ve sapıklarla mücadele gibi meziyetlere rastladım

29.Hanefi mezhebinin imamlarından Abdurrahman b. Ali (835/1431-32)şöyle diyor:

"İbn Teymiyye'den onun küfrünü, fıskını ve dinde çirkinliğini gerektirecek bir şey nakledilmemiştir."

30.Hanefî mezhep âlimlerinden Bedruddin el-Aynî (855) şöyle diyor:

"Kim onun kâfir olduğunu söylerse o kâfir olur. Kim onu zındıklığa itham ederse o zındıktır. Bu sözler ona nasıl nisbet edilebilir? Onun kitapları her tarafta yayılmıştır ve onun kitaplarında sapıklık ve tefrikaya işaret eden hiç bir şey yoktur."

31.İmam Ez-Zehebi şöyle diyor:

İskenderiye'de tutuklu iken Sebte valisi, ondan ezberindeki hadisleri ravilerini değerlendirmek suretiyle yazıp göndermesini ve bunların rivayeti için kendisine icazet vermesini istedi. İbn Teymiyye ezberindeki hadislerden on varak kadar isnadlarıyla birlikte yazıp gönderdi. Bu gönderdiği rivayetleri ve ravi değerlendirmelerini en büyük muhaddis bile onun kadar mahir yapamazdı. Tabakat ve hadis usulü ilimlerinde tam bir uzmanlığı vardı. Al-i ve Nazil isnadları, sahih ve sakim isnadları metinleriyle beraber çok iyi bilirdi. Onun döneminde bu konularda onun kadar, hatta onun ilmine yaklaşabilen bir âlim yoktu. Ezberindekini takdim edişindeki mahareti hadisten delil çıkarmadaki gücü gerçekten hayret uyandıracak derecedeydi. Kütüb-i Sitte ve Müsned'i çok iyi biliyordu, öyle ki onun hakkında şöyle söylenmiştir: "İbn Teymiyye'nin bilmediği hadis, hadis değildir" Yine de unutulmamalıdır ki ilmi bütünüyle ihata Allah'a mahsustur. Ancak onun diğer âlimlerden farkı, onun ilmi denizden avuçlaması diğerlerinin ilmi küçük kanallardan alıyor olmasıdır.

32.Hafız el-Berzalî (738/1337-1338) şöyle diyor:

 "Tefsir hakkında konuşmaya başlayınca insanlar onun bu konudaki bilgisinin çokluğu, üslubunun güzelliği, bir konudaki görüşleri değerlendirişinin isbatı, zayıf ve batıl görüşleri tesbit edişindeki kabiliyeti ve her ilimdeki mahareti karşısında şaşkınlığa kapılırdı. Onu dinleyenler onu hayret ve beğeniyle dinlerdi

33.Hafız Zehebi : (ö. 748/1347- 1348) şöyle diyor:

"Arap dili hakkındaki bilgisi gerçekten çok kuvvetliydi."

34. Bir öğrencisi şöyle diyor:

“İbni Teymiyye, hakkı kimde bulursa bulsun, ona sımsıkı sarılır ve benimserdi. Allah üzerine yemin ederim ki, Allah’ın Resulune, onun sünnetine yapışarak, sarılarak hürmet etme yolunda, ondan daha ileri durumda olan bir insana rastlamadım hayatımda. Herhangi bir mesele hakkında bir hadis söylediğinde, o hadisi neshedecek bir hadis de yoksa ve o da bunu bilirse, hemen o hadise göre amel ederdi. Hüküm ve fetvasını elbette o hadise uygun bir biçimde verirdi.
Allah Resulundan başka kim olursa olsun, o kişi ne kadar büyük tanınırsa tanınsın, onun için sözleri ve fiilleri asla örnek olmazdı. Kabul etmezdi doğrudan doğruya kimsenin sözlerini. Allah Resulunden başka bir beşerin sözlerine, sultan zorlaması ve başka zorlamlar da olsa asla iltifat etmezdi. Sünneti bırakıp da, bir insanın sözlerine sarılmamıştı hayatının hiç bir döneminde

35.Hafız Zehebi şöyle diyor:,

“Onu öyle kötülüklerle başbaşa bırakmışlardır ki ondan başka kimse bu kötülüklerden yakasını sıyıramazdı. Fakat, şanı yüce Allah, onu her seferinde kötü maksatlıların şerrinden korumuş, muhafaza etmiştir. Çünkü, o bütün hayatı boyu Tevhid inancına şerik koşmamış, her tehlikede ve eziyette sadece ve sadece Allah’dan meded ummuş, kurtuluşu O’ndan beklemiştir. O her işinde bütün mevcudiyetiyle Allah’a sığınır, kalbinin var gücüyle sadece Allah’a tevekül ederdi. Onun için de, hiçbir zaman moral kırıklığına uğradığı görülmemişti.

36.İbn Teymiye’nin ağır eleştirilerine maruz kalan Moğol sultanı Gazan şöyle diyor:

“Ben, bunun gibi cesaretli ve sözleri beni etkileyen birine daha rast gelmedim. Şimdiye kadar, kimseden böyle sözler işitip de, sözleri söyleyeni başını omuzu üzerinde bıraktığım da pek olmamıştır. Hele hiç kimsenin isteğini yerine getirmeyi aklımdan bile geçirmemiştim!”

37.El Vâfi bi'l Vefeyât" da Şeyh Şemseddin şöyle diyor:

"Bir meseleye delalet eden âyetlerden neler murad olunduğunu ondan hemen çıkarıp O'nun gibi süratle ortaya koyan olmadığı gibi, hadisleri metinleriyle birlikte bilip, sahih, müsned veya sünenlerden birine ait olduğunu da bilen yoktur. Sanki bunlar gözünün önünde duruyormuş veya dilinin bir kenarında bekliyormuş gibi, hemen gayet tatlı ifade ve ibarelerle, ortaya kor, hem de muhaliflerini sustururcasına..."

38.İmam Hafız Ebû Abdullah Zehebi şöyle diyor:

"Bazı son dönem alimleri, kendisini "Hibru'l Kur'ân" diye lakablandırmıştır. Tefsir hususunda onun durumu meydandadır. Bir soru sorulması halinde hemen delilleri ikame edip Kur'ân'dan ayetlerle cevap verir. Hem de hayret uyandıran bir güçlülükle cevap verir. Tefsir'deki fazla bilgisinden dolayıdır ki, bir çok müfessirlerin hatalarını ve yanılgılarını ortaya koymuştur..."

39.İbn Teymiyyeyi hapsettiren türlü ezaları ve hakaretleri İbn Teymiyeye reva gören ve daha sonra işler tersine dönünce idam edilmekle karşı karşıya gelen ama İbn Teymiyenin sultana yaptığı rica sonucunda hayatı bağışlanan Maliki kadısı İbn Mahluf şöyle diyor:

İbn Teymiyye gibisini görmedik, biz onu mahvetmek için elimizden geleni yaptık ama buna güç yetiremedik, o ise bizi mahvetmeye güç yetirdiği halde bizi affetti.

40. İbn Nasıruddin (v. 842/1438) :

 İbn Teymiye'den övgü dolu cümlelerle bahseden 87 âlimin ifadesini nakletmiştir.

41.İbn Teymiye ile çağdaş olan Şafi alimlerinden ve önemli hadisçilerden Ebu Haccac el-Mizzi (654-742) şöyle diyor

"Dört yüz yıldan bu yana onun benzeri görülmemiştir."

42.İbn Kesir tarihinde Ebu Abdurrahman es-Süyufî'nin şöyle dediğini nakletmiştir:

"Ebü'l-Feth Kavvas adındaki zahid şahsın cenaze merasimine Şeyh Ebü'l-Hasan ed-Darekutnî ile birlikte iştirak etmiştim. Böyle büyük bir cemaate katıldığımızda Şeyh Ebü'l-Hasan bana dönüp şöyle dedi: Ebu Sehl b. Ziyad el-Kattan'ın İmam Ahmed'den naklen Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediğini işittim: "Bid'atçilere deyin ki, bizimle sizin aranızda ayırıcı özellik, cenazelerdir." Kuşkusuz İmam Ahmed b. Hanbel’in cenazesine iştirak eden cemaatin sayısı çok yüksekti. Çünkü belde ahalisinin sayısı fazla olup bu törene hayli insan iştirak etmişti. Ayrıca İmam Ahmed'i tazim ettiklerinden, devlet tarafından sevilen bir insan olduğundan ötürü de cenaze merasimine katılan cemaatin sayısı Çok olmuştu.

(İbn Kesir diyor ki) Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye ise Dımaşk'ta vefat etmişti.
Dımaşk'ın ahalisi ise o zaman sayı bakımından Bağdatlıların onda biri bile değildi. Ama zorba bir sultan kendilerini toplayacak olsaydı bile İbn Teymiye'nin cenaze merasimine bu kadar büyük bir cemaat katılmazdı. Kaldı ki İbn Teymiye, sultan tarafından hapsedildiği kalede vefat etmişti. Ayrıca fakihlerin ve yoksulların çoğu da bırakınız Müslümanları, diğer dinlere mensup kimseleri dahi nefret ettirecek şeyleri, İbn Teymiye'den naklediyorlar ve bu gibi şeyleri ona isnat ediyorlardı. İşte bütün bunlara rağmen İbn Teymiye'nin cenazesine katılan insanların sayısı oldukça fazla olmuştu!"

43. H. 749 yılında vefat eden çağdaşlarından olan İbn Verdi’nin  İbn Teymiyye’nin ölümünün ardından söylediği mersiyeden bölümler:

Öyle bir yiğitti, ki ilimde tek
Müşkilatın hallinde kendisine baş vurulurdu
O bütün insanları takvaya davet,
Fısk-u fucürla iştigal eden fırkaları redd ederdi.


İlmi hareketin duraklayıp inişe geçtiği bir sırada
Teymiye oğulları ilim yıldızları olarak çıkmışlardır.
Ancak ne büyük pişmanlık ki, çekemeyenleri
Onu şirk şaibesi ile ithama kalkıştılar
İçinizde İmam’ı hapishane de görünce yerinde
Duramayan akl-ı selim sahibi kimse yok mu?
Bu yaptığınız Yahudiler için ne büyük bir sevinç kaynağıdır;
Hasmının çöküşünden ancak hasımlar mutluluk duyar


İnsafa davet eden tek bir kişi dahi yok,
Herkes kendi heva ve menfaati peşinde koşmakta.
Ey hasetçiler! Şüphesiz sırat köprüsü kurulduğunda
Gerçek maksadınız ve kötü niyetiniz açığa çıkacaktır.
İşte o öldü, sizlerde rahatladınız, artık bildiğinizi yapın!
Meclisleri kurup problemleri halledin,
Sizi reddedecek kimse kalmadı.
O seccade artık dürülmüştür.

44. Talebelerinden İbn Meri diyor ki:

Onun bütün gayesi batıl ve bidatı reddedip selefin yolunu ve sünneti hakim kılmaktı. Bundan başka, onun eserleri, araştırma mahsulü olup, her sözü bir temele ve delile dayandığından başkalarının teliflerinden üstün ve de seçkindir.

45. İmam Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

O dünya nimetlerinden uzak, ahreti isteyen, akıl ve anlayışta zamanının en üstünü, fehm, basiret ve zekâ bakımlarından en engini idi. Aklının kemali ile ilim ve amelinin güzelliğinden dolayı kıskanıldı ve hakkı tutup, halkın maslahatını gözettiği için kendisine düşmanlık beslenildi.

46. İbn Teymiyye’nin çağdaşı olan Şafii alimlerinden Abdullah bin Abdulhamid el-Iraki, İbn Teymiye’nin en önemli öğrencilerinden biri olan İbnu Abdilhadi’ye (H.704-744) (Şemsuddin Ebu Abdillah Muhammed bin Ahmed bin AbdilHadi el- Hanbeli) yazdığı mektubunda şöyle diyor:

Mütekaddimin ve müteahirinin teliflerinde zayıf ve boş sözler/görüşler görüp çok üzülür ve İslami eserlerin böyle batıl ve esassız şeyler içermesinden dolayı mütessir olurdum. Sırf sünnet ve selefin yolundan ibaret olan eserleri arar,izlerdim. Bunları bulamadığım zamanda Allahu teala’ya yalvarırdım.Allahu teala hazretleri, İmamud-dünya  ibn Teymiyyenin eserlerini görmemi nasip etti. İşte gönül hastalığımın devasını bunlarda buldum. okuyup incelediğimde kalbim açılıp ferahladı. Kendisiyle görüşmek için Şama gitmeye hazırlandığım sırada Şeyh hazretlerinin vefat haberi erişti. Başıma gelen bu musibeti kelimelerle anlatamam. Hatırıma her geldiğinde hasretle yanıp dururum…

47. Çağdaşı İbn Fazlillah (Şihabuddin Ebu’l Abbas Ahmed bin Muhyiddin el- Umeri) (ö: H. 749) şöyle diyor:

Hafız, hüccet, müctehid, müfessir, şeyhülislam, asrının bir eşi daha bulunmayanı, tek başına bir ümmet, tek başına bir kişilikti. O tüm mezheplerin dağınıklığını ve mezhep mensuplarının bölünmüşlüğünü asgariye indirdi. Yine o,insanların en zekisi, hafızası en güçlü, unutkanlığı en az olanı idi. Tefsir ve kuran ilimlerinde imam olduğu gibi fıkıh ve fukahanın ihtilaflarını da bilirdi.

48. İbn Verdi (H. 749) şöyle diyor:

O, rical ilminin cerh,tadil ve tabakat dallarında ve hadis tarihi konusunda bir otorite idi. Yine o,hadisleri hatırlama ve onlardan hüküm çıkarmada da hayret verici bir kudrete sahipti ve aynı zamanda hadisleri kütüb-i sitte ve müsnedlere isnat etmede de en son merci sayılırdı.

49. İbn Kesir (İmaduddin İsmail bin Ömer el-Basri eş-Şafii) (ö: H774) şöyle diyor:

Kendisine haset ve düşmanlık yapıldı. Ancak hiçbir şey ve hiçbir kınayıcı onu yolundan alıkoyamadı. Düşmanlarının eziyetlerine aldırmadı. Onlar kendisine hiçbir şey yapamadılar. Yapabildikleri, hapse attırmaktan ibaretti. Bütün bunlara rağmen, gerek Mısırda, gerekse Şam’da ders ve sohbetlerinden bir an olsun geri kalmadı. Kendisini lekeleyecek bir şey bulunamadı.

50. Büyük muhaddis ve Şafii fakihlerinden İbn Hacer el-Askalani (Şihabuddin Ebu’l Fazl Ahmed bin el-Hafız) (773-852) şöyle diyor:

Şeyh güneşten daha meşhurdu ve kendisine “Şeyhulislam” lakabı verilmişti. Geceleri sabaha kadar yaranı, talebe ve dostlarıyla sohbet ederdi. Bu gerçeği, ancak onun kadrini bilmeyen ve insaftan uzak kimseler inkâr edebilir. Şeriat alimleri, onun, ictihad için gerekli tüm unsurları kendisinde topladığına şahitlik ederler.

51. Şafii ulemasınından olan 869 da vefat eden Belkini ( Alemuddin Salih bin Siracuddin Ömer) demişki:

Zamanın en alimi, akranlarının tümünden üstün, şeriatı Mustafayı lisanı ve kalemiyle savunan ve din-i Hanif için yılmadan çarpışan biriydi.

52. Suyuti (849-911) şöyle diyor:

 (İbn Teymiyye ) Peygamberlerin varisi, müctehidlerin sonuncusu, İslamın bereketi, kelamcıların delili, sünnetin ihyacısı..

53. Fıkhu’l- Ekber şarihi ve Hanefi ulemasının büyüklerinden Molla Aliyyül-Kari (Ali bin Muhammed bin Sultan el-Herevi el- Hanefi) (ö: H. 1014) İbn Kayyım ve İbn Teymiyye ye saldıranlara karşı onları şu sözleriyle savunmuştur:

“Medarikus salikin” adlı eseri okuyan herkes görecektir ki Her ikisi de Ehl-i Sünnet vel cemaatin büyüklerinden ve bu ümmetin evliyalarındandır.

54. Yine İmam Zehebi şöyle diyor:

Kahramanlık, cihad ve atılganlığı ise nitelendirilemeyecek kadar, anlatılamayacak kadar ileri idi. Örnek gösterilecek derecede çok cömert idi. Yemekte ve içmekte az ile yetinir, zühd ve kanaat sahibi bir kimse idi."

55. Büyük hadisçi ve tarihçi İmam Zehebi (ö: 748) şöyle diyor:

Ondan daha güçlü ayet ve hadis metinlerini asıl ibareleriyle eksiksiz hatırlayan ve hemen onları yerinde eksiksiz kullanarak delil gösteren bir kimseyi görmedim. Hadis ve sünnetin ilim hazinesi onun iki gözü önünde ve dilinin hemen ucundaydı.

Devamı altta
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: Ezhattım - 26 Temmuz 2014, 02:30:31 ÖÖ 02
56. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Ancak tartışmada kendisini heyecan, gazap ve hasma lisanla şiddetli hücum gibi hallerinden dolayı, nefislerde kendisine karşı bir düşmanlık hissi uyanmasına neden oluyordu. Böyle olmasaydı, alimler arasında hakkını teslimde icma olurdu; zira en büyük alimler onun ilmi dirayetine boyun eğiyor ve onu sahili bulunmayan engin bir denize, bitmek bilmeyen bir hazineye benzetiyorlardı.

57. Hasımlarından Zemlekani (ö: 727) İbni Teymiye’nin ” Ref’ül-melam “ isimli eseri neşredildiğinde hakkında şu beyitleri yazmış:

Vasfediciler onun hakkında ne dediler?
Ki, onun sıfatları saymakla bitmez.
O,Allahın kahir (kahredici/üstün gelen) hüccetidir.
O, bizim aramızda çağın bir harikasıdır.
O,yaratılmışlar içinde açık bir ayettir.
Onun nuru fecirden daha parlaktır.

58. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Bazı önemsiz kimseler dışında insanlar onun değerini vefatından sonra anladılar. Ve yine insanlar ittifak halinde ondan övgüyle bahseder oldular.

59. İmam Zehebi kendisini İbni Teymiyye bağlılık noktasında aşırı gitmekle itham edenlere cevaben şöyle demiş:

“Elhamdülillah! biz onun hakkında ne aşırı gidenlerden ne de hakkını vermeyenlerdeniz. Tabi’inin ve Tebe-i tabiinin alimlerine kemal anlamda onun gibi benzeyen biri görülmedi. Ben onun gibilerini ancak kitaplarda görüyorum..

60. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Yaşadıkları dönemler,benzerlerinin veya kendilerine yakın kimselerin çıkmasına müsait iken, İbn Hazm’dan sonra onun (İbn Teymiye) gibisini görmedim. O şartların kendisinde toplanmasıyla içtihadı hak eden bir alimdi. Fetvaları, çeşitli dallarda –sanıyorum- 300 veya daha fazla cilt tutmaktaydı.

61. Hadis kritiği noktasında bir otorite olan İmam Zehebi (673-748) şöyle diyor:

”İbn Teymiyye’nin bilmediği bir rivayet, hadis değildir.” Sözü onun hakkında doğrudur, geçerlidir.

62. Talebelerinden Hafız Siraceddin Ebu Hafs el-Bezzar şöyle diyor:

“O ata bindiğinde düşman arasında en büyük kahramanlar gibi dolaşır ve en cesur süvariler gibi at üstünde dururdu. Hücumlarıyla düşmanı öyle perişan eder, hiç çekinmeden düşmanın içine öyle bir dalardı ki, sanki o ölüm nedir bilmez, ölümden hiç korkmazdı.

63. Ebu Hafs el Bezzar şöyle diyor:

İlim sanki onun kanına, damarına girmişti ve sanki derisi kemiği olmuştu. İlim onun için belli bir zaman ve geçici bir an için arzu ettiği bir şey değildi. Onun elbisesi, örtüsü, üzerinde yattığı döşeğiydi.

64. Hafız Ebu Hafs el-Bezzar şöyle diyor:

Onun ifadelerinde coşkun sel gibi çağlayıcılık, deniz gibi taşkınlık vardır. Konuşmasının başından sonuna kadar sanki konuştuğu o yerde değilmiş gibi durur. Gözlerini kapatır, öyle konuşur. O sırada kendisine öyle bir heybet ve vakar gelir ki, orada bulunanlar bir ürperti hissederler, hayrete düşerler, şaşkın kalırlar.

65. İbn Kayyım (691-751/1292-1350)şöyle diyor:

O,düşmanlarına bile hayır dua ederdi. Ben onlardan hiçbirine beddua ettiğini görmedim. Ben bir gün en büyük rakibini ve kendisine herkesten çok düşmanlık besleyip eziyet eden bir kişinin ölüm haberini getirdiğimde bana kızdı ve (benden)yüzünü çevirdi.

66. Önceleri Şafi mezhebine mensup iken İbn Teymiye’den ders aldıktan sonra Hanbeli mezhebine geçen İmadüddin el- Vasıti ( Ahmed bin İbrahim eş-Şafii el- Hanbeli) (ö: 701)şöyle diyor:

Biz kendi çağımızda İbn Teymiye’yi; Hz peygamberin peygamberlik nurunun onun hayatında parladığını, sünnetlere bağlılığın onun bütün sözlerinde, hareketlerinde göze çarptığını gördük. Temiz bir kalp, dürüst bir his; gerçek peygamberlere bağlılığın ve mükemmel bir sünnete uymanın onun adı olduğuna şahadet eder.

67. Kavakibüd-dürriye kitabının yazarı Mer’i bin Yusuf bin Ebi Bekr el-Hanbeli ( ö: 1033) şöyle diyor:

Dediler ki: Kim biraz meseleye dikkatle eğilirse görecektir ki, İbn Teymiyye’ye taraftar olan kimse hangi şehirde bulunursa bulunsun o, şehrin alimleri içinde hepsinden fazla kitap ve sünnete bağlı, en çok ahireti arzu etmekle meşgul ve en fazla dünyadan yüz çevirip ona önem vermeyen kimsedir. Bunun aksine ona karşı olanlar ise; dünyaya çok hırslı, dünya malına en çok istekli, riyakâr ve şöhret peşinde koşandır. Allah daha iyi bilir.

68. Sahih-i Buhari şarihi ve Hanefi ulemasının büyüklerinden  Bedreddin Ayni (Bedruddin Mahmud bin Ahmed) (725-855)şöyle diyor:

İlmi büyüklüğü ve bilgideki mükemmelliğiyle birlikte onda görülen kerametleri o kadar çok insan nakletmiştir ki, bunda şüphe götürmeye imkân yoktur.

69.H. 749 yılında vefat eden çağdaşlarından olan İbn Verdi’nin  ibn Teymiyye’nin ölümünün ardından söylediği mersiyeden bir bölüm:

Subhanallah! Bu lahit neyi örtmekte?
Bu yer böyle bir kıymeti nasıl örtebilir?
Onun meziyetlerine erişemeyenler kendisini çekemediler.
Ve ona tuzak kurup dil uzatmada aşırı gittiler.
Onlar, onun izlediği yolları izleme hususunda tembel iken,
Ona eziyet etmede büyük hüner ve gayret gösterdiler.

70. Tarihçi, hadisçi, İbn Teymiye’nin çağdaşı ve ders arkadaşı Şeyh Alemüddin Ebu Muhammed el-Berzalî (ö: 739) şöyle diyor:

 "Bu sene zilkade ayının yirmisinde pazartesi gecesi şeyh, imam, âlim, allame, fakih, hafız, zâhid, âbid, önder, mücahid, Şeyhü'l-İslam Takiyyüddin Ebü'l-Abbas Ahmed b. İmam Allame Müftü Şihabüddin Ebü'l-Mehasin Abdül-halim b. Şeyh İmam Şeyhü'l-İslâm Ebü'l-Berekât Abdüsselâm b. Abdul¬lah b. Ebü'l-Kasım Muhammed b. Hızır b. Muhammed b. Hızır b. Ali b. Abdullah b. Teymiye vefat etti. Harranlıydı. Sonraları Dımaşk'a yerleşti. Zilkade ayının yirmisinde pazartesi gecesi Dımaşk Kalesi'nde tutuklu bulunduğu salonda vefat etti. Vefatı nedeniyle büyük bir kalabalık kaleye gitti….. Yıkandıktan sonra cenaze dışarı çıkarıldı. Kalede ve yolda büyük bir cemaat toplandı.

Cemaatın bir ucu kalede, diğer ucu da Emevî Camii'nde idi. Caminin içi, sahnı, külase kısmı, Babü'l-Berid ve Babü's-Saat kısmı insanlarla dolmuş, kalabalık Lebbadin ve Gevara kapısına kadar uzanmıştı. Cenaze gündüz saat dörtte hazırlandı ve camiye getirildi Askerler, aşırı kalabalık ve izdihama karşı onu koruyorlardı. Kalede cenaze namazı kılındı. Namazı önce Şeyh Muhammed b. Teramam kıldırdı. Sonra öğle namazının ardı sıra Emevî Camii'nde de ikinci kez cenaze namazı kılındı. Kalabalık gittikçe fazlalaşıyordu. Nihayet meydanlar, sokaklar, caddeler, insanlarla dolup taştı. Daha sonra namazın ardı sıra cenazesi eller ve başlar üzerinde taşındı. Naaş, Babü'l-Berid'ten şehir dışına çıkarıldı. İzdiham fazlalaştı. Ağlayanların, feryad-ü figan edenlerin, ona rahmet dileyenlerin, dua edenlerin, övenlerin sesi göğe yükseldi. İnsanlar, mendillerini, sarıklarını ve elbiselerini onun naaşının üzerine attılar.

Cenazeye gelenlerin ayakkabıları izdiham nedeniyle sıyrılıp ayaklarından çıkıyor, kabanları, mendilleri ve sarıkları da üzerlerinden düşüyor, ancak kimse buna aldırış etmiyordu. Çünkü hep cenaze ile ilgileniyorlardı. Cenaze başlar üzerinde taşmıyor, bazen ileriye gidiyor, bazen geride kalıyor, bazen insanların geçebilmesi için durduruluyordu. İnsanlar büyük bir izdiham içinde Emevî Camii'nin tüm kapılarını açarak dışarı çıkabildiler. Ancak yine de sıkıştılar. Sonra insanlar şehrin bütün kapılarını açarak yine büyük bir izdiham içinde şehir dışına çıkabildiler. Lâkin kalabalık daha fazla şehrin şu dört kapısında yoğunlaşmıştı: Cenazenin çıkarıldığı Ba-bü'1-Ferec, Babül-Feradis, Babü'n-Nasr ve Babü'l-Cabiye. Sûkü'l-Hayl'e, gelindiğinde izdiham daha da büyüdü, kalabalık arttı, insanlar fazlalaştı. Cenaze oraya konuldu. Kardeşi Zeyneddin Abdurrahman orada öne geçip cenaze namazı kıldırdı. Namaz tamamlanınca cenaze, Sufiye Mezarhğı'na götürüldü. Kardeşi Şerefüddin Abdullah'ın yanı başına defnedildi. Allah ikisine de rahmet etsin. Defin işi ikindiden az Önce tamamlanmıştı. Çünkü cenaze merasimine gelenler çoktu.

Bahçelerden Gota mıntıkasından, köylerden ve kasabalardan çok sayıda insan cenaze merasimine gelmiş, bu yüzden bütün dükkânlar kapatılmıştı. Gelemeyenler de ona rahmet ve dua okuyorlardı. Bunlar mazeretli kişilerdi. Cenazeyi teşyi etmeye birçok kadın da gelmişti. Bunların sayısı tahminen 15.000 kadardı. Damlarda ve diğer yerlerde toplananlar hariç hepsi de İbn Teymiye'ye rahmet okuyorlar, kendisi için ağlıyorlardı. Cenazeye iştirak eden erkeklerin sayısı ise tahminen 60.000 ile 100.000 civarındaydı. 200.000 kişinin katıldığına dair rivayetler de vardır…. Vefatından sonra bazıları onun hakkında çok Salih rüyalar görmüşlerdi. Bir grup şair de onun için kasidelerle mersiyeler yazmıştı.

71. İbn Kesir (ö: 774) tarihinde ibn Teymiyye hakkında şu olayı anlatıyor:

Bu senenin cemaziyülevvel ayının dokuzunda cumartesi günü bir gurup Ahmedî fakirleri (Ahmediye fırkası salikleri, müridleri) Ablak Sarayında saltanat naibinin huzurunda toplantılar. Bu toplantıya Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye de katılmıştı. Bunlar, saltanat naibinden emirlerin huzurunda da Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye'nin kendilerini yönetmekten ve kendilerine emirlik yapmaktan vazgeçmesini, kendi kendilerini idare etme haklarını kendilerine vermesini istediler. Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye onlara şu cevabı verdi:

"Bu mümkün değildir. Herkesin kitap ve sünnetin hükmü altına girmesi gerekir. Sözünü ve fiilini kitaba ve sünnete uydurması icap eder. Her kim kitap ve sünnetin çerçevesi dışına çıkarsa ona karşı koymak vacip olur."

Bu cevap karşısında onlar, semalarında icra ettikleri şeytanî hallerini orada da icra etmek istediler. Ancak Şeyh İbnu Teymiye bunlar, batıl ve şeytanî hallerdir. Bunların gösterdikleri harikaların çoğu hile ve bühtandır. Bunlardan ateşe girmek isteyen varsa önce hamama gidip bedenini tertemiz yıkasın. Sirke ve Çöven otuyla vücudunu ovalasın. Bundan sonra -eğer gerçekçi ise- ateşe girsin bakalım. Faraza yıkandıktan sonra bid'at ehlinden biri ateşe girecek olsa bu onun Salihliğini ve keramet ehli biri olduğunu ispatlamaz. Aksine bunun durumu- Şayet sahibi sünnete uymakta ise- Şeriata aykırı deccalî durumlardandır. Hele sünnete muhalif biri ise onun gösterdiği harikayı varın siz düşünün ve takdir edin" diye cevap verdi. Onların lideri Şeyh Salih hemen atılıp şu karşılığı verdi: "Bizim bu gösterdiklerimiz, Tatarların yanında geçerliydi. Ama şeriatın yanında geçerli olmuyor" orada hazır bulunanlar onun bu sözünü zapta geçirdiler. Herkes onları protesto etti. Sonra bunların boyunlarındaki demir halkayı çıkarmaları, kitap ve sünnetin dışına çıkan bir kimse olursa boynunun vurulacağı hususunda ittifakla karar alındı.

Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye de Ahmediye tarikatına dair bir cüz tasnif etti. Bu cüz'ünde onların hallerini gidişatlarını ve tahayyüllerini açıkladı. Tarikatlarında kitaba uyan ve uymayan hususları anlattı. Cenâb-ı Allah onun vasıtasıyla sünneti ortaya koydu. Onların bid'atle-rini söndürdü. Hamd ve minnet Allah'adır.

72. İbn Teymiyye’ye atılan iftiralar ve ona karşı insanların tahrik edilmesi sonucu Akidetül Vasitiye” adlı eserinde sapıklık olup olmadığı hususunda oturumlar düzenlenmiş ve sonuçta Vasıtiye akidesi adlı akaid metninin ehlisünnet akidesine uygun olduğu noktasında görüş birliği edilmişti. Bu oturumlar hakkında dönemin sultanı şu değerlendirmeyi yapmış:

"Biz, İbn Teymiye hakkında düzenlenen oturumda nelerin konuşulduğunu duyduk. Onun selefin mezhebinden olduğunu anladık. Bu oturumların düzenlenmesi ile biz onun kendisine isnat edilen şeylerden temize çıkarılmasını amaçlamıştık."

73. İbn Kesir (ö: 774) sultanın meclisinde geçen başka bir olayı şöyle naklediyor:

Sultanın sağ tarafında Mısır Kadısı Bedreddin b. Cemaa, sol tarafında Vezir İbn Halilî, alt tarafında İbn Sasesî, sonra Sadreddin Ali el-Hanefî oturmuşlardı. Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye de sultanın önünde halının ucunun üzerinde oturmuştu. Vezir, zimmîlerin tekrar işaretli beyaz sarık takmalarına müsaade edilmesini istedi. Ödemekte oldukları paraya ek olarak yıllık 700.000 dinar daha vermeyi üstlendiklerini söyledi. Mecliste bulunanlar sustular. Orada Mısır ve Şam'ın kadıları, aralarında İbn Zemlekanî'nin de bulunduğu Mısırlı ve Şamlı büyük alimler vardı. Ben, sultanın meclisinde İbn Zemlekâni’nin yan tarafında oturuyordum. Alimlerden, kadılardan hiç biri bu hususta konuşmadı.

Sultan, kendilerinden fetva isteyerek "Bu konuda ne diyorsunuz" diye sordu. Hiç biri konuşmadı. Ancak Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye diz üstü çöküp bu konuda sultanla sertçe konuştu. Vezirin söylediklerini sert bir dille reddetti. Sesini yükseltti. Sultan da gayet yumuşak ve sakin bir tarzda onu susturmaya çalışıyordu. Ancak İbn Teymiye çok ileri gitti. Kimsenin söyleyemeyeceklerini söyledi. Kimsenin yapamayacağını yaptı. Bu konuya sıcak bakanları da şiddetlice azarladı ve sultana dedi ki:

"Saltanat tahtına oturduktan sonra kurduğun ilk mecliste fani dünya metaı uğruna zimmîlere yardım etmeyeceğine inanıyorum. Hâşâ sen böyle bir şey yapacak biri değilsin. Tahtını sana geri veren Allah'ın sana bahşettiği nimeti an. Düşmanını yüz üstü düşürdü. Seni düşmanlarına karşı muzaffer kıldı. Bu kapıyı zimmîlere açan ilk kişi Caşnigir olmuştur. O da elbette ki senin fermanına dayanarak bunu yapmıştı. Çünkü o zaman o senin naibindi"

Sultan bu duruma şaştı ve onların tekrar beyaz sarık, giymelerine müsaade etmedi. Anlatımı burada uzun sürecek çok detaylı konuşmalar cereyan etti.

Sultan, mecliste hazır bulunanların tamamından daha çok İbn Teymiye'yi tanıyordu. Onun dindar, şecaatti, hakkı yerine getiren iyi bir insan olduğunu elbette ki biliyordu.

74. İbn Teymiyye’nin kardeşi bir mektubunda şöyle diyor:

 O her zaman Allah'ın kitabını ve Resulünün sünnetini, gözleri doyuracak, müminlerin gözünü aydınlatacak derecede yayıyor; bu da düşmanların boğazına bir düğüm gibi çöküyordu.

75. Şihabuddin Ebu’l Abbas bin Fazlillah (ö: 749)İbn Teymiyye’nin Moğol sultanı Gazan ile karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

Şeyh (İbn Teymiye) korkusundan aslanların barınaklarına sığındığı, kalblerin bedenlere düştüğü, ateşin yakıcılığını yitirip kılıçların kınlarına çekildiği, yırtıcı bir aslan, hilekar bir nemrud, ve ölüm saçan ecelin kendisi olan Sultan Mahmud Gazan’ın karşısına oturdu.

Ellerini göğsünün üzerine koydu. Onunla yüzyüze gelen Gazan Han kendisinden dua etmesini istedi. Bunun üzerine İbn Teymiye elini kaldırıp, çoğu Gazan han’ın aleyhine olmak üzere insaflı bir dua etti. Gazan da onun duasına amin dedi.

76. Hafız Zehebi şöyle diyor:

O düşüncelerine öyle kelimeler bulmuş, görüşlerini öyle bir takım kelime kalıplarına dökmüştür ki, ilk dönem alimlerinden tut da daha sonra gelen alimlere kadar hiç biri buna cüret edememişti. Sonunda bu Suriye ve Şam alimlerinden bir gurubun kendisine karşı çıkmasına sebep olmuş, o da onlara karşı koymaktan geri kalmamıştır. O alimler ibn Teymiyyeyi bid’atçılıkla suçlamışlardır. Onunla tartışmışlar, onun aleyhine yazılar yazmışlardır. Fakat o bütün bu durumlarda bile düşünce ve görüşlerinde devam etmiş, ne onlara yağcılık yapmış, nede bir kişiyi gözetmiştir. Aksine kendi içtihadının, anlayış ve kavrayışının, düşünce ve görüşlerinin ve sünnetlerle müçtehidlerin içtihatlarına derinden vakıf oluşundan dolayı kendi anlayışına uygun şekilde doğru ve sert bir şekilde konuşmalarına devam etti. Sadece bu değil hatta bununla birlikte onun Allaha bağlılığı, Allahtan çekinmesi, keskin görüşü, hızlı kavrayışı, takvası, Allahın emirlerine ve belirlediği şeriat çizgisine saygısı bunun içindeydi. Onun çağdaşları ve karşıtları arasında arasında çok büyük çatışmalar, Suriye Mısırda büyük tartışmalar oldu. Kaç kere onun tek başına bir taraf, diğerlerinin de topluca bir taraf olduğu haller oldu. Yine de Allah teala onu karşıtlarının kötülüğünden korudu.

77. Tehzibu’l-Kemâl adlı eserin sahibi değerli muhaddis Ebu Haccac el-Mizzî (ö: 742)de şöyle diyor
 
"Onun benzerini görmedim, kendisi de kendi benzerini görmüş değildir. Allah’ın kitabı ve Resulünün sünneti hakkında ondan daha bilgilisini, her ikisine ondan daha çok tabi olanı görmüş değilim."

78. 764 tarihinde vefat eden Kutbi (Fahruddin Muhammed bin Şakir el-Halebi) İbn Teymiyyeyi şöyle tanıtıyor:

Rabbani imam, imamlar imamı, ümmetin müftüsü, ilimler okyanusu, hafızların efendisi, mana ve lafızların (dil ve anlamlandırmada) önderi, asrının bir tanesi, çağının savaşçı kahramanı, şeyhülislam, insanların önderi, zamanın allamesi, Kuranın tercümanı, zahitlerin bayraktarı, en muvahhit kullardan, bid'atçilerin korkulu rüyası ve müçtehitlerin sonuncusu..

79. İbn Kayyım (691-751/1292-1350) şöyle diyor:

Ben Şeyhülislam ibn Teymiyye’nin ferasetinden insanı hayrete düşürecek pek çok örnekler gördüm. Benim görmediğim bu feraset olaylarından olanlar ise daha çoktur. Onun feraset örneklerini tamamen nakletmek için büyükçe bir kitap yazmak gerekir.

80. Sahih-i Buhari şarihi ve Hanefi ulemasının büyüklerinden  Bedreddin Ayni (Bedruddin Mahmud bin Ahmed) (725-855)şöyle diyor:

O, İslam dinini zındıkların ve mülhidlerin zanlarına karşı müdafaa etmiş, peygamberlerin efendisinden rivayet olunan şeyleri tenkit süzgeçinden geçirmiştir. Eserleri afakı tutmuştur ve bunlarda, haktan sapmaya ve şikaka delalet eden en küçük bir şey bulunmamaktadır.


81. “el-Uküdü'd-dürriyye fî menâkıbı Şeyhülislâm Ahmed îbn Teymiyye” adlı eserin yazarı ve İbn Teymiye’nin çağdaşı ve talebesi, hadis, fıkıh, nahiv, sarf, tefsir, fıkıh usulü, hadis usulu, tarih, kıraat ve daha bir çok ilim dalında uzman olduğuna dair İbn Kesir’in şahitlik ettiği, İbn Abdilhadi (H.704-744) anlatıyor:

Melik Nasır Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’yi hapsettirince Bağdat alimleri toplu olarak Melik Nasır’a hitaben şu mektubu göndermişlerdir:

Doğu ülkeleri ve Irak ülkesinin halkı, Şeyhul-İslam İbn Teymiye’ye sıkıntı verildiğini ve kendisine baskı yapıldığını duyduklarında bu ehl-i İslam’a çok ağır geldi. Dindar kişilere bu bir darbe oldu. Dinden sapmış kişilerin başı dikleşti. Bid’atçı ve keyfine göre dini yönlendirmek isteyenlerin içi rahatladı. O bölgenin alimleri bu olayın önemini öğrendiklerinde ve bid’at ehli, batıl yolcularının önde gelen gerçek büyük ilim adamlarının, İslam büyüklerinin hakarete uğratılıp aşağılanmalarından neşelendiklerini görünce bu çirkin olayın kötü etkilerini sultanın huzuruna ulaştırmayı gerekli gördüler.

82. İbn Receb el-Hanbeli (ö: 795) İbn Teymiyyenin babasını şu sözleriyle tanıtıyor:

“Şehabeddin ebu Mehasin Abdulhalim b. Abdusselam b. Abdullah el-Harrani( ibn Teymiyyenin babası),Hanbeli ufkunda bir ay gibi ışık veren babası Mecdüddin ebul Berakat Abdüsselam (ibn Teymiyyenin dedesi)  ile bir güneş gibi parlayan oğlu Takıyyuddin Ahmet (ibn Teymiyye) arasında gizlenmiş bir yıldız gibidir.”

Önemli Hatırlatma:

Burada ismi geçenler arasında Sünni-bidatçi bir çok kimse olup yerine göre Şeyhulislam'ın hasımlarından dahi nakiller yapılmıştır. Bundan gaye ise Şeyhulislam İbn Teymiye'nin ilmi ehliyetinin ve dindarlığının sadece kendisiyle aynı düşünen kimseler tarafından değil muhalif kesim tarafından da teslim edildiğini ortaya koymaktır.


KAYNAKLAR

1.Ebu Zehra’nın “İbn Teymiyye” adlı kitabı (Hilal yay),

2.Halil Herras’ın Vasitiye akidesi şerhi (Guraba yay),

3.M. Sait Şimşek’in İbn Teymiyye hakkında yazdığı kısa biyografi,

4.Rızaeddin bin Fahredinin yazdığı  “ Şeyhulislam İbn Teymiyye ve mücadelesi” adlı kitap (Özge yay),

5.Muzaffer Can’ın Zehebi’nin tarihinin Türkçe çevirisin baş tarafında Zehebi tanıtmak için yazdığı bölüm (Cantaş yay),

6.Ebu Hasan en-Nedvi’nin İslam önderleri tarihi (2. cilt) adlı kitabı (Kayıhan yay),

7.Hayreddin Karamanın” İçtihad,taklid ve teflik üzerine dört risale” adlı kitabı,

8.Siyasetü’ş-şeriyye kitabına Muhammed Mubarek’in yazdığı önsöz (Dergah yayınları)

9.İbn Kesirin tarihi(Çağrı yay)

10.Hanımlara fetvalar (Beka yay)

11.Beşir İslamoğlu’nun yazdığı ”İslami hareketin tarihi seyri”(Denge yay) adlı kitap

12.Mevdudi’nin “İslamda ihya hareketleri”adlı kitabı (Pınar yay)

13.İbn Teymiyye külliyati 1. cild( Tevhid yay)

14.Ferhat Koca “İslam hukuk tarihinde selefi söylem”(Ankaraokulu yay)

DARÜLTEVHİD-Forum-alıntı
Başlık: Ynt: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 02:39:50 ÖÖ 02
Elbetteki;

Açık bir şekilde müslüman alimlere iftira atmak hemde hiçbir şekild ebilgi sahibi olmadan laneti hak eder. Bunu kim yaparsa yapsın hüküm değişmez. İster sen ister çağatay ister ben fark etmez. Seninle konuşmam bitmiştir.


"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur."
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler."Araf/Syresi/

De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"Ahzab/72





Elbetteki;

Açık bir şekilde müslüman alimlere iftira atmak hemde hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadan laneti hak eder. Bunu kim yaparsa yapsın hüküm değişmez. İster sen ister çağatay ister ben fark etmez.

"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur."
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler."Araf/Suresi/

De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"Ahzab/72


GERÇEK İLMİN, GERÇEK SAHİPLERİ İŞTE BUNLAR..!

Seyid Abdulkadir Geylani
Seyid Ahmed-el Bedevi
Seyid Ahmed-er Rufai
Şems-i Tebrizi
Hasan-ı Basri
Muhammed Bahaddin-i
Hacı Bayram-ı Veli
Hacı Bektaşi Veli
Beyazid-i Bestam-i Veli
Taceddin-i Sultani Veli
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Seyid Ali Sezai Efendi



Peygamber efendimiz;

"Her çocuk İslam fıtratı üzere dünyaya gelir. Terbiyecisi ne ise, onu öyle yetiştirir".

 Buyurmuşlar. Senin ilim sahibi zannettiklerin de işte bu hadisteki gibi, terbiyecileri onları bu hale getirmiştir. Gerçek ilim sahibi, Allah 'ın Evliya 'larıdır.

Sen, ilim sahibini, Üniversite, İlahiyat mezunu kişiler olarak algıladığın müddetçe..!

Bir başkasından, okuma ve yazma yöntemi ile almış olduğu tedrisatla ilim sahibi olunabileceğini zannettiğin müddetçe...! Ziyandasın.

Peygamberler efendilerimizin hepsi de ümmi idi... Sadır ilmi ile Hz. Allah onları donattı. Ne mektep gördüler, ne medrese..

Tasavvuf 'a karşı olmadığını beyanda bulunan sen..!

Allah 'ın Kuran 'da buyurduğu Evliya 'larını kabul etmedikten sonra, inkar ve reddettiğin müddetçe yine ziyandasın..!

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 26 Temmuz 2014, 03:10:31 ÖÖ 03
Davostaki, "One minute" çıkışındaki gibi..!

Baskın, basanındır mantığı ile sesini yükseltme moduna geçerek, bu işin önünü alamazsın.

Hz. Allah 'ın, Evliya ile alakalı ayetlerini inkar ediyorsun.

İnanmıyor olana sözümüz yok.

İnana-mayana sözümüz yok.

İnkar edene, reddedene, "AYETLERDEKİ MANAYI" yalanlayana da sözümüz yok..

"Yeter ki aleyhte tutum ve davranış sergilemesin"..!

Yeter ki, "Sen benim gibi inanmıyorsun, kafirsin" ithamında bulunmasın..!

Yeter ki, Tasavvuf ismine, Tasavvufi deyimlere takılarak, manasını anlayamadığın, kavrayamadığın, inanmadığın, kabul etmediğin bir konuda, aleyhte kampanyalar içerisinde bulunmayasın.

O mübarek şahsiyetler, ne senin hakaretinden etkilenirler, ne de benim koruma ve muhafazama ihtiyaçları vardır. Fakaaat...

Aleyhte kampanyalar düzenlemene sessiz kalacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Onlar benim yol büyüklerim ve kutsalımdır. Her birisi de Allah 'ın manen vazifelileri, Peygamber efendimizin varisleridirler.

Herkesin tercihine saygı duymak gerekir. Sen yalanlarken, inkar ederken, Tasavvuf ehlini kafir olarak yaftalarken, ben senin düşüncenle mücadele etme gayretindeyim.

Paylaşmak istemediğim konuları paylaşıma beni mecbur kıldın. Kimsenin inancına, özeline, kutsalına dil uzatmaya, kimsenin hakkı yok.

Etkiden tepki doğuyor. Doğruları paylaşmak adına buradayım.

Sen kendi görüş, düşünce ve inancından, benim de senin inancına uymamamdan dolayı karalama ve taraftar toplama çabası içerisinde isen..!

Hiç kusura bakma. Bu iş burada bitmez..

 
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 02 Ağustos 2014, 01:48:04 ÖÖ 01
Vehhabî devleti, 1811 yılında kuzeyde Halep'den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu.

Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suûd’un üstüne yürür.

İbn Suûd direnirse de 1814'de ani ölü­mü üzerine Vehhabîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul ’a gönderir ve 17.12.1819'da asılırlar. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanır.

Ancak Suûd hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türkî b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başarır.

Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suûd ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suûd, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır.

Bu anlaşmaya göre İbn Suûd'un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra miras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahtın, her hususta İngiliz Hükumetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükumetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır.

(Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)

Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 02 Ağustos 2014, 01:50:56 ÖÖ 01
İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi ’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine'den çekilir.

Böylece Vehhâbîler, 1921-1925 yılları arasında Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suûd, Ocak 1926'da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir.

20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklâlini ilân eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur.

18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suûdiyye Krallığı” şeklinde değiştirir.

Abdülaziz b. Suûd, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyâsî ve askerî teşkilâtının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhâbi zihniyetini canlandırmayı başarır.
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 03 Ağustos 2014, 01:22:00 ÖÖ 01
Görüşleri:

1. Tevhîd

Vehhâbîlik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhâb’ın gö­rüşlerinin temelini tevhîd anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.

Ehl-i Sünnet kelâmcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.

Resûlullah (s.a.s.), bir hadîslerinde, “Lâilâheillallah diyen ve Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri inkâr eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da Allah’a aittir” buyurur”.

Bu âyet ve hadîsler, tevhidin, Allah’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir.

Oysa Muhammed b. Abdilvehhâb, “Lâilâheillallâh"ı yalnızca telâffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lâfzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek Allah’a ibâdet etmenin, Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadîsin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler.

Ona göre tevhîd, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır.

Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz."

O, bu hususta Cahiliyye devri Araplarının davranışlarını misal gös­terir ve “Resûlullah s.a.v’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı..
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 03 Ağustos 2014, 01:25:44 ÖÖ 01
Bunlardan bazılarının gece gündüz Allah’a dua ettiklerini ve bazılarının Allah’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lât gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler.

İbn Abdilvehhâb için, Câhiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir.

Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız Allah ’a ihlasla yönelirler; içreklerini O ’ndan isterlerdi.

Allah buyu­rur:

"Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür".  
İsrâ, 67

"De ki: "Düşündünüz mü kendinizi hiç? Size Allah'ın azabı gelse, ya da o sâ'at(i) gelse, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz. "Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız; O da dilerse istediğiniz belayı kaldırır ve o zaman ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz."
En’am, 40-41

Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm'de açıkladığı bu mes'eleyi, yani Resûlullah’ın harp ilan ettiği müşriklerin boş zamanlarında Allah’tan baş­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız Allah’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur...

İlk zaman müşrikleri Allah’la beraber Allah’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi. Bunların hiçbirisi Allah’a karşı gelmez.

Zamanımız İnsanları ise, Allah’la beraber fâsıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi Allah’a karşı gelmeyene iltica etmek, fâsıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.”
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 06 Ağustos 2014, 01:14:17 ÖÖ 01
İbn Abdilvehhâb’a göre tevhîd üçe ayrılır:

“İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhîd (Tevhîdu'r-Rubûbiyet)'dir ki, Allah’ın her şeyin Rabbi ve mâliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir.

Diğer üçüncüsü ise, “Tevhîdu'l-Ulûhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhâb’ın anlattığına göre bu çeşit tevhîdden maksat, kulların fiilleri ile Allah’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­lûk eder.

Tevhîdu'l-Ulûhiyet, ortağı olmayan Allah’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. Allah’tan başkasından yar­dım isteyen, Allah’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kâfir­dir.”

Buna göre Allah’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemeye Tevhid-i Amelî denir.

İman ile küfrü ayırt eden amelî tevhîddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani Allah’a ortak koşan, tazim ve ibâdeti yalnızca Allah’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi Allah’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kâfir ve bu gibilerin malları ve canları helâldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helâldir.”

Böylece İbn Abdilvehhâb, bu mes'eledeki sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklîd etmiş olmaktadır
Başlık: Kimdir bu zat..?
Gönderen: osisko - 06 Ağustos 2014, 01:16:21 ÖÖ 01
Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhâbîler gibi, amel’i îmâna dâhil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler.

20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhâbîler amelin îmânın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir.

Nitekim Vehhâbîler, amelin îmânın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helâl olduğunu kabul etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet, “tevhîd"i, İbn Abdilvehhâb’ın anladığı şekilde fevka­lâde dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfî yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet'ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “...amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz...” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel'den de ileri gitmişlerdir.

Nitekim Ahmed İbn Hanbel'e göre îmân, hem söz hem de ameldir, îmân iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle îmândan çıkar; ama tövbe edince yine îmâna döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslâm'dan çıkar.

Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder.

İbn Hanbel'e göre, îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslâm ise, tasdik ve ikrardan ibarettir.

Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’ân ve Sünnet'te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslâm'dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır.

Oysa İbn Abdilvehhâb ve dolayısıyla Vehhâbiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.