İslami Düşünce Platformu

İSTİŞARELER (İstişare Platformu) => Tarih => Konuyu başlatan: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:27:52 ÖS 16

Başlık: Peygamber Sonrası Dönem Değerlendirmesi
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:27:52 ÖS 16

İSLAM'IN İLK ASRI

(632-634) Bir Asr-ı Saadet Gerçekten Yaşandı Mı? (28 Ocak 2014) serbestiyet.com
(634-656) Müslümanlar Arasındaki İhtilafların Derinleşmesi (8 Şubat 2014) serbestiyet.com
(656-657) Dün Cemel, Bugün Cemaat (24 Şubat 2014) serbestiyet.com
(657-661) Fitne ve İnsan (4 Mart 2014) serbestiyet.com
(661-680) Kerbela (5 Nisan 2014) serbestiyet.com
(680-683) Yezid Dönemi (21 Nisan 2014) serbestiyet.com
(683-684) Bu Bir Kureyş Hikayesi (27 Nisan 2014) serbestiyet.com
(684-685) Mervan Dönemi (3 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(680-685) Tevvabin Hareketi (7 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(685-686) Kerbela'nın İntikamının Alınması (11 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(685-687) Muhtar'ın Sonu (19 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(683-698) Hariciler (23 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(689-691) Abdülmelik'in Irak'ı Fethi (27 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(689-691) Kubbetü's-Sahra (31 Mayıs 2014) serbestiyet.com
(691-692) Emevilerin Zaferi (4 Haziran 2014) serbestiyet.com
(683-694) Kabe (8 Haziran 2014) serbestiyet.com
Sonuç (12 Haziran 2014) serbestiyet.com

http://www.serdarkaya.com/op-ed-categories.php (http://www.serdarkaya.com/op-ed-categories.php)
Başlık: Bir Asr-ı Saadet gerçekten yaşandı mı?
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:40:58 ÖS 16



Bir Asr-ı Saadet gerçekten yaşandı mı?


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/01/600CE2-657x317.jpg)


Hz. Muhammed’in ölümünün ardından halife seçilen Hz. Ebu Bekir, iki büyük sorunla karşı karşıya kaldı. Birinci sorun, Arabistan Yarımadası’nın dört bir yanındaki müslüman toplulukların, onun halifeliğini tanımayı reddetmeleriydi. Hicaz bölgesi dışındaki müslümanların önemli bir kısmına karşılık gelen bu kimseler, zamanında bağlılıklarını Hz. Muhammed’e bildirmişlerdi. Ancak, ona olan bağlılıklarının, onun ardından ortaya çıkabilecek bir halefi de kapsayacağını (haklı olarak) düşünmüyorlardı. (Dönemin genel kabul görmüş kaidelerine göre, böylesine ucu açık bir süreklilik zaten söz konusu olamazdı.) Dolayısıyla, ilgili kimseler, kendilerini Hz. Muhammed’in halefine karşı herhangi bir yükümlülük içinde görmediler.

Hz. Ebu Bekir’in karşı karşıya kaldığı ikinci sorun ise, “yalancı peygamberler”di. Yarımadanın farklı yerlerinde peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin takipçileri giderek artmıştı. Bu kişiler, Hz. Muhammed’in ölümünün doğurduğu otorite boşluğunu değerlendirerek Medine üzerine yürüme planları dahi yapabilecek güce ulaşmışlardı.

İrtidat?

Hz. Ebu Bekir, birinci sorunu irtidat, yani dinden çıkma olarak nitelendirdi. Ancak bu teşhis, (Hz. Ömer gibi önde gelen bazı sahabelerin de işaret ettikleri gibi) biraz problemliydi. Zira, ilgili kimseler, İslam dinini terk etmiş değillerdi. Hatta namaz kıldıklarını belirtiyor, ancak Hz. Ebu Bekir’e verilmiş herhangi bir sözleri olmadığı için zekatlarını onun memurlarına vermeyeceklerini söylüyorlardı.

İkinci sorun ise, sadece kısmen irtidat içeriyordu. Şöyle ki, (özellikle son dönemde İslam’ı kabul eden) bazı müslümanlar gerçekten de taraf değiştirerek “yalancı peygamberler”in saflarına katılmışlardı. Ancak bu peygamberlerin takipçilerinin çoğu ömürlerinin hiçbir döneminde müslüman olmamışlardı. Dolayısıyla, dinden çıkmaları baştan söz konusu olamazdı.

Özetle, her iki sorun da, irtidat olarak nitelendirilmeye pek müsait değildi. Ancak, Hz. Ebu Bekir (muhtemelen siyasi davranmayı tercih ettiğinden) biat etmeyen kabileler konusundaki kararını değiştirmedi ve bunu namaz ile zekatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceği gibi (pek ikna edici olamayan) bir gerekçeyle yaptı. Böyle yapması, (bu konudaki dini hüküm gereği) uygulayacağı politikanın biçimini de belirliyordu: “Yalancı peygamberler”i takip edenlerle olduğu gibi, zekat vermeyenlerle de savaşılacaktı.

Ridde Savaşları

Bu sorunlar, Hz. Muhammed’in 8 Haziran 632 tarihindeki ölümünden hemen sonra başgösterdiğinden ve Medine tehdit altına girdiğinden, Hz. Ebu Bekir, göreve geldikten kısa bir süre sonra savaş hazırlıklarına başlamak zorunda kaldı. Bu çerçevede, 11 farklı birlik tesis etti. Bu birliklerin herbirini yarımadanın farklı bir bölgesine gönderdi. Hedefteki kabileler ve “yalancı peygamberler” belliydi.

Birliklerin mücadeleleri, takriben sekiz ay sürdü. Bu süre zarfında, üç “yalancı peygamber”den biri öldürüldü, biri bu işten vazgeçti ve biri de ordusu bozguna uğrayınca ortadan kayboldu. (Bu kişi, Hz. Ömer döneminde yeniden ortaya çıkarak müslüman oldu.)


(http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/0/02/Mohammad_adil-Riddah_wars.PNG/567px-Mohammad_adil-Riddah_wars.PNG)


Zekat vermeyi reddeden müslüman kabilelerin durumu ise iki türlü oldu. Zekatlarını Hz. Ebu Bekir’e vermeyi kabul edenler “bağışlandılar” ve yeni sisteme dahil edildiler. Eski tavırlarında ısrarlı olanlar ise, (kimi zaman korkunç şekillerde) öldürüldüler. Ridde Savaşları adı ile tarihe geçen bu savaşlar, (zekat merkezli olanlar itibariyle) İslam tarihinde müslümanların müslümanları öldürdüğü ilk savaşlar oldu.

Trajedi

Bu savaşların trajik yanlarından biri de, kimin müslüman kimin mürted (dinden çıkmış) olduğu konusunun gri bir alana çekilmiş olmasından ötürü, Medine’den yola çıkan birliklerin kimi zaman karşılarındaki insanları tereddüt ede ede öldürmek durumunda kalmış olmalarıdır:

    “… müfrezelerden biri Mâlik b. Nüveyre’yi ve yanındaki on bir kişiyi yakalayıp Hâlid’in yanına getirdi. Mâlik, Resûl-i Ekrem’in vefatını öğrenince zekât olarak topladığı develeri sahiplerine iade etmiş, kabilesine kendilerinden zekât istememesi halinde Resûlullah’ın yerine geçecek Kureyşli’nin yanında yer alabileceklerini, bu malların kendi hakları olduğunu söylemişti. Mâlik’i yakalayan müslümanlar onun mürted olup olmadığı hususunda ihtilâfa düştüler, neticede mürted olduğuna inanan Hâlid b. Velîd’in emriyle öldürüldü.” (Fayda, Mustafa. Ridde Olayları. İslam Ansiklopedisi, Cilt: 35. Türkiye Diyanet Vakfı. 91-93.)

Bu vakanın, yukarıdaki metinde yer almayan bir diğer önemli yönü ise, Halid bin Velid‘in Malik bin Nüveyre‘yi öldürür öldürmez, güzelliğiyle meşhur olan karısı Leyla binti Minhal‘i (iddetini de beklemeden) nikâhına almış olmasıdır. Bu konu, duyulur duyulmaz tepki doğurur. Örneğin, Hz. Ömer, Halid bin Velid’in görevinden azledilmesini ve cezalandırılmasını ister. Hz. Ebu Bekir ise, bu yola gitmez ve Halid bin Velid’e kan parası ödeterek konuyu sonuca bağlamayı tercih eder.

Ridde Savaşlarının sonuçları

Hz. Ebu Bekir, sekiz ay süren ve 633 yılının Mart ayında sona eren Ridde Savaşları sonucunda Arabistan Yarımadası’nı hakimiyeti altına aldı. Bu, sonucu baştan belli olan bir süreç değildi. Zira, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini tanımayan müslüman kabileler, tanıyanlardan daha az olmadığı gibi, “yalancı peygamberler”in etrafındaki insanların sayısı da küçümsenebilir seviyede değildi. Örneğin, Yemame Savaşı‘nda Müseyleme bin Habib’in ordusunda takriben 40.000 kişi vardı ve bu savaşta müslümanlar 700 hafız kaybetmişlerdi.

Özetle, bu sekiz aylık süreçte Hz. Ebu Bekir, İslam dinini hem ciddi bir yok olma tehlikesinden kurtarmayı başardı, hem de yarımada içindeki müslümanların siyasi birliğini tesis etti. Bu iki başarıyı temin ettikten hemen sonra ise, kuzeye, Bizans ve Sasani devletlerine yöneldi. (Hz. Ebu Bekir’in sadece iki sene üç ay süren hilafeti, 23 Ağustos 634 tarihindeki ölümüyle sona erdi.)

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/bir-asr-i-saadet-gercekten-yasandi-mi/ (http://serbestiyet.com/bir-asr-i-saadet-gercekten-yasandi-mi/)

Başlık: Müslümanlar arasındaki ihtilafların derinleşmesi
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:43:27 ÖS 16


   
Müslümanlar arasındaki ihtilafların derinleşmesi

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/02/umar-657x317.jpg)

I. Halife
Hz. Ebu Bekir‘in halifeliği sadece iki yıl üç ay sürdü. Bu dönemin üç temel sorunu vardı: (1) Onbinlerce takipçi bulan “yalancı peygamberler”in Medine’yi tehdit etmeye başlamaları, (2) Arabistan Yarımadası’nın farklı yerlerindeki çok sayıdaki müslüman kabilenin zekatlarını Medine’ye vermeyi reddetmesi, ve (3) bazı kabilelerin İslam’ı terk etmesi. Hz. Ebu Bekir, gayet kısa bir süre zarfında, Arabistan Yarımadası’nın tamamını başarılı bir şekilde Medine yönetimine konsolide etti. Bunu gerçekleştirir gerçekleştirmez de, ordularının yönünü kuzeye, devrin iki büyük gücü olan Bizans ve Sasani İmparatorluklarına çevirdi. (İlgili dönem için bkz: Önceki yazı)

Hz. Ebu Bekir, kuzeye doğru çok fazla mesafe kat edemeden hastalandı. Bunun üzerine, önde gelen bir grup müslüman ile bir araya geldi ve onlara kendisinin ardından halife olarak Hz. Ömer’i tavsiye etti. İlk başta Hz. Ömer’in sert mizacından çekinenler oldu ise de, bu tavsiye neticede kabul gördü ve Hz. Ebu Bekir’in öldüğü gün Hz. Ömer müslümanların biatlarını almaya başlarak ikinci halife oldu.

II. Halife
Hz. Ömer Dönemi’nde (634-644) müslümanlar azımsanamayacak başarılar elde ettiler. Örneğin, Emeviler döneminde (661-750) Atlas Okyanusu’ndan Asya içlerine kadar uzanacak olan büyük İslam imparatorluğunun topraklarının çoğu, bu on yıllık dönemde fethedildi. Bizans İmparatorluğu’nun topraklarının yarıdan fazlası, Sasani İmparatorluğu’nun topraklarının ise tamamına yakını Hz. Ömer döneminde müslümanların kontrolü altına girdi. Bu başarılarla doğru orantılı olarak refah seviyesi de yükseldi ve bir sonraki yüzyılda başlayıp 1258 yılındaki Moğol İstilası‘na kadar sürecek olan İslam’ın altın çağının temelleri atıldı.1

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/muslumanlar-arasindaki-ihtilaflarin-derinlesmesi/ (http://serbestiyet.com/muslumanlar-arasindaki-ihtilaflarin-derinlesmesi/)


Başlık: Dün Cemel, bugün Cemaat
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:45:34 ÖS 16


Dün Cemel, bugün Cemaat


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/02/cemel-657x317.jpg)


[Zaman zaman, AKP-Cemaat çatışması konusuna geri dönüp dönmeyeceğimi soran mesajlar alıyorum. Halbuki bu yazı dizisi, ilgili çatışma üzerine doğdu ve aradaki paralellikleri görmek zor olmamalı. Yine de, bu parallellikleri bu sefer daha belirgin kılmaya çalıştım. - SK]

656 yılının Haziran ayında, müslümanlar arasında ciddi ihtilaflara neden olacak bir olay yaşanır: Aylar süren bir istikrarsızlık dönemi sonrasında, Medine’de isyanlar başlar ve III. Halife Hz. Osman‘ın evi haftalarca kuşatma altında kalır. Bu kuşatma esnasında, halife suikasta uğrar. Şehirdeki karışıklık, suikastın ardından da bir süre devam eder. (Hatta bu karışıklıklar nedeniyle halifeyi hemen defnetmek dahi mümkün olmaz.)

Hz. Ali böyle bir ortamda halife olur. Ancak, bu halifelik hemen genel kabul görmez. Zira Medine’deki Müslümanlar kendisine biat etseler de, devletin farklı bölgelerindeki valiler bu konuda tereddütlü davranırlar. Çünkü, ilgili valilerin çoğu, III. Halife Hz. Osman’ın akrabalarıdır ve onun 12 yıllık halifeliği zarfında (Ümeyyeoğulları ailesine olan aidiyetleri dikkate alınarak) atanmışlardır. Bu valiler arasında, Suriye umumi valisi Muaviye, (hem siyasi hem de askerî açıdan) özellikle güçlüdür. Bu nedenle, Muaviye’nin yeni halifeye karşı nasıl bir politika izleyeceği konusunun henüz netlik kazanmamış olması, (onun gibi Ümeyyeoğulları ailesine mensup olan) diğer valilerin tavrında da belirleyici olur. [1]

Ümeyyeoğullarının yanı sıra, Aişe de Hz. Ali’nin hilafetine sıcak bakmamaktadır. [2] Ümeyyeoğulları ailesinin mensupları, Medine’de isyanlar sonrasında nefret odağı haline gelince, Mekke’ye giderek Aişe’ye katılırlar. Diğer nüfuz sahibi aile fertlerinin de yarımadanın farklı yerlerinden Mekke’ye gelmeleri ile birlikte, yeni bir muhalefet oluşmaya başlar. Son olarak, Medine’den umre için Mekke’ye gelen Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah da (Hz. Ali’ye biat etmiş olmalarına rağmen) bu muhalefete katılırlar.

Muhalefetin görünürdeki amacı, Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasını temin etmek olsa da, arkaplanda Ümeyyeoğullarının iktidar mücadelesi vardır. Zira, yeni halife Hz. Ali, hem Ümeyyeoğullarından değildir, hem de Hz. Osman’ın atadığı valileri değiştirmeye başlayarak devleti Ümeyyeoğullarının elinden almaya başlamıştır. [3]

Basra seferi

Mekke’de oluşan muhalefet, bir noktada, küçük bir orduyla birlikte Basra’ya gitme kararı alır. Muhalefetin amacı, Basra halkını kendi yanına çekerek yeni bir mevzi kazanmaktır. Ancak, Aişe liderliğindeki silahlı kafile henüz Mekke’den çok fazla uzaklaşmadan, yeni halifenin kim olacağı yönünde tartışmalar yaşanır ve bu tartışma sürecinde koalisyonda çatlamalar doğar. Bunun üzerine, kafilenin yarıdan fazlası geri döner. (Bu gelişme, Hz. Osman’ın katillerini yakalama konusunun bir iktidar mücadelesi içinde araçsallaştırıldığı yönünde bir diğer işaret olarak değerlendirilebilir. Hatta, konu ile ilgili diğer detaylar incelendiğinde, insanların o dönemde siyasi rakiplerini “Hz. Osman’ın katili” olmakla suçlamayı alışkanlık haline getirdikleri de görülebilir.)

Aişe liderliğindeki kafile Basra’ya yaklaştığında, şehrin Hz. Ali tarafından atanan yeni valisi Osman bin Huneyf kafilenin bulunduğu yere elçiler gönderir. [4] Bu elçiler, kafilenin lideri Aişe ve beraberindekilere, şehre gelmekteki niyetlerini sorarlar. Aişe bu soruya, öldürülen halifenin katillerinin bulunmasına ve müslümanlar arasındaki ihtilafların sona erdirilmesine yardımcı olmak istedikleri gibi (gayet siyasi sayılabilecek) bir cevap verir. Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah ise, buna ek olarak, Hz. Ali’ye rızaları dışında biat ettiklerini belirtirler. Bunun üzerine, Vali Osman bin Huneyf, (an itibariyle ordusuyla Basra’ya yaklaşmakta olan) Hz. Ali ile haberleşir. Hz. Ali’nin ilgili kişilerden zorla biat almadığını bildirmesi üzerine de, Vali, Aişe ve diğerlerinden Basra’yı terk etmelerini ister. Fakat, muhalifler, bu isteği reddederler ve tansiyon yükselir.

Savaşa doğru

Şehri terk etmek istemeyen muhalifler, Basra’yı ele geçirmek üzere çeşitli adımlar atmaya başlarlar – ki, Basra’nın (ve eşzamanlı olarak diğer önemli şehirlerin) siyasi elitleri ile bir süredir zaten irtibat ve ittifak kurma gayreti içindedirler. Basra Valisi’ne de benzeri bir teklifte bulunurlar. Vali taraf değiştirmeyi reddedince de, adamı esir alırlar ve saçlarını, sakallarını ve hatta kaşlarını, kirpiklerini yolarak tanınmaz hale getirirler.

Muhalifler, buna ek olarak Basra’nın devlet hazinesini (beytülmal) zaptederler. Neticede, Hz. Ali, ordusuyla Basra’ya vardığında, artık kendi kontrolünden çıkmış bir şehir ve kendisi ile muhalifler arasında bölünmüş olan bir halk ile karşı karşıya kalır.

Savaş

Hz. Ali, ordusuyla Basra yakınlarına geldiğinde attığı ilk adım kaybettiği bu şehri savaşarak geri almak olmaz. İlk önce, Aişe, Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah’a bir elçi göndererek onları kendisine biat etmeye çağırır ve bunu yapmaları durumunda, Hz. Osman’ın katillerinin peşine birlikte düşebileceklerini iletir. Muhalifler (belki karşılarında artık ciddi bir ordu bulunduğundan, belki Basra elitini -ve dolayısıyla da Basra halkını- umdukları derecede arkalarına alamamış olmaktan, ve belki de biraz fazla ileri gittiklerini fark etmiş olmanın verdiği pişmanlıktan) Hz. Ali’nin teklifine olumlu cevap verirler. [5]

Olaylar çözümlenme yoluna girmiş gibidir. Ancak, o gece beklenmedik bir olay olur ve taraflar ne olduğunu dahi anlamadan kendilerini bir savaşın içinde bulurlar. Şöyle ki, Kurra [6] grubu içinden bazı kimseler (bir görüşe göre, Hz. Osman’ın suikastından sorumlu olduklarından) kendi başlarına hareket ederek, muhaliflerin konaklamakta oldukları çadırları ateşe verirler. Bunun üzerine, olaylar kontrolden çıkar. Her iki tarafın liderlerinin de arzuları hilafına, 9 Aralık 656 tarihinde bir savaş yaşanır. Cemel Savaşı diye anılan bu savaşı, Hz. Ali kazanır. [7]

Savaşta, takriben on bin kişi ölür. Ölenler arasında, Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah da vardır. [8]

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/dun-cemel-bugun-cemaat/ (http://serbestiyet.com/dun-cemel-bugun-cemaat/)


Başlık: Fitne ve insan
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:47:20 ÖS 16
Fitne ve insan

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/03/ali-657x317.jpg)

Muaviye, Ebu Süfyan‘ın oğludur. 630 yılında Mekke’nin müslümanlarca fethi sırasında babası ile birlikte müslüman olur. [1] II. Halife Hz. Ömer, 639 yılında onu Şam valiliğine atar.

Hz. Ömer‘in 644 yılındaki ölümünün ardından, Hz. Osman halife olur. Devletin önemli görevlerine Ümeyyeoğulları ailesi fertlerinin getirildiği bu dönemde, (halifenin ikinci dereceden kuzeni olan) Muaviye, Suriye’nin umumi valisi olur.

Muaviye, Şam’da geçirdiği yıllar boyunca bölgenin hem halkı hem de siyasi eliti ile iyi ilişkiler kurar ve giderek güçlenir. Neticede, Suriye’de özerk bir güç haline gelir. 656 yılında başlayan Hz. Ali‘nin halifeliğiyle birlikte, bu özerklik, İslam devletini ikiye böler. Çünkü, Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmeyi reddeder.

Savaşa doğru

Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmemesine gerekçe olarak, suikasta uğrayan III. Halife Hz. Osman ile akrabalığını gösterir. Bu akrabalık dolayısıyla, Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasını talep etme hakkına sahip olduğunu ifade eder. İddiasına göre, ilgili katiller Hz. Ali’nin ordusu içindedir.

Muaviye’nin bu tavrı üzerine, Hz. Ali, Suriye’ye yeni bir vali atar. [2] Ancak, Muaviye, bu valiyi Suriye’ye sokmaz. Dahası, ilgili konudaki siyasetini güçlendirme adına, Hz. Osman’ın kanlı gömleğini (ve karısının kesilen parmaklarını) Şam’daki camide teşhir eder ve cinayeti işleyenlerin yakalanması yönündeki mücadelesi için Şam halkından biat alır.

Bu özerkliği sona erdirmek isteyen Hz. Ali, Suriye üzerine yürümeyi planlar. Ancak, Aişe liderliğindeki bir ordunun Medine’den Basra’ya doğru yola çıkması üzerine, önce Basra’daki sorunu çözmek zorunda kalır.

Basra’da yaşanan Cemel Savaşı‘nın hemen ardından (Ocak 657), Hz. Ali, Muaviye’ye bir elçi göndererek onu tekrar kendisine biata davet eder. Muaviye’nin cevabı yine olumsuz olur. Bunun üzerine, Hz. Ali, Mayıs ayında Suriye’ye doğru yola çıkar. Mayıs ayı sonunda, iki tarafın ordusu, (Urfa’nın takriben 150 kilometre güneyindeki) Sıffin Ovası‘nda [3] karşı karşıya gelir.

Sıffin Savaşı

Orduların büyüklüğü konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak, verilen rakamlar, her iki ordunun da takriben 100 bin kişiden müteşekkil olduğu yönündedir. Taraflar arasında iki ay süresince çatışmalar yaşanır. Fakat, her iki taraf da diğerine üstünlük sağlayamaz. Bu çatışmalar esnasında, Hz. Ali tarafında 25 bin, Muaviye tarafında ise 45 bin civarında müslüman ölür.

Bu belirsizlik ve bitkinlik ortamı sürmekteyken, 28 Temmuz 657 günü beklenmedik bir gelişme olur. Amr bin As’ın [4] tavsiyesine uyan Muaviye, askerlerinin mızraklarının uçlarına Kuran sahifeleri taktırır. Sahifeleri taşıyan askerler, bu vaziyette karşı tarafı ateşkese davet ederler. Sahifeleri nazara vermekteki kasıt, yaşanmakta olan ihtilafı kutsal kitabın hakemliğinde (yani ayetlerin hükümleri doğrultusunda) çözmeyi teklif etmektir. Hakem Olayı olarak bilinen hadisenin başlangıcı bu şekilde olur.

Hakem Olayı

Hz. Ali, karşı tarafın bu hamlesini bir hile olarak görür ve beraberindekilere bu yapılana itibar etmemelerini söyler. Ne var ki, bu noktadan itibaren, olaylar büyük ölçüde Hz. Ali’nin ordusunun içindeki Kurra grubunun tesirinde gelişir.

Kufeli iki kabilenin üyelerinden müteşekkil olan Kurra, saldırgan ve savaşçı bir gruptur. Hz. Ali’nin ordusunun içinde 10.000′in üzerinde bir yeküne karşılık gelen bu grup, Hakem Olayının başlangıcıyla birlikte bir tehdit unsuru haline gelir. Şöyle ki, Hz. Ali ateşkes teklifini kabul etmek istemese de, Kurra grubunu oluşturan askerlerin çoğu, ateşkes ve müzakereden yana tavır alır. Hatta, Hz. Ali’ye bu doğrultuda baskı yapar ve ateşkesi kabul etmemesi durumunda kendisini öldüreceklerini ya da Muaviye’ye teslim edeceklerini söylerler. Ordusu içindeki birliğin bozulması tehlikesi ile yüz yüze gelen Hz. Ali, ateşkesi kabul etmek zorunda kalır.

Bu şartlar altında yapılacak olan, her iki tarafın kendi içinden bir hakem seçmesi ve hakemlerin bir araya gelerek ayetlerin ışığında soruna bir çözüm aramalarıdır. Muaviye, hakem olarak Amr bin As‘ı seçer. Hz. Ali ise, (her ne kadar bu görev için başkalarını düşünse de) yine Kurra’nın baskısıyla Ebu Musa El-Eş’ari’yi [5] hakem tayin etmek zorunda kalır.

Tarafların hakemlerini belirlemelerinin ardından, görüşmeler esnasında kararların ne şekilde alınacağını belirten bir de tahkimname yazılır. Bu noktada, Kurra, baştan aldığı pozisyonu değiştirerek yeniden itiraz eder ve halifeliğin iki kişi tarafından karara bağlanabilecek bir konu olmadığını söyleyerek, (Hucurat suresinin dokuzuncu ayeti gereği) savaşa dönülmesi gerektiğini, bunun dışındaki opsiyonların Allah’ınkinden farklı bir hüküm vermek olacağını ileri sürerler. [6] Hz Ali’nin baştan söylediği de budur. Ancak, Hz. Ali yine de Kurra’nın bu teklifini kabul etmez. Onlara, artık çok geç olduğunu, karşı taraf ile bir anlaşmaya varmış bulunduğunu ve Nahl suresinin 91. ayeti gereği sözünden geri dönemeyeceğini söyler. Kurra’nın Hariciler adlı yeni bir yapıya bürünmesi bu uzlaşmazlık üzerine olur.

Hariciler

İhtilafın çözümünün seçilen hakemlere bırakılması üzerinde bir anlaşmaya vardıktan sonra, taraflar savaş alanından ayrılırlar. Muaviye, Şam’a, Hz. Ali ise, Kufe’ye döner. [7] Ancak, Kurra’dan 12.000 civarında kişi yol üzerinde Hz. Ali’den ayrılarak önce Kufe yakınlarındaki Harura’ya, ardından da Bağdat’ın dışındaki Nehrevan’a yerleşirler. Bu şekilde her iki taraftan da ayrılan (ve her iki tarafın da aleyhine dönen) bu grup, bu konumlarına atıfla, Hariciler diye anılır.

Hz. Ali, Kufe’ye döndüğü andan itibaren zaman zaman Haricilere elçiler gönderir ve onlarla ittifak yolları arar. Hatta bir seferinde bizzat gidip konuşarak aralarındaki ihtilafı gidermeye çalışır. Ancak, bu girişimlerin hiçbiri sonuç vermez. Zira, Hariciler, Hz. Ali’nin Allah’ın hükmü ile hükmetmek yerine hakemlerin vereceği karara razı geldiği için kafir olduğuna hükmetmişlerdir. Bu nedenle de, Sıffin’de yaptığının yanlış olduğunu kabul edip tövbe etmediği müddetçe kendisiyle ittifak etmelerinin mümkün olamayacağı düşüncesindedirler.

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/fitne-ve-insan/ (http://serbestiyet.com/fitne-ve-insan/)

Başlık: Kerbela
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:49:15 ÖS 16


Kerbela



(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/04/Battle_of_Karbala-657x317.jpg)



29 Temmuz 661 tarihinde Muaviye’nin halife olması ile birlikte, İslam dünyası içindeki iki başlılık sona erer. Hz. Ali‘nin anısını hedef alan Emevi siyaseti zaman zaman nüksetse [1] de, genel manada istikrar bozulmaz. Fetihler yeniden başlar.

Ancak, 676 yılına gelindiğinde, yeni bir gelişme yaşanır: Muaviye, kendisinden sonraki halife olarak oğlu Yezid‘i gösterir. Halifeliğin bir hanedana dönüşmekte olduğunu ima eden bu uygulama, o gün itibariyle bir ilktir. [2] Dahası, Yezid, günahkâr bir insan olarak tanınmaktadır. Dolayısıyla, kendisi halifelik için uygun bir seçim olarak görülmez ve böyle bir ön atama, tepki doğurur.

Konunun bir diğer önemli boyutu ise, halifeliğin Ehl-i Beyt‘in hakkı olduğu düşüncesinin de hâlâ canlı olmasıdır. Hz. Ali’nin oğlu Hasan‘ın 669 yılındaki ölümünden beri, onun küçük kardeşi Hüseyin, Ehl-i Beyt tarafının yeni lideridir. [3] Gerçi, Hasan’ın ölümünün ardından Hüseyin, Muaviye’ye karşı herhangi bir siyasi mücadeleye girmediği gibi, kendi tabanından gelen bu yöndeki kimi tekliflere de sıcak bakmamıştır. Ancak, Muaviye’nin 676 yılındaki bu tasarrufu ile birlikte şartlar değişir ve yeni bir gerginlik ortaya çıkar. Hüseyin, (Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer ile birlikte [4]) Şam iktidarına karşı çıkar. Bu muhalefet üzerine, Muaviye, Şam’dan Medine’ye gelerek bu üçlüyü ikna etmeyi denese de, başarılı olamaz. [5]

Muaviye’den sonraki beş ay

Aradan takriben dört sene geçer. 29 Nisan 680 tarihinde, Muaviye ölür. Onun ölümünün hemen ardından, oğlu Yezid, önceden planlandığı üzere, halifeliğini ilan ederek biat almaya başlar. [6] Yezid, aynı gün, bir de Medine’deki valisi (ve aynı zamanda kuzeni) Velid bin Utbe’ye haber göndererek Hüseyin, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer’den kendisi adına biat istemesini emreder.

Vali Velid, Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr’i makamına çağırır. Abdullah bin Zübeyr, konunun ne olduğunu tahmin ettiğinden gitmeye çekinir. Hüseyin ise, (güvenlik amacıyla) yanına bir grup yakınını alarak gider ve onlar dışarıda bekler vaziyette iken Velid ile görüşür. Velid, ondan Yezid adına biat ister. Hüseyin, biat etmemesi durumunda hayatının tehlikeye gireceğinin farkındadır. Bu nedenle, Velid’e, kendisinin konumundaki bir insanın gece vakti tek başına biat vermesinin çok mana ifade etmeyeceğini, biatı halk önünde yapacağını söyler. Amacı, zaman kazanmaktır. [7] Bu şekilde Velid’in makamından ayrılan Hüseyin, çok geçmeden (akrabaları ve diğer bazı yakınları ile birlikte) gizlice Medine’den ayrılır. [8] Ölümüyle sonuçlanacak olan beş aylık süreç, bu şekilde başlamış olur. (4 Mayıs) [9]

Hüseyin ve beraberindekiler, güneye, Mekke’ye giderler. (Abdullah bin Zübeyr ise, onlardan bir gece önce yola çıkmıştır.) Oraya varmalarından (9 Mayıs) kısa bir süre sonra, Kufelilerin ileri gelenlerinden bazı kimseler, Hüseyin’e biat etme yönündeki isteklerini iletirler. Bunun üzerine, Hüseyin, amcasının oğlu Müslim bin Akil‘i Kufe’ye gönderir.

Müslim, 9 Temmuz’da Kufe’ye varır ve 10.000′in üzerinde Kufeliden (Hüseyin adına) biat alır. Bu gelişme (doğal olarak) Yezid’in hoşuna gitmez ve Yezid, Kufe valisi Numan bin Beşir’den Müslim’e engel olmasını ister. İlgili vali, sert bir tavır almakta isteksiz davranınca da, onu azleder ve yerine acımasızlığı ile meşhur Basra Valisi Ubeydullah bin Ziyad‘ı atar – ki olayların kızışması da, yeni vali Ubeydullah’ın Kufe’ye gelmesinden sonra olur. [10]

Ubeydullah, ilk olarak, şehrin ileri gelenleri ile görüşerek Hüseyin yanlısı direnişi büyük ölçüde kırar. Ardından da, Müslim’i yakalatıp öldürtür. [11]

Kuzeni Müslim (9, 10 veya 11 Eylül’de) öldürüldüğünde, Hüseyin, Kufe‘nin takriben 1.500 kilometre güneybatısında olan Mekke’dedir. Dolayısıyla, bu gelişmeden haberdar olamaz. Dahası, Kufe halkının halen kendi yanında olduğunu zannetmektedir. Müslim’in öldürülmesinden kısa bir süre önce Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıkar. [12] Kufe’de yaşananları ise, ancak Kufe’nin takiben 30 kilometre güneyindeki Kadisiye yakınlarında iken öğrenir.

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/kerbela/ (http://serbestiyet.com/kerbela/)

Başlık: Yezid dönemi (680-683)
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:51:25 ÖS 16


Yezid dönemi (680-683)


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/04/kabe-657x317.jpg)




Serdar Kaya • 21 Nisan 2014

Hüseyin’in Kerbela’daki ölümünün ardından, Abdullah bin Zübeyr muhalefetin yeni lideri olarak öne çıkar ve gizlice Mekkelilerden biat almaya başlar. Bu durumu haber alan Yezid, bu iki başlılığı sona erdirme adına Mekke üzerine bir ordu göndermeye karar verir ve 680 yazından beri Haremeyn valiliği görevinde bulunan Amr bin Said’i bu işle görevlendirir.

Vali Amr bin Said, konuyu Haremeyn eyaleti komutanı Amr bin Zübeyr’e açar ve ona ordunun başına kimi geçirmenin doğru olacağını sorar. [1] Amr bin Zübeyr, bu soruya cevaben, valiye, Abdullah bin Zübeyr’den kendisi kadar nefret eden bir başkasını bulamayacağını söyler. Burada ilginç olan nokta, Amr ile Abdullah’ın (baba bir, anne ayrı) kardeş olmalarıdır. Amr, kardeşi Abdullah’a hep kin duyagelmiştir. Dahası, (annesi Eme bint Halid üzerinden) Amr’ın Emevi aidiyeti de vardır. Bu aidiyetin de etkisiyle, ilgili ihtilaflarda hep Emevilerle birlikte hareket etmiş, hatta kardeşi Abdullah bin Zübeyr’den yana tavır alan bazı Medinelileri fena halde kırbaçlatmıştır. [2]

Neticede, Amr bin Zübeyr, Mekke’deki kardeşi Abdullah bin Zübeyr üzerine gönderilen ordunun başına geçer. Ancak, ordu Mekke’de büyük bir bozguna uğrar. Amr’ın beraberindekiler ya ölür ya da etrafa dağılırlar. Amr, yapayalnız kalır. Yakalanmasının ardından, tıpkı Medine’de başkalarına reva gördüğü şekilde kırbaçlanır. Abdullah bin Zübeyr, kendisine ve yakınlarına acımayan kardeşine acımamıştır. Amr bin Zübeyr, bu ağır işkence sonrasında atıldığı zindanda ölür. Cesedi, teşhir edilir.

Medine muhalefeti

Yezid’e yönelik bir diğer ciddi muhalefet ise, Medine’dedir. Mekke ile doğrudan bağlantılı olmayan bu muhalefet, Yezid’in 681 yılının sonlarına doğru Haremeyn valiliğine kuzeni Osman bin Muhammed’i atamasıyla yeni bir boyut kazanır. [3] Şöyle ki, Medine’nin ileri gelenleri, yeni vali Osman’ı genç ve tecrübesiz bulurlar ve bu doğrultudaki şikayetlerini Yezid’e iletirler. Bunun üzerine, Yezid, onları Şam’a davet eder. Bu şekilde, misafirleri ile uzlaşı yolları arar. Ayrıca, çeşitli hediyelerle onların gönüllerini yumuşatmaya çalışır. Ancak, Şam’a giden heyette yer alanlar, orada şahit olduklarının ardından, Yezid’e karşı daha da tepkili hale gelirler. [4] Zira, Yezid, sarayında, onların tahmin ettiklerinden çok farklı bir hayat sürmektedir. Örneğin, namaz konusunda gevşek davranmakta, içki içmekte, kadınların şarkı söylediği eğlence meclisleri teşkil etmekte ve zaman zaman da köpekleriyle ve evcil maymunuyla oynamaktadır. Yezid’in bu hallerine şahit olan Medineliler, onun halife vasfı taşıyabilmekten çok uzak olduğuna kanaat getirirler. [5] Heyet mensuplarının Medine’ye geri dönünce bu kanaatlerini başkalarıyla da paylaşmaları, muhalefeti körükler. Yezid’in, ilgili kalkışmayı teskin ya da sindirme adına Medineliler ile yeniden kurduğu bir dizi irtibat da sonuç vermez. Neticede, Medineliler, Yezid’in valisi Osman bin Muhammed’i azledip, yerine Abdullah bin Hanzala’yı getirerek ona biat ederler. Attıkları bu adım, aynı zamanda, Şam’ın otoritesini artık tanımadıklarının açık bir ilanıdır.


DEVAMI:

http://serbestiyet.com/yezid-donemi-680-683/ (http://serbestiyet.com/yezid-donemi-680-683/)




Başlık: Bu bir Kureyş hikâyesi
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:52:42 ÖS 16

Bu bir Kureyş hikâyesi


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/04/umayyad-657x317.jpg)

Yezid, 11 Kasım 683 tarihinde Şam’da ölür. Haberin Mekke’ye ulaşması zaman aldığından, Suriye ordusu ile Mekkeliler arasındaki çatışmalar bir süre daha devam eder.

Yezid’in ölüm haberi, önce Mekkelilere ulaşır. Mekkeliler, Suriye ordusuna “Zaliminiz öldü” diye seslenirler, ve ardından da, onun gittiği yere [cehenneme] gitmek isteyenlerin savaşmaya devam edebileceklerini söylerler. Bu haber üzerine, Suriye ordusu komutanı Husayn bin Nümeyr, Mekkeliler arasından (eskiden beri tanıdığı ve sözüne itimat ettiği) Sabit bin Kays bin Munka’nın bu bilgiyi teyit etmesini ister. Sabit, haberi teyit eder. Bunun üzerine, Husayn çatışmaları durdurur ve Abdullah bin Zübeyr ile görüşmek üzere Mekkelilerin tarafına geçer.

Bu esnada, bu ikili arasında enteresan bir diyalog da yaşanır… Şöyle ki, atlarının dışkısına güvercinlerin üşüştüğünü gören Husayn, hemen atını durdurur. Abdullah bin Zübeyr, ona ne yaptığını sorunca da, (hayvanlar dahil hiçbir canlıya zarar verilmemesi gereken) Harem bölgesinde bulunduklarını, bu nedenle de atının güvercinleri ezmesini istemediğini söyler. Abdullah bin Zübeyr, bu cevaba şaşırır ve Husayn’a, hem Harem bölgesindeki güvercinlere zarar vermekten çekindiğini, hem de haftalardır Harem’de müslüman öldürdüğünü söyler. Husayn ise, cevaben, savaşmak istemediğini belirtir ve sadece Suriye’ye dönmeden önce umre yapmalarına müsaade etmesini ister. Abdullah bin Zübeyr, bu isteği kabul eder.

Yaptıkları görüşmede, Husayn, Abdullah bin Zübeyr’e, Yezid’in ölümüyle birlikte artık halifelik için en uygun kişi haline geldiğini ve kendileriyle birlikte Suriye’ye gelmesi durumunda ona biat edeceklerini de söyler. Abdullah, bu teklifi (muhtemelen tehlikeli bulduğu için) kabul etmez ve eğer istiyorlarsa, kendisine Mekke’de de biat edebileceklerini belirtir. Husayn ise, (belki hile yaptığından, belki Şam’daki yöneticilerin tepkisinden çekindiğinden) bunu yapmaya yanaşmaz.

Neticede, Şam ordusundakiler, umre yapıp geri dönerler. Abdullah bin Zübeyr ise, Mekke’de kalır ve o ana dek nisbeten gizlice yaydığı halifeliğini artık ilan eder. Şam haricindeki yerlerde, müslümanlar zaten ekseriyetle ondan yanadır ve birbirleri ardından ona biat ederler. Arabistan Yarımadası, Irak ve Mısır, artık Mekke merkezli yeni hilafetten yana gibidir. Dahası, çok geçmeden, İslam dünyasının geri kalanı da bu yeni merkeze konsolide olacak gibi görünmektedir. Zira, Yezid sonrasında bir lidere sahip olmayan Emeviler, artık Şam’da dahi hakimiyet kurmakta zorlanmaktadır. (Bölgenin en etkili kabilesinin lideri Dahhak bin Kays, de facto olarak Abdullah bin Zübeyr adına Şam’ı yönetmektedir.) Filistin ve Kuzey Suriye’de bile Abdullah bin Zübeyr’i destekleyenler çoğunluktadır. Yeni bir dönem başlamış gibidir. [1]

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/bu-bir-kureys-hikayesi/ (http://serbestiyet.com/bu-bir-kureys-hikayesi/)

Başlık: Mervan dönemi (684-685)
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:54:18 ÖS 16
Mervan dönemi (684-685)


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/mervan-657x317.jpg)


Serdar Kaya • 3 Mayıs 2014

Mervan‘ın babası Hakem bin Ebi As, 630 yılında, Mekke’nin fethinden hemen sonra (muhtemelen gönülsüzce) müslüman olur. [1] Mervan, o sırada henüz çocuk yaştadır. Fethin ardından Medine’ye taşınırlar. Ancak babası Hakem, Medine’de iken Hz. Muhammed’e olan düşmanlığının sürmekte olduğunu ima eden bir dizi şüpheli davranış sergiler. Hz. Muhammed’in kapısını dinler, yürüyüşünü taklit etmek suretiyle onunla alay eder ve müslümanların bazı sırlarını Mekkeli putperestlere aktarır. Bunun üzerine, Hz. Muhammed, Hakem ve ailesini Taif‘e sürer.

632 yılında Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, ilk iki halife, bizzat peygamber tarafından sürülmüş olan birini Medine’ye geri kabul edemeyeceklerini söyleyerek Hakem ve ailesini Taif’te tutarlar. Ancak, 644 yılında halife olan Hz. Osman, Emevi ailesinin diğer mensupları ile birlikte Hakem’in konumunu da güçlendirir ve aile üzerindeki sürgün kararını kaldırır. Artık yirmili yaşlarına gelmiş olan Mervan, bu dönemde babası ile birlikte Medine’ye gelir. Halife ile birlikte çalışmaya başlar. Kuran hakkında bilgilidir. Bu sayede, Kuran’ı kitaplaştırması esnasında Hz. Osman’a yardımcı olur. Yine Hz. Osman döneminde katıldığı seferler sonrasında aldığı ganimetlerle hatırı sayılır bir servet edinir ve Medine’nin sayılı zenginlerinden biri olur. [2]

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/mervan-donemi-684-685/ (http://serbestiyet.com/mervan-donemi-684-685/)

Başlık: Tevvabin hareketi
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:55:41 ÖS 16


Tevvabin hareketi


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/tevvabin-657x317.jpg)

Serdar Kaya • 7 Mayıs 2014 •

Mervan‘ın takriben 10 ay süren halifeliği zarfında meydana gelen dikkate değer olaylardan biri de, Kufe merkezli Tevvabin hareketinin gerçekleştirdiği Şam (ve daha spesifik olarak da Ubeydullah bin Ziyad) karşıtı mücadeledir. Tevvabin hareketinin kökeni, 680 yılındaki Kerbela hadisesine dayanır. Şöyle ki, Hüseyin’i Mekke’den Kufe’ye davet eden bir grup Kufeli, Hüseyin’in ölüm haberini alınca büyük bir pişmanlık duymuştur. Zira, Hüseyin’in şehre yaklaşırken yolunun kesilmesinden Kerbela’da katletildiği ana dek yaşadıkları esnasında onu yalnız bırakmış ve bu şekilde katline ortak olmuşlardır. Çok büyük bir günah işlediklerini düşünen bu Kufeli grup, geri kalan ömürlerinde Hüseyin’in mücadelesine sahip çıkmaları ve belki bu uğurda ölmeleri durumunda bu günahlarının bir ihtimal affolacağını düşünürler. Pişmanlık içeren bu tavırları nedeniyle, (tövbe edenler manasında) Tevvabin olarak anılırlar. [1]

DEVAMI :
http://serbestiyet.com/tevvabin-hareketi/ (http://serbestiyet.com/tevvabin-hareketi/)

Başlık: Kerbela’nın intikamının alınması
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:57:18 ÖS 16

Kerbela’nın intikamının alınması


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/kufa-657x317.jpg)

Serdar Kaya • 11 Mayıs 2014

Muhtar bin Ebi Ubeyd, Taifli Sakif kabilesine mensuptur. 622 doğumludur. Birinci Fitne Dönemi‘nde (656-661) 30′lu yaşlarındadır ve ekseriyetle Ali taraftarı bir yaklaşım içindedir. Muaviye döneminde ise, Hucr bin Adi aleyhinde şahitlik yapmadığı için hapse atılır. [1] 680 yılında Hüseyin’in öldürülmesinden sonra, Abdullah bin Zübeyr’e biat eder. Hatta, 683 yılındaki birinci Mekke kuşatmasında onunla birlikte Şam ordusuna karşı şehri savunur.

Muhtar, Yezid’in ölümünden takriben beş ay sonra, Abdullah bin Zübeyr’den ayrılarak Kufe‘ye gider. Kufe’de, Muhtar’ın hayatında yeni bir dönem başlar. Zira, Muhtar, burada Şam’a (ve daha spesifik olarak da, başta Ubeydullah bin Ziyad olmak üzere Hüseyin’in katillerine) karşı Ehl-i Beyt yanlısı bir mücadele başlatır. Aynı anda Tevvabin Hareketi de Kufe’de hazırlık içerisindedir. Ancak, Muhtar onlara katılmaz. Hareketin liderinin bu işin altından kalkamayacağını ve başarısızlığa mahkûm olduğunu söyler. Onlardan müstakil hareket ederek, Muhammed bin Hanefiyye adına taraftar toplamaya başlar.

Muhammed bin Hanefiyye

Muhammed bin Hanefiyye, Hz. Ali’nin, Hanefioğullarına mensup olan karısı Havle binti Cafer’den olan oğludur. Ancak, Muhammed bin Ali değil, (annesinin kabilesine atfen) Muhammed bin Hanefiyye şeklinde anılagelir.

637 doğumludur. Babası ile birlikte Cemel ve Sıffin savaşlarına katılır. Ancak, savaştan ve siyasi mücadeleden pek hoşlanan bir insan değildir. Zira, hem temkinli ve soğukkanlı bir yapısı vardır, hem de ihtilafların kan dökerek çözümlenmesine mesafelidir.

Muaviye’nin ölümünün ardından, (baba bir kardeşi) Hüseyin ile birlikte hareket etmez. Hatta, Hüseyin’in akrabaları ile birlikte Mekke’ye gitmesini doğru bulmaz ve kendi çocuklarını onlarla birlikte göndermez. Medine’de kalır. Dahası, Yezid’e biat eder. Hüseyin’in Kerbela’daki ölümünden sonra ise, Ehl-i Beyt’in önde gelen isimlerinden biri olur.

Harre Savaşı‘ndan önce, Medine’yi terk ederek Mekke’ye gider. Yezid’in ölümünün ardından Mekke’de halifeliğini ilan eden Abdullah bin Zübeyr, Muhammed’i kendisine biata davet eder, ancak o bu davete olumlu cevap vermez. Halifeliğin bir mana ifade etmesi için, müslümanların çoğunun ilgili lider etrafında toplanmış olmasının şart olduğunu düşünmektedir. Mekke kuşatması sona erince, Medine’ye geri döner. O Medine’deyken, Kufe’de Muhtar onun adına hareket etmeye ve onun mehdi olduğunu söyleyerek taraftar toplamaya başlar. (Muhtar’ın faaliyetlerinin Muhammed bin Hanefiyye’nin ne derece bilgisi dahilinde ve yönlendirmesi doğrultusunda olduğu belli değildir.)

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/kerbelanin-intikaminin-alinmasi/ (http://serbestiyet.com/kerbelanin-intikaminin-alinmasi/)

Başlık: Muhtar’ın sonu
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:58:44 ÖS 16

Muhtar’ın sonu


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/kufa1-657x317.jpg)


Serdar Kaya • 19 Mayıs 2014 •

686 yılı itibariyle, sahada dört büyük aktör vardır:

(1) Mekke, Medine ve Basra da dahil olmak olmak üzere Arabistan yarımadasının en önemli şehirlerine hâkim olan Mekke halifesi Abdullah bin Zübeyr,
(2) Suriye, Filistin ve Mısır’a hakim olan Şam/Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan,
(3) Hz. Ali’nin oğullarından, açıktan halifelik mücadelesine girmeyen, şiddetten uzak duran ve (Muhtar bin Ebi Ubeyd aracılığyla) Irak’ın önemli bir kısmı üzerinde nüfuz sahibi olan Muhammed bin Hanefiyye, ve
(4) Arabistan Yarımadasının farklı bölgelerinde, Yukarı Mezopotamya’da (Cezire) ve kimi doğu eyaletlerinde etkili olan iki müstakil Harici grup.

Irak, 685 ila 691 yılları arasında, bu dört aktörün karşı karşıya geldiği başlıca bölge olur. [1] Taraflar, bu karşılaşmalar neticesinde kimi zaman birbirlerine karşı mevzi kazanır, kimi zaman ise birbirlerini elimine ederler. Bu süreç sonunda ayakta kalan son güçlü aktör, müslümanların tek lideri (ya da, tek halife) olur.

Kufe ve Mekke arasındaki rekabet

Irak’taki ilk büyük çatışma, Muhtar bin Ebi Ubeyd ile Mekke halifesi Abdullah bin Zübeyr arasında gerçekleşir. Taraflar arasındaki ilişki, başlangıçta bir parça ölçülüdür. Ancak, çok geçmeden gerginlik (ve ardından da şiddet) tırmanır. Şöyle ki, 18 Ekim 685 tarihinde Kufe’yi ele geçiren Muhtar, Abdullah bin Zübeyr’in valisini makamından etmiş ve böylelikle şehrin Mekke ile idari bağlantısını kesmiş olur. [2] Ancak, bu gelişme, Abdullah bin Zübeyr’e karşı genel bir tavır değil, yerel bir kalkışma olarak da yorumlanmaya müsaittir. Dolayısıyla, Muhtar ile Abdullah bin Zübeyr arasındaki ilişkinin niteliği belirsizliğini korumaya devam eder.

Bu noktada, Abdullah bin Zübeyr, (Muhtar’ın reaksiyonunu test etme amacıyla) Kufe’ye yeni bir vali tayin eder. Muhtar’ın Mekke’den atanan yeni valinin otoritesini kabul etmesi, Mekke idaresine bağlı kaldığı anlamına gelecektir. Ancak, Muhtar, Mekke’den yola çıkan yeni valinin Kufe’ye girmesini engeller. Muhtar’ın adamları, Kufe yakınlarında yeni valiyi karşılarlar. Valiye nezaketle davranılır ve masrafları nedeniyle kendisine bir miktar para verilir. Ne var ki, vali, kendisine şehre girmesinin istenmediği ima edilse de, bu konuda bir parça kararlı davranır. Bu noktada, uzaktan atlılar belirir ve Kufe’ye giremeyeceğini anlayan vali, Basra’ya yönelir.

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/muhtarin-sonu/ (http://serbestiyet.com/muhtarin-sonu/)

Başlık: Hariciler
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 04:59:57 ÖS 16

Hariciler

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/15-harici-657x317.jpg)

Serdar Kaya • 23 Mayıs 2014 •

Emevilerin Basra’ya hâkim oldukları dönemde, şehrin valisi Ziyad bin Ebihi, Haricilere karşı gayet acımasız bir tavır sergiler. Ziyad, 673 yılında ölür. 675 yılında, bu sefer oğlu Ubeydullah bin Ziyad Basra Valiliğine getirilir. Ubeydullah, babasından da acımasızdır. Harici isyanlarına bir son verebilme adına son derece sert yöntemlere başvurur. Basra Haricileri, bir noktadan sonra çözümü Emevi zulmünden kaçmakta bulurlar. Mekke’ye, Abdullah bin Zübeyr’in yanına giderler ve 683 yılındaki Birinci Mekke Kuşatması’nda onunla birlikte Emevi ordusuna karşı Mekke’yi savunurlar. Ancak sene sonuna doğru kuşatma sona erdiğinde, bir süredir yardımcı oldukları Abdullah bin Zübeyr’in kanaatlerini daha yakından öğrenme ihtiyacı hissederler ve ona (babası) Zübeyr bin Avvam, Hz. Osman, Hz. Ali ve Talha bin Ubeydullah gibi ihtilafların merkezinde olagelmiş kişiler hakkındaki görüşlerini sorarlar. Abdullah bin Zübeyr, bu kişilerin hepsi hakkında olumlu görüş bildirir. Bunun üzerine, Hariciler onunla birlikte hareket etmeyi bırakır ve Mekke’yi terk ederek Basra’ya geri dönerler.

Basra halen Emevilerin kontrolündedir. Ancak, Hariciler, oraya gelmeleriyle birlikte şehri kontrolleri altına alır ve Emevilerin şehirdeki valisini öldürürler. [1] Bu olayından ardından, Hariciler ile Abdullah bin Zübeyr’e bağlı kuvvetler arasında bir dizi çatışma gerçekleşir ve şehir iki taraf arasında iki kez el değiştirir. Son olarak, Abdullah bin Zübeyr, Basra üzerine yeni bir ordu gönderince, Hariciler kendi içlerinde ihtilafa düşer ve bölünürler. [2] İçlerinden bir grup, bu yeni ordu ile savaşmak istemez ve Basra’da kalır. Diğerleri ise, 684 yılının Mayıs ayında (Basra’nın takriben 150 kilometre kuzeydoğusundaki) Ahvaz’a gider.

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/hariciler/ (http://serbestiyet.com/hariciler/)

Başlık: Abdülmelik’in Irak’ı Fethi
Gönderen: maxpayna - 30 Mayıs 2014, 05:01:08 ÖS 17

Abdülmelik’in Irak’ı Fethi

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/16-dicle-657x317.jpg)


Serdar Kaya • 27 Mayıs 2014

684 yılında Emevi tahtını devralan Mervan bin Hakem, Şam-Filistin-Mısır hattındaki Emevi egemenliğini sağlamlaştırmak dışında rakipleri ile çok fazla çatışmaya girmez. Onun ardından tahta çıkan Abdülmelik bin Mervan da, yönetiminin ilk yıllarında aynı doğrultuda hareket eder. [1] Rakipleri ise, başta Irak olmak üzere çeşitli yerlerde birbirlerini zayıflatmakta ve/veya ortadan kaldırmaktadırlar. Bu mücadelelerin önemli ölçüde dışında kalmak, Emevilerin lehine olur. Nihayet, 689 yılında Abdülmelik Şam’dan doğuya doğru ilerlemeye başlar. Ancak, yarı yoldan Şam’a geri dönmesi gerekir. Zira, komutanı Amr bin Said, onun yokluğunda şehri ele geçirmiştir.

Amr bin Said’in sonu

Amr bin Said’in Şam’ı ele geçirmesi nedensiz değildir. 684 yılının Haziran ayında Şam yakınlarındaki Cabiye’de yapılan ve Emevi halifeliğinin Mervan bin Hakem ile devam etmesi kararı alınan toplantıda, Halid bin Yezid ve Amr bin Said yeni halifeye veliaht tayin edilmiştir.

Bu gelişmenin ardından, Amr, ikinci veliaht olarak Mervan’a hizmet etmeye başlar. Başarılı da olur. Örneğin, 684 yılında Mervan’ın Mısır seferine çıkmasını fırsat bilen Abdullah bin Zübeyr kardeşi Mus’ab’ı Filistin üzerine gönderdiğinde, Amr, Mus’ab’ın ordusunun önünü keser ve orduyu yarı yolda mağlup eder. Bu gibi başarılarıyla öne çıkmasına rağmen, Mervan bin Hakem, Halid bin Yezid’i ve onu devreden çıkarır ve oğulları Abdülmelik ve Abdülaziz’i veliaht atar. Mervan bu kararı aldıktan kısa bir süre sonra ölünce, Amr’ın hayatının seyri değişir. Şöyle ki, başlangıçta, Abdülmelik bin Mervan, babasının ilgili kararı doğrultusunda yeni Emevi halifesi olarak tahta çıktığında, Amr ona veliahtı olma kaydı ile biat eder. Ancak, daha sonra, Abdülmelik’in de tıpkı babası Mervan gibi veliahtı konusunda fikrini değiştireceğini sezince, Amr ona isyan eder ve Abdülmelik’in Şam’da bulunmadığı bir anda şehri ve Emevi hazinesini ele geçirir.

Bu gelişmeyi haber alan Abdülmelik, derhal geri döner ve şehri geri alır. Ardından da, Amr’ı evine çağırır. Amr, adamları ile birlikte gelir ve adamları dışarıda beklerken içeri girer. Abdülmelik’in adamları Amr’ı derhal zincire vururlar. Kısa bir süre sonra da Amr öldürülür. [2]

DEVAMI:
http://serbestiyet.com/abdulmelikin-iraki-fethi/ (http://serbestiyet.com/abdulmelikin-iraki-fethi/)

Başlık: Kubbetü’s-Sahra
Gönderen: maxpayna - 31 Mayıs 2014, 10:22:58 ÖS 22


Kubbetü’s-Sahra


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/05/17-kubbe-657x317.jpg)



Serdar Kaya • 31 Mayıs 2014 •

Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan, Kudüs’teki Hacerü’l-Muallak‘ın üzerine bir yapı inşa ettirmek ister. [1] 689 yılında çalışmalar başlar; 691 yılında eser tamamlanır. Hacerü’l-Muallak artık sekizgen bir yapının merkezindedir ve tam üzerinde bir kubbe vardır.

Kubbetü’s-Sahra adı verilen bu yapı, bilinen ilk İslami sanat eseridir. [2] Ancak, yaygın güncel kanının aksine, bir cami değildir. Bir ziyaretgâh olarak tasarlanmıştır. (İlgili mekân, kubbenin altındaki taşı çevreleyen daire şeklindeki bir seyir alanından ibarettir.) Bu noktada şu soru önemlidir: İslam dünyasının dokuz senedir bir iç savaşın içinde olduğu bir dönemde Emeviler neden böylesine estetik ve cazibedar bir ziyaretgâh tasarlamayı düşünmüş olabilirler?

Güneyde Mekke, kuzeyde Kudüs

İlgili dönemin siyasi çekişmelerine bakıldığında, Kubbetü’s-Sahra’nın dini olmaktan ziyade siyasi bir işlevi olduğunu görmek mümkün hale gelir. Şöyle ki, Emevilerin en büyük rakibi durumunda olan Abdullah bin Zübeyr, Mekke’dedir. Kâbe’de bulunmak ve haccın sorumluluğunu üstlenmek, ona ciddi bir meşruiyet kazandırır. Dahası, hac ya da umre nedeniyle İslam dünyasının farklı yerlerinden Mekke’ye gelen insanlar, onunla ve yakınlarıyla konuşmakta, onun perspektifine aşina olmakta ve neticede giderek daha fazla insan ona biat etmektedir. Şam’da bulunan Emevi payitahtı ise, bu gibi saygı gören ve meşruiyet sunan öğelerden yoksun olduğu gibi, coğrafi konumu itibariyle de İslam dünyasının geri kalanından bir parça izole olmuş durumdadır.

Hacerü’l-Muallak ekseninde yeni bir kutsal bir yapı ortaya çıkarmak, bu çerçevede daha farklı bir anlam kazanır. Zira, Kubbetü’s-Sahra, Emevi topraklarının da kutsallığını vurgulayarak (dinen) Kâbe’yi ve (siyaseten ise) Mekke’yi bir nebze dengeleyecektir. Bir ziyaretgâh olarak cazibe merkezi haline geldiği ölçüde de, daha fazla insanı Emevilerin etki alanına alma adına bir fırsat sunacaktır.

Hicri üçüncü yüzyıl tarihçilerinden El-Yakubi, Kubbetü’s-Sahra’nın yapılış amacından söz ederken, Mekke ve Kâbe’yi dengeleme konusunu bir adım daha ileri taşır. Abdülmelik bin Mervan’ın insanları hac için Mekke’ye gitmekten men ettiğini ve onları Kâbe yerine, (ziyarete layık üç mescitten biri kabul edilen) Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı ziyarete teşvik ettiğini yazar. Yine El-Yakubi’ye göre, Abdülmelik, (Mescid-i Aksa‘nın hemen yanıbaşında olan) Kubbetü’s-Sahra’yı Hacerü’l-Muallak’ın tavaf edilmesini sağlayacak şekilde tasarlatmıştır ve taşın etrafındaki dairesel seyir alanı bu amaca hizmet eder.

El-Yakubi her ne kadar önemli bir tarihçi olsa da, Emevilere karşı eleştirel bir tavrı olması nedeniyle bu sözleri ihtiyatla karşılanagelir. Ancak, ilgili ifadeler, (doğru olmadıklarını dâhi kabul etsek) 800′lü yıllarda muhaliflerinin Emevileri nasıl algıladıkları konusunda bir fikir veriyor olmaları itibariyle dikkate değerdir.

Fil Vakası

Kubbetü’s-Sahra’nın inşası, Fil Vakası ile benzerlikler taşır. Zira, Fil Vakası’nda da, Kâbe’ye alternatif bir yapı inşa eden bir siyasi lider vardır. Şöyle ki, Hıristiyan Habeşistan krallığına bağlı olan Yemen’in valisi Ebrehe El-Eslem, San’a şehrine Kâbe’ye alternatif bir cazibe merkezi olmasını istediği büyük bir kilise yaptırır. [3] Ancak, bu kilise, Ebrehe’nin umduğu ilgiyi görmez. Bunun üzerine, Ebrehe, Mekke’yi ele geçirmenin ve Kâbe’yi yıkmanın daha kesin bir çözüm olacağını düşünür. [4]

Ebrehe, bu amaç doğrultusunda, bir ordu teşkil eder ve Yemen’den Mekke’ye doğru yola çıkar. İbn-i İshak‘a göre, ordunun önünde Mahmud adlı bir fil de bulunur. [5] Ordu Mekke’ye yaklaştığında, Mahmud ilerlemeyi reddeder. Mekke dışındaki istikametlere yöneltildiğinde yürüse de, Mekke’ye döndürüldüğünde ısrarla durur. Kısa bir süre sonra da, gökyüzünde (pençelerinde siccilden taşlar taşıyan) ebabil kuşları belirir. [6] Fil Suresi, bu noktadan sonra yaşananları şöyle aktarır:

(1) Rabbinin, Fil Ashabı’na ne yaptığını görmedin mi?
(2) Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
(3) Onların üzerine ebabil kuşları göndermedi mi?
(4) (Kuşlar) onların üzerlerine sert taşlar atıyorlardı.
(5) Böylece onları yenmiş ekin yaprağı haline getirdi.

Pek çok tarihçi, bu olayın (aynı zamanda Hz. Muhammed’in doğduğu sene olan) 570′te yaşandığı fikrindedir. İlgili seneyi 547′ye kadar geri çekenler de vardır. [7]

İki nokta

(1) Gerek Ebrehe’nin kilisesi, gerekse Abdülmelik’in Kubbetü’s-Sahrası, ancak inşa edildikleri dönemde varolan dini ve/veya siyasi çekişmeler ekseninde anlamlandırabilecek eserler. [8] Ancak özellikle Kubbetü’s-Sahra, günümüzde, varlığını sonuç veren bağlamdan büyük ölçüde bağımsız algılanıyor. Bugün itibariyle Kubbetü’s-Sahra pek çok Müslüman için artık Kudüs ya da İslami mimari merkezli konularda savunma psikolojisiyle sahip çıkılan bir eser durumunda.

(2) İnsanların Hacerü’l-Muallak’ı tavaf etmeleri (ya da en azından Abdülmelik’in onları böyle bir şeye zorlaması) ilk bakışta inanılmaz gelebilir. Ancak, böyle bir tavafın hiç gerçekleşmediğini bile varsaysak, insanların (ya da bir siyasi liderin) dini ya da kültürel nedenlerle bunu tasavvur edemeyeceğini iddia etmek zordur. Zira, “Bir taşın etrafında tavaf olur mu?” diye sormadan önce, (a) Kâbe’nin de dört taş duvardan oluştuğunu, (b) köşesinde bir taş bulunduğunu ve bu taşın tavafın her şavtında selamlandığını, (c) 630 yılına dek Arabistan Yarımadası’nın farklı yerlerinde bir köşesinde kutsal addedilen bir taş bulunan ve etrafı tavaf edilen küp şeklinde çeşitli mabedler bulunduğunu, (d) ibadet edilen kimi putların da taştan olduğunu (örneğin, Lat’ın küp şeklinde bir taş olduğunu ve tıpkı Kâbe gibi üzerinin örtüldüğünü), ve dolayısıyla (e) 600′lü yıllarda böyle bir ibadet şeklinin kültürel izlerinin gayet güçlü olduğunu hatırlamak gerekir. [9]

Mescid-i Aksa ekseninde bazı sorular

İsra suresinde bahsi geçen Mescid-i Aksa’nın, Kudüs’teki Mescid-i Aksa olduğundan neden bu kadar eminiz? Yukarıdakine benzer bir hikâyenin Mescid-i Aksa için de geçerli olabileceği ihtimalini hiç dikkate aldık mı? 621 senesinde Harem-i Şerif‘te bir mescid mi vardı? Ya da, bugün Mescid-i Aksa dediğimiz yapının ne kadarı 621 yılı itibariyle oradaydı? Filistin’deki güncel ihtilaf göz önüne alındığında bu gibi sorular müslümanlar için özellikle rahatsız edici olabiliyor. Zira, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra hakkındaki bazı gerçekler, sürmekte olan ihtilafta müslümanların elini zayıflatabilecek türden.

Peki bu gerçekleri dikkate almak siyaseten işimize gelir mi? Ya da, şayet siyasi kaygılarımız bizi bazı gerçekleri örtmeye (ya da en azından göz ardı etmeye) yöneltebiliyorsa, bu tavrımıza bakarak Abdülmelik bin Mervan’ı daha iyi anlamaya başlayabilir miyiz?

TAMAMI
http://serbestiyet.com/kubbetus-sahra/ (http://serbestiyet.com/kubbetus-sahra/)


bu konuda (kubbetül sahra) farklı bir kaynak
http://www.saadettinmerdin.com/genel/70-peygamberimize-isnad-edilen-iki-mucize-insikak-i-kamer-ve-mirac.html (http://www.saadettinmerdin.com/genel/70-peygamberimize-isnad-edilen-iki-mucize-insikak-i-kamer-ve-mirac.html)
Başlık: Emevilerin zaferi (Mekke’nin İkinci Fethi)
Gönderen: maxpayna - 05 Haziran 2014, 10:37:58 ÖS 22

Emevilerin zaferi (Mekke’nin İkinci Fethi)


(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/06/18-kabe-657x317.jpg)



Serdar Kaya • 4 Haziran 2014 •


Abdülmelik bin Mervan, Irak’ın fethinin hemen ardından, (muhtemelen 691 yılının Kasım ayında) Mekke üzerine bir ordu gönderir. Ordunun başında (sonradan Haccac-ı Zalim adıyla meşhur olacak olan) Haccac bin Yusuf vardır. Abdülmelik, bir yandan da, Fars bölgesindeki valiler ile görüşüp onları kendi yanına çekmeye devam eder.

Haccac’ın ordusu Mekke’ye yaklaştıkça Abdullah bin Zübeyr’e bağlı birliklerle çatışır ve bu çatışmaların hepsinden galip ayrılır. Mekke tarafı ise, sürekli kaybeder ve geri çekilir. Haccac, 692 yılının Ocak ayında Taif’e varır ve kısa bir süreliğine oraya yerleşir. 25 Mart 692 tarihinde ise Mekke’ye yönelir ve şehri kuşatma altına alır. İkinci Mekke Kuşatması, ilkinden dokuz sene sonra bu şekilde başlamış olur.

İkinci Mekke Kuşatması (692)

Mekke’yi kuşatma altına alan Haccac, karargâhını (şehrin hemen doğusundaki) Arafat Dağı üzerine kurar. Mayıs ayında hac mevsimi başladığında, haccı da o idare eder. Ancak, Kâbe, onun kontrolünde değildir. Bu nedenle, askerlerinin hac yapabilmeleri için Abdullah bin Zübeyr’den Kâbe’ye giriş izni ister. Abdullah bin Zübeyr, buna izin vermeyince de, (tıpkı dokuz sene önceki ilk kuşatmada olduğu gibi) mancınıklarla Mekke’yi taş yağmuruna tutar. [1] Bu saldırı esnasında Kâbe yeniden hasar görür. Haccac, saldırıyı, ancak, orada bulunan (ikinci halife Hz. Ömer’in oğlu) Abdullah bin Ömer‘in araya girmesi üzerine durdurur. Neticede, dışarıdan gelen hacılar dışında o sene her iki taraf da hac yapamaz. Zira, Haccac’ın ordusundakiler Kâbe’ye, Abdullah bin Zübeyr’in tarafındakiler ise Arafat’a gidemezler. Ancak Mekke’ye gelmiş bulunan çok sayıda hacı, Emevi ordusunun yaptıklarına şahit olunca Abdullah bin Zübeyr’e destek olmak ister ve hac mevsimi sona erdikten sonra Mekke’yi terk etmez.

Ne var ki, kuşatma altı aydan fazla sürer. Dolayısıyla da, şehirde kıtlık başgösterir. Mekke’de savunma yapanlar, aç kalınca, binek hayvanlarını kesip yemek zorunda kalırlar. [2] Kuşatmanın yedinci ayında, açlık artık dayanılmaz hale gelir ve insanlar kendilerine eman veren Haccac’a sığınmaya başlarlar. Bu şekilde, toplamda 10.000 civarında insan Mekke merkezini terk ederek teslim olur. Teslim olanlar arasında Abdullah bin Zübeyr’in çocukları dahi vardır.

Abdullah bin Zübeyr’in sonu
.....

DEVAMI (TAMAMI)
http://serbestiyet.com/emevilerin-zaferi-mekkenin-ikinci-fethi/ (http://serbestiyet.com/emevilerin-zaferi-mekkenin-ikinci-fethi/)


Başlık: Haccac’ın Kâbe’ye bugünkü şeklini vermesi
Gönderen: maxpayna - 13 Haziran 2014, 10:11:18 ÖS 22

Haccac’ın Kâbe’ye bugünkü şeklini vermesi

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/06/19-hatem-657x317.jpg)

Serdar Kaya • 8 Haziran 2014 •


Kâbe, hem birinci hem de ikinci Mekke kuşatmasında tahrip olur. 683 yılındaki birinci kuşatmanın ardından tamamen, 692 yılındaki ikinci kuşatmanın ardından ise kısmen yeniden inşa edilir. Bu inşalar keyfi olarak yapılmamakla birlikte, kimi önemli farklılıklar içerir.

Kâbe’nin 605 yılındaki inşası

Kâbe’nin 605 yılında (yani Hz. Muhammed’in İslam öncesi hayatı esnasında) gerçekleşen inşası, bu konuda önemli bir tarihi örnek teşkil eder. 605 yılında, Kâbe’de bir yangın çıkar. Kâbe o gün itibariyle ahşaptan olduğu için, tamamen yanar. [1] Mekkeliler, Kâbe’yi yeniden inşa etmek üzere harekete geçerler. Şehrin takriben 85 kilometre batısındaki Cidde’de o günlerde bir Bizans gemisi karaya vurmuştur. Bu geminin ahşabı, yeni Kâbe’nin yapımında kullanılır. [2]

Yeni Kâbe, eskisinden farklıdır. Şöyle ki, eski Kâbe, yine küp biçiminde olsa da, insan boyunu çok fazla aşmayan, çatısız, ahşap bir yapıdır. Yeni Kâbe’nin yüksekliği ise, öncekinin takriben iki katı kadar olur. Yapımında ahşabın yanı sıra, taş da kullanılır. Yapının tavanı ise, hurma dallarıyla örtülür.

Bu Kâbe’nin yapımında (o tarihte henüz 35 yaşında olan) Hz. Muhammed’in de emeği bulunur. Hacerü’l-Esved’i Kâbe’nin doğu ucuna koyma şerefinin kime ait olacağı konusunda tartışma yaşandığında Hz. Muhammed’in bu soruna nasıl bir çözüm getirdiği hakkındaki meşhur anlatı da, bu inşa sürecinin son kısmına aittir. [3]

Mekke’nin fethi

11 Ocak 630 tarihinde müslümanlar Mekke’yi fethederler. Fethin hemen ardından, o gün itibariyle 25 yaşında olan yeni Kâbe’nin içindeki ve etrafındaki (360 tane olduğu rivayet edilen) putların tamamı kırılır. Bunun dışında, Hz. Muhammed, Kâbe’nin içine girer, ellerini İsa ve Meryem’in tasvir edildiği fresklerin üzerine koyar ve elleriyle işaret ettiği bu freskler haricindekilerin tamamının temizlenmesini ister. [4]

Kâbe’nin yapısında ise, herhangi bir değişikliğe gidilmez. Hacerü’l-Esved de aynen korunur.

Birinci Mekke Kuşatması (683)

683 yılında Emeviler, Birinci Mekke Kuşatması’nı gerçekleştirirler. Husayn bin Nümeyr komutasındaki Şam ordusunun mancınıklarla fırlattığı taşlar ve çıkan bir yangın sonucunda, Kâbe büyük hasar görür. Kimi duvarları yıkılır. Hacerü’l-Esved ise kırılarak üç parçaya ayrılır.

Suriye ordusunun sene sonunda Mekke’yi terk etmesinin ardından, Abdullah bin Zübeyr, zaten büyük hasar görmüş olan Kâbe’yi tamir etmek yerine yeniden inşa etmeye karar verir. Bu kararın bir nedeni de, annesi (ve birinci halife Hz. Ebu Bekir’in kızı) Esma’nın, Aişe’den naklettiği bir hadistir. Bu hadise göre, Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinin ardından Aişe’ye, Kâbe’nin aslında orijinal şeklini korumadığını söylemiş, hatta insanların İslam’a yeni girmiş olmamaları durumunda Kâbe’yi yıkıp İbrahim’in inşa ettiği ilk şekliyle yeniden yaptıracağını söylemiştir.

683 yılındaki kuşatma esnasında Kâbe’nin kısmen yıkılınca, Abdullah bin Zübeyr, bu tahribatın böyle bir yeniden inşa için iyi bir fırsat sunduğunu düşünür. Mevcut Kâbe’nin 78 yıllık kısa geçmişine ve ağır hasarlı durumuna rağmen, bazı insanlar Kâbe’yi yıkma fikrinden yine de çekinirler. Hatta, Abdullah ilgili çalışmayı başlattığında, başlarına bir şey geleceğinden korkarak oradan uzaklaşanlar olur. Ancak daha sonra herhangi bir şey olmadığını görünce, geri dönerek ona yardımcı olurlar.

Abdullah, Kâbe’nin sadece duvarlarını değil, temelini dahi ortadan kaldırır. Bu yapıldığında, zeminde, “deve kadar büyük” ifadesiyle tasvir ettikleri kocaman taşlar görürler. [5] Ardından, Abdullah, Kâbe’yi, Hz. Muhammed’in takriben 50 sene önce izah ettiği şekilde yeniden inşa ettirir. Bu yeni Kâbe’nin belki de en önemli farklılığı, zemininin kuzeybatıya doğru takriben iki metre daha geniş olmasıdır. Bir başka deyişle, 684 yılının Kâbesi, Hatim duvarı [6] ile bitişiktir.

Bunun dışında, yeni Kâbe, 14 metre yüksekliğindedir. Duvarları taşlar ile örülmüştür ve bir tavanı da vardır. Abdullah, zemine diktirdiği üç yüksek sütun ile bu tavanı destekler ve böylelikle, tavanın bütün yükünün sadece duvarlara binmesini engeller. Ayrıca, Kâbe’nin kuzey ucuna, tavana çıkan ahşap bir merdiven yaptırır. Yeni Kâbe’nin (biri giriş, diğeri de çıkış için kullanılacak) iki de kapısı vardır. Bu kapılardan biri, bugünkü kapının olduğu yerdedir. Diğeri ise, bu kapının çaprazındaki köşededir.

Abdullah, bunlara ek olarak, kırılan Hacerü’l-Esved’in parçalarını yapıştırır, taşı gümüş bir mahfaza içine koyar ve yeniden eskiden bulunduğu yere yerleştirir. [7]

İkinci Mekke Kuşatması (692)

Emevi ordusu dokuz sene sonra (bu sefer Haccac bin Yusuf komutasında) yeniden Mekke’yi kuşatır. Ordu, şehri yine mancınıklarla taşlar ve Kâbe yine zarar görür.

Kuşatma bu kez Emevilerin zaferiyle sonuçlanır. Dolayısıyla, Kâbe’yi tamir etmek de Emevilere düşer. Kâbe’yi, (halife Abdülmelik bin Mervan’ın direktifleri doğrultusunda) Haccac tamir ettirir. Ancak, Haccac, tamirin bir parça ötesine geçerek, Kâbe’yi İslam öncesi haline yaklaştırır. İlk olarak, Kâbe’nin kuzeybatıya bakan duvarını yeniden geriye çekerek Hatim Duvarı ile Kâbe’nin arasını yeniden açar. Bu duvara bitişik olan ahşap merdiven yerine de, taştan, yeni bir merdiven yaptırır. Abdullah’ın açtığı ikinci kapıyı da taşla ördürerek kapattırır. [8] Birinci kapının ise alt kısmını (eskiden olduğu gibi) yerden yükselterek, ancak merdiven ile girilebilecek hale getirir.

Kâbe, Haccac’ın verdiği bu şekli, bugüne dek korur. Aradan geçen yüzyıllar içinde Kâbe çeşitli afetlerden zarar görse ve zaman zaman bakım altına alınsa da, neticede hep Emevilerin öngördüğü bu mimari esas alınarak onarılır. [9]

Müteakip tamirler

TAMAMI VE DEVAMI İÇİN
http://serbestiyet.com/haccacin-kabeye-bugunku-seklini-vermesi/ (http://serbestiyet.com/haccacin-kabeye-bugunku-seklini-vermesi/)

Başlık: Sonuç
Gönderen: maxpayna - 13 Haziran 2014, 10:15:29 ÖS 22

Sonuç

(http://serbestiyet.com/wp-content/uploads/2014/06/20-harita-657x317.jpg)

 Serdar Kaya • 12 Haziran 2014 •


Ne yapmak istedim?

Bu yazı dizisinde, ilk müslümanların Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yaşadıkları ihtilafları, bu ihtilafları çözümleme adına izledikleri (ve izlemedikleri) yolları ve ihtilafların çözümü adına başvurdukları şiddetin niteliğini ve boyutunu göstermeye çalıştım. Ancak, bu tarihî bir analiz değildi. Bir tarihçi gibi olayların derinliğine inmek yerine, tam tersi bir yol izleyerek, çalışmayı mümkün mertebe kaynakların büyük ölçüde aynı doğrultuda olduğu alanlarla sınırladım. Örneğin, Kufe’de Hüseyin’e biat eden insanların sayısının 12.000 mi, 16.000 mi olduğu üzerinde hiç durmadım; “10.000′den fazla” diyerek daha güvenli bir alanda kalmayı tercih ettim. Bu derece güvenli bir tavrın mümkün olmadığı durumlarda ise, ya konuyu tamamen es geçtim, ya da bir dipnot düşerek ilgili ihtilafı belirttim. Zira, amacım, Hz. Muhammed sonrası dönemin netlik kazanmamış noktalarına ışık tutmaya çalışmak ya da tarihçilerin alanına giren tartışmalara katılmak değil, ilgili dönem hakkında (gerek bilgi eksikliği, gerek yaygın dini önkabullerle düşünme, gerekse mezhepsel bağnazlık nedeniyle) Türkçe yazında maalesef nadir rastlanan objektif bir değerlendirme sunmak ve ardından da, bu tablonun ne anlattığını ve ilgili döneme dair güncel kanıların gerçeklerle ne derece örtüştüğüne dair bir kıyasta bulunmaya imkân tanımaktı.

Tarihî olayları incelerken, öncelikle Taberi ve Belazuri gibi önde gelen ilk dönem tarihçilerin metinlerinden yola çıktım. İslam öncesi dönem ve Hz. Muhammed’in hayatta olduğu yıllar için ise, İbn-i İshak‘ı dikkate aldım. İkincil kaynaklar arasında ise, öncelikle Encyclopaedia of Islam‘ın birinci ve (daha çok da) ikinci volümüne başvurdum. Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi‘ndeki ilgili maddeleri de okuduysam da, hatalı ve subjektif metinlerle sıklıkla karşılaştığımdan ve bu yeni ansiklopedinin Encyclopedia of Islam’ın ötesinde herhangi bir ciddi katkısına rastlamadığımdan, atıfta bulunurken daha temkinli davrandım. Olayları mümkün mertebe duru ve anlaşılır bir şekilde aktarabilmek için, detayları ve anekdotal bilgileri dipnotlarda sundum. Bu tercih, dipnotları pek çok okuyucu için özellikle ilginç kıldı.

Böyle bir inceleme, yaygın olarak yapılan kimi yanlışları tespit etmenin yanı sıra, ilgili döneme dair tasavvurların güncel algıları nasıl etkilemekte olduğu konusunda yol gösterici olması itibariyle de önemli. Zira, üçüncü halife Osman bin Affan döneminde başlayan ihtilaflar, devletin bölünmesi noktasında 692 yılında bitse de, sosyal ve kültürel boyutları itibariyle halen devam ediyor. Günümüzün İslam dünyasında (şii ve sünni olmak üzere) birbirleriyle irtibatları sınırlı olan iki müstakil kollektif hafıza mevcut. Çeşitli alt grupları ve bazı sentezleri de bulunan bu iki kollektif hafıza, hem gerçek hem de hayali öğeler içeriyor. Tarafların, kendi subjektif çerçevelerini destekleme kaygısıyla gerçekleri seçici olarak benimsemeleri (ya da zaman zaman abartmaları ve hatta çarpıtmaları) istisnadan ziyade kural durumunda. Şii söylem, yenilmişliğin ve ezilmişliğin acılarıyla ve (hem ağıtsal hem de destansı) duygusallığıyla şekillenirken, sünni söylem ise, (gerektiği yerde eleştirdiğini düşündüğü) muzaffer Emevi perspektifinin ne denli içinden konuştuğunun çok fazla farkında değil.

Bu çalışmada, gerek bu perspektiflere gerekse ilgili dönemin aktörlerine hem mesafeli hem de nötr kalmaya çalıştım. Çeşitli acımasızlık, fanatizm, bedevilik ve tecavüz gibi rahatsız edici örnekleri dahi mümkün olduğunca yargıda bulunmadan aktarmamın nedeni buydu.

Ortaya çıkan tablo

Yazı dizisi, yaşanan ihtilafları ve çatışmaları aktarsa da, ilgili hadiseler üzerinden çok fazla değerlendirmede bulunmadı. Çünkü, amaç, bir değerlendirme ortaya koymaktan ziyade, üzerinden değerlendirmeler yapılabilecek bir tablo sunmaktı.

Bu tablo, farklı boyutları itibariyle incelenebilir. Örneğin, bir müslüman gruptaki erkekler başka bir müslüman gruptaki kadınları (ve özellikle de cariye statüsüne dâhil edilenleri) ganimet kılmayı nasıl gerekçelendirebildiler? İslam öncesi döneme uzanan bu uygulama, İslamiyetle birlikte herhangi bir değişime uğradı mı? Kocalarını öldüren erkeklerle birlikte yaşamak zorunda kalan kadınlar neler hissettiler? Böyle bir tecrübe bazı kadınlar için kurtuluş, bazıları için kabus, bazıları için ise bir kâbustan diğerine geçiş mi oldu? Bu konular gerektiği ölçüde anlaşılmış ve değerlendirilmiş değil.

Bunun dışında, Kâbe’nin (tamir amaçlı dahi olsa) yıkılmasını ya da Lat’ın kırılmasını insanlar için korkutucu kılan faktörler; Muhtar’ı, Mus’ab’ı ve Abdullah bin Zübeyr’i meşru görmedikleri bir güce biat etmektense öleceklerini bile bile huruca kalkışmaya yönelten dini ve kültürel arkaplan; ya da geçmişe dair (Kubbetü’s-Sahra gibi) öğelerin farklı bağlamlarda yeniden inşası gibi pek çok konuda detaylı incelemelerde bulunmak mümkün.

Yaşanan ihtilaflar, muhtemelen daha epey bir zaman sona ermeyecek olan İslam ve demokrasi tartışması çerçevesinde ele alınmaya da müsait. Şöyle ki, üçüncü halife Osman bin Affan döneminin ortalarından itibaren, Emevilere karşı çıkanlar, haksızlık ve zorbalıkla mücadele ettiklerini düşünüyorlar. Muaviye’nin ölümünün ardından ise, bir hanedanın halifeliği ele geçirmesine müsaade etmeyip şura sistemini geri getirme isteği de ön planda.

Bu noktada, ilgili çatışmaların müslümanlar arasında gerçekleşiyor ve kimi dini öğeler de içeriyor olmasından hareketle, bütün bu hadiseleri dini ihtilaflardan ibaret görme hatasına düşmemek de ayrıca önemli. Yaşananları biraz daha dikkatle incelemek, güç ve çıkar arayışı, adalet talebi, acımasızlık, düşman addedilenlere duyulan güvensizlik ve etnik aidiyet üzerinden duyulan yakınlık gibi bir dizi gayet tanıdık faktörü de görebilmeyi mümkün kılıyor. Bu faktörlerin tanıdık olması, insan tabiatının farklı yönlerini yansıtmaları ve dolayısıyla da her dönemde güncel olmaları ile ilgili: (1) Arapların Acemleri algılayış şekilleri, (2) devlet görevlerine atamalar yapılırken akrabaların kayırılması, (3) gelir dağılımındaki bazı adaletsizliklerin de katkısıyla gerçekleşen 656 Medine isyanı, (4) kabileler arasındaki dostluk ve düşmanlıklar, (5) Şam’ın Mekke’ye, Mekke’nin de Şam’a güvenmemesi, ama diğer yandan hem Şam’ın hem de Mekke’nin kendi içinde ayrışmalar yaşaması… Sayısı çoğaltılabilecek bu gibi örnekler, belli sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik arkaplanlara sahip olan ve benzerlerine her devirde kolaylıkla rastlanabilen türden gelişmeler.

Ne var ki, müslümanlar arasında yaşanan her ihtilaf ya da çatışmaya derhal dini bir hüviyet atfetmek ve konuyu sadece o çerçeveye indirgemek, halen sıklıkla yapılan bir hata. İlgili hatanın, bazen konuya olan yabancılıktan, ama belki ondan çok önce, hakkında çok şey bilinmeyen grupları sadece en belirgin özellikleriyle algılamaktan ileri geldiği söylenebilir. Türkiye özelinde ise, bunlara ek olarak bir de Araplara yönelik ırkçı tavırların dikkate alınması gerekli.

Araplara yönelik ırkçılık

Araplara yönelik ırkçılık, Türkiye’de hem dindar hem de seküler kesim içinde yaygın. Zira, Aleviler, gayrimüslimler ya da eşcinseller hakkında çirkin ve aşağılayıcı sözler sarf etmenin yanlış olduğu artık yavaş yavaş anlaşılsa da, Araplar’a yönelik küçük düşürücü ifadeler henüz ayıplanmıyor – ki bu da muhtemelen ırkçılığın yanlışlığının halen prensip değil, ezber seviyesinde algılanıyor olması ile ilgili.

Türkiye’nin dindar kesiminin Arap kimliğine yönelik olumsuz tavrı, ekseriyetle, İslam’ı en doğru anlayan ve İslam’a en çok hizmet edenlerin Türkler olduğu yönündeki temelsiz (ve arogan) bir tavırda ifade buluyor. Bu tavrın seküler Türklerdeki karşılığı ise, Arapları birbirlerini yiyen ilkel bedeviler olarak nitelendirmek. Bu ilkellik atfı, Arapları en basit seviyede bir entelektüel ilgiyi dahi hak etmeyen bir kitle olarak görmeyi de olağanlaştırıyor. Örneğin, dizinin Kerbela başlıklı yazısına sosyal medya üzerinden gelen bir tepki şöyleydi: “allahın arabı 1500 sene önce taht kavgasına düşmüş bana ne bundan (sünni kökenli bir ateistim)”
Twitter

Böyle bir tepkiye doğrudan bir cevap verebilmek zor. Ama bu tepkinin içerdiği varsayımları nazara verme adına birkaç soru sormak iyi olabilir:

1. Tarihe insanlığın ortak mirası olarak bakmak mı gerekir, yoksa farklı milletlerin tarihleri arasında bir hiyerarşi kurmak ve hiyerarşinin alt basamaklarına yerleştirdiğimiz milletlerin tarihleriyle ilgilenmemek daha mı doğru olur?

2. Iraklı bir araştırmacının Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri hakkında yazdığı bir yazıya bir başka Iraklı, “allahın türkü 600 sene önce taht kavgasına düşmüş bana ne bundan” diyecek olsa, böyle bir tepkiyi ne derece makul (ve nezih) buluruz?

3. Arap kültür ve medeniyetinin Türklerinkinden daha az zengin olduğundan neden bu kadar eminiz?

4. Böyle bir yorum yapan bir insan neden ateist olduğunu belirtme ihtiyacı hisseder? Şiilerle sünniler arasındaki ayrışmaya temel teşkil eden hadiselerden biri konusunda taraf tutmadığını dile getirme amacıyla mı? Şayet sebep bu ise, “bana ne bundan” demek, objektiflik midir? Avrupa’daki mezhep savaşları hakkında yazılmış bir yazıya biri çıkıp da, “allahın batılısının kavgasından bana ne” gibi bozuk imlalı bir tepki verse ve sonra da parantez içinde herhangi bir Hıristiyan mezhebine mensup olmadığını (ya da inançsız olduğunu) belirtse, bu kişi hakkında ne düşünürüz?

5. Kerbela gibi sosyolojik ve kültürel manada derin izler bırakmış olan tarihi olaylara “bana ne” diyerek sistemli bir şekilde yabancı kalırsak, içinde yaşadığımız toplumu (ve aslında dünya nüfusunun takriben dörtte birini şu ya da bu derecede etkileyen kimi gerçeklikleri) anlayabilmemiz mümkün olur mu? Bu, kişisel inançtan bağımsız bir konu değil mi?

Sonsöz

İslam dini, 610 ila 632 yılları arasında doğdu. Ancak, bu 22 yıllık dönemi sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için, öncesi ve sonrası hakkında da bilgi sahibi olmak gerekli. Zira, 610 yılı önemli bir milat olsa da, her şeyin başı değil. Bir başka deyişle, ilgili 22 yıla dair gerçekliklerin önemli bir kısmı 610 öncesinde de zaten mevcuttu. Örneğin, kadınların savaş sonrasında ganimet kılınması ya da hırsızların ellerinin kesilmesi gibi uygulamalar, İslam’ın getirdiği yenilikler arasında yer almıyor.

632 sonrası ise, öncesindeki dönemlere dair birden fazla anlatı ortaya çıkarmış olması itibariyle önemli. Bu anlatıların herbirinin, önceki dönemlerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair kaygılarla da şekillenmiş olması ise, 632 sonrasını daha da önemli kılıyor.

Bu yazı dizisi, bu kritik dönemin ilk 60 yılını ele aldı ve bu şekilde sadece ilgili yılları değil, bu yılların öncesini ve sonrasını da aydınlatmaya çalıştı.

http://serbestiyet.com/sonuc/ (http://serbestiyet.com/sonuc/)