İslami Düşünce Platformu

HOŞGELDİNİZ => İDP KONUKLARI => Konuyu başlatan: FECR - 10 Haziran 2013, 08:15:24 ÖÖ 08

Başlık: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 10 Haziran 2013, 08:15:24 ÖÖ 08
(http://www.islamidusunce.net/01konuk/m.k.atalar.gif)
Bu haftaki konuğumuz:

   İslam terimleriyle;sahih bir Müslüman zihni oluşturmak isteyen

 M.KÜRŞAT ATALAR


Dr. M. Kürşad Atalar

1965 yılında Ankara’da doğdu. 1984 yılında Meteoroloji Teknik Lisesi’nden mezun olduktan sonra Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Bu arada ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü okudu.

1990 yılında bu bölümden mezun olduktan sonra, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde 1994 yılında Master, 2002 yılında doktorasını tamamladı. Master tezini “Siyaset tanımları ve Türk Seçmeninin Zihnindeki Yansımaları”, doktora tezini ise: “Türkiye’de Radikal İslamcılık” konularında yaptı.

Zaman gazetesinde 1987 yılında çıkan ilk yazısından sonra,. İktibas, Girişim, Kalem ve Onur, Nida gibi çeşitli dergi ve yayın organlarında makale ve çevirileri yayınlandı. 1989-2009 yılları arasında İktibas dergisinde yayın kurulu üyesi olarak çalıştı.
2003 ila 2005 yılları arasında Gazetem.net internet sitesinde yazılar yazdı.
Düşüncede Devrim ve On Tez başlıklı iki kitabı bulunmaktadır.

Yazarın ayrıca çevirileri de vardır. Bunlar;
Kur’an’ın Zihni İnşası (Seyyid Abdüllatif),
Batı Düşüncesinde İslam (Albert Hourani),
Modern Küresel Sistem (Immanuel Wallerstein),
İslam’da Modern Eğilimler (H. A. R. Gibb)
ve Batı'nın Kaynakları (Mark A. Kishlansky) başlıklarını taşımaktadır.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 10 Haziran 2013, 08:27:14 ÖÖ 08
Öncelikle bizleri kırmayıp Haftanın Konukluğunu kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.Daha önce 2009 yılında haftanın konuğu olmuştunuz ve çok verimli geçmişti.Daha önceki sorularımıza ve cevaplarınıza bakmak isteyenler olursa bakabilirler:

http://www.islamidusunce.net/forum/index.php/topic,7149.0.html (http://www.islamidusunce.net/forum/index.php/topic,7149.0.html)

İlk soruyu güncel olaylar üzerine sormak istiyorum
1-Gezi parkı olaylarına nasıl bakıyorsunuz?
2-Kendilerine anti kapitalist Müslüman adı verenlerin ve kimi İslami grupların bu gezi parkı olaylarını desteklemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: ozanca - 10 Haziran 2013, 08:40:26 ÖÖ 08
Öncelikle hoşgeldin ağabey ...
İnan uzun zamandır gündemi değerlendirecek birilerine ihtiyaç duyuyorduk , hızlı ve değişken bir dönemde yaşıyoruz ve malesef öncü şahsiyetler konusunda oldukca sıkıntılıyız ...
Dün tamam bu kişi takip edilir faydalanırız dediğimiz insanların bugünki tavrını anlamakta zorlanıyoruz ...
Bu bağlamda hayatı değerlendirmemize katkı sağlayacağını umuyoruz ...
Malum gündemimiz Gezi , ama gezinin siyasi yönünden ziyade toplumsal yönü beni ilgilendiriyor ...
Benzer olaylar ( arap baharı ) gündemimizi ve bakışımızı hayli meşgul etti , sonuça varamadık malesef ...
Toplumsal yapıdaki bu ve benzeri değişimleri nasıl okuyorsunuz ?
Alt birikimi olmayan ama toplumda ses getiren eğilimleri belirleyen bu tarz hareketler sanırım yeni diyebileceğimiz cinsten ?
Sizin deyiminizle ey insanlık nereye gidiyoruz ?
Burdan başlayabilirsek inş. devamı uzun olur ...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 10 Haziran 2013, 01:36:40 ÖS 13
Öncelikle herkesi selamlıyorum. Yeniden buluşmak güzel. İnşallah diyaloğumuz hayırlara vesile olur.
Fecr kardeşim,
Gezi Parkı olayları AKP hükümetinin, daha doğrusu, Başbakan'ın bu güne kadar karşılaştığı sorunların içerisinde 'özel' bir yer tutuyor bana göre. Çünkü olayların gelişim süreci ve şu an itibarıyla geldiği noktaya baktığımızda, yeni bir takım 'senaryolar'ın gündemde olduğunu söyleyebiliriz. Bu sürecin Tahrir meydanı gösterilerinde olduğu gibi, hükümetin devrilmesi ile sonuçlanması da ihtimallerden biri. Bu ihtimal zayıf görünüyor, ancak yine de yabana atılmamalı. Çünkü eğer 'dış kaynaklı' bir teşebbüs varsa (ki bunu çok dar bir çevre dışında kimse bilemez, sadece bazı sonuçlarından hareketle dolaylı yorumlar yapılabilir) bu ihtimali yabana atmamak gerekir diye düşünüyorum. Fakat daha güçlü bir ihtimal olarak, olayların bir süre sonra biteceğini öngörebiliriz. Yalnız bunu 'şimdilik' kaydıyla diye nitelememiz gerekiyor. Çünkü bu tür 'spontane' gelişmeleri tetikleyebilir. Ayrıca sadece solcu, kemalist, laik vs.  kesimler için geçerli değil bu söylediklerim. Bundan böyle, her kesimden gruplar, bir yeri bu şekilde tespit edip, gösteri yapabilir ve 'sivil' karakterli tepkisini ortaya koyabilir. Müslümanlar olarak, daha önce, bu tür eylemleri bizler yapmadık, yapamadık. Bundan sonra bizim için de bir 'meşru' kapı açılmış oluyor. Tabii bizim yaptığımıza verilecek tepki, Gezi Parkı eylemcilerine olana benzemez! Ama olsun, sonuçta bu yönde bir kapı aralanmış oluyor. En azından, yapmak isteyene, kimse: "ne oluyor kardeşim, bu da nereden çıktı?" diyemez.
Konuyla ilgili olarak, ikinci önemli boyut, gerçekten Başbakan'ın söyleminin toplumun farklı kesimlerini rahatsız ediyor oluşudur. Gerçi kendilerini 'antikapitalist' Müslümanlar olarak niteleyen grubun kapitalizme karşı duruşu bu eyleme katılmada daha etkil olmuş görünüyor, ama genel rahatsızlığın onların katılımında da katkısı olmuştur herhalde. Başka bazı Müslüman grupların verdiği desteği de benzer şekilde yorumlamak mümkün. Tabii, eğer bu işin arkasında sistemli bir plan varsa, bu planlayıcılar, her kesimden destek alacak şekilde ortam hazırlamasını da iyi bilirler! Bunu unutmayalım. Arap Baharı olaylarını takip edenler, bunu net olarak görürler. Turuncu Devrimi sırasında da benzer şeyler yaşandı. Zaten 12 Eylül'den önce Taksim, Maraş vs. olayları üzerine de epey yazıldı çizildi. Yani bir 'plan' doğrultusunda bir şeyler yapanlar, bunun zeminini iyi hazırlıyorlar. Bunu unutmamak lazım. Türkiye'nin siyasal havasının iki hafta öncesine göre bu kadar değişebiliyor oluşu, aslında bize şunu düşündürtmeli. Demek ki, halkın kendi arasındaki dayanışması, hala, bu tür planların üstesinden gelecek kadar güçlü değil. Yani halk, örgütlenme noktasında, zayıf. Asıl bu konu üzerinde düşünmek gerekiyor. Tabii, planı yapanlar da bu analizleri önceden yapıyorlar. Ona göre bir işe girişiyorlar. Türkiye'de başka bir plan, Ortadoğu'da başka bir plan, İran'da vs. başka bir plan... Çünkü her yerin kendine göre şartları var. Bunları iyice analiz etmeden, bu çapta bir senaryoyu gündeme sokmazlar. Örneğin İran'da bu tür bir şeyi hala başaramadılar. Veya Irak savaşı sırasında, ülkeyi işgal etmeyi düşünemediler, vs. Çünkü İran'ın şartları bunlara müsait değildi. Bu son olayların 'farklı' bir yönü olduğu artık belli olmuştur. Tünelin ucu ne zaman görülür, onu şimdiden kestirmek zor görünüyor. Ancak 'havayı koklamak' bağlamında yaptığım değerlendirmenin sonucu olarak şunu söyleyebilirim: herhalde bu işin arkası gelecek gibi görünüyor! Kısa vadede belki durulur, ama orta veya uzun vadede, benzer eylemlerin yapılması için zemin hazırlanmış oluyor.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 10 Haziran 2013, 01:41:42 ÖS 13
Ozanca kardeşim,
Arap Baharı olayında, dikkatinizi çekmiştir, liderlik kadrosu ya yok, ya da belirsizdi. Örneğin Mısır'da Mübarek devrildi, ama muhalefetin 'lideri' ortada yoktu. Aslında bu 'devrim' için bir avantaj oluşturuyordu. Zira bu tür otoriter veya totaliter rejimlerde 'lider'in bilinmesi, onun yok edilmesini de kolaylaştırır ve bu da 'devrim' sürecini zora sokar. Ama lider belli değil,bir çok grup destek veriyor; bu, bir yandan, istenen değişikliği de kolaylaştırıyordu. Benzer bir durumun Gezi Parkı olaylarında da olduğunu görüyoruz. Eylemciler "biz halkız" diyorlar; baktığınızda, farklı kesimlerden bir çok grup var. Ama liderlik ortada yok! Bu ilginç bence. Aslında bu durum, istenen amaca ulaşmayı kolaylaştırıyor. Çünkü bunun bir 'halk hareketi' olduğunu söylemek, bu durumda daha kolay oluyor. Bu nedenle, CHP ve MHP'nin geri çekilmesi de, istenen amaca ulaşmayı kolaylaştırıcı bir faktör olarak yorumlanmalı. Dolayısıyla, hükümet, eylemcilerin üzerine gittiğinde, "halkın üzerine gitmiş oluyor" ki, zaten (eğer varsa bir plan) amaçlanan da böylesi bir imaj vermek.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 10 Haziran 2013, 02:24:44 ÖS 14
Bu gezi olaylarında kim, kimlere ve nasıl mesaj vermek istiyor. Cumhurbaşkanı Gül: Mesajı aldık demişti. Bu mesaj neydi sizce?
Ayrıca gezi parkına katılanların amacı, niyetleri ile ortaya çıkan sonuçları arasında bir değerlendirme yapar mısın?
Hükümetin bu olaya yaklaşımı nasıl olmalıydı? Olaya bakışta ve müdahale edişte Hükümetin artı ve eksileri sizce nelerdir?
Eylemcilerin Hükümetten  7 tane istekte bulunmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Olayın 3-5 ağaç meselesi olarak değerlendirmekten çok farklı boyutları olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 10 Haziran 2013, 03:52:00 ÖS 15
Fecr kardeşim,
Aslında Cumhurbaşkanı'nın mesajı aldık demesinden daha önemli olan, Başbakan'ın: "hangi mesajı almış, onu bilemiyorum" demesiydi. Çünkü Cumhurbaşkanı'na yönelik açık bir 'eleştiri' cümlesi idi bu. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında bazı dönemlerde ilişkilerin limoni olduğuna dair işaretler alınıyordu, ama bu son krizde, Başbakan'ın sözleri bence 'sert' sayılabilecek cinstendi. Malum, yazılan senaryolarda yeni dönem için Gül'ün adı da geçiyor: işte AKP'yi bölerek yahut bölmeden başına Gül'ü geçiren senaryolar... Bazı cemaatlerin bu projeye sıcak baktığını da biliyoruz. Meseleyi bu açıdan görmek de mümkün, olayların durulmasından sonra gerginleşen ilişkilerin yumuşaması da mümkün. Ama bana göre, sanki ilişkilerin eskisi gibi olması biraz zor görünüyor.
Gezi Parkı eylemlerine katılanların başta 12 ağacı gerekçe göstermeleri, öyle anlaşılıyor ki, eylemlerin sürekliliğini sağlamak için 'önceden' düşünülmüş. Çünkü belirli bir 'masumiyet' tablosu çizmek açısından işlevsel. Ama gerçek niyetin ne olduğu, eylemcilerin  dillendirdiği 7 talepten net olarak anlaşılıyor. Bu taleplere uyulsa bir türlü, uyulmasa bir türlü. Başbakan, söylemini değiştirmiyor; çünkü değiştirse, eylemciler 'kazandık' diyecekler. Değiştirmedikçe de, eylemcilerin eylemine meşruiyet zemini hazırlıyor. Bu durumda, aslında Başbakan için seçeneklerin son derece sınırlı olduğu görülüyor. İlk bir kaç günde göstericileri dağıtacak bir formül bulunsaydı, o zaman, başka seçenekler de olabilirdi. Ama kritik eşik aşıldı ve bundan sonra bence Başbakan'ın 'karizması'nın artık eskisi gibi olması mümkün görünmüyor. Tabii ki risk alıp 'gerginliği' artıracak uygulamalar yapar ve bunlardan başarılı çıkarsa, o başka. Fakat gelişmeler o yönde görünmüyor. Başbakan, sanki bu süreçten 'yara alarak' çıkacağa benziyor.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 10 Haziran 2013, 04:10:04 ÖS 16
Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz.
Sorularımızı biraz da Orta Doğu meselelerine kaydıralım:
1-Orta Doğu'da bir bahar yaşandı, yaşanıyor ama bu bahar nasıl bir bahardır? , Kimin baharıdır? Belli bir proje mi uygulanmaya çalışılıyor? Bu baharda Müslümanların etkisi/fonksiyonu nedir?
2-Tunus'ta, Libya'da Mısır'da olan devrim Suriye'de niçin gerçekleşemedi? Yani iktidarın yıkalamamasının sebepleri nelerdir? Suriye de yek vücut bir muhalefet var mıdır?
3-Türkiye'de Hükümetin Suriye politikasını nasıl buluyorsunuz? Aceleci mi davrandı, geç mi davrandı? Yanlış mı hareket etti yani stratejik hata mı etti?
4-İran ve Hizbullah'ın Esad rejimine destek vermesi, Esad'ın yıkılmaması için var gücüyle mücadele etmesi mezhepsel kaygılarla mı yoksa sıranın kendisine geleceğini düşünerek yani ulus devlet refleksi mi yoksa başka hesaplar mı var?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: narcicegi - 10 Haziran 2013, 04:15:58 ÖS 16
Hoşgeldiniz Kürşat Bey,
Sizi tekrar burada görmekten çok memnun olduk.
"Gezi Parkı " olaylarının arkasında , IMF ile olan bağlantımızı kesmemizden dolayı içerde ve dışarda bulunan sermaye çeverelerinin de çok etkili olduğu söyleniyor.Siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 10 Haziran 2013, 04:53:55 ÖS 16
Fecr kardeşim,
Ortadoğu'da bir 'proje' uygulandığı çok açık. Bunu BOP olarak nitelemek de mümkün, başka bir şey olarak nitelemek de mümkün. Zaten yıllardır söylenip duruyordu; bölgenin değişmesi gerekir diye. Hatırlayacak olursanız, BOP ilk kez 2000'li yılların başında dile getirildiğinde buna ilk tepki veren Mübarek olmuştu. "Olur mu hiç öyle şey" demişti. Oldu ve ilk gidenlerden arasında yerini aldı. Süreç devam ediyor ve Suriye durağında mola verdi. Mola verdi diyorum, çünkü bana göre Suriye'de Esed rejiminin uzun soluklu olması mümkün değil. Amerika şu an açıktan müdahil olmuyor; çünkü Erbakan'ın deyimiyle: "henüz kadayıfın altı kızarmadı!" Yani ABD şartların olgunlaşmasını bekliyor. Maalesef, ABD için şartların 'olgunlaşması', binlerce veya yüzbinlerce insanın hayatına malolan bir süreci gerektiriyor. Bu, ABD için yeni bir şey de değil. Hatırlayacak olursanız, II. Dünya Savaşı'na da hemen girmedi. 3 yıl bekledi; Almanlar, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar güç kaybedince müdahil oldu. Aslan payını da aldı. Burada da benzer bir strateji uyguluyor. Muhalefetin 'pişmesi'ni istiyor; süreç içinde liderlik özelliği gösteren kişilerin sivrilmesini bekliyor. Sonra yönetimi onlara devretme yönünde müdahil olacak diye düşünüyorum. İran, Rusya ve Çin'in olaya müdahil olmasının da gerekçeleri farklı. Rusya, pastadan fazla pay almak için 'nazlanıyor.' Bir süre sonra teslim bayrağını çeker. İran direnecektir. Yani Suriye'deki rejimin yıkılmaması için çalışacaktır. Çünkü onların 'stratejik' ortağıdır. Aksi takdirde Lübnan ve İsrail politikaları zarar görür. Yani İran burada tipik bir 'reel-politik' uyguluyor. İslami ilkelere uygunluğu ayrıca tartışılır, ama stratejik değerlendirme açısından İran'ın tutumunu 'anlamak' zor değil. Çin ise, Ortadoğu bölgesini yeni ve potansiyel 'nüfuz alanı' olarak görüyor. Çin'in sorunun çözümünde çok etkili olması mümkün değil. Ama özellikle İran çok direnecektir.
Suriye'de direnen grupların önemli bir bölümü İslamcıdır. Fakat ÖSO'nun liderlik kadrosu böyle değil. Karma bir yapılanma var. Amerika bunun böyle olmasını istiyor. Yani liderliği Müslümanların almasını özellikle istemiyor. Şu ana kadar da ABD'nin istediği oldu. Ama sahada en çok İslamcı gruplar savaşıyor. Bu da bizim tipik bir 'zaaf'ımıza işaret ediyor. Savaşı sahada kazanıyoruz, masada kaybediyoruz. Bu, sadece siyasal örgütlenme açısından değil, her bakımdan zaaflı olduğumuzun bir göstergesidir. Buna da bu vesileyle işaret etmemiz lazım. Hal böyle olunca, birileri plan yapıyor, biz de o planın içinde yer alıyoruz. Cihad ettik sanıyoruz, ama kazanan başkaları oluyor!
Türkiye, süreci gördü ve Esed rejiminin gidici olduğunu anladı. O yüzden derhal politikasını değiştirdi. Burada ABD ve AB'nin baskıları da etkili oldu. Ama sonuçta bu da 'reel politiğin' bir sonucudur. Fakat tabii ki, büyük planı Batılılar yaptığı için, pastadan ne kadar pay alır, o ayrıca sorulmalı. Özal da zamanında "bir koyup üç alırız" demişti. Ama öyle olmuyor işte. Üç koyuyorsun, bir alamıyorsun bile:))
 
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 10 Haziran 2013, 04:58:54 ÖS 16
Narçiçeği kardeşim,
Ben de tekrar sizinle buluşup görüşmekten dolayı memnunum. Sağolun.
Sorunuza gelince, ben meselenin ekonomik olmaktan çok 'siyasi' boyutunun daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu işin arkasında sanki bir 'siyasi' proje var gibi. Henüz ana hatları net görünmüyor, ama iki haftalık eylem sürecine baktığımızda, Başbakan'ın imajının eskisi gibi olmadığını söyleyebiliyoruz. Bu bile, siyaseti yeniden düzenlemek adına ileride yapılması düşünülenlere dair bir ipucu veriyor bence. Fethullah Gülen'in bugün yaptığı açıklamada da: "yeni bir siyaset" tabirinin kullanılması ilginç. Yani Gülen, 'eski' tarzı istemediğini böylece açıkça ifade etmiş oluyor. Bu, Başbakan'ın önemli bir 'siyasi' destekten mahrum kalacağı şeklinde yorumlanabilir. Gelişmeleri tabii izlemek lazım. Cemaatin sağı solu belli olmaz; bakarsınız yine anlaşırlar:)) 
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: kutbay - 10 Haziran 2013, 10:37:29 ÖS 22
Kürşat Bey Hoşgeldiniz ve teşekkür ederiz.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 01:39:17 ÖÖ 01
Kutbay kardeşim,
Hoş bulduk. Davetiniz için ben teşekkür ediyorum.
Bugün sorular olursa cevaplarını geciktirebilirim. Dün itibarıyla vaktim müsaitti; ara ara siteye girip yeni mesajlar var mı diye bakabildim; ama bugün pek vaktim olmayabilir. O yüzden, sorulara kısa sürede cevap veremezsem, kusuruma bakmayın diyorum:)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Rahmetli - 11 Haziran 2013, 08:27:52 ÖÖ 08
Öncelikle hoşgeldiniz, sizi yeniden burada görmek bizleri sevindirdi. İş yoğunluğu dolayısıyla online görünsem de pc başında olamadım, gecikmiş hoşgeldiniz'i mazur görün. Hoşgeldiniz derken burada bulunuş sebebiniz hasebiyle bir iki soru yöneltmek istedim..
Gündemi belirleme etkinliği olmayan bizler, gündem takip ederken ister istemez edilgen konumdayız. Bize gelen haberlerin doğruluğunu araştırıp inceleme imkanlarımız da haliyle sınırlı. Sadece öngörülerimiz, tahminlerimiz vs ile meseleleri tahlil etmeye çabalıyoruz. Gelişen olaylar karşısında sağlam bir duruşumuz (fıkhımız) maalesef yok.

Doğru bir din telakkisi vazgeçilmezimiz. Bu bağlamda yanlışın reddi de hayati önem arzediyor. Lakin yanlışların tespiti haliyle o yanlışı yapan insanların da reddini gerektiriyor. "Uyarılmamış bir kavmin" çocukları olarak yanlış yapan insanlara karşı tavrımız nasıl olmalı? Doğruya davet dilimiz "tekfirci" söylemin ötesine maalesef geçemiyor. Merhum Seyyid Kutub'un üzerine basa basa söylediği gibi, her ne olursa olsun biz bu söylemi sürdürmeye devam mı edeceğiz?

İndirilen din ile uydurulan din ayrıştırması yaptı İslamoğlu. Uydurulan dinin indirilen dine dönüştürülmesi daha yumuşak olması gerektiğini söyleyenler kınanmakta. Bu tutum Dehn/Yağcılık olarak nitelendirilmekte. Uydurulan dine tabi olanlar ya da böyle saçma din mi olur diye hepten karşı çıkanların MARJİNALLEŞTİĞİ de gün gibi ortada. Bu üslubun sizce olması gereken biçimi nedir?

Bir de grilik yani doğru ile yanlışın içiçe girmişliği sözkonusu. Bu anlamda siyahın beyaza dönüşü esnasındaki grilik ile beyazın siyaha dönüşü esnasındaki grilik farklı olmalı öyle değerlendirilmeli değil mi?

Cevaplarınız için şimdiden teşekkür ediyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 08:45:18 ÖÖ 08
Rahmetli kardeşim,
Hoşbulduk öncelikle.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, Doğru Din telakkisi önemlidir. Yanlışın reddi de öyle. Bana göre, yanlışın reddi, yanlış yapanların reddinden daha önemlidir. Çünkü ikincisinde 'aktüel' alana ilişkin bir tavır göstermek gerekir; ama bunu yapabilmek için öncelikle doğrular-eğriler gereğince tespit edilmelidir. Bu yapılmadan, kişilere karşı tavır belirlemek doğru olmaz. Kanımca, bizim asıl meselemiz burada. Yani mesela indirilen din-uydurulan din ayrımı yaptık diyelim. İndirilen din nedir diye sorduğumuzda, bu, filana göre başka bir şey, falana göre başka bir şey ise, o zaman ne yapacağımızı da bilemeyiz. Dolayısıyla bu genel sorundur. Herkes elbette bir şeyler biliyor. Ama bunların artık 'kitleselleşme'yi ortaya çıkaracak düzeye ulaşması lazım. Bu düzeye ulaşmayınca ne oluyor; insanlar, 'bağlı' pozisyonuna gelemiyor. Aslında herkesin lideri ve bağlısı var gibi görünür, ama aslında 'hakiki' manada lider ve bağlıyı ortaya çıkaracak şey 'ilm'dir. Müslüman, alime itaat eder; alimlik iddiasında bulunup da onun gereğini yerine getiremezseniz, kitlenin bağlılık düzeyi de düşer. Çünkü bu din de masiyete itaat yoktur!
Dolayısıyla, tekfircilik, yumuşak söylem, yağcılık gibi konuları da bu açıdan görmek lazım. Biz inancımızı iyi bilirsek, kimin bunun dışında kalacağı açıkça belli olur. Onu herhangi bir ifade ile yaftalamaya da gerek yoktur.
Ayrıca sertlik gereken durumlarda sert olmak, yumuşaklık gerektiren durumlarda da yumuşak olmak gerekir. Her zaman sertlik, her zaman yumuşaklık doğru değildir! Bunun ortasını nasıl mı bulacağız? İlimle tabii ki. Bu noktada büyük eksiklerimizin olduğunu yıllardır yazıp söylüyorum. Eksiklerimizi giderme yolunda ne kadar gayret gösterirsek, aktüel dünyada da o oranda var olabiliriz..
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 11 Haziran 2013, 09:19:06 ÖÖ 09
-Daha önceden "Düşüncenin okullaşması" projeniz vardı. Bu proje Müslüman yazar ve çizerler arasında bir yansıması oldu mu? Bu konuda somut bir gelişme var mı? İsmail Faruki'nin "Bilginin İslamileştirilmesi" projesiyle ortak noktaları var mıdır? Kısacası "Düşüncenin okullaşması" projesini somut olarak  anlatır mısınız?
-Tezinizin konusu "Türkiye'deki Radikal İslamcılık" idi. 1980 li yıllar 2013 li yıllar arasında radikalizmin seyri nasıl oldu? Sistemle olan ilişkilerinde değişimin boyutu nasıl oldu?
-Tarih içerisindeki selefilik ile bugünkü selefilik anlayışı arasında farklılıklar var mıdır? Bugünkü Selefiliğin tekfircilik eksenine kaymasının nedenleri ne olabilir?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Said KOTAN - 11 Haziran 2013, 01:50:04 ÖS 13
Selamun Aleyküm! Öncelikle ben de hoş geldiniz diyorum. en son 2009 yılında girmişim bu platforma o zamanlar "bilgekralaliya" nicki ile giriyordum. sizinle uzun bir muhabbetimiz olduğunu hatırlıyorum hocam.

Gezi Parkı eylemleri ile ilgili olarak sadece analiz yapmakla yetinmişsiniz. Ancak ben meseleye karşı sizin duruşunuzu merak ediyorum. Çünkü müslümanlar yıllarca kendilerini politik ve sosyolojik olaylar karşısında o olaylar hiç olmuyormuş gibi davranarak "biz yolumuza bakarız kardeşim" tutumuyla hareket ettiler.

ben müslümanların yaşanan sosyal ve siyasi değişikliklerde bulundukları yer ve zamanda içtihada açık ve duruşlarını içtihadi bir mantıkla belirlemeleri gerektiğini düşünüyorum. Öneğin 2002 yılında türkiye'de bir siyasi gelişme oldu ve AK Parti iktidara geldi. Bu süreç bize esasında 10 yıl kazandırması gerekirken gezi parkı hadisesinde ben özellikle gençlere nüfuz edemediğimizi farkettim. Başbakan ülke ile ilgili çok önemli değişiklikler yapmış nevi şahsına münhasır bir lider profili çiziyor. on yıldır bir çok değişme oldu ve her konuşmasında "bunları gençlere izah etmemiz gerekir" dedi. çünkü 90 doğumlu gençler 28 şubat'tan ve onun zararlarından, 2002 krizinden, iç kargaşadan habersiz bir şekilde büyüdüler. Şimdi istedikleri özgürlük ortamı batı sandartlarının bile çok üstünde bir ipini koparma halidir. 10 yıldır başbakan'ın farkettiği fakat çözüm bulamadığı bu problem bizim için de geçerli. Biz 11 yıl boyunca neden bu gençlere nüfuz edemedik. Mesela Dernek faaliyetlerimizin önü açıldı, yapılan islami çalışmalar ak parti aleyhine dahi olsa engellenmiyor. Zaten kitle ak parti aleyhine olan çalışmalara da pek itibar etmiyor. şimdi sokakları yakıp yıkan gençler esasında bir potansiyellerinin var olduğunu gösteriyorlar. bu potansiyel ayrıca bizim elimizde kinetize edilebilecekken neden sokağa böyle yanlış yansıdı? Müslümanların bu eylemlerden ne türden dersler çıkarması gerekir?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Qani - 11 Haziran 2013, 06:05:18 ÖS 18
hala soru alıyor muyuz bilmiyorum ama şunu rica edeceğim:

AKP'nin "gazlarını aldık" , "verdik bir çelik çomak oynuyorlar" sözleri çok tartışılmıştı. geçen on yıllık süre göz önüne alındığında AKP dindar kesimin mi gazını aldı-alıyor yoksa muhaliflerinin mi?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Crypto - 11 Haziran 2013, 06:58:42 ÖS 18
Ben de hocama hoşgeldiniz diyorum. Ben hocamın "BOP" gibi kurgusal korkular üzerinden yola çıkarak Ortadoğu intifadalarını değerlendirmesini kabul etmediğimi belirtmek istiyorum. Ve özellikle buna paralel "projeci" bir bakışı Suriyedeki hak ve özgürlük direnişine de giydirmesini gerçekçi bulmuyorum.
 Benim sorum önccelikle hocamın şu cümlesine yönelik : "Hal böyle olunca, birileri plan yapıyor, biz de o planın içinde yer alıyoruz. Cihad ettik sanıyoruz, ama kazanan başkaları oluyor! "

-Değerli hocam malumdur ki ortada 40 yılı aşkın bir süredir halkına envai çeşit zulmü, katliamı, tecavüzü reva gören darbeci, Arap ırkçısı, islam düşmanı... bir azınlık (hatta aile) diktatörlüğü var. Böylesi bir kirli tiranlığa karşı yapılan her ayaklanma neden hemen BOP gibi neidüğü belirsiz projelerin tekerleri altına atılıyor?

- Batılılar süreçlerden istifade edebilme gayreti taşıyor diye veya projeler üretiyorlar diye zalimlere karşı yapılan kıyamları batıl sayıp "sıtmayı gösterip ölüme razı edici" bir tutum mu takınacaz?

- Suriyede rejimin katlettiği 100 bin insanı, tecavüz edilen 10 bin kadın-kız-cocuk ve erkeği, yerlebir edilen şehirleri, çiğnenen hürmetleri bir projenin doğal sonuçları sayıp stratejik tahlillerin muğlaklığında ele almak, Kuran ve sünnetin hangi ölçüleriyle ifadesini buluyor?

- Suriyede sizin ifadenizle "cihad ettiğini sanan insanlar" bu somut yıkım ve cinayetler karşısında bir projenin figüranı olmamak adına Baas rejimine daha kaç on yılarca eyvallah demeliler? Kuran ve sünnete göre (mesela maide 75'e göre) bu tecavüz karşısında ne yapmak gerekiyor?

-Son olarak, Baas rejimine her türlü desteği veren İran ve Hizbullahın tutumu karşısında (ki suriyede Baas rejimi ayaktaysa ve katliamları sürüyorsa bunun en önemli nedeni İran ve Hizbullahın desteğidir) Kuran ve Sünnete göre belirlememiz gereken tutum ne olmalıdır?

Hocam ben sizden Allah rızası için Kuran ve sünneti merkeze alan bir bakış açısıyla bu sorularımın somut cevaplarını istiyorum. Bu soruna müslüman bir kimlik sahibi ne şekilde görüp hangi somut tutumu takınırsa adil, islami, Allahın rızasını ve peygamberin sünnetini gözeten bir tutum belirlemiş olur?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 08:35:44 ÖS 20
Fecr kardeşim,
Öncelikle cevabı geciktirdiğim için kusuruma bakmayın lütfen. Bugün vakit sıkıntım vardı; ancak akşam üzeri uygun bir zaman bulabildim.
Düşüncenin Okullaşması ile ilgili sorunuz için hassaten teşekkür ediyorum. Malum bendeniz son yıllarda bu konuyu özellikle işlemeye çalışıyorum. Çünkü Müslümanlar olarak bir çok sorunumuzun çözümünü bu noktada görüyorum.
Sorunuzun cevabına gelince, konu, camiamızın ilgili kesimleri tarafından biliniyor ve tartışılıyor. Düşüncenin Okullaşması adlı kitabım geçen sene yayınlandıktan sonra gündemde biraz daha fazla yer buldu. Değişik yerlerde konferanslar verdim. Nisan ayında Muş Alparslan Üniversitesi Rektörlüğü'nün davetlisi olarak Muş'a gittim ve konu ile ilgili orada akademik kadro ve öğrencilerin katıldığı bir konferans verdim. Başka yerlerde de konuyu gündeme getirmeye çalışıyorum. Tabii henüz geniş kamuoyunun gündeminde değil. Bunun malum sebepleri var. Ben bu proje ile 'ciddi' işler yapılması gerektiğini söylüyorum; bizim camiamız ise malum genellikle 'kolaya taliptir.' Biraz da o nedenle olsa gerek, genelin gündeminde henüz istediğim yeri bulmadı. Ama ben okumuş, eğitimli kesimin konuya bakışını daha çok önemsiyorum. Şimdiye kadar yapmış olduğum gözlemler, bu kesimin projeye sıcak baktığı yönündedir. Ben de zaten öncelikle konunun bu kesim tarafından tartışılmasını önemsiyorum. Bu kesim açısından olumlu işaretler gördüğümü söyleyebilirim.
Düşüncenin Okullaşması projesinin Faruki'nin Bilginin İslamileştirilmesi projesinden temelde farkı var ki o da şudur: Faruki, bugün insanlığın ulaştığı bilgiyi, yani modernitenin bilgisini de İslamileştirmekten bahsediyor ki, bence bu doğru değildir. Modernite, temel kavramları itibarıyla İslamileştirilemez. Bu yüzden, yapılması gereken bilgiyi İslamileştirmek değil, 'moderniteyi mağlup etmek'tir. Tarihte Gazali, benzer bir mücadeleyi Yunan düşüncesine karşı vermişti. Bugün de biz aynı mücadeleyi moderniteye karşı vermeliyiz. Bu noktada, Çağdaş Müslüman Düşünce içerisinde önemli çabalar verilmiştir. Ancak henüz 'yeterli' cevap verilememiştir. Düşünce sistematik bir mahiyet kazandığı zaman bu cevap verilecektir inşallah. O zaman, dünya 'değişmiş' demektir!
Evet, benim doktora tezim Türkiye'de Radikal İslamcılık üzerine idi. İslamcılık konusunda epeydir yazıyorum kendi çapımda. Malum benim görüşüm, Müslüman dünyasındaki canlılığın motor gücünün İslamcılık olduğu yönündedir. Burada da radikal İslam'ın yeri önemlidir. Bana göre, tarihi şekillendiren asıl şey, düşüncedir. Düşüncenin gücünün önüne kimse geçemez. Siyasal ve sosyal arenada zaman zaman başka faktörlerin öne çıktığı görülmüştür, ancak son tahlilde, tarihin yönünü düşünce belirler. O nedenle, Müslümanlar olarak bu noktada yapmamız gerekenler üzerine yoğunlaşırsak, İslamcılığın akıbeti konusunda daha umutlu olabiliriz diye düşünüyorum. Bana göre 1990'lı yıllardan sonra radikal söylemin popülaritesindeki azalma, düşünce gücünün zaaflarından kaynaklanıyor. Ancak bu zaaflar, 80'Li yıllarda da vardı. Sadece ortam bu zaafları gizliyordu. Sel gidince nasıl ki geriye iri taşlar kalırsa, 90'lı ve 2000'li yıllarda da aynı şey oldu. Sel gitti, geriye 'samimi' bağlıllar kaldı. Şimdi bu samimi insanları izleme zamanıdır. Eğer bir şey olacaksa, bu insanlar arasından çıkar. Çünkü bunlar, bu dönemde paraya, makama, üne, şana tamah etmediklerini kanıtladılar. Bundan sonra bu kişilerin daha çok performans gösterip kendilerini ispatlamaları gerekiyor. Burada da yine öncelikle 'ilim' alanında kendilerini ispatlamaları lazım diye düşünüyorum. İlimde otorite olmuş alimler ortaya çıkmadan, Müslüman dünyasında 'itaat sorunu' çözülemez. İlimde otorite olmak ise öyle kolay bir şey değildir. Bir Ebu Hanife yahut bir Şafii'yi ortaya çıkarmak on yıllar belki yüz yıllar alır. Bu işler çoook fırın ekmek yemekle oluyor. O yüzden bu kalitede alimler yetişmedikçe, organizasyon gücümüzün zaaflı olacağını her zaman söyledim, bu vesile ile bir kez daha tekrarlıyorum.
Selefilik meselesine gelince, burada şunu söylemek lazım: selef, bilinen manasıyla, dine sonradan karıştırılmak istenen şeylere karşı, Ümmet'in gösterdiği tepkinin bir sonucudur. Bu klasik dönemde de bugün de aynı şekilde ortaya çıkmıştır. Ama tabii klasik dönemin kendine özgü şartları ile bugünün kendine özgü şartları var ve burada bazı farklılıkların olduğunu söyleyebiliriz. Bence konuyu selef kavramı üzerinden değil de, imana karıştırılmak istenen şeylere karşı verilmesi gereken tepki noktasından ele almak daha kuşatıcı olacaktır. İman saf olmalıdır; buna karşı sonradan katıştırılmak istenen şeylere karşı da mücadele verilmelidir. Bunu veren kişinin adının ne olduğu o kadar da önemli değildir. Ama tabii ki bu iş de yine kolay değildir. Ciddi manada bir ilmi birikim ister...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 08:44:47 ÖS 20
Aleyküm Selam Said Kotan kardeşim,
Evet, sizi bilgekralaliya olarak hatırlıyorum ve düzeyli bir tartışma yürüttüğümüzü de biliyorum.
Sorunuzu 'yöntem' ana başlığı altında cevaplamak sanki daha doğru görünüyor. Müslümanların duruşlarını belirleyen şey, malum, onların ilkeleridir. Burada hepimiz hemfikiriz. Fakat farklı duruşlar olduğuna göre, o zaman acaba 'ilkeler' dediğimiz şeyde mi bir sorun var? Evet, ben de tam olarak onu söylüyorum. Kişinin düşüncesi farklı olursa, duruşu da farklı olur. Bundan daha ötesi, kişinin düşüncesi 'yetkin' değilse, duruşunda da bozukluklar olur. Bu gayet normaldir. Bizim bu tür olaylarda bir 'tavır' geliştiremiyor oluşumuzun temelinde, bu faktörün yattığını düşünüyorum.
AKP deneyiminin gençlere yönelik bir sonuç elde edememesi de esas itibarıyla aynı faktörle ilgilidir. Gerçi AKP'nin ideolojik bağlamda gençlere söyleyeceği fazla bir şey yoktu. Muhafazakar-demokrat bir söylemin, gençleri tatmin etmesi mümkün değildir. Fakat onu geçelim, ya 'İslamcı' söylemin böyle bir şansı var mı? Ben burada çuvaldızı kendimize batıralım diyorum. Bizim söylemimiz bu gençlere cazip gelmiyorsa, hatta bunların bir çoğu hala köhnemiş modernitenin ürünü sosyalizm, demokrasi vs. gibi kavramların peşinden gidiyorsa, biz görevimizi yeterince yapamamışız demektir. Burada Müslüman alimlere, İslamcı aydınlara önemli görevler düşüyor. Sonuca baktığımızda, bizim bu görevi layıkıyla yapmadığımız açıkça ortaya çıkar.
Gençlik, her zaman, ideolojik cazibesi olan fikirlere yönelir. Bizler bu işi başabilirsek, gençlik bize yönelir. Bu gayet doğaldır. O halde biz kendimize bakalım diyorum, bir kez daha...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 08:53:44 ÖS 20
Qani kardeşim,
AKP'nin işlevinin ne olduğu konusunda Başbakan'ın dün yaptığı açıklamada iyi bir ipucu vardı: kendisi şöyle demişti: "Türk Baharı 2002 yılında zaten gerçekleşti!" Bu ifadenin bağlamı gerçi farklıydı, ama olsun, sonuçta bugün Ortadoğu'da yapılmak istenen şeyin, 10 yıl önce Türkiye'de fiilayata sokulduğunun resmi ağızdan (başka bir bağlamda da olsa) itirafı olarak önemli bir cümledir bu. Dolayısıyla, AKP'yi değerlendirirken, biraz daha küresel ve bölgesel çerçeveden meseleye bakmak yararlı olacaktır. İslam, artık yeni dönemde, önlenemez bir güç olarak geldiği için, küresel iktidarın sahipleri, bunun önünü almaya çalışıyorlar. BOP vs. hepsi, bunu önlemek için yapılıyor. Fakat onlar da biliyorlar ki, modernitenin iflas ettiği, post-modernitenin derde derman olamadığı bir vasatta, Müslüman Dünyasında başka 'alternatif' ideolojik güç kalmamıştır. Gelecek bizimdir; hiç kuşkunuz olmasın. Bugün olanlar veya bundan sonraki 30-40 yıl içinde olacaklar, hep, bizim önümüzü almak için alınan tedbirler cümlesindendir. Kazanın altı yanıyor; ateş sönmedikçe, kazan kaynamaya devam eder. Az eder, çok eder; ama eder. Önemli olan da budur. Gerçekten de Necip Fazıl'ın ünlü deyişiyle: "surda bir gedik açılmıştır." Ama deli rüzgarın ne yandan eserse esssin, bize hiç zarar vermeyeceğine dair çok da emin ifadeler kullanmamamız gerekiyor. Çünkü 80'li yıllardan sonra bizi iyi analiz ettiler; zaaflarımızı biliyorlar. Bunların üzerine de gidiyorlar. Öncelikle bizim ideolojik safiyetimizi bozmak istiyorlar. İktidar talebinden vazgeçmemizi istiyorlar. Bunu yaptığımızda, hükümet olmanın kapılarını sonuna kadar açacaklarını söylüyorlar. Bu tuzağa düşmemek için, ilim ayağını güçlendirmek, ve modernitenin bu yönde gerçekleştirdiği ve ilerde gerçekleştireceği saldırılara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. Malumunuz bir zamanlar demokrasiyi, laikliği Müslümanlara kabul ettirmek zordu, ama 90'lı yıllardan sonra Sivil Toplum Projesi, Abant Toplantıları, Cabiri, Arkoun, Ebu Zeyd, Süruş, Hanefi vs. derken, bir de baktık ki, bizim 'hocaefendiler' bile demokrasiye ve laikliğe sempati ile bakabiliyorlar.! Bu ilim noktasında zaaflı olduğumuz göstermez de neyi gösterir? O nedenle, ilim kalemizin yıkılmamasına her şeyden çok dikkat göstermemiz gerekiyor. Orada yıkılırsak, diğer kalelerimizi de kaybederiz...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 11 Haziran 2013, 09:19:03 ÖS 21
Crypto kardeşim,
Öncelikle hoşbulduk diyorum.
Sorularınıza Kur'an ve Sünnet çerçevesinde (tabii bunlara dair bilgim ölçüsünde) cevap vermeye çalışacağımdan emin olabilirsiniz.
Sırayla gidecek olursak, öncelikle, Suriye'deki rejimin tiranlığı üzerine bir kaç şey söyleyeyim. Değerli kardeşim, Ortadoğu'daki düzen malum 20. yüzyılın başında emperyalist güçler tarafından oluşturuldu ve burada baş aktör İngiltere idi. Malum Sykes-Picot antlaşması ile bölgeyi küçük devletlere böldüler. Ulusçuluk akımının etkisi ile de, her bölgede ya bir ailenin ya da askeri bir diktatörlüğün hakimiyeti altında rejimler ortaya çıktı. Bunların varoluş nedeni zaten temelinde sakattır. Saddam rejimi de böyleydi, Esed rejimi de. Dikkat ederseniz, bu rejimleri, sosyalist-ulusçu Baas ideolojisi üretti. İran'da da Şahlık rejimi vardı ve Humeyni gelene kadar orada da yine aynı uluslararası düzene tabii bir rejim hüküm sürüyordu. Bu düzeni İran Devrimi bozdu. Halihazırda, bu düzene tabi olmayan, olmadığını ilan eden tek ülke olarak İran vardır. Diğer ülkelerin hiç biri, 'ilke' bazında bu düzene karşı olduklarını hala da söylemiyorlar. Buna Türkiye de dahildir. Bu gerçeği inkar edemeyiz. Lübnan'da Hizbullah'ın Filistin'de Hamas'ın veya son gelişmelerle birlikte Tunus'ta Gannuşi hareketinin yahut Mısır'da Müslüman Kardeşler'in hükümet etme süreçlerinde etkinlik kazanmaları da, bu durumu henüz değiştirmemiştir. Dolayısıyla, Ortadoğu'da 'rejimin karakteri' (İran hariç) uluslararası düzenin kurduğu şekildedir. Esed rejiminin pozisyonu da esas itibarıyla bu düzenin içerisindeki rolü ile ilgilidir. Esed rejimi, İran'la 'stratejik' ilişki içinde olduğu için son olaylarda iki ülke işbirliği yapıyorlar. Politika böyle bir şey. Türkiye de aynı şekilde son bir kaç yıl içinde reel-politik'in kurallarına uygun hareket etmeye çalıştı. Önce Suriye ile ilişkileri iyi tutmaya çabaladı, fakat baktı ki, işin sonu kötü; yani Esed rejimi gidici, hemen tornistan etti ve uluslararası koalisyonun yanında yer aldı. Yani malum, devletlerin böyle realist polikitaları vardır. Örtülü ödenek vs. ne için harcanacak değil mi?:)) Neyse, bu durum, tabiatıyla İran'ın da işine gelmiyordu; bu nedenle son dönemde Türkiye ile İran'ın da arası açıldı. Olan biteni, bu ana denklem belirlediği için, meseleye bu gerçeği görmeden bakarsak, yanlış neticeler çıkarabiliriz. Onun için bunları söylüyorum. Tabii konunun bir de şu boyutu var: Bana göre BOP'un nihai hedefi İran'dır. Çünkü Amerika, İran'a iyi bir ders vermek istiyor. Şimdi bu olursa, Müslümanlar açısından durum ne olur? Bence iyi olmaz. Çünkü İran, bu uluslararası düzene 'başkaldırarak' var olmayı denedi. Gerçi son yıllarda iyice içine kapandı ve tipik bir ulus-devlet refleksi gösteriyor; ama hala kurulu düzen, Humeyni'nin belirlediği anti-kapitalist ilkelerden resmen sapmış değil. Bunu devlet politikası olarak da gösteriyorlar. Nükleer silah meselesi bunun iyi bir örneğidir. Neyse, ben son dönemdeki politikalarını desteklemiyorum, ama eger sürecin sonunda amaç İran'a ders vermek ise, ki ben öyle olduğunu düşünüyorum, bu durumda, bunun bütün Dünya Müslümanlarına yönelik Batı tarafından verilmiş bir 'psikilojik' mesaj olacağını, bunun da etkisinin son derece olumsuz olacağını savlıyorum. Yani böylece Batı ne demiş olacak: "bakın, İran'ın halini gördünüz; işte bize karşı çıkanın sonu böyle olur!" Bence bu mesaj çok yıkıcı olur! Müslümanların bunu düşünmesi gerekir.
Bunu bir tarafa bırakalım da, Suriye'de halihazırda rejime karşı mücadele veren Müslümanları düşünelim derseniz, ben de diyorum ki, kalbim İslam için çalışanlarla yana, ama aklım, bu meselenin bu kadar basit olmadığını söylüyor. Bakınız, size Kurtuluş Savaşı'ndan örnek vereyim: Akif dahil bir çok İslamcı düşünür ve alim, bu savaşta yer aldı ve Dar'ül-İslam'ı korumaya çalıştı. Ama siyaseten öngörülü değillerdi. Çünkü aktif mücadeleyi Batıcı elit yürütüyordu ve savaş kazanıldıktan sonra da bu elit yeni Cumhuriyeti kurdu. Peki ne oldu? Bizim İslam adına verdiğimiz mücadele kimin işine yaradı? Şimdi bu soruyu sormayalım da, "düşmanı yurttan hele bir kovalım, onu sonra düşünürüz mü?" diyelim?! Bu olmaz. Bunu demeyelim. Uyanık olalım. Bir mücadele veriyorsak, bunun neticesinin ne olacağını düşünelim; savaşta kazanıp, masada kaybetmeyelim!
Suriye'de hayatını kaybeden çoluk-çocuk binlerce insan için kim üzülmüyor ki! Bu başka bir şeydir. Aynı olayı, daha yeni Irak örneğinde yaşamadık mı? Aynı şeyi o zamanda söylediler? Peki sonuç ne oldu? Amerika'nın vesayetinde bir devlet kurulmadı mı? Yani bunları düşünmezsek olmaz, değerli kardeşim. Aslında Kur'an ve Sünnet bunları düşünmemiz emrediyor. Meseleye biraz daha derinlikli bakalım lütfen.
İran'ın tutumuyla ilgili olarak daha önceki bir kardeşimizin sorusuna cevap verirken görüşlerimi söyledim. Tamam, İran'ın tutumunu kınayalım ama bir de onların zaviyesinden bakarsak, benzer şeyleri onların da söylediğini unutmayalım. "ya Batı açıkça İslami İran'ı yok etmek istiyor; bu insanlar ise buna alet oluyorlar. Bunun neresi Kur'an ve Sünnet'e uygun!" Gördünüz mü, o da meseleye buradan bakıyor. Kendince o da haklı. O yüzden, Kur'an ve Sünnet, adil olmayı ister.Ben de onu yapmaya çalışıyorum.
Normal bir zamanda Suriye'de bu tür bir çaba olsaydı, açık söylüyorum, onun yanında yer alır, destek verirdim. Ama şimdi, durum farklı. Ha, yine de rejim değişir; yerine İslami bir düzen kurulursa, (bana öyle gelmiyor ama) ona da hayır diyecek değilim. Batı'nın kurduğu ve koruduğu uluslararası düzene karşı İslami bir duruş sergileyen herkesin yanındayım. Bu da bilinsin isterim.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Crypto - 12 Haziran 2013, 12:22:02 ÖÖ 00
Değerli hocam, cevabınız için teşekkür ediyorum. Fakat sorularımın cevabı olarak kabul etmediğim gibi, zihnimde beliren daha büyük sorulara da kapı açıldığını müşahade ediyorum. bir çeşit tartışmaya girmek haddim değil. Lakin katılmadığım bir iki hususu belirtip bir kaç öneri ile şahsım adına çekiliyorum.

Öncelikle "emperyalizm" ve "antiemperyalizm" kavramlarının yeniden okumaya tabi tutulması gerektiğine inanıyorum. Antiemperyalizmi sırf ABD karşıtlığı bağlamında ele almak son derece tutarsız kalıyor. Zira İran pekala Rusyayla ve doğunun yeni emperyal gücü Çinle stratejik ve ekonomik müttefikliği olan bir devlet. İran devleti maalesef itikadi bozukluklarının yanı sıra "İslam devleti" olmaktan ziyade derin kontrolünü ahbarilerin elinde tuttuğu mezhebçi bir ulus devlettir. 33 yıldır Antiamerikancılık üzerinden elde ettiği popülarite ona İslam aleminin güvenini sarsmaktan başka bir icraata yönlendirmedi. Merak ediyorum da bir saplantı halini alan İrancılığın ardında bu tutarsız antiemperyalizm balonunun dışında ne var? İran Lübnan şiilerini İsrail işgalinden kurtarmak için Hizbullaha yaptığı yatırımı hep İsraili yıkma sloganıyla yutturdu. Ama İsraile karşı Filistin direnişine, politik hesaplar uğruna verdiği kısmi desteği dışında ne yaptı?

İran ABD nin Afganistanı işgalinde ABD ile adı konulmamış bir ittifak kurdu. Rusyanın Çeçenistanda işlediği 250 bin insanın katline rağmen bunu "çeçenistan Rusyanın iç işidir" diyerek Rusyanın yanında durdu. 1982 Hama katliamında da Suriye halkına destek vermedi, Irak işgalinde yine ABD ile aynı safta yer aldı. Doğu Türkistanda da Çin hakkında gıkı çıkmıyor. İranın içinde de devlet kadrolarından tutun sosyal hayata kadar sünniliğin hiç bir elle tutulur varlığından sözedemezsiniz. Gel gelelim bu son süreçte Baas rejimine olan desteği antiemperyalizmle değil derin Safevi yayılmacılığına, mezheb savaşına tutuştuğuna delildir. Direniş ekseni masalı Hamas liderlerinin ellerinde Özgür Suriye bayraklarını sallayıp Suriye halkının direnişini desteklediklerini söylemeleriyle zaten çökmedi mi? Filistinden daha filistincilik, Hamastan daha Hamasçılık mı?

Ortada bir antiemperyalist cephe hayaleti dolaşıp dururken, Suriyede bir tek insan ABD veya NATO saldırısıyla ölmemişken İran ve Hizbulla Suriye halkını işgal etmiş ve kanına canına ırzına musallat olmuşken bu soyut, sözde stratejik kehanetler ağır ağbilerin dillerinden düşmüyor. Filistin halkının canı Suriyelinin canını alarak korunuyorsa, direniş ekseni denen yapı Suriyedeki İslamcı tabana rağmen katil Baas rejimiyle omuz omuza verip İsrailin Filistinde döktüğü kanın on katını Suriyede dökmekten geçiyorsa öyle direniş ekseninin kökü kurusun. İran Suriyede İhvan ve benzerlerine destek verdi de onlar hayır biz İsrailden yanayız mı dediler?

İran da Suud gibi bir mezheb devletidir. Suud Amerikancı, İran Rusçudur. Suud iğdiş edilmiş vahhabiliği, İran Safevi Şiasını yayma derdindedir. Amerika Suuddan ne kadar razıysa İrandan da o kadar razıdır. Bizzat Ahmedinejat sesli videosunda "Biz Amerikalılara Afganistanda da Irakta da yardım ettik" diyorken bu İran saplantısı nedir aklım almıyor.

Eğer ki Amerikanın Baası devirmek gibi bir derdi olsaydı şimdiye kadar 10 defa devirmişti. Amerika İran ve Hizbulladan gerçekten kurtulmak isteseydi onlar bugün tüm dünyanın gözünün içine baka baka Suriyeyi işgal edemezlerdi. Ama ne hikmetse Amerikalılar, İsrailliler müslümanları katledince çok büyük suç, ama katil bizden olunca "hımm vardır bir hikmeti"....

"Tamam, İran'ın tutumunu kınayalım ama bir de onların zaviyesinden bakarsak, benzer şeyleri onların da söylediğini unutmayalım. "ya Batı açıkça İslami İran'ı yok etmek istiyor; bu insanlar ise buna alet oluyorlar. Bunun neresi Kur'an ve Sünnet'e uygun!" Gördünüz mü, o da meseleye buradan bakıyor. Kendince o da haklı. O yüzden, Kur'an ve Sünnet, adil olmayı ister.Ben de onu yapmaya çalışıyorum."

Hocam bu mu Allah aşkına...?
Ne muhaliflerin ne de İranın zaviyesinden değil, Kur'anın zaviyesinden bakıp Resulullahın somut olaylar karşısında uyguladığı tutumu öncelemek neden olmasın? Ortada dediğim gibi 100bin cana kıyılmış namuslar talan edilmiş... kalkıp bu gerçeğe gerekli tavrı kuşanamayıp hayaletleri suçlayıp geleceğe dair kehanetlerde bulunuluyor...

Batının 3 yıllık suskunluğu İranı değil müslüman Suriye halkını yoketmeye yönelik. İran yokolmasın diye Suriyenin mazlum halkını gözden çıkarmak...? Sahi ya batı nerde? 3 yıldır Suriyeden her söz edenin dilinden düşürmediği batı nerde?

Birileri batı oyunu deyip bir halkın canını ırzını Baas diktatörlerinin (sanırım en batı olan Baastır) olmayan insafına terketmeyi ne idüğü belirsiz bir mezheb devletinin anlamsız antiemperyalizmine hediye ediyorsa demekki biz o insanlarla aynı Kuranı okumuyormuşuz. Kehanetler, mazlum canı üzerinden maslahatçılıklar, gölgelerle savaş.... Ama iman edip mustazaf kardeşlerinin canını ırzını korumak için yardıma koşanlara da "cihad ettiğini sanan BOP kuklaları" rolü biçtikten sonra "tabi canım biz esed zalim değildir de demedik ki" yollu güzellemeler... Velhasıl daha çook hayal kırıklığı yaşayacaz... Allaha emanet olun.

Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? (Nisa 75)

İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. (Nisa 76)


Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 09:08:28 ÖÖ 09
Crypto kardeşim,
Anlaşılan siz: "ÖSO'yu destekliyorum; İran'ı kınıyorum, vs." demedikçe, Kur'an ve Sünnet'e uygun bir yorum yapıldığını kabul etmeyeceksiniz... Bu "ya bizim yanımızdasın ya da yanlışsın" tavrı değil mi?
Neyse, bu konuda Sünnet'e uygun bir tavır göstermeye çalışalım ve sizin 'hissiyatınıza' saygı duyarak, fazla yorum yapmayalım. Üslubunuzdan "yorum dinleyecek durumda olmadığınız" anlaşılıyor. Bunu çok da görmüyorum, açık söyleyeyim. Bu tür hissi ortamlarda duygular öne çıkar; biz de bunu 1980 öncesi yaşadık, Afganlılar, İranlılar, Iraklılar ve Şimdi Suriyeliler yaşıyor! Bunu anlıyorum, ama aklımızı da bir kenara bırakmayalım lütfen.
Yalnız unutmayın ki, bu hissi ortamda zalim Esed'e sayıp sövmek kolaydır. Ben de 'popülerlik' adına, çoklarının yaptığı gibi, "kadın-çoluk çocuk katlediliyor, insanlık neredesin?" sloganı arkasına sığınanlardan olabilirdim. Bu kolay. Gerçekten söylüyorum, bunu yapmak kolay, hem de çok kolay. Artık Türkiye'de bir sivil toplum kuruluşu adına insan haklarına vs. aykırı işlere karşı çıkmak o kadar kolay ki! Müslümanların önemli bir kısmı da bu tuzağa düştü, düşüyor. Ben düşmemeye çalışıyorum. Şu dönemde sizin ifadenizle Türkiye'de kim İran'a yönelik bir plan olduğundan bahseder ki?! Akıl karımı bu?! Ama bak, benim gibi bir kaç tane 'duygusuz' bunu yapıyor. İktidar karşınızda, Batılı ülkeler karşınızda, İslamcı grupların büyük çoğunluğu karşınızda. Siz kalkıp bunu söyleyebiliyorsunuz?! İsterseniz bir de buradan bakın olaya. Ama tabii bunun da cevabı var: "belki de İran ajanıyımdır!":))
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 12 Haziran 2013, 09:35:57 ÖÖ 09
Sorularımızı sormaya devam edelim :)

AK Parti iktidarıyla birlikte Müslümanlar arasında dernekleşme , vakıflaşma ya da sivil toplum kuruluşları içinde girip oralarda bir şeyler yapabilme ya da hazır bulunan STK'ları ele geçirme çabaları hız kazandı. Daha önceki dönemlerde bu tür organizeler içinde olmak statukoyu kabul etmek, sisteme entegre olmak anlamında görülüyorken son yıllarca bu tür organizelerin içinde olmak dini bir vecibeymiş şeklinde algılanıyor. Bu tür dernekleşme ve vakıflaşma faaliyetleri "Hılful Fudul" kapsamında değerlendirelebilir mi? Bu tür faaliyetlerin İslami Harekete olumlu ya olumsuz etkileri ne olabilir. Müslümanların hayrına m yoksa şerrine mi vesile olmaktadır? Bir il veya ilçede yaklaşık aynı düşüncede olduğunu (ufak tefek fikir uyuşmazlıkları dışında) düşündüğümüz Müslümanların farklı isimler halinde vakıf ve dernek faaliyetlerini yürüttüklerini müşahede ediyoruz. Artık insanlar davetinde İslama değil de kendi vakıf ve derneğini öncelleyen bir tebliğe yöneldiklerini görüyoruz. Dernekleşme ve vakıflaşma Müslümanları nereye götürecek acaba?

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Crypto - 12 Haziran 2013, 02:19:42 ÖS 14
Crypto kardeşim,
Anlaşılan siz: "ÖSO'yu destekliyorum; İran'ı kınıyorum, vs." demedikçe, Kur'an ve Sünnet'e uygun bir yorum yapıldığını kabul etmeyeceksiniz... Bu "ya bizim yanımızdasın ya da yanlışsın" tavrı değil mi?

ÖSO diye bir şeyden bahsetmemişim. Zalimi (iran burda zalimdir) kınamanızı da gayet tabii her müslüman gibi beklerim... Bazı şeyler vardır ki "ya bizim yanımızdasın ya yanlışsın" tavrını gerekli kılıyor. Mesela Hz Musa ve Firavun mücadelesesinde ben Hz Musa'dan yanayım. Hz.Huseyn-Yezid mücadelesinde de Hz Huseyn tarafındayım. Müslüman Suriye Halkı ve Kafir Baas Rejimin kavgasında da Suriye Halkından yanayım. İran ve Hizb.. ise Baasın yanında (hatta baasla beraberler zaten). Şimdi bunda şaşılacak olan şey müslüman bir kanaat ehlinden zalime karşı mazlumun yanında duruşunu ilan etmesini beklemek mi?  Yezid'de Hz Hüseyni katlederken Bizansla olan dengelerden ve güya İslam devletinin bekasından dem vurup stratejik bahanelere sığınıyordu, Ferisiler de Hz İsaya karşı Roma ile olan dengelerden sözediyordu. Bugün de bir çok değerli abimiz İran maslahatçılığı ve küresel dengeler arasından sıyrılıp da zalimle mazlumu salt bir akıl ve ferah bir kalb ile ayrıştıramıyor.

Üslubunuzdan "yorum dinleyecek durumda olmadığınız" anlaşılıyor. Bunu çok da görmüyorum, açık söyleyeyim. Bu tür hissi ortamlarda duygular öne çıkar; biz de bunu 1980 öncesi yaşadık, Afganlılar, İranlılar, Iraklılar ve Şimdi Suriyeliler yaşıyor! Bunu anlıyorum, ama aklımızı da bir kenara bırakmayalım lütfen.

Hocam yorumları çifter çifter okuyup dinliyorum. Doğrudur, ben duygusal bir insanım. Balık burcu olduğumdandır :D (burç takıntım yok elh.) Defalarca aklımı ve kalbimi resetleyip "yahu dur hele bu meseleyi tarafsız bir şekilde ele al, bilmeden zulmedenlerden olma!" dedim. Her iki açıdan defalarca okudum, baktım. Aklım ve kalbimin geldiği sonuç yine bu oldu.

Yalnız unutmayın ki, bu hissi ortamda zalim Esed'e sayıp sövmek kolaydır. Ben de 'popülerlik' adına, çoklarının yaptığı gibi, "kadın-çoluk çocuk katlediliyor, insanlık neredesin?" sloganı arkasına sığınanlardan olabilirdim. Bu kolay. Gerçekten söylüyorum, bunu yapmak kolay, hem de çok kolay.

Hocam Allah için kimseye sövmenizi beklemiyorum. Esedin zalim olduğunu, İran ve Hizbullahın da bu zalime mezhebçi ve stratejik çıkarlar uğruna destek verdiğini söylemenin de kimseye bir popülarite sağlayacağına inanmıyorum. Ve gerçekten de kadın-çocuk katlediliyor. Müslümanın kanını, ırzını önemseyip önemsenmesini istemek de kimseyi slogancı yapmaz. Vakıa budur çünkü. Asıl zor olan insanın hatasızlaştırıp, cürmünü görmek istemedikleriyle hesaplaşması ve vakıaya göre acı da olsa hakkaniyete teslim olmasıdır.

Artık Türkiye'de bir sivil toplum kuruluşu adına insan haklarına vs. aykırı işlere karşı çıkmak o kadar kolay ki! Müslümanların önemli bir kısmı da bu tuzağa düştü, düşüyor. Ben düşmemeye çalışıyorum

Hocam ne herhangi bir sivil toplum kuruluşu adına ne de insan hakları vs adına değil; Allahın emri, kitabın hükmü adına Baas ve İran katliamlarına karşı çıkıyorum. Tuzağa düşmeme adına insanın kendisine tuzak kurmaması lazım.

Şu dönemde sizin ifadenizle Türkiye'de kim İran'a yönelik bir plan olduğundan bahseder ki?! Akıl karımı bu?! Ama bak, benim gibi bir kaç tane 'duygusuz' bunu yapıyor. İktidar karşınızda, Batılı ülkeler karşınızda, İslamcı grupların büyük çoğunluğu karşınızda. Siz kalkıp bunu söyleyebiliyorsunuz?! İsterseniz bir de buradan bakın olaya.
Bilakiş şu dönemde İran biatliler başta olmak üzere, Solun tüm renkleri, ulusalcı-ergenekoncu tayfa, Saadetçisi, Hizbullahçı-mustazafım diyenler (Türkiyedeki Hüda-Par), Haydar Baş, Antikapitalist Müslümanı(!), Kartel medyası, İslamcılıktan emektar ağır ağabeyler(A.Bulaç, Atasoy Müftüoğlu, Sezai Karakoç, Akif Emre....) ve maalesef ağır abilerin etkisiyle zihni bulanmış islamcı büyük bir taban... hepsi olaya İrana karşı bir plan olarak bakmaya devam ediyor. Suriye halkının hak ve özgürlük kıyamını hepsi İranın bak dediği yerden görmeye can atıyor. Filistin için sokağa dökülen millyonlar, Suriye için binleri bulamıyor.
Hocam size duygusuz demekten Allaha sığınırım. Zaten duygusuz biri olduğunuzu düşünsem böyle yana yana yazıp canınızı sıkan şeylere dikkatinizi çekmeye çabalamazdım. Duygusuz olmadığınız için bu meseleye bir kez  daha Allah rızası için bakmanızı istiyorum.

 İsterseniz bir de buradan bakın olaya. Ama tabii bunun da cevabı var: "belki de İran ajanıyımdır!")

Hocam ne siz İran ajanısınız, ne ben NATOCU'yum. Siz değerli bir büyüğümüzsünüz. Yazılarından yıllarca istifade ettiğimiz bir Ağabeyimizsiniz. Lakin bu konudaki bakışınız fazlasıyla komplocu atmosferden etkilenmiş. Ve zaten İslamilik, vahdet, tevhidi değerlere yaslanma noktasında her şeyini yitirip tipik bir ulus devlete dönüşmüş olan İran'ın içi boş, sloganik antiemperyalizmini ayakta tutarak bir İslam devletinin bekasını koruduğunu sanmaktan kurtulamayan genel saplantıyı aşmaktan korktuğunuza inanıyorum. Zaten bu korku değil mi ki 100 bin insanın canını namusunu, malını, geleceğini yok eden bir diktatöre ve onu ayakta tutanlara beka endişeleri uğruna opsiyon tanırken, en önemli nokta olan müslümanın canını, kanını, namusunu savunanları BOP mücahidi veya duygusal yeni yetmeler olarak algılatan.

Ben cevap vermeyip bu konudan çekileceğimi yazdığım halde haddimi aşıp yeniden rahatsızlık verdim. İnşaallah bunu size olan saygımdan ve sevgimden gayrısıyla yorumlamazsınız. Bu defa kesin olarak susuyorum. Allaha emanet olun.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Qani - 12 Haziran 2013, 02:43:58 ÖS 14
Selam,
Hocam, "Türk Baharı 2002 yılında zaten gerçekleşti!" sözünden siz ne anlıyorsunuz? Burada kemalist iktidar sahiplerinin yenilgiye uğratılması ile bu bahara öncülük mü edilmiş oldu?

öyle ise; akp iktidarının "modernitenin iflas edip, islamın önlenemez yükselişi" bağlamında batı ile ilişkisi ortadoğu;islam-arap coğrafyasına fayda getirir mi?

öyle değilse; ab-abd karşıtlığımız bir mizansen mi? Mizansen değilse neden iran, suriye, azerbeycan dahil ırakta bile tutunamıyoruz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 02:46:24 ÖS 14
Fecr kardeşim,
Dernekleşme ve Vakıflaşma konusunu iki açıdan ele alabiliriz. İlki, 'yöntem' konusuyla ilgilidir. Daha önceki bir yazımda da ifade etmeye çalışmıştım: Müslümanların faaliyetlerinin 'merkez'ine dernek ve vakıfları yerleştirmeleri, faaliyet sahasını genişletiyor ama bu tersinden olumsuz bir etkiye yol açıyor: zira bunlar, özü itibarıyla 'apolitik' yapılardır. Yani bir dernek veya vakıf içerisinde ancak belirli sınırlar içerisinde faaliyet gösterebilirsiniz. Eğer İslami Hareket'in 'yönetim', 'iktidar', 'devlet' gibi amaçları varsa, ki vardır, bu tür amaçları dernek ve vakıf çatısı altında gerçekleştiremezsiniz. Bunun için ya parti kurmanız gerekir, ya hareket ya da cemaat, vs. Bir dernek ne kadar radikal olursa olsun, ne kadar faaliyetlerinde İslami Hareket'in amaçlarını güttüğünü söylerse söylesin, son tahlilde, 'kamusal alan'la muhatap olduğunda, 'apolitik' bir yapıdır. Burada şu soruyu sormak gerekir: "Müslümanlar, apolitik olduğu baştan belli olan yapılar içerisinde politik gayeler güdebilirler mi?" Bence bu doğru bir yaklaşım değildir. En azından, 'iki yüzlülük' ile suçlanırsınız. Kamuoyunun sizi, "olduğunuz gibi" bilmesi çok önemlidir. Mürailik, münafıklık, iki yüzlülük, olduğu gibi değil göründüğü gibi olma vs. uzun vadeli amaçlarınıza ulaşmanızı imkansızlaştırır. Yani diyelim ki başarıya ulaştınız: halk size ne diyecektir? "Takiyye yaptınız;bizi kandırdınız." Bunu diyen insanların her zaman 'karşı devrim' yapma hakkı olur! Öncelikle bu açıdan uygun bir 'strateji' değildir. İkincisi, kendinizi politik olarak ifade edemediğiniz ortamlarda, STK'lar tuzak işlevi de görebilirler. Şöyle ki: siz faaliyet yapamadıkça, üzerinizdeki toplum baskısı artar. Kendi tabanınız: "niçin bir şeyler yapmıyoruz?" der. Siz de bu baskıya fazla dayanamaz ve bir 'faaliyet' alanı ararsınız. Bu noktada dernekler, vakıflar, vs. imdadınıza yetişir:) Kutub'un Yoldaki İşaretler'de dikkat çektiği tehlike budur. Aslında konu basittir; ama uygulaması zordur. Yani amaçlarınızı açıkça ifade ederek bir mücadele vermeniz, her ortamda her hareket için zordur. Sol için de sağ için de, Müslümanlar için de. Bu nedenle her üç ideolojik yaklaşımda da benzer STK'laşma eğilimi vardır ve kurulu düzenler bunu iyi kullanırlar! 1980'li yıllardan önce sol için şimdi de bizim için yine kullanıyorlar. Bunlar, dernek ve vakıfların hiç kurulmaması gerektiği gibi bir düşünceyi savunduğum anlamına da gelmez. Onu da ifade edeyim: şartlara bağlı olarak bu tür yapılar kurulabilir, bunlardan yararlanılabilir de. Özellikle kültürel faaliyetler bağlamında. Ancak bu faaliyetler, 'merkez' faaliyet hüviyetine bürünmedikçe. Eğer dernek faaliyetleri sizin 'kimliğinizi' belirleyecek bir noktaya gelmişse, bunu zararlı görürüm. Onun dışında, bu faaliyetlerden yararlanılabilir diye düşünüyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 02:54:00 ÖS 14
Cyrpto kardeşim,
Kesin olarak susmak bize yakışmaz:) Bu tartışmada söyleyecek sözümüz kalmayınca, şimdilik kaydıyla tartışmayı bırakırız. Yoksa, insanların doğruları bilmeye ihtiyacı varsa, siz de bunu üslubunca söylüyorsanız, kesin olarak susamazsınız:))
Neyse, son bir kaç değini de bulunabilirim ben de. Tabii tartışmanın sınırları bu şekilde kalırsa, bende fazla uzatmayı gereksiz görürüm. Sanıyorum, siz herkes Suriye halkının karşısında diye düşünüyorsunuz. Ben ise farklı düşünüyorum. Bana göre Batı ittifakı ve AKP hükümeti Suriye'deki muhalefeti açıktan destekliyor, İran,Rusya vs. 'azınlığı' temsil ediyor. Ama olabilir, bakışaçısı farklılığı, küçüğü büyük büyüğü küçük gösterebilir. Açılarımızı kontrol etmemizde fayda var diyerek konuyu şimdilik hitama erdirelim inşallah.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 02:58:50 ÖS 14
Qani kardeşim,
Başbakan Erdoğan'ın o sözleri bence önemli. Yani bağlamı farklı ama söz yine de önemli. Başbakan eylemcilere demek istiyor ki: "siz özgürlük, demokrasi vs. istiyorsanız ve bunun adı Arap Baharı ise, biz zaten 2002 yılında bunu yaptık. Yani bu taleplerinizi gerçekleştiren biziz." Tabii, özgürlükten ne anladığınıza bağlı olarak bu sözün manası değişir. Gezi Parkı'ndaki eylemciler, Erdoğan'ın muhafazakar-demokrat çizgide yaptığı 'reformları' kendi özgürlük alanlarının daralması olarak yorumladıkları için, buna Türk Baharı demiyorlar elbette. Fakat genel teorik çerçeveden bakıldığında, Başbakan doğru söylüyor. Bugün Arap Baharı ile Ortadoğu'da yapılmak isteneni, AKP hükümeti 2002 yılından beri Türkiye'de yapıyor. Tabii, bu yapılanın doğru olup olmadığı, Müslümanların yararına olup olmadığı ayrı bir konu. BOP'un Müslümanların hayrına değil, Batı'nın çıkarları için yapıldığını düşünüyorsanız, bu uygulamaları desteklemezsiniz. Fakat BOP Ortadoğu'ya demokrasi getirecek, huzur getirecek filan diyorsanız, o zaman da AKP'nin yaptıklarını onaylarsınız. Bu, sizin stratejik değerlendirmenize bağlı. Bana göre Batı, BOP'u, bizim hayrımıza yapmaz. Kendi çıkarları için yapar...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 12 Haziran 2013, 03:26:15 ÖS 15
Geçen sene başlayan ve hararetli tartışmalara neden "İslamcılık" kavramı hakkında ne söylersiniz?
İslamcılık bazılarının iddia ettiği gibi bitti mi? yoksa devam ediyor mu? Ya da islamcılık kabuk mu değiştirdi? 1980 yılların islamcılığı ile 2010 lu yılların islamcılığı arasında ne gibi farklılıklar vardır?
Ya da bazılarının dediği gibi "islamcılık" tartışması abesle iştigal midir? İslamın önüne "cılık, culuk" eklenmez mi?
İslamcılık bir teori ve pratik olarak farklı bir anlayış mı?
Batının İslamcılık kavramına yüklediği anlam ile Müslüman yazar ve çizerlerin İslamcılık kavramına yüklediği anlam aynı mıdır, yoksa değil midir?
Geçen aylarda İstanbul'da yapılan "İslamcılık Sempozyumunda" siz de konuşmacı idiniz. Diğer konuşmacıların aksine İslamcılıkla ilgili farklı tanımlamada bulunmuştunuz herhalde. Katılımcılar ile sizin İslamcılık anlayışınızdaki farklılıklar nelerdir?
Bu nasıl bir kavram haline gelmiş ya da getirilmiş ki konuşulduğu zaman insanlar farklı farklı şeyler algılıyor?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 03:59:38 ÖS 15
Fecr kardeşim,
Maşallah soruları birbiri peşisıra yağdırıyorsunuz? Ama benim raketim de sağlamdır hani:) Bir düz, bir ters, arada bir kesme vuruşlar yapabilirim:)))
Şaka bir yana, İslamcılık konusu da önemli ve tartışılmalı. Çünkü burada belirli 'gayeler' var ve biz bunlara bigane kalamayız. Müslümanlarınn dışında konuyu tartışanlar, İslamcılığın ikide bir 'bittiğinden' bahsederler. Tabii bu onların, niyetini gösteriyor. Çünkü onlara göre, İslamcılık, iktidar talebi olan bir ideolojik akım. Onlar da bunu istemiyorlar. O yüzden, ikide bir öldürüyorlar! Ama artık dokuz canlı mıdır, doksan canlı mıdır nedir, ölüyor ölüyor yine diriliyor ki, bunlar bu tartışmayı bir türlü bırakmıyorlar:))
Neyse, biz de onlar böyle söyledikçe: "İslamcılık ölmez, ölmeyecektir, ölmesi mümkün değildir..." demeye devam ediyoruz. Yani ortalık şenlensin, meydanı boş bulmasınlar diye.
Tabii burada 'terminolojik' bir tartışma yapmak da bazan gerekli oluyor. Bazıları romantik davranıyor ve Müslüman 'pazarcı', Manavcı gibi bir şey mi ki islamcıyız diyeceğiz diye bu tabire itiraz ediyor ama ben bunu doğru bulmuyorum. Ben şöyle diyorum: Bu tür laik, solcu, demokratlarla tartışıldığı zaman: İslamcıyım demek gerekiyor. Çünkü onların 'dili'nde bu kelimenin bir anlamı var. onlara: "ben islamcı değilim, müslümanım" dediğiniz zaman, sizi "geleneksel olarak müslümanmış, demek ki devlet talebi vs. yokmuş" diye anlıyor. Bu yanlış anlamaya mahal vermemek için, onlarla konuşurken: "evet, İslamcıyım" demek lazım diye düşünüyorum. Fakat Müslümanlarla konuşurken, hele Tevhidi bilince sahip olanlar konuşurken, böyle söylemenin hiç bir gereği yoktur. Çünkü burada da biz "kendi dilimizi" konuşuruz ve gayet de güzel anlaşırız...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 12 Haziran 2013, 04:10:12 ÖS 16
Ama benim raketim de sağlamdır hani:) Bir düz, bir ters, arada bir kesme vuruşlar yapabilirim:)))


Satranç gibi masa tenisini de iyi oynarım :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Qani - 12 Haziran 2013, 04:12:04 ÖS 16
Cevaplarınız için teşekkürler sayın Atalar.
soru değil bir yorumda ben yapayım; AKP iktidarının propagandasını yaptığı-böbürlendiği  her şeyin( ekonomiden demokratikleşmeye, suriyeden, ab'den kısaca dış politikaya)  bir balon olduğu ve sahte olduğu artık gizlenemiyor. bu balonu sermaye ve basını elinde tutarak bir 10 yıl daha yönetebilir mi? zor. türbanı bile çözememiş 10 yıllık güçlü bir iktidarın dindarlara bile artık inandırıcı geleceğini sanmıyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 12 Haziran 2013, 04:21:28 ÖS 16
Fecr kardeşim,
Restiniz görülmüştür:)
Qani kardeşim,
Ben de ilginiz için teşekkür ediyorum. Tabii başkalarına güvenerek iktidar olununca, böyle oluyor.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Elemîn - 12 Haziran 2013, 06:53:04 ÖS 18


ES SELAMU ALEYKUM

SAYIN  M.KÜRŞAT ATALAR

NAÇİZANE DÜŞÜNCE VE TESBİTİME GÖRE , AZIMSANMAYACAK SAYIDAKİ MÜSLÜMANIN BİLİNÇ ALTINA YERLEŞ(TİRİL)MİŞ , A.B.D. BAŞTA OLMAK ÜZERE BİR TAKIM SÜPER GÜCÜN,DÜNYADAKİ HER  OLUŞUMU/OLAYI VB , ÖNCEDEN BİLDİĞİ , GÖRDÜĞÜ , DAHA DOĞRUSU ALTERNATİFLERİYLE BİRLİKTE UZUN/KISA VADELİ PLAN VE ENTRİKALARIYLA  GERÇEKLEŞTİRDİĞİ  VE KONTROL ETTİĞİ ALGISI MEVCUT. 

BİRAZ DAHA AÇACAK OLURSAK ,

BU GÜÇLER, SANKİ BİR İŞLETMENİN FONKSİYONLARINI ( Kİ BUNLAR : PLANLAMA,ORGANİZASYON,KOORDİNASYON,YÜRÜTME VE KONTROL OLARAK SIRALANABİLİR ) KULLANARAK BASİTÇE DÜNYAYI YÖNETMEKTELER VE İSTEDİKLERİ SONUCU ALMAKTALAR ; BAŞARILI OLMAKTALAR.  TOPLUMSAL OLAYLAR HEP ONLARIN PLÂNLADIKLARI  VE BUNLARIN DIŞINDA KALANLAR İSE YİNE ONLARIN İZNİNE VE OLURUNA MUHTAÇ ! İSTİHBARATLARI O KADAR GELİŞMİŞ Kİ  HERŞEYİ BİLİYORLAR ; HERŞEYDEN HABERDÂRLAR,  İSTEDİKLERİ BİR ARABANIN PLÂKASINI, BİR GAZETEYİ TAA UZAYDAN OKUYABİLMEKTELER !  KISACASI   SÜPER GÜÇLERİYLE DÜNYAYI YÖNETMEKTELER !

ANILAN TESBİTİMİN IŞIĞI ALTINDA VE DİĞER BAZI SORULARIM :

1.   BU TESBİT VE DÜŞÜNCEME KISMEN YA DA TAMAMEN KATILABİLMENİZ MÜMKÜN MÜ ? AKSİ VEYA FARKLI DÜŞÜNÜYORSANIZ  PAYLAŞIR MISINIZ ?

2.   ZALİM ESED’E  ( Kİ ZALİMLİĞİNDE SANIRIM HEMFİKİRİZ ) VE ONUN BATIL YÖNETİMİNE KARŞI SAVAŞAN MÜSLÜMANLARIN İRAN’A KARŞI KURULAN BİR  ENTRİKANIN ALETİ OLDUĞUNA  %100 EMİN MİSİNİZ Kİ  ZALİME KARŞI MAZLUMUN YANINDA YER ALMIYOR VE DESTEKLEMİYORSUNUZ ?

3.   DİYELİM Kİ BU KARDEŞLERİMİZ  GERÇEKTEN BİR ENTRİKANIN ALETİ AMA DİĞER YANDAN DA  İNSAFLI BİR TAHMİN İLE EN AZ YARISI ALET OLDUKLARININ  FARKINDA DEĞİL . PEKİ , SIRF ALLAH (CC) RIZASI İÇİN CİHAD EDEN BU MÜCAHİTLERİN VE HALİS NİYETLERİNİN HİÇ Mİ HATIRI YOK ? BUNLARIN DUALARI/SAYLARI YERE DÜŞER Mİ ? BİLGİSİ/İZNİ OLMAKSIZIN BİR YAPRAĞIN DAHİ DÜŞMEDİĞİ‘’  HAYRÜL MÂKİRİN ‘’ OLAN ALLAH (CC)’NUN  , BU ENTRİKACILARIN TUZAKLARINI BAŞLARINA GEÇİREBİLECEĞİNİ HİÇ Mİ DÜŞÜNMÜYORUZ ?  BAHSETTİĞİNİZ MENFİ TÜRKİYE VE IRAK ÖRNEKLERİNE  BAKARAK BU SÜREÇTE BU MÜCAHİTLERİN – HER NE OLURSA OLSUN - YANINDA YER ALMAMANIN YA DA AĞZIM KURUSUN ‘’ ZALİMİ DESTEKLEMENİN’’ ÇOK AĞIR VEBÂLİ HİÇ Mİ GÖZÜMÜZÜ KORKUTMUYOR ?


NOT :


1)   NEREDEYSE ‘’ÜZERİNE TİTRENİLEN’’  İRAN’LA VE İRAN’IN TÜRKİYE’DE VE DİĞER SÜNNİ YOĞUNLUĞU HAİZ İSLÂM ÜLKELERİNDEKİ İDDİA EDİLEN FAALİYETLERİYLE İLGİLİ YAZACAK ÇOK ŞEY VAR LÂKİN YERİ VE ZAMANI DEĞİL.

2)   SİZİ YAZILARINIZDAN DA OLSA HENÜZ TANIDIM VE ALLAH İÇİN SEVDİĞİM DEĞERLİ BİR MÜSLÜMAN KARDEŞİM OLARAK GÖRÜYORUM. BİNÂENALEYH  YUKARDAKİ  SON İKİ SORUMDA VE İLK NOTUMDA  LÜTFEN  ‘’KINAMA’’, VB  KESİNLİKLE ALGILANMASIN,GAYEM BU DEĞİL, HADDİM DE DEĞİL.


ALLAH (CC)’NA EMANET OLUNUZ.



Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: maxpayna - 12 Haziran 2013, 10:36:08 ÖS 22

allahın selamı üzerine olsun kürşat abi hoşgeldin, inşallah hoş kalırsın aramızda...

soru sormak için birşeyler yazmak değil de müslümanların geleceği adına nasıl bir yol ve metod çizmemiz gerektiği hususunda fikir alışverişinde bulunmak isterim burası bunun için dar bir alan olabilir ve ayrıca birkimim seviyenize ayak uyduramayacak durumda olsa da sizden istifade ederek oturmayan taşları oturtma ümidi ile sorumsu şeyler yazmaya çalışacağım inşallah  ???

1- dernek ve vakıflar hakkındaki görüşlerinizden yola çıkarak sormak istiyorum içinde bulunduğumuz ülke şartlarında devlet ile "islamcı"lar arasındaki ilişki ve duruşumuz nasıl olacak ? ebu hanifenin  “Bana Vâsıt mescidin kapılarını say dese, onu bile kabul etmem.” diyerek koyduğu tavrı günümüzde nasıl değerlendirip biz nasıl tavır koymalıyız. Devlete dilekçe vermenin bile küfür olduğunu iddia eden tekfirci ifradından başbakanı peygamber görecek kadar sapan tefrit arasında denge sınırları nerelerdedir ?

2- yine dernek vakıf görüşlerinizi göz önünde bulundurarak sormak istiyorum;
    müslümanlar arası ihtilaf çok fazla. bir olduğunu iddia ettikleri kitap ve peygamber tasavvurları bile oturmuyor. aslında ortak dil ve kavramlarımızı kullanamıyor oluşumuzdan ayrıca kavramlara farklı anlamlar atfedildiğinden olsa gerek. Bu noktada sizin "düşüncenin okullaşması" teorinizi çok önemsiyorum. birebir konuşmamızda anlattıklarınızı da hatırlayarak sormak istiyorum  bu "okullaşma" teorisini hangi çatı altında hangi sınırlar içinde teşekkül ettirmeyi düşünüyorsunuz. bizlere somut tasvirler ve örnekler ile açıklayabilirmisiniz ? dernek ve vakıfların bizim için sıkıntılı olabileceğini düşünürken üniversitelerin sıkıntı oluşturmayacağını düşünüyormusunuz ?

3- ikinci sorunun tekrarı ya da devamı niteliğinde aslında, "düşüncenin okullaşması" teorinizi önemsediğimi belirtmiştim. naçizane kendi çapsız çapımda klasik tefsir derslerinden sohbet konferanslardan ziyade  örnek ve önder kuran neslini oluşturacak dinamik genç kuşağı üretme adına neler yapılabilir düşünüyorum. bu noktada siz  teorinizi nasıl pratiğe dönüştürmeyi düşündüğünüzü detaylı açıklayabilirmisiniz ?

4- tevhidi bilince sahip müslümanlarda bile ortak hareket etme birlik olma gayreti neden yoktur ? hatta tam tersi her oluşum mitoz bölünme yolu ile sürekli bölünerek ilerler ve zamanla  allahın bizden istediği "vasat ümmeti" oluşturmak yerine birey olarak kalırız ?

inşallah soru sormayı becerebilmişimdir ve de meramımı ifade edebilmişimdir saygılarımla...


Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: müslümanlardan - 13 Haziran 2013, 12:50:49 ÖS 12
M.Kürşat Atalar ağabeye merhaba :),

konukluğunuz size ve islami düşünce platformuna faydalı olur inşaallah..

Bu yaşınıza ve bugüne kadar olan birikiminiz ve gözlemlerinizden ve deneyimlerinizden yola çıkarak şu sorularımı değerlendirmenizi ve cevaplamanızı rica edsem...

1.Gerek türkiye,gerek diğer islam olarak adlandırılan ülkelerdeki gündemi veya diğer ülkelerin halklarınının gündemini dış kuvvetler denen organize nasıl yönlendirebiliyor,nihayetinde bu ülkelerinde kendilerine göre KUVVET OLUŞUMLARI YOK MU,yani bu kadar acizmidir bu dünya ülkeleri,yoksa kendi ürettiğimiz hayaller midir bu DIŞ KUVVETLER..yoksa içerdekinler mi ASLINDA DIŞ KUVVETLERDİR..

2.Dış kuvvetler,organize her neyse kendi içinde TEK BİR KUVVET OLMUŞMUDUR,

3.Dış kuvvetler araplar arasında başarılı oldularda,türkiyede olamadılar mı,yoksa tayyip erdoğanda kendi oy aldığı kitlesinin ELİ MAHKUM Kİ ONA OY VERECEĞİNİ BİLDİĞİ İÇİN, mi aynı gün yurt dışına çıktı.YANİ TAYYİP ERDOĞANDA biliyorki kendisini alaşağı edecek olanlar aslında ,KENDİSİYLE RAHATLIĞA ULAŞANLARINDA RAHATI KAÇACAĞI İÇİN karşılıklı bi menfaatten dolayı OY ALACAĞINI,yoksa nedir veya nasıl değerlendiriyorsunuz bu işi,..

4.Ben müslümaın diyenler,gerçekten bu iddayı ıspat etmişlermidir,yoksa sadece iddaada mı kalmıştır...

5.nasıl bi başbakanınızın olmasını isterdiniz...


Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 13 Haziran 2013, 05:15:24 ÖS 17
Elemin kardeşim,
Uluslararası güçlerin her şeye kadir oldukları fikrine katılmıyorum. Bazı şeylere kadirler, bazı şeylere de değiller. Örneğin her şeye kadir olsalardı, İran'da devrim yapılmasını engellerlerdi. Hatta her şeye kadir olsalardı, bütün Müslüman dünyasında İslamcılığın güç kazanmasına engel olurlardı. Buna engel olamadılar. Ama her şeye kadir değiller demek, bir takım planlar yapıp, senaryolar üretip bunları uygulayamıyorlar demek de değil. Bu konuda 'duygusal' olmayalım; uyanık olalım. Bugün yerkürede Batılı güçler boşuna hakim değiller. Bu biraz da 'çalışma' ile alakalıdır. Sömürü ile de alakalıdır, ama çalışma ile de alakalıdır. Malik bin Nebi'nin güzel  bir sözü vardır: "Müslüman dünyası, sömürgeciler sömürdüğü için sömürülmedi, Müslümanlar 'sömürülebilir' oldukları için sömürüldü." Yani siz uyanık olmazsanız, birileri sizi kandırır! Müslüman cahil olacak, sonra beni şeyh kandırdı, Amerika kandırdı, hoca kandırdı, hacı kandırdı diye şikayet edecek! Öyle şey olmaz. Sen cahil olmayacaksın, başkaları da seni sömüremeyecek!
Zalim Esed'e karşı mücadele veren Müslümanların İran'a karşı kurulan bir komplonun 'aleti' olduklarını söylemiyorum. Daha doğrusu, tam olarak böyle bir şey söylemiyorum. Bana göre durum şudur: bir plan yapılmıştır; ki bunun adı BOP'tur. Bu plan, küresel güçler tarafından yürürlüğe konulmuştur. Burada İran'ın da yapabileceği fazla bir şey yoktur. Bu sürecin sonu, İran'da biter diyorum. Oraya geldiğinde, eğer fiili müdahale düşünülüyorsa, İran'ın da seçeneklerinin zayıf olduğunu söyleyebilirim. Neyse, devam edelim, bu süreç içerisinde bölgedeki rejimlerin 'mahiyeti' değişecektir. Plan budur. 'Eski rejim' yanlılarının bu yüzden şansı pek yoktur diye düşünüyorum. Buna Suriye de dahil. Oradaki Müslümanların belki bazıları bu durumu görüp, şöyle de düşünüyor olabilirler: "bu değişime karşı direnmek mümkün değilse, o zaman süreç içerisinde en fazla faydayı nasıl sağlarız. Esed'in gitmesi, gitmemesinden daha iyidir." Böyle düşünen Müslüman gruplar olabilir. Ama bana göre, bu düşünce çok doğru değil. Çünkü daha yakın zamanda Saddam örneğinde bu düşüncenin doğru olmadığını gördük. O zaman da "Saddam'ın gitmesi gitmemesinden iyidir" şeklinde düşünen gruplar oldu. Bunların çoğunluğu da Şii ve Kürtler idi. Ama Saddam'dan sonra kurulan rejim, İslami bir hükümet olmadı; Amerika ile ortak çalışan bir hükümet oldu. Batılı güçler, benzer bir durumun Suriye'de de tekrarlanmasını istiyorlar. Diktatörü devirip, yerine yine kendileriyle ortak çalışacak, ama eskisi gibi otoriter olmayan bir rejim tesis etmek istiyorlar. Zaten BOP'un ana amacı bu. Burada şu soruyu sormak lazım. Müslümanlar olarak Esed'e karşı mücadele verirken, kendi amaçlarımıza ulaşabilecek miyiz? Bana göre zor görünüyor. Ama olursa da, buna hayır demem. Ben sadece bu ihtimali zayıf görüyorum. Allah neyi gösterir, bakacağız göreceğiz.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 13 Haziran 2013, 05:49:45 ÖS 17
Maxpayna kardeşim,
Hoşbulduk. İnşallah hoş bir sohbet yürütürüz.
Devletle ilişkiler, yahut uygulamalarını onaylamadığınız erk sahipleriyle ilişkiler konusu, klasik fıkhın pek tartışmadığı bir alandır. O yüzden Dar'ül-İslam/Dar'ül-Harp fıkhı üzerinden meseleler tartışılmıştır. Fakat 'şartlar' yirminci yüzyılda değiştiği için bu noktada yeni bir fıkha ihtiyaç olduğu da açıktır. Müslüman düşünürler ve alimler, bu yüzden Dar'ül-Küfr diye yeni bir kavramdan bahsetmişlerdir bu yüzyılda. Yahut Mekke Dönemi/Medine Dönemi ayrımı yapılmıştır. Bu bir ihtiyaçtır; Müslüman alimin görevi de bu ihtiyacı görüp, uygun fetvayı vermektir. Bu konuda ben de klasik fıkıhtan ziyade, Mekke Dönemi şartları bağlamında bir  'strateji'yi benimsemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Peygamberimiz ve ashab Mekke'de ne yapmışsa, hangi stratejiyi gütmüşse, onu takip etmek doğru olandır diye düşünüyorum. Kabaca baktığımızda, Peygamberimiz Mekke'de siyasal erke karşı 'şiddet' kullanarak bir mücadele yürütmemiştir. Bunu biliyoruz. Ayrıca ilk üç yıllık safhada genel olarak 'gizli' bir çalışma yaptığını da söyleyebiliriz. Daha doğrusu, şahıslara Tevhid'i açıkça anlatmıştır; fakat 'örgütlenme' gizlidir. Bu da bu tür ortamlarda, özellikle de başlangıç evresinde, gayet akıllıca bir stratejidir. Kabe Yürüyüşü'nden sonra ise, davet açıktan yapılmıştır; zira daveti omuzlayıp taşıyabilecek bir 'topluluk' (veya 'cemaat') oluşmuştur artık. Ondan sonrası, malum, güç dengelerini gözeterek ve açıkça insanların Tevhid'e çağrılması ve bunların örgütlenmesi sürecidir. Burada da bir 'taviz' aşaması vardır; Peygamberimiz taviz önerilerini kesin olarak geri çevirmiş ve "bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, ben bu yoldan dönmem" diyerek, önemli bir sınavı da başarıyla geçmiştir. Tabii tavize de yanaşmayınca, Mekke'deki güç odakları, geriye kalan tek seçeneği kullanmak durumunda kalmışlardır ki, o da 'şiddet'tir. Bildiğiniz gibi ambargo ve hicret bundan sonra gelmiştir. Bana göre, bizler kendimizi belki 3 yıllık süreci geçmiş sayabiliriz, ama daha örgütlenme ve taviz aşamalarını başarıyla geçebilmiş değiliz. Dolayısıyla, bulunduğumuz aşamanın gereklerine uygun hareket etmemiz en akıllıca yoldur.
Tabii burada Düşüncenin Okullaşması projesiyle söylemek istediklerimin ilişkisini kurmamız gerekiyor. İşte tam da bulunduğumuz şartlara uygun olarak bendeniz Düşüncenin Okullaşmasını öneriyorum. Çünkü 'örgütlenme' aşamasının sağlıklı bir şekilde geçilebilmesi için bu şarttır. Yani 'otorite olmuş alim' ortaya çıkmazsa (ki Mekke döneminde Peygamberimizin işlevi biraz da bu idi) itaat ilişkileri normalleşmez. İnsanlar itaat edecekleri lidere güvenmek ister; bilgisine ve dirayetine. Bizim liderlerimizde her ikisinde de sıkıntılar var, eksiklikler var. O yüzden itaat ilişkileri bozuk. Bunu düzeltmenin yolu, oturup bir tane alim yetiştirmeye çalışmak değildir. Toplum olarak, bilgi düzeyini artırmak belirleyici öneme sahiptir. Otorite olmuş alim buradan çıkar. Bu konuda somut proje bağlamında bazı şeyler düşünüyorum; ama tabii ki imkan meselesi bu. Kurumsal anlamda da bazı düşüncelerim var; onlar da imkana bağlı. Ama teorik çerçevesini şöyle çizebilirim: bu işi, bulunduğumuz şartlarda başarabilmek için öncelikle 'küresel' bir vizyonla başlamamız gerekiyor. Zira bugün Batılı güçlerin hakimiyeti küreselleşmiştir. Eğer biz onların yerine talip olduğumuzu söylüyorsak, ilk önce, 'hakikat iddiamızın' güçlü olması gerekiyor. Yani moderniteyi fikir bazında mağlup etmemiz gerekiyor. Bunun için ise, öncelikle İslam'ı iyi bilmemiz gerekiyor. İslam'ı ve Modernite'yi bilmek, söylemesi kolay, ama yapılması son derece zor bir iştir. Yani yetkin bir şekilde yapılması zordur. O yüzden de 1 asrı aşkın bir zamandır bu konuda çalışıyoruz ama henüz istediğimiz neticeyi alamadık. Yani Çağdaş Müslüman Düşünce, henüz moderniteyi 'ispatlı' bir şekilde mağlup edecek birikime ulaşamamıştır. Kutup, Mevdudi, Şeriati'yi vs. de katarak söylüyorum bunu. Ama düşünce okullaştığında bu iş de gerçekleşecektir inşallah. Zamanında Ümmet, Yunan düşüncesine karşı benzer bir mücadele vermişti. Önce kelamcılar bu işle uğraştılar ama 'yetkin' bir şekilde bu işi başaramadılar. Sonra Gazali geldi, filozofların anlayacağı dilden, onlara cevap verdi. Tehafüt'ü yazdı. Tehafüt kritik önemde bir kitaptır. Özetle, felsefecilerin iddialarına, yetkin bir cevap verince, felsefenin Müslüman dünyasında cazibesi kalmadı. İbni Rüşd gibi bir kişi daha sonra felsefeyi savunmasına rağmen, Gazali daha etkili oldu. Şimdi de benzer şekilde moderniteye cevap verilmelidir. Verilirse, modernitenin cazibesi kalmaz; sonra da Batılı güçlerin hakimiyet iddialarının altı boşalır ve zamanla onun yerini bizler alırız. Bu işin süreci budur. Gereklerini yerine getirirsek, biz de benzer bir başarıyı yakalarız diye düşünüyorum.
Bu noktada benim önereceğim kurum, mevcut haliyle bir 'üniversite' değildir. Çünkü bugünkü haliyle, akademik faaliyetleri belirleyen ilkeleri modernitenin felsefi çıkarımları belirlemektedir. Dolayısıyla, daha temelden eleştirel yaklaşan bilgi kurumlarına ihtiyaç vardır. Bence, bunun adı değil, yapacağı iş önemlidir. Ben Düşünce Okulu gibi bir isim uygun olur diyorum, ama başka isim de olabilir. Ama işlevi bellidir; ideolojik karakterli olacak ve moderniteyi mağlup etmeye çalışacaktır. Bu amacı olan bir bilgi kurumunu, mevcut yapılar meşru görmez. O yüzden mevcut yapılardan farklı olacaktır diyorum.
Bu noktada gençlerin projeye önemli katkı sağlayabileceğini düşünüyorum elbette. Gençler özellikle de 'eleştirel kitle'nin oluşması noktasında önemlidir. Burada bir süreç var ve bu toplumsal bir süreç. Bu noktada üretilen fikirler toplumda tartışılmalı. Bu tartışmayı yürütmek için ise, belirli düzeyde bir bilgi lazım. Yani örneğin tasavvuf konusu tartışılacak. Orjinalinden İbni Arabi okunmalı ve görüşleri eleştirilebilmeli. Bugün maalesef İbni Arabi'nin kitaplarının orjinallerinin düzgün tercümelerini okuyamama gibi bir sorunumuz var. Böylesi bir sorun varken, fikri tartışmayı düzeyli yürütmek zordur. Hakeza Marksizmi tartışacaksınız, daha Das Kapital Türkçe'ye doğru dürüst çevrilmemiş. Çevrilse bile 'eleştirel kitle' tarafından okunmamış. Bu noktada varacağınız hüküm ne olursa olsun, 'yetkin' düşünce üretilemez. Dolayısıyla öncelikle, okunması gereken materyal Türkçe'de bulunmalı. Biz henüz daha bu noktada bile değiliz. Bir çok klasik eserin henüz Türkçe çevirisi yok. Özellikle de İslami kaynaklar çok eksik. Bizim önce o alanı güçlendirmemiz gerekiyor, ama maalesef kitapların Türkçe çevirileri ya yok, ya çok kötü.
"Tevhidi bilince sahip Müslümanlar niçin ortak hareket edemiyor?" sorunuza şöyle özet bir cevap vereyim: Tevhidi bilinç dediğimiz şey, demek ki yeterli olmuyor! Yani bu bilinçte bir eksiklik var. Zaten Düşüncenin Okullaşması projesinde ben yeri geldikçe bu noktaya işaret etmeye çalışıyorum. Biz sanıyoruz ki, aynı şeyleri düşünüyoruz. Halbuki gerçekte başka başka şeyler düşünüyoruz. Bunu bu camiayı yakından tanıyan biri olarak rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bir dönem Ankara'da vakıf, dernek, dergi temsilcilerinin katıldığı aylık toplantılarda bu konuyu gündeme getirmiş ve "eteğimizdeki taşları dökelim; farklılaştığımız noktaları kağıda dökerek açıkça tartışalım" demiştim. Bir sonuç alamadık. Çünkü gruplar daha 'ilkeler'ini net olarak belirleme noktasında sıkıntı çekiyor. Ama tavırlardan biliyoruz ki, farklı düşünülüyor. Ayrıca ana ilkeleri kağıda dökmek öyle kolay bir iş de değildir. Mesela Mutezile'nin 5 ilkesi var değil mi? Koca mezhebin 5 ilkesi mi olurmuş? Başka düşüncesi yok mu? Var tabii ki. Fakat bütün mezhebi 5 ilke ile özet olarak ifade edebilirsiniz. Fakat bu işi yapmak kolay değildir. Altında bir çok bilgi vardır. Dolayısıyla, 'okullaşma' diye boşuna demiyorum. Okullaşma çok zordur. Yöntem gerektirir. Usul oluşturmak ise, bilgi süreçlerinin son aşamasıdır. Bugün Çağdaş Müslüman Düşünce henüz 'ekolleşememiştir.' Benim iddiam bu. Bir çok doğru bilgi var, ama bunlar tabiri caizse, havada uçuşuyor. Bunları sistematize etmek lazım. Bu da usül ile olur. Yani yöntem ile olur. Düşüncede devrim aşamasını büyük ölçüde geçtik, ama Düşüncenin Okullaşması aşamasını henüz geçemedik.
Fakat trend olumlu yönde ilerliyor. İleride inşallah, bizim çabalarımızla, o da olacak...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 13 Haziran 2013, 07:04:12 ÖS 19
Müslümanlardan kardeşim,
Dış kuvvetler, iç kuvvetler ayrımını 'milliyetçi' bir gözle değil de, 'stratejik' bir gözle yaparsak daha iyi olur. Ben stratejik değerlendiriyorum ve bu bağlamda, 'güç dengesi' kavramının bir çok hususu izahta yararlı olacağına inanıyorum. Ulus-devletlerden oluşan küresel sistem, hegemonik devlet (ya da devletler)in belirlediği sınırlar içerisinde tabiri caizse bir 'oyun' oynarlar. Burada "ya hep ya hiç" kuralı mı hakimdir, yoksa "biraz sana biraz bana kuralı" mı hakimdir? bu tartışılmıştır. Bana göre, ana konularda "ya hep ya hiç" kuralı hakimdir; tali noktalarda "biraz  sana biraz bana" kuralı geçerlidir. Örneğin Amerika, süpergüç olarak, kürenin her coğrafyasında kendi çıkarlarına aykırı gördüğü devlet yahut yapılara karşı harekete geçme hakkı olduğuna inanır ve devletlerin 'self-determinasyon' hakkına dahi müdahil olabilir. Clinton Doktrini çerçevesinde Somali ve Yugoslavya'ya bu şekilde müdahale etmiştir. SSCB varken dahi, Amerika, süpergüç olmanın avantajlarını bu şekilde kullanmıştı. Diğer ulus-devletlere ise, güçleri oranında "biraz sana biraz bana" kuralı gereğince serbest hareket etme şansı verebiliyordu. Ancak burada bu göreceli hak tanımanın, onun asli çıkarlarına aykırı düşmediğini de hatırlayalım. Dolayısıyla, aslında, temel konularda, küresel ölçekte 'tek bir irade' vardır denilebilir. Bunu, bir robotu yönetir gibi dünyayı yönetiyor şeklinde anlamamak gerekir. Bazan hiç müdahil olmaz, kaşlarını çatması yeter; bazan bizzat müdahil olur ve uluslararası sistemin gereklerini ilgili ülkeye hatırlatır. Tabii bu, küresel sistemin içindeki devletler için geçerlidir. İran gibi, bu sistemin meşruiyetine sorgulayan devletlere ise 'dolaylı' yönden ve gücü nispetinde baskı uygular. Bu, sistemi, basit olarak böyle tanımlayabiliriz. Burada Amerika gücü varken, genellikle emeline ulaşır demenin yanlış bir tarafı yoktur; ama şu da olabilir: gücü varken dahi amacına ulaşamayabilir. Fakat bu, istisnadır. İstisnadan kural oluşturulamayacağına göre, Amerika'nın bir yere müdahil olması durumunda, başarılı olup olmayacağına ilişkin bir öngörüde bulunacaksanız, bu güç dengesini hesaba katmanız aklın gereğidir. Beğenip beğenmeme, yahut güç dengesizliğine rağmen Amerika'ya karşı çıkma konuları ayrıdır. İşte İran. Güç dengeleri açısından, Amerika ile baş etmesi zordur; ama karşı çıkmaya devam ediyor. Bu, inançla, ideoloji ile ilgili bir şey. Hakeza Kuzey Kore veya Küba da benzer şekilde, görece direniş gösteriyorlar. Bunu yapan, sonuçlarına katlanacaktır. Ambargoya maruz kalır, müdahale tehdidi altındadır, vs. Bunlar, almış olduğunuz pozisyonun doğal sonucudur. Bir bundan bahsetmiyoruz. Amerika'nın ne yapmak istediğini ve bunu yapıp yapamayacağını tartışıyoruz. Ha, Allahu Teala, istemezse, elini bile kıpırdatamaz. Bu ayrı bir konu. Ama Allah niçin istesin ki?! Onun sünnetine aykırı olur bu. Burada insanların kendi yapıp-etmelerinin belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kur'an'da öyle söylüyor. Müslümanlar, direniş gösterirse, gaybi yardımlarda bulunabilir; ama şartları yerine getirmek kaydıyla. Siz Allah'a bir adım yaklaşacaksınız ki, o size on adım yaklaşsın. Siz bir adım dahi atmıyorsanız, O'nun yardımını hak etmeye müstehak değilsiniz demektir.
AKP iktidarının Amerika ile zıtlaşarak büyümediğini biliyoruz. Başından beri 'uyumlu' bir işbirliği içinde hareket ediyorlar. Zaten Başbakan Medeniyetler Diyaloğu toplantılarının eş başkanlığını yürütüyor. Yani BOP planında Ortadoğu için öngörülen şeyleri, zaten AKP Türkiye'de yaptı ve yapıyor. Son dönemde, Gezi Parkı eylemleri vesilesiyle, ABD'nin yaptığı resmi açıklamalarda hükümete yönelik 'eleştiri'nin Başbakan'a bazı hususları hatırlatmakla, yahut (varsa bir plan) Başbakan'ı daha ılımlı bir düzeye çekmekle veya yerine daha 'ılımlı' birini getirmekle ilgili olduğu yönündeki yorumları yabana atmamak gerekir. Çünkü bunlar sonuçta BOP ile uyumlu şeylerdir. Yeni dönemde, otokratik, diktatoryel yahut tiranik yönetimlerin yeri yoktur. Bu sınırlara herkesin uyması isteniyor. Uymayan da ya uyarılacaktır, ya da yerine yenisi bulunacaktır. Bu, planın işlediğine dair iyi bir işaret olarak da alınabilir.
Nasıl bir başbakan istersiniz? sorunuza ise, "birilerinin manivelasıyla değil", "direnerek" ve "gücünü halktan alarak" büyüyen bir Başbakan olarak verebilirim:) Bu şartlar altında böyle biri bulunur mu? Biraz zor. Bunu ancak İslam'ı gerçek manasıyla anlayan ve uygulamaya çalışan biri yapabilir. Bu da ancak İslamcılar arasından çıkar. Şimdiye kadar çıkmadı. Bundan sonra çıkmayacak diye bir şey de söylenemez.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: maxpayna - 14 Haziran 2013, 12:33:48 ÖÖ 00


açıklamalar için teşekkür ederim kürşat abi.
ama kusura bakmazsan deşmek istiyorum;

mesela birinci sorum hususunda ebu hanifenin tavrını güncel olarak nasıl değerlendirmeliyiz sorusu havada kaldı.
peygamberimizin mekke döneminde olduğumuz yönündeki düşüncelerinizde hemfikiriz. biz daha mekkeyi yaşamadığımız için medineyi ve hatta devleti konuşmamız bile yersiz olacaktır.  ama bizim günümüz mekkesininde duruşumuzu sınırlarımızı belirleme hususunda sıkıntılar çekiyoruz. bunun sınırlarını ya da tanımını daha net ve gerekirse somut örnekler ile açıklayabilirmisin ? ben sorumu örneklendirerek açmak isterem ;
mesela mustafa islamoğlu nun "oy vermeyelimde koy mu verelim"   veciz !!! sözü ve en son ulustan ümmete progrmındaki  "Hepsi elde edilemeyenin hepsi terk edilmez" sözüyle başladığı cevabında, """Allah Rasulü namaz için Kudüs'e dönerken gönlü Kabe'deydi. Önemli olan gönlünüz dönmesin. Gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele değil" cevabı ile tartışma yaratması gibi. müslümanların sisteme/devlete olan mesafesi nerede kalmalıdır ? eski mücahidlerin yeni müteahhit olduğu "evrim" sürecinde SİZE GÖRE net duruş, söylem ve düşünce ne olacaktır. bir önceki sorumdaki ifrat tefrit uçları arasında neresi ?

düşüncenin okullaşması'nı çağların ve toplumların devinimi ile kendiliğinden mi tekamüle ereceğini düşünüyorsun ? eğer öyle ise bu yolda bekleyeceğiz izleyeceğiz göreceğiz düşüncesi hakim olmuş olmaz mı ? su akar yatağını bulur atasözü ile mi bağlayacağız bu süreci...

eğer öyle değil birisi/birileri bu işe el atacak önayak olacak kırılma noktası/noktaları yaşanacak ise bunu nasıl bir oluşum ile başlatmak ve yöntemleri hakkında daha somut örnekler ile açıklayabilirmisin lütfen. mevcut yapılardan farklı nasıl bir çatı ve çerçeve çizerek bir oluşum kurmayı düşünüyosunuz ? misal vakıf ve dernek örnekleri modernitenin ve sistemin parçası ve sizin düşünceniz için hem güdük kalacak hem bazı sınırlar çizecek ise nedir model kurum ya da örgüt yapısı ?

düşüncenin okullaşması sürecini 3 basamak olarak ifade ettin;
1-  islamı iyi bilmemiz gerekiyor
2- moderniteyi ve diğer ideolojileri iyi tanımamız gerekiyor
3- islami kavram ve düşün dünyamız ile modernitenin yanlış ve çürük noktalarını ortaya çıkararak mağlup edilmesi.

biz müslümanlar daha birinci basamakta patinaj çekerken bu sürecin tamamlanabilmesini olanaklı görebiliyormusunuz ?
sırtımızı dayayıp referans alacağımız DİN bu diyeceğimiz bir düşünce yapısı oluşturamadığımız gibi her fırka islam benim anladığımdır senin anladığın islam değildir tartışma girdabında dönerken bu girdaptan nasıl kurtulacağız ?

bu tartışma/sohbet devam ederken ek bir soru sormak istiyorum
 fetullah gülen cemaatinin yurtdışı okullarının ve türkçe olimpiyatlarının misyonu sizce nedir ?

inşallah sorularım sizi zorlamak değil daha iyi anlamak ve kendi zihnimdeki taşları oturtmak olduğu hususunda tereddütünüz yoktur. bir de siz entellektüel ben ise avamım. biliyorum çok okuyup düşünüp level atlamam lazım ama level atlayana kadar sizden ricam biz avamın anlayacağı dilden açıklamalarda bulunmanız olacaktır. Zira bu inancı topluma sunacak isek bu toplumun dilinden konuşmamız elzemdir...

Sevgi ve saygılarımla...

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: ozanca - 14 Haziran 2013, 10:01:55 ÖÖ 10
Suriye açıklamalarınızı üzüntüyle okudum ...
İnsan ister istemez içinden geçirmiyor değil ...
Hani Amerika yahut Nato gelip Suriyeyi işgal etse ...
Bir 100.000 de onlar öldürse bende buna sessiz kalsam , derin stratejik hesaplar yapsam kimse bana Natocu damgası vuramaz sanırım ...
Bende bu halimle Antiamerikancı , anti emperyalist olabilirim gururla !
Katliama sessiz kalmak Antiamerikancılıksa varılacak nokta farklı değil kanımca ...
Suriye muhalefeti Batının kucağında kabul ediyorum diyelim ...
Suriye iktidarı kimin kucağında buna neden vurgu yapılmıyor ve dolaylı yollardan Suriye iktidarına neden destek veriliyor ?
Muhalefete yapılan vurgu kadar Rejimin tutumu da  bu vurguyu  haketmiyor mu ?
Ve hepsinden öte oradaki katliam bir gerçek hakikat ve vakıa ...
Lakin katliama karşı durmayanların tezleri, teorileri , çıkarımları gerçekleşmemiş  kurgulanmış bir senaryo ...
Bu farkı neden görmezden geliyoruz ?
Bu kadar yakin olarak inandığınız bu senaryoları görüpte oradaki katliamı görmemek derin bir çelişki değil mi ?
Ve bu çelişki sizi hiç rahatsız etmiyor mu ?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 14 Haziran 2013, 10:34:32 ÖÖ 10
Maxpayna kardeşim,
Öncelikle samimiyetinizin üslubunuzdan belli olduğunu ifade etmekle başlayayım. Avam meselesine gelince, doğrular herkesin malı olduğuna göre, herkes de doğruyu söyleyebileceğine göre, bu konuda ön yargı ile hareket etmek yanlış olur inancındayım. Bunu daha önce de değişik vesilelerle ifade ettiğim için, bu noktada baştan bir 'hiyerarşi'yi kabul etmediğimi ifade etmek isterim. Fakat tabiatıyla 'bilen' ile 'bilmeyen' de bir olmaz! Bizler niçin sorumuzu gidip de "bildiğini düşündüğümüz" kişilere sorarız. Çünkü onun sorumuza cevap verme ihtimali, bilmeyenin cevap verme ihtimalinden fazladır. Yoksa bilen, her konuyu bilecek, her soruya cevap verecek diye bir  şey yoktur. Bazan cahil olduğunu düşündüğünüz kişi, alim kisvesine sahip olana göre daha doğru şeyler söyleyebilir. Bu neden böyledir? Çünkü o konuda alim olduğunu sandığınız kişi aslında cahil olabilir, cahil olduğunu düşündüğünüz kişi de aslında o konunun alimi olabilir. Dünyada böyle çook insan vardır. Her toplumda vardır üstelik. Hayat tecrübesi ile bir çok bilgiye sahip nice 'okumamış' insan var, bunu biliriz. Bu insanlardaki bilgi, nice okumuşun bilgisini kat kat geçer. O yüzden, tekraren ifade edeyim ki, bu noktada baştan bir 'hiyerarşi' kabul etmek yanlış olur. Zaten akıllı adam da, 'danışma'ya önem veren kişidir. Çünkü "her bilenin üstünde bir bilen vardır." O halde radarları açık tutmak da fayda var:))
Sorularınıza gelince,
İslamoğlu, bu tür söylemleri ile 'popülist' bir yaklaşım sergiliyor ve maalesef bunu epeydir de yapıyor. Bu popülizm, 'demokrasi' tartışması ile başladı ve önce bu konuda 'ılımlı' şeyler söyledi. "Demokrasi din değil" "demokrasi ile dini bir görmek, elma ile armudu toplamaktır" vs. gibi söylemlerle 'ılımlı' bir siyasi duruş sergileme yolunu tercih etti. Sonra "oy vermeyelim de koy mu verelim" diyerek bu ılımlılığının düzeyini biraz daha yükseltti. Son olarak sizin ifadenizle: "gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele değil" demiş! Ben bu sözünü dinlemedim, duymadım; ama sizin sözlerinize itimat ederek söylüyorum, bu söz ılımlılığın düzeyinin artık pik noktasına ulaştığını gösterir. Yani İman seviyesini artık en düşük düzeye çekmiş oluyor böylece:) Hani el ile, dil ile, o da olmuyorsa kalp ile yanlışı düzeltiyoruz ya. Bu ifade bu düzeyin en alt seviyesini gösterir. Allah ıslah etsin diyelim.
Tabii bir de şu var: 'hocaefendi' pozisyonundaki insanların böyle şeyler söylemesi, sizin ifadenizle 'avam' arasında yıkıcı etkide bulunuyor. Taban, böyle şeyler duyunca, ümidini yitirir. Çünkü insanlar lider olarak gördükleri insandan önce cesaret, yürek, azim, kararlılık bekler. Lider, onların adına bunu yapacaktır. O yapınca, kitle de arkasından gelir. Ama lider dirayet gösteremezse, tabanın abdestini bozmasına kızmamak lazım:) "Eski mücahitler yeni müteahhit oldu" sözüne ise şöyle kısa bir cevap vereyim: "onlar zaten hiç mücahit olmamışlardı ki!" Bu sözüm çok açıktır; ama izah istersen onu da bir sonraki mailde yapayım inşallah:))
Düşüncenin Okullaşması süreci, otomatik bir süreç değil. Çalışmaya bağlı bir süreç. Evet, uzun sürebilir; ama çalışmakla olur. Bunun için şunu yapmamız gerekiyor. Önce tabanın bilgi seviyesini yükselteceğiz. Bunun için, bir çok klasik eserin Türkçe'ye çevrilmesi gerekiyor. İslam kültüründen ve Batı kültüründen. Bunun için ben iki 'Liste' hazırlıyorum. İlki 'eleştirel kitle'nin mutlaka okuması gerekenleri içeriyor; ikincisi ise 'otorite olmuş alim'i ortaya çıkaracak materyali içeriyor. İlki yaklaşık olarak 500 kitaptan oluşuyor. İkincisine limit koyamıyorum; belki 10.000'i bulur. Burada sayılara takılmayacağız. Şunu yapacağız: 'ideolojik' karakterli her düşüncenin Müslümanlar tarafından 'iyi' bilinmesi ve 'yetkinlikle' eleştirilmesi gerekiyor. Örneğin 'yapısalcılık' diye bir akım var yirminci yüzyılda. Bu nedir? Ne söylüyor; bunun bizim için önemi nedir? Neresi doğrudur, neresi yanlıştır. Tıpkı Marksizm gibi, tıpkı İbni Arabi tasavvufu gibi. Şimdi yapısalcılığı bilmek ve eleştirebilmek için en azından eleştirel kitlenin 20 kitap okuması gerekir. Otorite olmuş alimde ise bu konuda eksik bilgi kabul edilemez. Çünkü o, sonuçta karar verecektir. Tıpkı mahkemede hakim karar vermeden önce, bütün tarafları dinleyip bütün delilleri nasıl toplamak zorundaysa, otorite olmuş alim de öyle yapmalıdır. Şimdi bu işi sadece yapısalcılık değil, tarihselcilik, hermenötik, sosyalizm, liberalizm, demokrasi, bilimcilik, vs. bir çok izm ve akım için de yapmamız lazım. Hakeza İslam alanında da tefsir, hadis, siyer, tasavvuf, felsefe, kelam gibi ana alanlarda benzer bir şey yapılması lazım. Bunu da hesap ettiğimiz zaman, bu işin ne denli zor olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkar sizin de ifade ettiğiniz gibi. Ama ne yapalım, bu yapılmak zorunda. Başka türlü moderniteyi mağlup edemeyiz. Şimdi bu zaviyeden bakınca, bizim 'alim' taslaklarımızın bilgi düzeyini Allah için bir değerlendirelim. Bununla bu işi yapabilir miyiz? Ben kendimden biliyorum, yapamayız. Benim farkım şu: ben bu 'eksikliğimi' deklare ediyorum. Onlar eksik oldukları halde, hala 'hocaefendi', 'alim' kılıklarıyla ortalıkta dolaşıyor ve insanlardan 'bağlılık' talep ediyorlar. Hesabını nasıl verirler Allah'a bilemiyorum. Belki sadece "Ya Rabbi, biz bunun farkında değildik" derlerse, 'ceza indirimi' olabilir:) Onun ötesinin geçerli mazeret olabileceğini sanmıyorum.
Düşünceyi okullaştırmak için, Dar'ül-Hikme benzeri bir yapı kurulmalı diyorum. Bu örneği özellikle veriyorum ki, maksadım kolay anlaşılsın. Yoksa mahiyet olarak farklı bir şey öneriyorum ben. Dar'ül-Hikme sonuçta kaliteli tercüme faaliyeti yapan bir merkez olarak işlev gördü. Yaklaşık bir asır sonra da 'felsefe' dediğiniz akım Müslüman dünyasının fikir çevrelerinde popüler akım haline geldi. Bu 'format' bugün de (tersinden) uygulanabilir. Bu kez moderniteyi mağlup etmek için (yani felsefeye karşı) bir yapı kurulabilir ve kaliteli tercümeler yoluyla modernite bilgisi Müslüman dünyasına 'eksiksiz' taşınabilir. Bundan sonra, tabii ki bunun eleştirisi gelecektir. Şimdi Dar'ul-Hikme kurulmuş, Farabi, İbni Sina yetişmiş; ancak bunda sonra Gazali çıkıyor. Çünkü önce iddia sahibi tezini ortaya atacak; bu tez tartışılacak; sonra ancak 'yetkin' bir cevap verilebilir. Gazali'nin ibni Sina'dan önce yaşaması mümkün değildir! Önce İbni Sina çıkacak, felsefenin tezlerini tedvin edecek, sonra bu tezlere karşı 'yetkin' bir cevap verilecek. Kendimize bakacak olursak, modernite yaklaşık 2 asırdır, Müslüman dünyada fikri çevrelerin gündemini oluşturuyor. Çağdaş dönemdeki düşünce profilini kabaca değerlendirecek olursak, "modernite-gelenek gerilimi"nin süreci belirlediğini görürüz. Başka bir ifade ile, meseleler, hep modernitenin tezleri etrafında dolanır. Abduh Fil Suresi'nde siccil taşlarını 'çiçek mikrobu' olarak yorumlarken, aslında modernitenin getirdiği 'rasyonalizm' tartışmasına yönelik bir cevap arıyordu. Bugün bazı İslamcı grupların bile "asıl özgürlük İslam'dadır", "Müslüman birey olmayı öğrenmelidir" hatta "demokrasi İslam'la bağdaşır" tarzı bir üslupla konuşması da modernitenin kavramlarının zihinlerimize işlediği meselelere yönelik verilmiş cevaplar cümlesindendir. Dolayısıyla, bir mesele var (ki bunun adı 'modernite meselesi'dir); buna karşı cevaplar vermeye çalışıyoruz: ama bunların büyük çoğunluğu, bilerek veya bilmeyerek, İbni Sina'nın söylemindeki gibi oluyor. Yani moderniteyi bir biçimde meşrulaştıracak cevaplar oluyor. Bu şekilde modernite ile baş edilmesi mümkün değildir. Bu söylem, moderniteyi içselleştirir ancak. Bunun yerine Gazali gibi söylenmelidir:"bu filozoflar 3 konuda küfre düşmüştür, 20 konuda batıl şeyler söylüyorlar, nötr alanlarda da söyledikleri doğru şeyler var." İşte bu tasnif aşamasıdır ve bu sürecin sonudur. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, zor bir süreç. Gazali'nin döneminde yaşanan zorluğun bence en az 10 katı daha zor. Çünkü bizim bilmemiz gereken materyal en az 10 kat daha fazla. Ama yapılmayacak iş midir? Sonuçta "başlamak bitirmektir." Tabii ki doğru yerden olmak kaydıyla.
Bu girdaptan nasıl mı kurtulacağız? İlim ile. İlim sonucunu doğurur. Siz yeter ki ona sahip olun. Bilen, sorumlu olur, bilen boş durmaz. İşte bu da 'amel'dir. Organizasyonel güç mü istiyordunuz? Alın işte ilim size bu sonucu verir. Size bu konuda tersinden bir örnek vereyim: bir peygamber düşünün, bir de sizin ifadenizle eski mücahit yeni müteahhit birini düşünün. İlki hangi şart altında olursa olsun 'dönüşmüyor' değil mi? ikincisi ise, küçücük bir dünya menfaati için tornistan ediveriyor. Soruyorum size ilki niçin dönüşmüyor da ikincisi dönüşüyor. Çünkü ilki 'biliyor.' Neyi biliyor? Dönerse, şah damarının koparılacağını. İkinci ise cahil; sanıyor ki, Allah affeder. Şimdi bu iki kişi için kullanılacak en uygun sıfat şunlardan hangisidir sizce: ilki korkmuyor, ikincisi korkuyor. İlki biliyor, ikincisi bilmiyor. Bana göre ilk cümleyi, korku yerine, başka sıfatlarla da değiştirebilirsiniz. Ama ikincisi değişmez! Bu konuda Terminatör filmini izlemenizi tavsiye ediyorum. Özellikle de birincisini. Orada malum gelecekten bir robot bu dünyaya geliyor ve kıyameti haber veriyor. Yani nükleer bomba ile dünyanın sonunun geleceğini haber veriyor. Fakat gelecekte dünyayı kurtaracak olan kişinin annesine bu haberi nasıl verecek? Kadın, tabii ki inanmıyor. Fakat robot'un tavrı, edası ve kararlılığı o kadar belli ki filimde, siz kendi kendinize, robota inanmayan kadına kızıyorsunuz. Ya işte doğru söylüyor, inansana filan diyorsunuz. Ama kadın, kendince haklı. Böyle şey mi olur filan diyor. Neyse, sonra benzer cinsten bir düşman robot gelip de kadını öldürmeye kalkınca, o zaman anlıyor. Robota inanıyor ve sonra mücadele başlıyor... Şimdi filimden bizim için çıkarılacak ders, peygamberin niçin dönmediği sorusuyla ilgilidir. Tıpkı robot gibi, peygamber de sahip olduğu bilginin doğru olduğunu 'bilir'. Dünyalar ona inanmasa, herkes onu alaya alsa, o yolundan dönmez. İşte bilgi böyle bir şeydir; ve işte bilgi sonucunu böyle gösterir!
Gülen cemaatinin okullarının işlevi konusu çokca tartışıldığı için fazla söze hacet duymuyorum. Bence bu konuda tartışılması gereken husus, bu kadar 'büyüme'nin desteksiz olmayacağıdır. Yani birileri bunları kolluyor. Niye kolluyor? Yani 'stratejik' analiz yapanlar bunun küresel sistemle ilişkili olduğunu rahat görürler. Yapamayanlar ise kendi hayatlarından bilirler. Bu soruyu bir küçük esnafa sorun mesela. Sen niye büyüyemedin de, filanca aldı başını gitti? diye. O size bunun cevabını verecektir:))
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 14 Haziran 2013, 10:57:44 ÖÖ 10
Ozanca kardeşim,
Bendeniz kendimi "katliama seyirci kalanlar" arasında görmüyorum. Bırakınız seyirci kalmayı, katliama karşı çıktığını söyleyenlerden çok daha 'riskli' bir duruşa sahip olduğumu düşünüyorum. Bu 'farkı' anlamak size sanırım zor geliyor. Ben izah etmeye hazırım. Ama duruşumun riskli oluşu şuradan belli ki, size yönelik söylemiyorum sadece, çokları 'anlamak' için dinlemeye bile hazır değiller. Çünkü ortam karışık. Eskilerin tabiriyle 'fitne' ortamı var. Sakin kafayla düşünülemiyor ki! Çünkü adam sürecin tam ortasında hissediyor kendisini. Yahut da öyle gerçekten. Bu kişiyi, "niçin salim kafayla düşünemiyorsun" diye suçlamak da belki doğru değil. Ama bir de gerçekler var. "Ah bu şarkıların göz kör olsun" diye bir şarkı var ya. Burada tam da yeri, şunu söylemenin: "ah bu gerçeklerin gözü kör olsun." Yani, daha önce de ifade ettim; duygusal ortamlarda gerçeklerden bahsetmek o kadar zor ki, bunu yaşayan bilir. Bilmeyene söyleyecek fazla söz de olmaz.
Ben zamanında Saddam Amerika'ya güya karşı çıkarken de benzer bir tavır sergiledim. O zamanlar İktibas'ın yayın kurulundaydım. Yayın kurulundan bazı arkadaşlar beni o duruşum nedeniyle kınadı. Yanlış yapıyorlardı, ama farkında değillerdi. Özgürlük kavramı konusunda söylediklerimin sonucunun ne olacağının bilincindeyim ben. Bir çok 'eylemci', atik, cevval İslamcı ile bu yüzden papaz olduk! Birisi bana aynen şunları söyleyebiliyordu: "ya sen bu yazıyı yazarken ciddi misin gerçekten?" Kastettiği yazı "İslam'da Özgürlük Var mı?" başlıklı 15 yıl önce yazmış olduğum bir yazı. Ben ise ona hayret etmiyordum; biliyordum bilgisizce konuştuğunu. Sonra Arafat dönemini hatırlayın. Şimdi Suriye konusunda bana karşı çıkan bu eylemci kardeşlerimizin çoğu, Arafat Hamas'a karşı harekete geçtiğinde onun küfründen girdiler şirkine kadar her şeyi söylediler. Aa, bir baktık, İsrail karargahında Arafat'ı sıkıştırmış ve bizim eylemci kardeşlerimiz Arafatçı olmuşlar! Ya bu kardeşlerimizin tavrını, düşüncesini Amerikan-karşıtlığı mı belirliyor diye sormadan edemiyorsunuz. Yani bu tavır, tipik 'reaksiyoner' tavırdır. Aksiyoner olmadığınız, olamadığınız sürece hiç bir şey yapamazsınız. Şimdi de en açık şekilde söylüyorum; Suriye'deki olayı tıpkı Saddam olayı gibi değerlendirenler yanlış yapıyor. Göreceksiniz bakın Esed rejimi yıkılacak: Ama bunu Amerika yapacak. Bu kardeşlerimiz, şu an diyorlar ki: Amerika Suriye muhalefetinin yok olmasına göz yumuyor. Ben de diyorum ki: yanılıyorsunuz. Amerika, her zaman yaptığını yapıyor; Bekliyor. Muhalefetin pişmesini bekliyor. Kadayıfın altının kızarmasını bekliyor. Bu Amerika böyledir kardeşim, Senin gözünün yaşına bakmaz. 100.000'ler ölmüş umurunda olmaz. O, çıkarına bakar. Şimdi olaya ne zaman müdahale eder. Onu bilemem. Ama bu 'kimyasal silah kullanımı" iyi bir araç olabilir! Yakında bu yönde 'bulgular' da ortaya çıkar. O zaman sonucu hep birlikte görürüz!
Değerli Ozanca kardeşim, sonuç benim dediğim gibi çıkarsa, o zaman size yönelik: "bak gördün mü, hadi bakayım şimdi özür dile" filan demem. Çünkü benim meselem bunlar değil. Ben 'ilim'le uğraşıyorum. Kimsenin kusuru musuru beni o kadar da ilgilendirmiyor. Herkes hesabını kendi verir. Ben de bildiğim, yahut bildiğimi sandığım şeyin arkasında durup durmadığımın hesabını vereceğim. Herkes hesabına baksın...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: müslümanlardan - 14 Haziran 2013, 12:20:11 ÖS 12
merhaba abi tekrar ben,ve sizi rahatsız edecem :),

türkiyedeki iktidarın kendini islam ile tanımlamamasına rağmen,halen bu halk kitlesi neden islamın pencerei olarak görür bunları...

birde bu tür süreçlerde geleneksel islam anlayışında olanlar değilde,vahiy yolununun aydınlığında yürümeye çalışan tevhidine toz bile kondurmaktan kaçınan müslümanların bu ortamları nasıl değerlendirip,sahada nerde durup nasıl lehlerine doğru bu rüzgarı çevire bilirler...ne yapmalıdırlarki vahiyi gündeme başarılı olarak koyup çözümü vahiyde olacğını insanlara ulaştırabilsinler..,....
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: maxpayna - 14 Haziran 2013, 12:45:59 ÖS 12
Alıntı
mkatalar
Gülen cemaatinin okullarının işlevi konusu çokca tartışıldığı için fazla söze hacet duymuyorum. Bence bu konuda tartışılması gereken husus, bu kadar 'büyüme'nin desteksiz olmayacağıdır. Yani birileri bunları kolluyor. Niye kolluyor? Yani 'stratejik' analiz yapanlar bunun küresel sistemle ilişkili olduğunu rahat görürler. Yapamayanlar ise kendi hayatlarından bilirler. Bu soruyu bir küçük esnafa sorun mesela. Sen niye büyüyemedin de, filanca aldı başını gitti? diye. O size bunun cevabını verecektir:))

bu konuda şöyle bir tezi nasıl değerlendirirsiniz;
cemaat türkiyede şakirt kadroları ile önce zeki öğrencileri saflarına çektiler.sonra hem yüksek öğrenimde hem silahlı kuvvetlerde hem de bürokraside kendi istediği kademelere yönlendirip yerleştirdiler. ve bu "sızma" kemale erdikten sonra günümüzde gördüğünüz gibi gizli bir cemaat devleti/yönetimi oluştu. (bu bir gerçek bireysel olarak ben bile şahidim)

acaba aynı yöntem bu türk okullarının bulunduğu ülkelerdeki zeki öğrencileri bu okullarda kendi düşünce sistemine göre yetiştirip  türkçe olimpiyatları ile cici gösterip o ülkelerde de kendi gizli yapılanmalarını oluşturuyor olabilirler mi ? Elbette cemaat kendi inanç ve ülkesi için değil sizin de belirttiğiniz gibi arkasında duran gizli (aslında aşikar) güç için bu stratejiyi uyguluyor olabilir mi ?

mesela konuyu şu şekilde arap baharına bağlayabilirmiyiz;
mevcut diktatörler sivil eylemler ile istifaya zorlandığı süreçten sonra yerine gelecek demokrat ve batıcı kadroları bu kurumlar yetiştiriyor olabilir mi ?

arap baharı demişken gezi parkı da dahil bu olayları şu şekilde düşünen bir video var siz ve arkadaşlarla paylaşmak isterim. doğruluğu nedir bilemeyiz...

http://www.youtube.com/watch?v=oewvdFbB4Vw#ws (http://www.youtube.com/watch?v=oewvdFbB4Vw#ws)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 14 Haziran 2013, 03:36:31 ÖS 15
Müslümanlardan kardeşim,
AKP üzerinden Müslümanlarla mücadele etmek 'kolay' da ondan.:) Bir örnek vereyim:hatırlarsınız, bir zamanlar Siyaset Meydanı, Teke Tek, 32. gün gibi programlarda güya islamcılarla laikleri tartıştırırlardı. Ama İslamcılardan programa çağrılanlar hep içi boş sözler söyleyen ama medyatik tipler olurdu. Niye? Çünkü laiklerin karşısına 'zayıf' rakip çıkartıp,sonra bir güzel dövüp evine göndermek için:)) Bu müsabakayı izleyen laik kitleler de ferahlayıp;"oh be, bu islamcılarda da iş yokmuş!" desinler diye... Ama Ercümend Özkan, ki kaliteli radikaldir, bir programa çıkarıldı da, sonradan program yayından kaldırıldı! Yani şimdi laiklerin hinliği bu. Bizim İslamcı geçinenlerimiz ise cürümlerine bakmadan Hasan Dağı'na oduna çıkıyorlar! Sonra da ah vah edip yerlerine oturuyorlar. İnsan bir kendine bakar. Haddini bilir. Bilmiyorsa da, etrafına sorar. O da yok. Sonra oturup dövünüyoruz. Niye böyle oluyor diye.
İkincisi, AKP tarzı siyaset kolaydır. Sanmayın ki, bedel filan ödüyorlar. İslamcılık gömleğini çıkararak, iktidar talebinizden vazgeçiyorsunuz. Amerika'yla, AB ile sıcak ilişkiler geliştirip merkez sağ seçmene oynuyorsunuz. Kimsenin 'özel hayatı'na karışmayacağınızı deklare ediyor; zina yasasını vs. çıkarıyorsunuz. Yani laik kesime 'güvence' veriyorsunuz. Adamlar daha ne istesin? Tek istekleri, öyle efelenerek konuşma diyorlar. Yani kibirli filan derken, aslında kast edilen, Başbakan'ın 'antlaşma'yı bozmamasıdır. Yani daha önce bu şartlar altında yaşamaya razı idiler. Ama siz sınırı aşıp her alana müdahil olmaya çalışırsanız, o zaman 'Gezi Parkı'na çıkarız diyorlar! Mesele budur. Yoksa AKP bugüne kadar, laik kesimleri karşısına alıp da büyümüş değildir. Merkez siyaseti toparlamış olduğu için ona göz yumuluyor. Zamanında Erbakan'a da bu şansı verdiler. Ama onun 'sabıkası' müsait değildi. İstediği kadar 'değiştim' desin, hoca yine hocadır! İnandırıcı olması zordu; o yüzden ekarte ettiler onu. Ama AKP için şartlar müsaitti. O da bunu kullandı ve büyüyerek bu günlere geldi. Şimdi yine malum çevrelere 'güvence' versin, yine iktidarını devam ettirir. Zaten o yüzdendir ki, AKP'yi bölüp daha ılımlı bir yere çekme senaryoları var. Lider bulsalar, onu da yaparlar. Yani kimse kimsenin kara kaşına kara gözüne hayran olduğu için birilerini desteklemiyor. Bu işler, çıkar ilişkilerine bağlı. Çıkarına ters düşsün, en güvendiğiniz adam bile siyasette sizi satar! Türk siyasetini bilenler, bunu da bilirler.
Tevhidi Müslümanlar, bu ortamları 'fırsat' bilip ne mi yapabilirler? Yok öyle yağma diyeyim bu soruya. İyi valla, başkaları her türlü riski üstlensin, kaymağını da Tevhidi Müslümanlar mı yesinler? Bu ilahi adalete aykırı bir defa. Ayrıca bu 'fırsatçı' yaklaşımları artık bırakalım. Bir başarı kazanacaksak, bedelini ödeyerek kazanalım. Yok öyle bir koyup üç almak. Bedelini tamı tamına ödeyeceksin ve ödediğin kadar alacaksın. Maalesef bizim kesim, her bakımdan zaaflarla malul olduğu gibi, bu konuda da zaaflarla malul ve fırsatçılıkla bir yere gelineceğini sanıyorlar. Bu tür taktikler, 'sünnet'e aykırıdır. Bir kez daha hatırlatıyorum. Dolayısıyla Gezi Parkı olaylarını kullanarak bir şeyler elde edileceğini sanmak, en basit ifadeyle, yanlış yapmaktır. Ama bu noktada belki şu söylenebilir: madem herkes seçim yoluyla iktidara gelmiş bir iktidarı devirmek için sokaklara çıkabiliyor ve kimse de karışmıyor (en azından bir hafta veya iki hafta), o zaman bu yol Müslümanlar için de açık demektir! Hadi bakalım, kim cesaret edip de böyle bir iş yapacak?! Ben şimdiden tahminimi söyleyeyim: Bizim eylemcilerimiz kolaycılığa alıştığı için, bu yolu denemeyeceklerdir!:))
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 14 Haziran 2013, 03:45:28 ÖS 15
Maxpayna kardeşim,
Cemaatin böyle bir stratejisi olduğunu sen biliyorsun, ben biliyorum da, laikler, demokratlar, rejim, AB, ABD bilmiyor mu? Biliyorsa, niçin oturup da seyrediyorlar. Senin yaptığın en küçük bir faaliyete engel olanlar, deveyi hamuduyla yutanlara niye göz yumuyorlar? Bence net bir soru ve cevabı da net olmalı. Bana göre, en basit tabiriyle, 'işlerine geliyor.' Çünkü, yeni dönemde yaygınlaşmasını istedikleri anlayış bu. Yani 'ılımlı İslam.' Bir nurcu arkadaşım demişti ki: "bu işler karşılıklıdır. ABD bizi kullanmak isteyebilir, ama biz de onu kullanıyoruz." Güzel, bir an için bunu böyle görerek hareket ediyorlar diyelim. Peki kimin kimi kullanma ihtimali daha fazla? Siz hangi güçle ABD'yi kendi emellerinize alet edebileceksiniz? Bazı nurcular kendilerinde bu gücü vehmediyorlar, gerçekten. Bunu ben de biliyorum. Ama yanılıyorlar. Amerika'nın bu konuda gücü, tescillidir. Neyse bu konuda fazla delil sunmaya ihtiyaç hissetmiyorum. Ama dediğim gibi, Nurcuların böyle bir yöntemi var. Fakat ben bunu "gözetim altında" izinli olarak yaptıklarına inanıyorum. Tabii ki, bu yazılı antlaşma vs. ile olacak değildir. Varsa bile kimse bunu bilemez (pardon belki Wikileaks ekibi bilebilir!)
Türk okullarına gelince, bunlar için de benzer şeyler söylenebilir. Büyüme yöntemi, karşılıklı rızaya dayalı ilişkiler vs. bence aynı. Bu okullardan mezun olanların Arap Baharı sürecinde iktidara taşınması ise hiç de yabana atılacak bir fikir değil. Yani İngilizler, Amerikalılar kendi ülkelerinde ortadoğulu zenginlerin çocuklarını niye eğitiyor? Biraz da bunun için elbette. Sizin dediğiniz şey,ilerisi için de düşünülebilir tabii ki. Fakat burada cemaatin de kendince amaçları elbette var. Şimdi bu işlerde 'karşılıklı rıza' kuralına göre çalışmakta İslami açıdan bir sorun görmüyorsanız, herkesle her ilişkiye girersiniz! Cemaat böyle düşündüğü için ABD ile bile ilişkiye girmekte sakınca görmez. Ama ben o göz için 'sağlam' der miyim? O biraz zor. :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: müslümanlardan - 14 Haziran 2013, 04:04:31 ÖS 16
yani abi bedelini ödemediğin hiç bir şey senin değil ,sadece senin olduğunu zan edeblirsin ve kolay kazanılanda,zamanla kolay bırakılabilmeye müsahittir diyorsunuz...

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: müslümanlardan - 14 Haziran 2013, 04:18:30 ÖS 16
Türkiyede,Vahiy merkezli bi dinin doğru anlaşılıp,yaşanılmasına doğru bi gidişat varmıdır ve bu her geçen gün artıya mı,yoksa eksiye mi gitmektedir,burdaki gözlemleriniz nedir..

ikincisi,ehli haveleliğe dönüşmüş selefilik anlayışı ile peygameberi postcı konumuna dönüştürmeye seyir almış vahiy dışında hemen hemen hiç bir kaynak kabul etmeyen haniflikte VASAT bi yol çıkabilir mi...

üçünsüsü,Bu zamanın fıkhını nasıl oluşturabiliriz ki günümüzdeki sorunlara net cevaplar verilebilinsin...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 14 Haziran 2013, 09:20:11 ÖS 21
Müslümanlardan kardeşim,
Evet, bedelini ödemediğin hiç bir şey senin değildir.
Vahiy merkezli bir dinin doğru anlaşılmasına doğru bir gidişat vardır ve her geçen gün artıya doğru gidilmektedir. Bunun nedenini, kemiyet üzerinden ararsanız yanılırsınız. Burada düşünce düzeyi kriter alınmalıdır. Kemiyet, şarta göre artar azalır. Doğru düşünce de kemiyet kazanabilir; ama şartlar müsait olmadığı zaman doğru düşünce hiç taraftar da bulamayabilir. Bunlar ayrı meselelerdir. Bizim için şu dönemde daha önemli olan düşünce gücünü artırmaktır. Bunun için ne yapılması gerektiğini daha önceki sorulara cevap verirken izah etmeye çalıştım. Burada tekrar etmeyelim diyorum.
Katı selefilik veya mealciliğin her ikisinin de 'aşırılık' olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir çözüm olabileceğine inanmıyorum.
Zamanın fıkhını oluşturmak için ise, 'zaman'ı iyi tanımak lazım. Yani bulunduğumuz asrın meseleleri nelerdir, bunları iyi bilmek lazım. Bu yüzdendir ki, bir internet sitesine verdiğim mülakatta "modernite bilgisi ilm-i halin gereğidir" demiştim. Moderniteyi mağlup etme amacına, moderniteyi iyi tanımadan varamazsınız. O halde, hem İslam'ı iyi bileceğiz, hem de moderniteyi. Veya Ümmet içerisinden bu işi iyi bilen asgari bir 'otorite olmuş alim' çıkaracağız ki, sorunumuz çözülmüş olsun. Burada sayılara takılmak doğru değil. Önemli olan sorunu çözmektir. İster bir kişi çözsün, ister bir kurul, ister bir toplum, ister bir devlet. Ama çözsün. Çözülmezse, farz-ı kifaye olan bu görevden dolayı hepimiz sorumlu oluruz, diyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 15 Haziran 2013, 09:57:28 ÖÖ 09
Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz

-Son yıllarda İslamın devlet talebi olmayacağı söylemi yaygınlaşıyor.Devlet adil/adalet sahibi olması yeterlidir düşüncesi İslami camiada seslendiriliyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? İslami olmayan bir yönetim adalet esası üzerine bir yönetim gösterebilir mi? Gösterse bile Müslümanların bu yönetim/sistemle ilişkilerinin boyutu ne olmalıdır? Nasıl bir yol haritası izlenmelidir?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 15 Haziran 2013, 06:17:47 ÖS 18
Fecr kardeşim,
Bu sorunuz için teşekkür ederim; son dönemde Müslümanların bazılarının kafa karışıklığı yaşamasına neden olan konulardan biri de budur. Öncelikle bu konuda şunları söylemek isterim: tıpkı tarihselcilik ve hermenötik tartışmasında olduğu gibi, 'adalet devleti' konusunda da ortaya atılan tezlerin daha önce başka ortamlarda (Mesela Mısır'da veya Sudan'da) tartışıldığı, bizim entelektüellerimizin de yeni bir tartışma başlatıyorlarmış gibi bu tezleri bizim gündemimize taşıdıkları açıktır. Mesela kıssaların vakiiliği üzerine bir dönem kopartılan fırtına aslında daha önce Halefullah ve el-Huli tarafından Mısır'da aynı içerikle ve hatta daha üsturuplu bir şekilde tartışılmıştır. Hakeza tarihselcilik konusu da öyledir; bu konuyu Cabiri, Hanefi, Arkoun ve Ebu Zeyd Arap dünyasında tartışmışlar ve söylenecek şeyleri söylemişlerdir. Gerçi onlardan önce de Fazlur Rahman vardır. Bizde özellikle 90'lı yıllardan sonra Ömer Özsoy ve Mehmet Paçacı gibi ilahiyatçıların hararetle savunduğu fikirlerin hiç biri, 'orjinal' değildir. Gerçi Arap dünyasındaki bu aydınlar da bu fikri Batılılardan almışlardır ya, o da ayrı bir tartışma konusudur. Mesela hermenötik, Alman dilbilimcilerin icad ettiği bir yöntemdir. Özellikle de Gadamer'in bu konudaki çalışmaları artık herkes tarafından bilinmektedir. Tezlerin içeriğine baktığınızda da, bizimkilerin neredeyse hiç bir konuda orjinal bir şey söylemediklerini görürsünüz. Ama tabii ortamı boş bulunca, mal bulan mağribi ne yaparsa bizimkiler de aynını yapıyorlar! Yaparlar. Kusurun çoğu, ortamı bu şekilde boş bırakanlarındır. Satıcı, işini yapacak! Asıl iş, alıcıya düşer. Bozuk malı alma kardeşim! Sen sana düşeni yap, hangisi bozuk mal, hangisi iyi mal, bir araştır. Pazara ne gelirse, alırsan; illa ki bozuk malı satarlar yani:)
Şimdi 'adalet devleti' konusu da böyledir. Bizim sağolasıcası İhsan kardeşimiz, sanki yeni bir şey söylüyormuş gibi, eskiden Ali Abdurrazık'ın şimdilerde de Abdulvehhab el-Efendi, Said Eşmevi, Süruş gibilerin tezlerini ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor. Ya biz bunları biliyoruz kardeşim. Cevabımız da öyle fazla söze hacet bırakmayacak kadar açık. İslam devleti olmasa da, adalet devleti olsa yetermiş! Hadi canım sende. Sen daha İslam nedir, küfür/zulüm nedir bilmiyorsun demek ki?! Bir defa,herhangi bir işte bir gram İslamsızlık bir gram zulüm demektir. Neden? Çünkü, İslam haza Hak'tır, doğrudur. Onun Rabbi'nin adı Hakk'tır; onun kelamının adı Hakk'tır. Dolayısıyla, bir şey islami ise, o şey doğrudur, haktır. Bir şey, İslam'a aykırı ise, o şey zulümdür, haksızlıktır. Bu, her müslüman bildiği ve kabulünde fazla da zorlanmayacağı kadar açık bir hakikattir. Bunu bilen, nasıl olur da, İslam olmasa da, adil devlet olursa, kabulümüzdür denilebilir. Bu söz bir defa kendi içinde çelişkilidir. İslam olmazsa, zaten adalet olmaz. Bu mesele bu kadar açıktır.
Gelelim 'adalet'in ne olduğuna. Şimdi bu tezi savunan kardeşlerimiz aslında şunu demiş oluyorlar: yani insan 'adalet'i bilebilir. Bu, hatırlayacak olursanız, Mutezile'nin de zamanında savunduğu bir tezdir. Fakat ulemanın çoğunluğu, "Şeriat'ın dediği adalettir" demiştir ki, doğrusu da budur. Çünkü aksi durumda, neyin adalet olup olmadığının tesbitini insan 'aklı'na bırakmak durumunda kalırsınız. Evet,akıl, bazı durumlarda adil olanı tespit edebilir. Fakat bu tezi savunanlar, bunu söylemiyorlar ki! Onlar tam da Şeriat'ın en hassas olduğu konularda aklı hakim pozisyonuna oturtuyorlar ve aklın kararını onun önüne geçirebiliyorlar. Batı düşüncesinde de bu konu çok tartışılmıştır ve bizdeki benzer ayrışmalar orada da olmuştur. Biz burada makul bir yaklaşım olarak şunu kabul edebiliriz: aklın 'adil' olanı tespit edebileceği noktalarda akla itimat edilir. Fakat akıl terazisinin çekemeyeceği ağırlıklar vardır ve Şeriat bu konularda devreye girer. Şeriat'ın bu konularda söylediği mutlak adalettir. Bu konuyu örneklendirmeye gerek görmüyorum, çünkü çokça tartışılan bir konudur ve Müslümanların bu konudaki kararı da bellidir.
Şu halde, "adalet devleti İslamidir" diyenlerin o devleti tanımlaması lazım. Zamanında Ali Abdurrazık bu devlet için "pekala demokratik devlet de adil olabilir" demişti. Şimdi aynı şeyi, bu tezi savunanlar bugün de söylüyor. Yani bu tezin varacağı yer, bize demokratik devletin adil olduğunu kabul ettirmek. Bu da olmaz. Çünkü kavramı nasıl sündürürseniz sündürün; içindeki "halkın iktidarı" anlamını çıkaramazsınız. Halkın iktidarı da "çoğunluk idaresi" olarak tecelli eder. Bunların her ikisinin de Şeriat ile çeliştiği yerler vardır. Halk, bırakın çoğunluğu yüzde yüz içkinin helal olduğunu söylese, bu adil bir karar olmaz! Bu mesele bu kadar basittir.
O nedenle, son olarak, şunu söyleyeyim ki, bu konuda somut örnekler üzerinden tartışma yapıldığında, tezin sonucunun nereye gideceği daha iyi görülür. Tekraren söylüyorum, demokratik devlet, tarihte tecrübe edilmiştir ve sıkıntıları da net olarak görülmüştür. Bunu kalkıp bir de Müslüman aydınların önermesi hiç de yakışık almıyor bana göre. Biz İslami devleti önerelim; onun tarihteki sicili de bellidir. Demokratik devlet, onun yanına bile yaklaşamaz!
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 15 Haziran 2013, 06:23:38 ÖS 18
Heca kardeşim,
Samimi düşünceleriniz için teşekkür ediyorum. Yani ben kimseyle kavga etme niyetinde olmadığım için, belki kavga etme niyeti olanlar dahi sonunda yumruklarını yere indiriyor ve güzel güzel konuşuyoruz! Ama yine de ortam hararetli, o yüzden kızgınlıkları da hoş görmek gerekiyor bazan. Ama samimiyet her türlü sorunu çözmek için iyi bir başlangıçtır.
Türkiye'de Radikal İslamcılık adlı tezim, doktora tezimdir ve orjinali ingilizcedir. ODTÜ kütüphanesinde bir nüshası var. Bende de kağıt nüsha olarak var ama internet ortamında yok. Ayrıca üniversiteden yayımı konusunda izin de talep etmediğim için başka ortamlarda tezi kullanmak, telif hakları bakımından sakınca doğurabilir. O nedenle, maalesef okumak isteyenler üniversiteden kopyasını temin etmek durumunda. Ben bir ara tercüme edip yayınlamayı da düşündüm ama olmadı. Onun için epey zaman ayırmak lazım. Belki ilerde olur diyelim.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 15 Haziran 2013, 06:43:09 ÖS 18
Fukayama'nı "Tarihin Sonu" tezinde liberalizme karşı bütün ideolojilerin çöktüğünü söylüyordu sanırım. Fukayama'nın bu tezine karşı İslam Dünyasında bir tepki, karşı çıkış ortaya konuldu mu?
Aslında 1979 yılındaki İran İslam Devrimi, Fukayama'nın bu tezini bir anlamda çürütmüş olmuyor mu? Avrupalı Düşünürler İran'daki devrimi hazmedemelerinin sebebi kendi tezlerinin çürük olduğunu kabul edememe enaniyetten kaynaklanıyor olabilir mi?
Sizin de "On Tez" adı altında teziniz var. Bu tezi bize ana hatlarıyla kısaca izah eder misiniz?

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: müslümanlardan - 16 Haziran 2013, 09:39:27 ÖÖ 09
İslamsız adelet develetinin meşru olduğunu söyleyip,bunuda halka sunup oları bu şekilde yönlendirenlerin,usulende olsa müşrik olduğu,yani müşriklerin yolu olan demokrasi üzerinde olduklarını göstermez mi,

islamsız adeletin olacağını düşünen ve inananların ne kadar bilgili olrlarsada,TAM ANLAMIYLA ,TEVHİD DİNİ OLAN İSLAMI ANLAMDIKLARINI ortaya koyduklarının delili değilmidir,

itikatte bilmemek mazeret midir,bir kişi bilmeden şirk işliyorsa,aynı zamanda bu kişinin hayatında islamın ibadetleri  olan namaz,oruç gibi ibadetlerde var ve bu şirki üzerinde öldüğünde,müşrik olarak mı ölmüş olur yoksa kişi kendini nasıl tanımlıyorsa ,mesela şirk içerisinde olup müslümanım diyen her kes müslüman mı kabul edilmesi lazım...

itikadinde şirk içerisinde olup bi yandada islamın ibadetlerinide uygulayanlara  nasıl bi tavırla tebliğ yapılmalıdır..

Rasuller ve son Rasulun, şirk içerisinde olup kendini hak üzere olduğunu söyleyenleri kerdeşim diye hitaplarları ve tavrı varmıdır..

Bir toplumu gelenekçi,ve şirke içerisinde  görüp daha sonrada kardeş görmek çelişkili ve hak ile batılı karıştırmak değil midir...



Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 16 Haziran 2013, 09:57:18 ÖÖ 09
Fecr kardeşim,
Fukuyama, tezini, 1989 yılında dünya gündemine taşıdı. Tezinin özeti sizin de dediğiniz gibi, "liberalizmin kesin zaferini ilan etmesiyle tarih son bulmuştur" şeklindeydi. Buna göre, Batı düşüncesinin ürettiği liberalizm, bir takım 'düşman'larla karşılaşıyor ve bunları yeniyor. En son SSCB'nin çökmesiyle de liberalizm kesin zaferini ilan ediyor. Peki din ve milliyetçilik ne olacak diye sorulduğunda; bunlar 'geçici' tehditler olarak sayılıyor ve önemsenmiyor. Bu noktada  tabii ki İran'daki Devrim'in ne olduğu sorusu önem arz ediyordu? Fukuyama'ya göre, devrim de dahil, dinden Batı düşüncesine kısa vadede ciddi bir tehdit gelmeyeceği yönündeydi. Kısa vadede, o, milliyetçilikten tehdit gelebileceğini, ama, milliyetçiliğin, özü itibarıyla, dar bir ideoloji olduğu için, liberalizm ile baş edemeyeceğini söylüyordu. Din ise, ona göre, özü itibarıyla, 'evrensel' bir şeydi ve o yüzden belki uzun vadede bir sıkıntı doğurabilirdi. Fakat onun da sosyalizm gibi bir 'ideoloji' olma vasfı yoktu. Kısaca tezin özeti bu, benim bilebildiğim kadarıyla. Tabii, özellikle de 'din' konusundaki görüşleri tartışmalıydı Fukuyama'nın ve bir kaç sene sonra Huntington, 'medeniyetler savaşı' diye bir kavram ortaya attı ve bu kez, farklı bir yerden hareketle, tehdidin devam ettiğini, bilakis 'kültür' (yani 'din') kaynaklı tehdidin, bundan sonraki süreçte tarihsel akışın yönünü belirleyeceğini söyledi. Gelişmeler, özellikle de 2001 İkiz Kule saldırılarından sonra, tabiatıyla, Huntington'un tezi daha çok gündemi işgal etti. Artık Fukuyama'nın tezine, akademik çalışmalarda referans vermek dışında, pek itibar eden kalmadı.
Benim On Tez adlı kitabımda Radikal İslamcılık üzerine olan bölümde savunduğum tez ise, özetle şudur: Modernite iflas etti; post-modernite derde deva olamıyor; gelinen bu aşamada tek alternatif İslam kalmıştır. İslam dünyasında yaklaşık bir asırlık bir canlılık var. Bunun motor gücü 'İslamcılık' dediğimiz akımdır. Bu akım, henüz küresel ölçekte rüşdünü ispat edememiştir. İran'daki devrim de dahil olmak üzere, küresel ölçekte ortaya konulan çabalar, hep temeldeki bu akımın gayretlerinin sonucudur. Ancak devrim yapılmasına rağmen, 'düşünsel' sorunların devam ettiği görülmüştür. Bu sorunlar çözülmeden, İslamcılığın küresel bir başarı yakalaması zordur. Fakat gelişmeler lehimizedir. İnşallah üzerimize düşeni yaparsak, o da olacaktır...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 16 Haziran 2013, 09:58:50 ÖÖ 09
Müslümanlardan kardeşim,
Şirk-küfr konularında dikkatli olunmalıdır. İki ucu keskin kılıç gibidir. Karşınızdakini kesmezse sizi kesebilir:))
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 16 Haziran 2013, 05:31:14 ÖS 17
Müslümanlar son yıllardaki yaşamlarında modernitenin etkisi çok fazla görünüyor. Tesettüründen tutun da ev dizaynlarına kadar modernizmin tahakkümü içerisinde yaşıyorlar. Modernizme karşı Müslüman fikir adamları niçin karşı koyamamaktadır? Modernizm sadece yaşantıda kanıksanmakla kalmayıp fikri planında kanıksanmaya başlanmış durumda değil mi? Müslümanlar niçin kendine has bir duruşu ve fikri yapılanmayı sunamıyorlar?
Gelenek ve modernite arasında dengeyi kurmanın yolları nelerdir?
Şehid Seyyid Kutub'un "Örnek Kur'an Nesli" bir ütopyadan mı ibarettir? Niçin örnek bir Kur'an nesli oluşmuyor/ oluşturulamıyor?

Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 16 Haziran 2013, 05:50:31 ÖS 17
Fecr kardeşim,
Modernitenin etkisi, tesettür veya ev dizaynından daha çok 'zihinlerde' görülüyor ki, asıl tehlikeli olan da budur. "Müslüman fikir adamları"nın modernizme karşı duramamasının nedeni de, bence, modernizmi iyi tanımamalarıdır. Düşmanı iyi tanımazsanız, ona karşı gerekli tedbiri de alamazsınız. Üstelik modernizm, şirin görünmeyi de iyi bilir. Bütün dünyada her kavmi benzer yöntemlerle etkileyebilmiştir modernizm. Fakat 'ilm' ile onu iyi tanımak ve ona karşı 'korunma tedbirleri' almak da mümkündür. Bunu, ilim ehli yapar. Yani çözüm, yine 'ilm'dedir. Bir örnek verecek olursak, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Batı düşüncesine karşı çıkan Müslüman ilim adamları ve düşünürlerin çoğunda, 'savunmacı' bir söylem vardır ve modernitenin 'milliyetçilik' fikrine karşı tipik bir 'apolojetik' tavır ortaya konulmuştur. Mesela Hasan el-Benna ve Said-i Nursi, tipik olarak şöyle der: "eğer vatanı sevmek milliyetçilikse, Müslüman milliyetçidir!" Bu söylem, "iyi milliyetçili-kötü milliyetçilik" ayrımı yaparak, Batı modernitesine ait bu kavramı bir şekilde meşrulaştırmış olur. Bence bu söylem ile moderniteye karşı mücadele verilemez. Çünkü daha baştan savunma pozisyonundadır; yani bir tezi yoktur. Tezi olana itiraz etmekten başka bir şey de yapmaz. Halbuki doğru tavır şu olmalıdır: bu milliyetçilik denen 'izm' niçin 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkmıştır. Bunu ortaya çıkaran şartlar İslami midir? Bu soruyu sorduğunuzda, Milliyetçilik kavramına ilişkin net bir fikir edinirsiniz. Dolayısıyla, milliyetçiliğin, vatan sevgisinden farklı bir 'izm' olduğunu görürsünüz. Sonra savunmacı söylemi bırakır: "milliyetçilik İslam'da yoktur" dersiniz. Bu, özgüvenli bir söylemdir. Müslüman düşünürler arasında, ondokuzuncu yüzyılın sonundan Kutub'a kadar geçen sürede, bu konuda, böyle net üslup kullanan genellikle yoktur. Çoğunlukla savunmacı söylem hakimdir. Fakat Kutup'tan sonra, modernite bilgimiz arttığı için, İslam ile modernitenin bir çok kavramının çeliştiği net olarak görülebilmiştir. Yani ilmin artma düzeyine göre, bu bilinç de artmıştır. Yine örneğin, on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren, bizim ilim adamlarımız arasında: "İslam, terakkiye mani değildir" söylemi hakimdir. Bu da savunmacı üslubun tipik bir örneğidir. Fakat yine yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, bu söylemin de etkisini yitirdiğini görüyoruz. Çünkü ilim düzeyimiz arttıkça, bu söylemin modernitenin 'ilerleme' kavramının etkisiyle oluştuğunu görmüşüz ve daha sonra da bundan vazgeçmişizdir. Gerçi hala bu kavram konusunda zihni karışık olanlar çok, ama eskisi kadar değil. Özetleyecek olursak, moderniteyi daha iyi tanıdıkça, onun İslam'la çelişen yönlerini de daha net görürüz. Bu yönde bilgimiz giderek artıyor; belirli bir  'yetkinlik' evresine geldiğimizde, artık modernite eskisi kadar etkili olamayacak diyorum.
Kutub'un Örnek Kur'an Nesli kavramı ütopya değildir. Bu nesil, düşünce okullaştığında oluşacaktır. Çünkü o zaman kitleler, ideolojik cazibesi olan, sistematik bir düşünce ile karşılaşacaklardır. Okul yahut ekol, 'cazibe' oluşturur. Modern dönemde, Müslüman düşüncesinde henüz 'ekol' olmuş bir düşünce yoktur. Belki sadece 'siyasi' alanda İslamcılığın bir okul/ekol olduğu söylenebilir. Fakat bunun 'düşünce' temeli henüz 'yetkin' değildir. Eskisine göre düzeyi iyidir; ama henüz yeterli değildir. Bu iş, ilim düzeyini artırmakla olur. Bunları daha önce konuştuğumuz için tekrar etmeyelim. O düzeye ulaştığımızda, düşünce sonuçlarını da doğuracaktır. Özetle, düşünce okullaştığında, "dünya değişir" diyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 16 Haziran 2013, 06:15:58 ÖS 18
Sizi bulmuş iken sorularımıza devam edelim inş. :)

Toshihiko İzutsu'nun "Kur'an'da Allah ve İnsan" adlı kitabını ( ki bunu 1963 yılında Süleyman Ateş çevirmişti herhalde) siz yeniden "Kur'an'da Tanrı ve İnsan" adıyla çevirdiniz ve Pınar yayınlarından çıktı.
Bu kitabı niçin yeniden tercüme etme ihtiyacı hissettiniz? Önceki tercümede fahiş hatalar mı mevcuttu? Niçin daha önce "Allah" adıyla çevrilen eseri " Tanrı" diye çevirdiniz?
Toshihiko İzutsu nasıl birisidir? Fikri ve zikri nasıldır? Klasik  mi yoksa modernist bir oryantalisttir?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 16 Haziran 2013, 07:10:50 ÖS 19
Fecr kardeşim,
Evet, devam edelim inşallah:)
İzutsu'nun kitabında tercüme hataları vardı. Yayınevi'ne bu yönde şikayetler gelmiş. Onlar da yeniden tercüme ettirmek istediler. Bana teklif ettiler; ben de baktım, gerçekten düzeltilmesi gereken yerler var. Elimden geldiğince daha düzgün bir tercüme yapmaya çalıştım ama tabii ki takdir okuyucunun.
Daha önceki metnin çevirisi "Kur'an'da Allah ve İnsan" şeklinde yapılmıştı. Ben "Kur'an'da Tanrı ve İnsan" şeklinde yapmayı daha uygun buldum. Çünkü İzutsu, son tahlilde bir 'akademisyen.' Müslüman da değil. Bu kitabı, akademik bir çalışma olarak yapıyor ve asıl okur kitlesi de Batılı okurdur. Yani Batılı okura, Kur'an'ın Allah ve İnsan anlayışını anlatmaya çalışıyor. Kitabın orjinal adı "God and Man in Qoran"dır ve orijinalinde hem 'Allah' (Arapça şekliyle) hem de Tanrı (İngilizce 'God') kelimesi geçiyor. Fakat İzutsu, orjinal Arapça kelimenin geçtiği yerde Tanrı (God) gelimesini kullanmıyor; İngilizlerin God olarak bildikleri varlığın ismini kullanıyor. Burada ince bir nüans vardır. Ben de ona dikkat ettim ve bu nedenle kitabın ismini Kur'an'da Tanrı ve İnsan olarak çevirdim.
İzutsu, semantik yöntemi kullanarak Kur'an okuması yapıyor ki, bu yöntem, kendisinin de kitabın içerisinde ifade ettiği gibi Batılıların bulduğu bir yöntemdir. Fakat İzutsu hermenötik yöntemin ve tarihselciliğin Batı'da popüler olduğu bir dönemde yazdığı için, bu yöntemlerin de kitapta etkisi olduğu görülüyor. Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar adlı kitabında bu yöntemi 'prizma' örneğinden çıkarmak mümkündür. Buna göre, bir toplumun dünya görüşü vardır ve bu tıpkı bir prizmanın ışığı kırıcı etkisi gibi kavramlar üzerinde etkide bulunur. Dolayısıyla, bir kavramın anlamını bulurken, önce prizmayı anlamak gerekir. Bu tipik manada hermenötiğin ve tarihselciliğin söylediği şeydir. Bu bana göre yanlış bir yöntemdir. Çünkü bu prizma oluşurken dahi kavramlar ve kelimeler kullanılmalıdır. Yani önce kelime olacaktır ki, ondan sonra bunları kullanarak bir kavramlar prizması yapabilirsiniz. Dolayısıyla, İzutsu, bence yanlış bir yerden bakıyor konuya. Bu, onun yöntemsel yanlışı. Bunun dışında, İslam, küfr, zulm, tasdik gibi kavramların anlamını çarpıtıyor. Mesela ona göre tasdik, kişinin samimiyetine inanarak onun sözlerine inanmak demektir. Bu konuda Hz. Ebu bekir'i örnek veriyor ve diyor ki: "Ebu bekir, Hz. Muhammed'in sadık arkadaşı olduğu için ona inandı." Yani, bir sorgulama süreci ve vahyin hakikatini sorgulama yoktu demek istiyor. İslam'ı da, yine, aynı şekilde "muti kulların sorgulamadan teslim olması" olarak anlamlandırıyor ki, bunlar çok ciddi bir çarpık anlayışa sahip olduğunu gösterir. Aynı şekilde 'cahiliye'yi de hoyrat Bedevi Arapların cesaret ve özgürlük dini olarak tanımlıyor. Buna göre şöyle bir tablo ortaya çıkıyor (burada İzutsu'nun özgürlük ve demokrasiye inanan Batılı okura hitap ettiğini unutmayalım); İslam muti kulların sorgulamadan kabul ettikleri bir dindir; cahiliye ise, hoyrat, cesur Bedevilerin yaşam tarzını yansıtır. Şimdi bu tablo, Batılı okurun gözünde 'cahiliye'yi şirin gösterir, İslam'ı ise düşünmeden tabi olan kulların dini olarak gösterir. Ben, kitabı tercüme ederken hep bu hususlara dikkat ederek çeviri yapmaya çalıştım. Kitabın önsözünde, okuru uyarmak için de, bunları yazdım. Fakat bizim camiamızda hala İzutsu'yu Müslüman sananlar var ve bu kitaparı 'dini çalışmalar'da kullananlar var. Geçen sene bir arkadaşım, kendi grupları ile bu kitabı Kur'an Çalışması yapmak için okumak istediklerini ve bu konuda benim fikrimi sordu. Görüşümü anlattım; vazgeçtiler. Ben yine de kitabın okunmasını yararlı buluyorum; ama bu kitabı 'dini kitap' diye okumak yanlış. Sadece akademik bir eser olarak okunmalı. O zaman kitaptan yararlanılır. Çünkü bu tür tezleri bilmek ve gereğince bunlara cevap vermek de bir zarurettir diye düşünüyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: eliflamra - 16 Haziran 2013, 10:28:34 ÖS 22
hoşgeldiniz...


1- dernek ve vakıflar hakkındaki görüşlerinizden yola çıkarak sormak istiyorum içinde bulunduğumuz ülke şartlarında devlet ile "islamcı"lar arasındaki ilişki ve duruşumuz nasıl olacak ? ebu hanifenin  “Bana Vâsıt mescidin kapılarını say dese, onu bile kabul etmem.” diyerek koyduğu tavrı günümüzde nasıl değerlendirip biz nasıl tavır koymalıyız. Devlete dilekçe vermenin bile küfür olduğunu iddia eden tekfirci ifradından başbakanı peygamber görecek kadar sapan tefrit arasında denge sınırları nerelerdedir ?

maxpaynanın üstte sorduğu soruyu daha açık sormak istiyorum;
sizin ve ercüment özkanın kitaplarından okuduğum ve gördüğüm kadarı ile modernizm başlığı altında batının kavramlarına ve bununla bağlantılı olarak bu kavramlar temelinde kurulmuş olan devlete karşı olduğunuzu biliyorum (yanılmıyorsam).
Hem devleti reddedip hem de bu devlet altında memurluk yapmak bir tezat değilmidir sizce ? Ben de devlet memuruyum ve çalıştığım kurumu çokça eleştiriyorum. Bu nedenle yemek yediğim kaba tükürüyormuyum diye kendimce düşünüyorum.

İkinci sorum yıllardır düşüncenin okullaşmasını uygulamaya geçirilmesini bekliyorum ama bir adım göremiyorum. Akıllı düşünene kadar deli köprüyü geçermiş atasözü aklıma geliyor, faaliyete geçmek için neyi bekliyorsunuz. Teşekkürler
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Said KOTAN - 17 Haziran 2013, 09:08:26 ÖÖ 09
Selamun Aleyküm! Kürşat Abi sanırım bu hafta da konukluğunuz devam edecek. Etmese bile biraz yoğun olduğum için burada yazılan bir çok cevabı okuyamadım. Sadece bana verdiğiniz cevabı okuyabildim. Soruda aslında "daha stratejik düşünmemiz gerektiğini" savunmuştum.

Bu çerçevede Ben uzun yıllar oy kullanmayan bir camianın içinden geliyorum. Fakat son iki seçimdir herkes gibi ben de oy kullandım ve referandumda "Evet" dedim. Müslümanlar bu konuda "Toplumsal Stratejik Zekalarını" işlettiler. Aslında bu tabiri ben kullanıyorum. Büyüklerimiz "Aklın Yolu Bir" diyor. Bir biçimde Hükümet'in "Tağut" olduğuna hala inandığımız bu devlet içinde Müslümanların manevra kabiliyetini arttıracağını düşünüyorum. Bu yüzden bu politik aklın eğer kendi işlerimizi sisteme havale etmezsek büyük kazanımları olacağı kanaatindeyim.

Bu çerçevede özellikle dış dünyada Türkiye aleyhine oynanan her oyunu aslında Müslümanlar aleyhine oynanmış gibi görüyorum. İki hafta önce Perşembe günü başbakan Afrika ziyaretinden döndüğü zaman da bilfiil 5 arkadaşımla beraber onu karşılamaya gittik. İmkan olsa Ankara'ya gelip  Sincan Mitingine katılırdım. Kazlıçeşmedeki mitinge de katılamadım.

Siz bu konularda ne düşünüyorsunuz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 17 Haziran 2013, 10:55:40 ÖÖ 10
Eliflamra kardeşim,
Bu soru için size teşekkür ediyorum. Bazı hususları daha açık ifade etmemiz açısından yararlı olacak inşallah.
Öncelikle dernek ve vakıflar konusunu, İslami Hareket'in 'yöntem'i açısından ele alarak eleştirmek gerekiyor ve ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Siz de biliyorsunuz ki, daha önce (yani 80'li yıllarda) 'İslami Hareket' içerisinde yer aldığını deklare etmiş bir çok grup, şu anda dernek ve vakıf çatısı altında faaliyet gösteriyor. Bunun dışında da bir faaliyetleri yok. Size bu konuda iyi bir karşılaştırma yapmanız için şu örneği hatırlatmam yeterli olacaktır. Rahmetli Ercümend Özkan, İslami Parti kuracağını deklare ettiğinde, bugün dernek ve vakıf çatısı altında faaliyet yürütenlerin kahir ekseriyeti buna karşı çıktı. Gerekçeleri de bu partinin 'demokratik' bir parti olacağı ve bunun İslami Hareket'in yöntemine uymayacağıydı. Bunların isimlerini vermiyorum, şimdi hepsi kelli felli adamlar! Neyse, Ercümend bey, "benim kuracağım parti, 'İslami' olacak, demokratik değil; tüzüğünde de "İslam devleti kuracağız" diye yazacak" dedi ama bu zevat ikna olmam da olmam diye tutturdu. Yok, İslami hareketin birikimlerini kötüye kullanacaksın, yok Müslümanların birikimlerini heba edeceksin, yok zaten kapatılacağı belli olan bir partiyi niye kuruyorsun?... Neyse, ben işin içinde olduğum için, meselenin aslını faslını biliyorum. Size samimi olarak itiraf edeyim, bu gerekçeleri öne sürenlerin kimisi çekemezlik, kimisi grup taassubu, kimisi de garez yüzünden bunları söylüyordu. Bir grup azınlık ise, samimi olarak, ikna olmamıştı ve o nedenle itiraz ediyordu. Ama bunların azınlık olduğunu net olarak söyleyebilirim. İşte o çoğunluk olan grup, şimdilerde dernek ve vakıf faaliyetleri yürütüyorlar ve bunun adına da "en doğru yöntem" diyorlar! Safları kandırsınlar, beni kandıramazlar! Bu bağlamda şunları söylemek lazım: kardeşim, madem vakıf ve dernek İslami bir yol oluyor da, Parti niye olmuyor? Üstelik parti, 'siyasi' bir organizasyon. Yani devleti yönetmeye talip olduğunuzu söylüyorsunuz. Dernek ve vakıfta bunu söyleyemezsiniz ki! Daha baştan kapatırlar bunları. Yani siz vitesi küçültüyorsunuz, sonra da daha büyük viteste gitmek isteyene laf atıyorsunuz! Biraz utanmak lazım değil mi? Neyse, dernek ve vakıflara karşı oluşumun temelinde bu vardır. İslami Hareket'in 'siyasi' taleplerini dernek ve vakıf çatısı altında ifade edemezsiniz. Bu, komik olur! Parti kurmaya gelince, bugünkü vasatta bir parti kurmanın yararı var mı, bu tartışılır. Ben Ercümend bey kuracağı zaman destek vermiştim ve bunu bir de yazı ile ilan etmiştim. Gerekçelerimi, o dönemin siyasi ve toplumsal şartlarına göre ve Müslümanların gelmiş olduğu aşamaya göre tespit etmiştim. O dönemde, bu tecrübe Müslümanların siyasi açıdan gelişmelerine hizmet edecekti. En azından ben öyle düşünüyordum. Şimdi yine benzer bir değerlendirme yapabilirim. Şartlar tabii ki değişti; bugünün şartlarına göre, İslami Parti kurulur mu kurulmaz mı, bu tartışılabilir. Ben, tüzük ve programı İslami ise, tüzüğünde İslam devleti talebi açıkça yer alıyorsa, böyle bir partiyi kurmanın İslami açıdan hala doğru olduğunu düşünüyorum; fakat şartlar konusu başka. Onu yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü eğer Müslümanların durumu, böyle bir şeye izin vermiyorsa, yani örneğin fırkalaşmayı daha çok artıracaksa, o zaman partiyi kurmamak gerekir. Ben kurdum, oldu denilemez. Çünkü parti sonuçta 'kamusal' bir araç ve kamunun yararı ve durumu gözetilmeden böyle işlere girişmek doğru olmaz.
Gelelim, devlet kurumlarında çalışma meselesine. Bu konu taa 80'li yıllardan beri gündemdedir ve özellikle de o yıllarda çok hararetli tartışılıyordu. Sadreddin Yüksel ve Yusuf Kerimoğlu'nun verdiği fetvalar nedeniyle, bir çok memurun işinden istifa ettiği de biliniyor. Ben de o dönemde yeni memuriyete başlamıştım. Yıl 1984. Tabii ben de fetvaları biliyorum ve üzerinde kafa yoruyorum. Bir yandan kamuoyu baskısı, işte istifa etmezsen, mürted olursun, filan; bir yandan da aklım var, soruyorum, sorguluyorum. Neyse, o zamanki küçük aklımla şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum: "ya iman sonuçta kalp işi. Adam inanır veya inanmaz. Yapmış olduğu bir hareket bunu nasıl bozabilir ki! Üstelik serbestlik yok. Ayrıca istifa etme konusunda 'istitaat' derecesi de kişiden kişiye değişir. Bir kişinin mali durumu istifa etmeyi kaldıramıyorsa, bu kişiye istifa et demek, zulümdür" vs. Böyle düşünüyordum. Sonra kafam çok yatmadığı için istifa etmedim. Bir kaç yıl sonra Ercümend bey'in farklı fetvasını duydum. Diyordu ki, "kamuda her görev, kişiyi dinden çıkarmaz. Hükmi makamlar/hükmi olmayan makamlar arasında fark vardır. Hükmi makamlarda Müslümanın bulunması doğru değildir; diğer alanlarda olabilir." Yani daha ılımlı bir fetva idi bu. Düşündüm, "adam doğru söylüyor" dedim ve bu konu, benim için artık 'fetvalık' bir konu olmaktan çıktı. Ama o dönemde nice Müslümanın bu konuda ciddi sıkıntılar yaşadığını da unutmayalım. O yüzden fetva deyip geçmemek lazım. Önüne gelen de fetva vermemeli. Bununla ilgili olarak da bu kadarlık açıklama yapmam yeterli olur sanıyorum.
Ama şöyle bir şey de söyleyebilirim: imkanım olsaydı, memuriyet yapmazdım. İnsanın kendine ait bir işinin olması gibi güzel bir şey olabilir mi?:))
İkinci olarak, son dönemde düşündüğüm bir başka konu var ki onu sizin görüşlerinize sunmak daha yararlı olur diye düşünüyorum. Kutub, biliyorsunuz, Yoldaki İşaretler'de 'yöntem' bahsinde, sistemin içine girmeyi "çarkların arasında ezilmek" olarak görüyor ve Müslümanları 'cahiliye'den ayrı bir grup olarak ortaya çıkması gerektiğini söylüyor. Bu görüşe teorik olarak ben de katılıyorum. Fakat bunun 'nasıl' olacağı konusunda somut bir cevap vermiyor. Şimdi onun yaşadığı dönemin şartlarını, özellikle de Mısır'ın şartlarını düşündüğümüzde, bu teorik önerinin haklılık yönünün fazla olduğunu düşünebiliriz. Ancak bana göre Kutub bir 'modern devlet' organizasyonunun mahiyeti konusunu tartışmadı. Mesela Hobbes'a göre devlet bir Leviathan'dır; yani kolları her yana ulaşabilen büyük bir ejderha. Hobbes bunu daha 1600'lü yıllarda söylüyor. 1900'lü yıllarda ise, 'modern ulus-devlet' Hobbes'un Leviathan'ından 100 kat daha güçlüdür. Hangi bakımdan? Hayatın her alanını dizayn etme iddiası bakımından. Yani mesela tevhid-i tedrisat, modern ulus-devletin icad ettiği bir şeydir; zorunlu askerlik modern ulus-devletin icad ettiği bir şeydir. Ayrıca propaganda araçlarının muazzam gelişmesi yüzünden, 'manipülasyon' teknikleri, tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar, bu dönemde gelişmiştir. George Orwell'in 1984 adlı romanında 'büyük birader' her yeri gözetler. Şimdi, gizli kameralarla gözlenmedik yer kalmadı. İnternet ortamında takip edilmeyen mail vs. yok. Daha yeni ortaya çıktı. Amerika, milyarlarca siteyi takip ediyormuş! Yani şunu söylemek istiyorum: modern devletin bu özelliğini düşünmeden, bir strateji takip edilmemeli. Tabii bunları yanlış yollara sapmanın aracı yapmak da doğru değil, ama bu da bir gerçek. Modern devletin kolları uzundur; stratejinizi buna göre oluşturmanız akıl gereğidir. Bir zamanlar askere giden müşrik oluyordu, memur olan müşrik oluyordu, nüfus cüzdanı taşıyan müşrik oluyordu! Strateji konusunu, böyle komik fetvalara alet etmemek lazım. İnsanı, toplumu iyi tanımak ve ona göre fetvalar vermek gerekir. Bakınız, Sadrettin Yüksel ile Ercümend Özkan'ın aynı konuda verdiği iki fetvayı örnek alabilirsiniz. Biri, toplumu ve insanı tanımıyor; o yüzden verdiği fetva ile insanların başına iş açıyor; diğeri insanı ve toplumu tanıyor ve daha 'makul' bir fetva veriyor. Tabii yine aynı konuya geliyoruz: bu konularda makul fetva verebilmek için 'ilim' sahibi olmak gerekiyor. Ayrıca tabii ki dirayet, hassasiyet ve ince düşünce...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 17 Haziran 2013, 11:14:37 ÖÖ 11
Said Kotan kardeşim,
Konuyla ilgili öncelikle genel bazı hususlara değinmek istiyorum: öncelikle bilelim ki, Türkiye'de siyaset 'sanal'dır. Özellikle de fikirlerin siyaset platformuna taşınması noktasında bu böyledir. Yani, siz İslamcı olursunuz, ama siyaset platformunda faaliyet göstereceksiniz, söyleminizi değiştirir ve 'demokratik' bir üslup benimsersiniz. Aynı şey, sosyalist ve milliyetçi akımlar için de geçerlidir. Sosyalist de siyaset arenasında 'sosyal demokrat'a dönüşür; milliyetçi de 'turancı' düşünceleri bir kenara bırakır ve siyasetin kurallarına kendini uydurur. Şimdi bu neyi doğuruyor? Bence iki önemli şeyi: ilki, takiyyeyi yahut münafıklığı sistemleştiriyor; ikincisi de 'gerçek sorunlar'ın çözülmesini erteliyor. Çünkü kişi aslında bir şeye inanıyor ama siyaset alanında onu inandığı şekilde ifade edemiyor. Dolayısıyla, bu 'iki yüzlülük' doğuruyor. Hakeza, ülkede 'gerçek' sorunlar var; ama bunların asli haliyle dile getirilmesi yasak. Mesela başörtüsü meselesi. Bu, Allah'ın emridir; ama siyaset alanında bu konudaki talep bu şekilde ifade edilemez; 'demokratik hak' olarak ifade edilir. Çünkü yasalar buna izin verir. Şimdi bu tablo, bence bir ülke için çok kötü bir şeydir. Bir ülkenin insanları, geleceklerini düşünüyorlarsa, bu sanallığı değiştirmelidir. Bedeli ne olursa olsun. Aksi takdirde kendilerine kötülük yapmış olurlar. Bakınız, bir örnek vereyim. Rusya, bir ara 'komünist' idi, değil mi? Amerika'ya kafa tuttu, vs. Neyse sonuçta yenildi ve ne yaptı? "Ben bu işi bırakıyorum" dedi. Gorbaçov'un Glasnost ve Perestroika politikaları, Rusya'nın komünizmden resmen ayrıldığının ilanı idi. Şimdi ne oldu? 70 yıl bütün dünyaya komünizm reklamı yap, sonra kendin bu yoldan ayrıl. Oldu mu yani? diyeceklere ben diyorum ki: Türkiye'nin yaptığı daha mı iyi? 90 yıldır ne komünist ne liberal, ne demokrat, ne diktatör. Nasıl bir rejim olduğu bile belli değil. Kağıt üstünde demokrat, gerçekte başka bir şey. Kaç darbe yaşadı bu ülke? Postmodern veya modern. İnsan bir ne olduğuna, gideceği yola karar verir önce. Yanlış bile olsa, kararlı hareket, kararsızlıktan iyidir. O yüzden, ben, 70 yılda birbirinden çok farklı iki siyasal çizgiyi benimsemiş olan  Rusya'nın 'gelişmeye' daha açık bir ülke olduğunu, Türkiye'nin ise, bu haliyle devam ederse, hep "arada derede" bir ülke olarak kalacağını söylüyorum. Adamlar, hiç olmazsa, arıyor. Çare arıyor. Buldum diyor, yanılıyor. Sonra yolunu değiştiriyor. Sen ise, hiç o zahmetlere girmiyorsun. Böyle 'rahmet' beklemek olmaz. Rahmet için zahmet gerek! Hakeza şu örneği de veriyorum. Bu Avrupalılar salak mı ki, Reform sürecinde on yıllarca savaştılar; birbirlerini kırdı geçirdiler. 30 Yıl Savaşları'nı hatırlayın. Katolik ve Protestanlar arasında geçen bu savaşların hikayesini dinleseniz, yüreğiniz acır. Ama sonuçta ne oldu? Bir mesele vardı; çözülmek zorundaydı ve çözüldü. Papa'nın otoritesinin sınırları belirlendi. Artık Protestan dünya diye yeni bir alan ortaya çıkabilirdi. Evet, kafa göz kırıldı ama sonuçta bir yere varıldı. Biz ise şöyle düşünüyoruz: "aman onu yapma, aman onu söyleme; yoksa ortalık karışır." Ya hu zaten ortalık karışmadığı için bu haldeyiz ya. Nereye kadar kaçacaksınız sorunlarla yüzleşmekten? Tabii, sorumluluk, her konuda olduğu gibi, yine halka düşer. Yani bir yönetim kötü ise, orada, aslında halkta iş yoktur. Bunun tersi de doğru. O yüzden, ben yok efendim dış güçler, yok efendim filancalar diyerek topu taca atmanın doğru olmadığını söylüyorum. Herkes kendine baksın. Kendini düzeltsin. O zaman çevre de düzelir, toplum da düzelir.
Oy verme meselesine gelince, değerli kardeşim, ben hala oy vermeyenler arasındayım:)
Bu konuda size şunları da ifade edeyim: Türkiye'de siyaset yapılması gerektiği gibi yapılmayınca, geriye ne kalır? 'Çıkar' için siyaset yapmak kalır. Dolayısıyla, pratikte ideolojik alandan uzaklaşıldığı ve bu eğilimin Özal'dan sonraki dönemde güç kazandığı açıktır. Yani bir mesele düşünün; "din meselesi" haline gelmiş. Burada oy vermek itikadi açıdan sıkıntılı olur. Ama oy verme konusu, sulandırılmışsa, ki bugün Türkiye'de öyledir; burada insanların tepesinde boza pişirmeye gerek yok diyorum. Bu tür ortamlarda, belki daha çok, kişilerin 'hassasiyet'lerinin bozulması bakımından oluşan sıkıntıyı konuşmak daha doğru olur. Bu noktada da ben hep 'düşünce düzeyi'ne atıfta bulunuyorum. O düzey, bir çok tavrı vs. belirliyor. Demek ki, sorun onunla ilgiliymiş demek daha makul bir yaklaşım gibi geliyor bana. Ama tekraren hatırlatıyorum; 'oy' konusu, ciddi bir meselesidir; oy, tıpkı başörtüsü nasıl bir bez parçası değilse, oy da, sandığa atılan basit bir kağıt parçası değildir!  
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 17 Haziran 2013, 11:30:42 ÖÖ 11
Eliflamra kardeşim,
Sorunuzun ikinci kısmını cevaplamamışım; Düşüncenin Okullaşması ile ilgili. Ona yönelik de bir kaç şey söyleyeyim:
Evet, proje olarak bu konuyu yıllardır gündeme getirmeye çalışıyorum: ama somut olarak harekete geçme konusu biraz farklı, o yüzden sizler henüz ortada bir yapı vs. göremiyorsunuz. Bunu bilinçli olarak yapıyorum; çünkü bu konuda baştan bir yanlış yapmak istemiyorum:) Bu projeyi benim istediğim ölçüde hayata geçirmek için ciddi bir destek lazım. Sadece mali açıdan demiyorum; kalıcılığını sağlamak için, kurulacak kurumun daha çok 'resmi' bir statüsü olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu, hemen 'bir devlet kurumu' olarak algılamayınız; ama 'kurumsal' yapı bana sanki şart gibi geliyor. Çünkü bu iş 'uzun soluklu' bir iş ve 'kişiler'e bağlı olması, akıbetini olumsuz etkileyebilir. Somut olarak bir şey yapmamış olmamın nedeni, bu konuda henüz bir gelişme olmamasıdır. Ama bu arada boş durmuyorum; kendimce çalışıyorum tabii ki. Yani kurum ayağı gerçekleşmezse, iş başa düştü deyip, kendi başıma da bir şeyler yapabilirim elbette. Fakat benim imkanlarım açısından, burada yapabileceğim 'teorik' tarafını güçlendirmek olur. Gelecek ne gösterir, tabii ki bilemiyoruz; belki Rahmeti büyük Rabbimiz başka kapılar da açar!  
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Müslüman - 17 Haziran 2013, 11:48:39 ÖÖ 11
Belki soru soramadık ama çok istifade ettiğimizi belirtmek istiyorum, takipteyiz.

Allah razı olsun.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 17 Haziran 2013, 07:57:03 ÖS 19
Müslüman kardeşim,
Soru da sorabilirsiniz, bir sakıncası yok:))
Yalnız tabii bendeniz 'haftanın konuğu' idim; hafta doldu; moderatör kardeş bundan sonra napcaz:) bitiriyor muyuz, devam mı ediyoruz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: maxpayna - 17 Haziran 2013, 11:01:59 ÖS 23
 şahsii kanaatim sürenin sınırsız olarak uzatılmasıdır  ;D
 kürşat abi "yok artık o kadar da değil" deyip kaçmazsa tabiki  8)

 iran hakkında sormak istiyorum abi;

  iran islam devrimi yapması ve batının emperyalizm trenine rest çekmesi nedeni ile farklılaşmaktadır ve önem atfedilmektedir.
  her ne kadar biz genç kuşağın yaşı yetmese bile gözlemlediğimiz duyduğumuz okuduğumuz kadarı ile değerlendiriyoruz bu nedenle yanılma ihtimalimiz var ama eleştirel bir sorumsu cümle kurmaya çalışacağım  ???

    evet iran batıya göre islam devrimi yapması açısından önemlidir
ama şahsii kanaatim o ki günümüzdeki son olaylar dahil devrimden bugüne kadarki süreç şunu gösteriyor;
 iran devrimi islam değil şia devrimi idi. iran islam cumhuriyeti yerine iran şia cumhuriyeti diye de ismini düşünmeliyiz aslında.
halk bazında bakıldığında nasıl türkiye vb ülkelerdeki halklar geleneksel sünni inancına sahip ve tevhidi kuranii bilinçten uzak ise iran halkı da geleneksel şia inancına sahip ve tevhidi kuranii bilinçten uzaklar. hatta onlar bu hususta fark bile atmış görünüyor. Hadi halkı bırakalım "islam devrimi" yapmış bir ülke devletinin bana göre ihraç edeceği en birinci ve en büyük ihraç malı İSLAM dır KURAN dır. ama ben yıllardır irandan böyle bir ihraç göremiyorum. ve özellikle son yıllarda yaşananlar gösteriyor ki iranın derdi islam değilmiş.
           türkiye de r tayyip erdoğanın halktan olması samimi görünmesi birazda dindar sosuna bulanması sonucu bırakın ülkeyi ortadoğuda bile yılıdızı parladı parlatıldı. ahmedinejad da aynı şekilde halktan olması mütevazi olması radikal görünmesi ile aynı şekilde yıldızı parladı hatta ikisi arasında yıldız savaşları oldu görünür görünmez şekilde.
              ahmedinejadın söylemlerine baktığımızda israile ve batıya karşı meydan okumalar halkları heyecanlandırıyor ama somut adım ? yok. gazze yandı bitti kül oldu herkes irana baktı ne tepki verecek diye, ayıp olmasın diye kerhen destekler gibi adımlar attı. el altından silah yardımı yapıyormuşmuş.acaba bu tavır şii sünni farkındanmı geliyor ?  suriye konusunda ise artık türkiyedeki müslümanları bile bölme becerisi gösterdi duygusal bir hizipleşme meydana geldi.

             tamam iranlıların persler zamanından beri gelen diplomasi-siyaset yetenekleri var ve bu işte ustalar. suriye sorununda da siyasi oynuyorlar belki haklılık payları var (allah bilir)

 ama sorum şu  ; ben bu islam devrimi yapmış irandan 1 (bir) adet islama hizmet görmek istiyorum.
 yoksa onların dini islam değil şialık mı ? bu kadar mı mezheplerini din edinmişler ?
 sünniler hakkında ne düşünüyorsunuz denildiğinde " allah hidayet versin" diyecek kadar (süleyman arslantaşın anılarından)

yoksa benim nazarımda Venezuela lideri Hugo Chávez ile İran ve başkanı ahmedinejad arasında HİÇBİR FARK GÖREMİYORUM. sadece ikisi de anti emperyalist.

bu eleştiriler açısından hem iranın devrim ve sonrasında günümüze kadar olan sürecini hem de yeni seçilen cumhurbaşkanını değerlendirebilirmisiniz ?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 04:15:59 ÖS 16
Heca kardeşim,
4 yıl önceki sohbetimizde daha çok vakit ayırabiliyordum; bu sene maalesef o kadar olmuyor. Ama moderatör uygun görürse, biraz daha sohbete devam edebiliriz.
Sorularınıza sırayla cevap vermeye çalışayım:
Siteye zaman zaman girdiğim oluyor; ama yazışmaları vs. takip edemiyorum. Sadece bazı yazıları okuyabiliyorum.
Wisdom.net, odtümebiva adlı sitelere üyeliğim var. Bir çok derginin vs. sitesine de zaman zaman girip yazıları okumaya çalışıyorum. Ama özet söyleyecek olursak, forum sitelerinin müdavimi değilim:)
İnternet, bazı açılardan iyi bir imkan. Fakat denetimsizlik yüzünden kötüye kullanım çok oluyor. O nedenle, dikkatli kullanılmalı diyorum. İnternette yalan haber üretmek çok kolay. Her ideolojik grup bunu yapıyor. Sol, laik gruplarda zaten Allah korkusu olmadığı için, onlar daha sık bu yola başvuruyor. Ama sadece onlar mı? Kimde Allah korkusu yoksa, herkes yapabilir bunu. Bazıları da "Allah rızası için" yapabiliyor:) Yani grup taassubu insanlara neler yaptırmıyor ki?! :)
İsimlerini saydığınız kişilere başkalarını eklemek de mümkün. Bu konuda isimler üzerinden değil, genel olarak bazı şeyler söyleyebilirim: Müslümanlar arası ilişkilerin istenilen düzeyde olmamasının sebebi, 'itaat sorunu' ile bağlantılıdır. Müslümanlar, itaat ettiklerinde Allah'ı razı edeceklerine inanırlarsa, liderlerine ölesiye itaat ederler. Tarih bunun kanıtıdır. Bugün böyle bir durum yoksa, demek ki, liderlik mekanizmasında bir sorun var demektir. Liderlik ise, bir anlamda, toplumun halini gösterir. Yani iyi lider, iyi toplumda ortaya çıkar. Dolayısıyla, aslında sorun, bütün bir toplumun sorunudur. Bu meseleyi çözmek için, Düşüncenin Okullaşması bağlamında bazı şeyler söyledim daha önce. Özetleyecek olursak, toplumun düzeyini yükselteceğiz ki, liderimiz düzgün olsun. Uzun vadeli hedefimiz bu olmalıdır. Liderimiz düzgün olursa, organizasyonel gücümüz de iyi olur. O zaman kimse, 'kimsesiz' kalmaz!
Doktora tezim, Türkiye'de Radikal İslamcılık adını taşıyor. Ercümend Özkan ve Hizbullah örneklerini karşılıklı olarak işledim. Fakat bundan önce bir İslamcılık analizi var. Tabiatıyla, dünyada bu konuda ne konuşuluyor ne düşünülüyor,bununla ilgili bir literatür çalışması yaptım. Sonra bu iki örnek olay üzerinden Türkiye'deki İslamcılık olgusunu analiz etmeye çalıştım. Buna göre, İslamcılık 4 analitik terim ölçeğinde incelenebilir: 1) Din-Siyaset ilişkisi, 2) Modernizm, 3) Gelenek ve 4) Yöntem. Bu terimler ölçeğinde grupları analiz ettiğimizde, Müslüman dünyasında son yüzyılda ortaya çıkan grupların farklılaştığını görüyoruz. Din-siyaset ilişkisine, modernizme, geleneğe bakış bu gruplarda değişiyor ve amaca ulaşmak için kullandıkları yöntem de tabiatıyla farklılaşıyor. Bunları tezde ele aldım ve 'yöntem' konusunun, literatürde genellikle ihmal edildiğini, bunun da 'işlevsel' bir kavram olduğunu savladım. Sonra, bu 4 terim ölçeğinde Ercümend Özkan'ın merhaleci radikalizmini ve Güneydoğu Hizbullah'ının 'militan' radikalizmini inceledim. Tezin özeti budur.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 18 Haziran 2013, 04:36:18 ÖS 16
Siz tamam, yoruldum diyene kadar sizi misafir etmek isteriz :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 04:36:58 ÖS 16
Maxpayna kardeşim,
Öncelikle devrim öncesinin şartlarına bir bakalım. İslam dünyasının geneli, fiili yahut dolaylı sömürü altındadır. Bütün Müslüman ülkeler, bir şekilde Batı'ya bağımlı yaşamaktadır. IMF, Dünya Bankası vs. mali açıdan, BM veya NATO siyasi açıdan dünyayı hegemonyası altında tutmaktadır. Müslüman dünyada ise, laik kadrolar yönetimdedir. Batılı ideolojiler popülerdir; İslamcılık yeni yeni güç kazanmaktadır ama henüz siyasi bir varlığı yoktur.
Genel tablo bu şekildedir. Fakat özellikle de yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman dünyasında bir 'canlılık' emaresi görülmeye başlamıştır. Kutub-Mevdudi-Şeriati söylemi, İslam'ın modern dünyaya sözünün olduğunu ilan etmiş; bu çerçevede Müslüman dünyasında bir çok hareket kurulmuş ve faaliyet göstermektedir. Buna İran da dahildir. Mısır, Pakistan ve İran, bu noktada öne çıkan ülkeler olarak söylenebilir. Mısır ve Pakistan'daki tecrübe, siyasi başarı kazanamamasına rağmen, şartların da etkisiyle, İran'da Devrim zafere ulaşmıştır. Bu, tarihsel açıdan önemli bir olaydır ve nitekim sadece Müslüman dünyasını değil, bütün küreyi etkilemiştir. Bu tarihten sonra Batılı ülkeler de projeksiyonlarını Müslüman dünyasına çevirmişlerdir.
İran Devrimi'nin 'siyasi' kazanımlarını, bu açıdan değerlendirecek olursak, bunlar gerçekten önemlidir ve tarihte de böyle anılacaktır. Fakat her devrimin bir 'sıcak' günleri bir de 'durulma' günleri olur. Kelim Sıdddıki'nin devrimden 10 yıl sonra yazdığı yazıyı hatırlıyorum: "devrimci kadrolar da yorulur" diyordu. O zaman Türkiye'de hala devrimci bir hava hakimdi, onu da söyleyeyim. Ama gerçek budur. Devrimin 'kazanımları' böyledir. Onu halklar alır ve bir yere koyar. Sonra her halk kendi yolunu tutar ve Allah izin verirse de, kendi yolunda kendi devrimini yapar! Bu açıdan, İran Devrimi'nin, devrimi yapan kadroların bile hesab edemediği faydaları olmuştur. Fakat bir de tabii ki 'gerçekler' var. Devrim, Şia dünyasında meydana gelmiştir; ve Şia düşüncesi, Sünniliğe göre daha 'katı'dır. Yani ilkelerini sorgulama anlamında, marjları dardır. Bu yüzden, bir süre sonra sıkıntılar günyüzüne çıkmıştır (Düşüncenin Okullaşması'nı boşuna önermiyoruz kardeş! Mezhep taasubunu da halletmek için düşünceyi okullaştırmak lazım!) Neyse, devam edecek olursak, Devrim, düşmanlarının 'kuşatma' politikalarının da etkisiyle, bir süre sonra 'içine kapanmış' ve kendini koruma yolunu tutmuştur. Bu ise, zaten onun tıkandığı yerdir. Çünkü devrim,ancak, düşünce gücü ile, uzun vadede 'ihraç' olunabilir. Siyasal mücadele ile bir yere kadar genişleyebilirsiniz. Ama düşünce, sınır kabul etmez. Siz güçlü bir fikre sahip olun, onu demir parmaklıklar arasında kimsecikler tutamaz. Hava gibi yayılır. İran'da devrimi gerçekleştiren kadronun düşüncesi, Müslüman dünya tarafından bilinmektedir. Söyledikleri sözler, tezleri vs. hep biliniyor. Ama bunların özellikle de mezhebi olanları, Sünni dünyada iş görmez. Zaten Şiilik ve Sünnilik tarihte kozlarını paylaşmışlardır. Bunu bugüne taşımanın, çözüm açısından, hiç bir yararı yoktur. Efendim neymiş! Ali'ye haksızlık edilmiş! Tamam, edilmiş. Bunu biz de kabul ediyoruz. Ama hala onun 'davasını gütmek' neyin nesi oluyor. O zaman Hz. Nuh'un, Hz. Musa'nın, Hz.İsa'nın davasını da güdelim, nerede bir kıpti bulursak, nerede bir asurlu, babilli, Mısır'lı, Ninovalı, Nasıralı birini bulursak, tutup bir güzel dövelim!:)) Bu nasıl komikse, bugün hala eski davaları gütmek de bence komiktir. Temel'in hikayesini burada hatırlamamak olmaz: hani hıristiyanın birini görünce şaplağı patlatmış da, adam: ya noluyor, o dava 1000 sene önceydi deyince, Temel: "ben şimdi duydum" demiş ya. Ona benziyor:) Diyeceğim o ki, "onlar bir ümmetti, geldi geçti; biz kendimize bakalım." Peki kendimize baktığımızda ne diyoruz: Çağdaş Müslüman Düşünce, artık eski Şii-Sünni tartışmalarını geride bırakmalıdır. Tabii ki, bu tartışmadan çıkaracağımız dersler vardır. Onları çıkaracağız. Ama o kadar. Taraf tutmak ise geçmişte kaldı. Ben o tarihte yaşasaydım, Hz. Ali'nin yanında olurdum. Bu ayrı bir konu. Onun haklılığını bugün teslim ederiz; ama tutup da Emevi sülalesinin soyunu araştırıp onlardan intikam alacak da değiliz!
Dolayısıyla yapmamız gereken, bugünün sorunlarına çözüm aramaktır. Çağdaş Müslüman Düşünce'nin 'yetkinleşmesi' durumunda bunu da yapacağımıza inanıyorum. Fakat tabii ki bu iş zor. Çok fırın ekmek yememiz gerekiyor. Ama teşhisin doğruluğu üzerinde hassasiyet gösterirsek, atacağımız her adım, küçük de olsa, kardır. O yüzden, doğru tespit yapmaya dikkat edelim.
Özetle şunu söyleyebilirim: İran Deneyimi, çağdaş dönemde önemli bir tecrübedir. Akıllı insan, tecrübelerden ders çıkarır...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 04:38:00 ÖS 16
Fecr kardeş,
Misafirperverliğinize çok teşekkür ediyorum. Ama ziyaretin kısası makbul derler:))
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 18 Haziran 2013, 04:41:25 ÖS 16
O zaman bu hafta sonuna kadar uzatalım  :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 04:52:54 ÖS 16
Fecr kardeşim,
İstekleriniz emir addedilir:)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 18 Haziran 2013, 04:54:28 ÖS 16
est. sadece temenni ve rica :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 05:31:28 ÖS 17
Fecr kardeşim,
İnşallah hafta sonuna kadar uzatabiliriz. Bu arada daha zor 'şutlar' bekliyorum:)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 18 Haziran 2013, 05:47:48 ÖS 17
Sorulara devam o zaman :)

Tasavvufa bakışınız nasıl?
Hicri 1.ve 2. yüzyılları arasındaki tasavvufi anlayış ile daha sonraki yüzyıllar arasındaki tasavvufi anlayış arasında fark var mıdır? Ya da tasavvuf ayrı bir din haline gelmiştir/ getirilmiştir?
İbni Teymiyye'nin tasavvufa bakışı ile İbni Arabi'nin tasavvufa bakışı arasındaki uçurum nereden  kaynaklanıyor? Her iki akımın oumlu ya da olumsuz yönleri nelerdir sizce? Bir grup İbni Arabi'yi "Şeyhul Ekber( En büyük şeyh)" olarak anarken, başka bir ekol "Şeyhul Ekfer ( En Kafir şeyh)" olarak kabul etmektedir. Bu durumu nasıl izah edersiniz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Qani - 18 Haziran 2013, 05:51:15 ÖS 17
tekrar merhaba,
buradaysanız bir soru daha sormak istiyorum.
Siz veya dindar aydın-entellektüel insanlar türkiyenin bir gün iran gibi yada daha farklı bir islami cumhuriyet olabileceğine inanıyor musunuz?
uzun-kısa vadede bu nasıl gerçekleştirilebilir?
adımları nelerdir?

şahsen bunun türkiye'den sosyalist bir ülke yaratmaktan çok daha zor olacağını düşündüğümü de peşinen söyleyeyim :)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 08:02:06 ÖS 20
Fecr kardeşim,
Tasavvuf konusunu, 3 açıdan ele alabiliriz: 1) Sosyolojik açıdan, 2) Felsefi/itikadi açıdan, 3) Zühd pratikleri açısından. Sosyolojik bakış, bu olgunun niçin ortaya çıktığıyla ilgilidir ve bendeniz bu konuda ilk hicri asırdan sonra Ümmet'in yaşadığı sorunların, tasavvufun ortaya çıkışında etkili olduğunu düşünüyorum. Ümmette, önce siyasal açıdan, sonra da toplumsal olarak bozulmalar başgösterince, toplum buna tepki veriyor ve tasavvuf diye bir akımı üretiyor. Burada tasavvuf, tıpkı ameliyat öncesi verilen 'anestezi' işlevini görüyor. Yani toplum o kadar sancılı ve çaresiz ki, acılarını dindirmek için bir yola yöneliyor ve bu tasavvuf oluyor. Kişi, toplumdan çekiliyor, tekkesine kapanıyor ve bir takım pratiklerle acısını dindirmeye çalışıyor. Basitçe tasavvuf sosyolojisini böyle izah edebilirim. Felsefi/itikadi tasavvuf ise, daha çok Ercümend Özkan'ın "ayrı bir din" olarak tanımladığı şeydir. Burada, İslam'a göre kabul edilmesi imkansız şeyler vardır ve zaten ulema da bu hususları belirlemiş ve karşı çıkmıştır. İbni Teymiyye'nin bu konudaki gayreti meşhurdur. Çağdaş dönemde Mevdudi de benzer şeyler söyler. Ancak her ikisi de bir 'iyi tasavvuf' olabileceğini kabul ederler. Bu noktada Ercümend Özkan'ın tavrı daha keskindir. O, "iyi bir tasavvuf olamaz" der. Yani sadece inanç ilkeleri açısından değil, pratikleri açısından da tasavvufu tümden reddeder. Bu noktad İbni Arabi'nin ismi tabii öne çıkıyor. Çünkü felsefi tasavvufun zirvesi odur. Ben Füsus'ul-Hikem'ini okudum; gerçekten lafızlar, kabul edilmesi mümkün olmayan açık ifadeler içeriyor ve ulema da zaten bunları eleştirmiştir. Mesela Hatem'ul-Evliya'yı Hatem'ul-Enbiya'dan ayrı görüyor ki, bunun kabulü mümkün değildir. Ayrıca felsefi tasavvufçular, 'ilm'e de tepeden bakarlar. Yani tedrisat yoluyla elde edilen ilmi, gereksiz, hatta bazıları 'zararlı' görürler. Onlar için 'kalp' yoluyla elde edilen 'keşf' bilgisi, gerçek bilgidir. Bunun dışındakileri ya kabul etmezler, ya da pek rağbet göstermezler. Bu durumda, şeyhin kalbine ilham olunan bilgiyi kabulden başka yol kalmamaktadır. Fakat bu bilgi şeyhe nasıl ve niye verilmiştir? Tasavvufçular bunu izah için çok ter dökmüşlerdir, ancak bana göre bu noktada ikna edici olmaları mümkün değildir. Çünkü böyle bir bilgi olsa bile, bunun garantisi yoktur; Mesela şeyhe diyelim ki şeytan da ilham verdi; bunu nasıl ayırt ediyor? Efendim, o şeyh, o bilir mi diyeceğiz? Hayır, bunu diyemeyiz. Çünkü Peygamberimiz bile, ilk vahiy geldikten sonra, kısa bir süre, kendisinden bile şüphe etti, bana gelen acaba vahiy mi, değli mi diye. Fakat sonra Allahu Teala, onun kalbine suküneti indirdi. Çünkü insan öyle her rüyasına gelene vahiydi, ilhamdı dememeli. Ayrıca bu 'belgeli' olmadığı için, yalan söyleyeni, doğru söyleyenden nasıl ayırt edeceğiz? Kişinin vird yapıyor olması, çok zikir çekiyor olması, karine olamaz. Öyle olsaydı, tasavvufun seyr-u süluk aşamalarını geçen her kişiye ilhamın garanti olarak geleceği söylenmesi gerekirdi ki, bunu, tasavvufçular bile öyle kolay söyleyemiyor. Dolayısıyla, felsefi tasavvufun iddialarına karşı dikkatli olunmalıdır diyorum özetle. Ancak burada şu hususu da söylemek isterim ki, tasavvufun dili genel olarak 'sembolik'tir. Sembolik dili anlamak da genel okuyucu için zor olur. Burada sanki önce bir 'tasavvuf lügatçesi' okumak yararlı olur. Çünkü o 'zikr' derken bir şeyi kast eder; siz zikri 'hatırlamak' olarak anlarsınız; o zaman kafalar karışır. Bu konuda bu hususun da önemli olduğunu hatırlatmak isterim. Üçüncüsü ise zühd pratikleridir. Hasan Basri'den beri bu yapılagelmektedir. Bir kaç asır sonra da işin cılkını çıkaranlar, bidat kabilinden yeni şeyler üretenler olmuştur. Nitekim tarikatlar bundan sonra kurumsallaşmışlardır. Bana göre, burada da sıkıntılar vardır ve büyüktür. Ama tasavvufun belki en ılımlı dalı zühd alanıdır. Ancak malum Peygamberimizin bir hadisi var: ona sahabilerden bir kaçı geliyor ve içlerinden biri "ben bunda böyle hep oruç tutacağım", diğeri: "ben gece boyunca hep namaz kılacağım", diğeri de: "ben artık hiç hanımımla ilişkiye girmeyeceğim" vs. diyor. Bunun üzerine Peygamberimiz: "siz bunları yapmayın. Benim kadar Müslüman olabilir misiniz? Ben, bazı günler oruç tutuyor, bazı günler tutmuyorum; bazı geceler namaz kılıyor, bazı geceler kılmıyorum, bazan da hanımımla ilişkiye giriyor bazan da girmiyorum" diyor. Bu hadis, bu konuda bence çok şey anlatıyor. Yani daha çok Müslüman olacağım derken, yanlış yapabilirsiniz! Nitekim tarihe baktığımızda, bu virdlerin sonraları nasıl insanların başına bela olabildiğini görüyoruz. Adam yüzbin La ilahe illallah çekeceğim diye, işinden gücünde oluyor! İyi Müslüman olmak için Peygamberimize uyacaksak, onun gibi yapmalıyız. Yani "ayarı kaçırmamalıyız" diyorum:)
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 08:09:18 ÖS 20
Kani kardeşim,
Türkiye'nin bir "İslam Cumhuriyeti" değil de bir "İslam Devleti" veya adı başka bir şey olan fakat Şeriat'ın hakim olduğu bir ülke olabileceğini tabii ki kabul ediyorum. Halk isterse, niçin olmasın? Sizin sorunuzu belki: "halk böyle bir şeyi sittin sene istemez" şeklinde almamız daha doğru olacak herhalde. Yani siz bu halkın böyle bir şeyi biraz zor isteyeceğini ima ediyorsunuz, benim anladığım kadarıyla. Buna yönelik cevabım şudur: bugünkü haliyle tabii ki Türkiye'nin bir İslam devletine dönüşmesi zordur. Yani halkın anlayışı, yaşayışına bakıldığında, bu biraz zor tabii ki. Ama halkın bu anlayışının ilanihaye devam edeceğini kim söylüyor? Bundan 100 veya 150 sene önce, Türkiye'nin laik bir ülke olacağını söyleseydiniz, Osmanlı halkını bırak, uleması bile size gülerdi. Ama şartlar değişti, laikler organize oldu, güçlendi ve yönetimi ellerine geçirdiler. Bu oluyor da, tersi niçin olmaın? Bu konuda başka bir örnek vermeyi de isterim. Düşüncenin Okullaşması kitabımda, benzer bir tartışma var. Orada diyorum ki, Marksizm, bizim coğrafyamıza ait bir düşünce değil. Modernitenin ürettiği bir izmdir. Marks, fikrini sistematize etti ve dünyaya açıkladı. Bir baktık; doğuda batıda Marksist-sosyalist devletler türemiş. Bununla kalmamış, Müslüman dünyasında da bir çok Marksist türemiş. Marks,bunu nasıl başarıyor? Onu düşüncenin okullaşması ile izah ediyorum. Ama ayrı bir konudur. Burada soru şu olmalı: Allah'ın kötü Marks'ı Müslüman dünyasında Müslümanların içinden bazılarını Marksist yapabiliyor ve bu adamlar ölümüne Marksizmi savunuyor da, İslam, gereğince anlatılınca, niçin dünya halkları kabul etmesin? Bu soruya bir Müslüman olarak vereceğimiz cevap bellidir. O halde, bunu yapamıyorsak, kusur bizde. Kur'an'da veya başka bir şey değil. Yani İslam'ı iyi anlar ve anlatırsak, aynı şey, Türkiye'de de olur, dünyada da...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 18 Haziran 2013, 11:22:52 ÖS 23
Heca kardeş,
İstihbarat ajanı gibi soru soruyorsun:)
Sorulara bırak da ben istediğim şekilde cevap vereyim:))
Holywood filmlerinde, mahkeme sahnelerinde tarafların avukatları soruyu sormadan önce sanık koltuğundaki kişiye şöyle söylerler: "sorularıma lütfen 'evet' veya 'hayır' şeklinde cevap verin." Sanık, lafı uzatır, başka yerlere çekerse, avukat uyarır ve tekrar: "lütfen evet veya hayır şeklinde cevap verin" der. Seninki de biraz ona benzedi gibi:)
Benim nerede oturduğum site sakinlerinden kimsenin ilgisini çekmiyor ama senin çekiyor:) Bak bu ilginç. Gerçi herkes benim nerede ikamet ettiğimi bilir ama neyse, sende 'araştırma' merakı biraz fazla gelişmiş galiba.)) Şaka şaka...
Uydurma haberlerle ilgili soruyu tekrarlamanız da ilginç. Yav ben nereden bileyim; onu haber ajansları daha iyi bilir. Ben sadece yorum yapıyorum:) Bu tıpkı Gezi Parkı olaylarını ABD mi planladı? sorusuna benziyor. Yani bu sorunun cevabını, planlayandan başka kimse veremez. Ama ben gelişmelere bakarım, arkasında bir plan seziliyor derim. Vermiş olduğum cevap bu kabildendi; ama siz illa ki plan var mı diye soruyorsunuz. Bu soruya cevap: "bilmiyorum"dan başkası olmaz!:)
Şimdi sanıyorum siz benim espri üslubuma alışık değilsiniz. Ben Fecr kardeşle diyaloğa girerken, genellikle espri yapıyorum. Bu konuda alınganlık göstermeyin lütfen. Ayrıca Fecr kardeşin strancı iyi oynadığını bizzat biliyorum; ama masa tenisi konusundaki iddiasını test etme imkanı bulamadım:) O, benim için şu an itibarıyla sadece bir iddia:)))
Son olarak, önemli bir konuyu bunca satırdan sonra sıkıştırmışsınız: halbuki asıl bu konu üzerinde çokça durmamız gerekiyor. Yani ekolleşme yararlı mı, zararlı mı tartışması önemlidir. Siz konuyla ilgili düşüncemi sanıyorum yeterince bilmiyorsunuz. Özetle şöyle söyleyebilirim: düşünce, beşeri bir eylemdir ve gelişimi de sürece tabiidir. Yani çalışmaya bağlıdır. Bir toplum, üzerine düşen görevi yerine getirir ve 'alim'lerini yetiştirirse, düşünce zaman içerisinde sistematikleşir ve mezhep/ekol/okul haline gelir. Bu, o toplumun sorunlarını çözme kabiliyeti olduğunu da gösterir. Sistematikleşme gerçekleştikten sonra, tarihsel tecrübeye baktığımızda görürüz ki, toplumlar 'zirvesine' ulaşır. Fakat bir süre sonra, İbni Haldun'un analizlerinde de görüldüğü gibi, zirveden iniş başlar. Düşünce artık kemale erdiği için, kendi öz kaynaklarından yeni dinamikler üretemez ve kendini tekrarlamaya başlar. Bu da 'şerh' dönemidir. Bunun da bir süre o topluma yararı vardır. Fakat düşünce süreçleri bakımından, şerh döneminde sonra 'izmihlal' evresi gelir. Bu noktada, başka bir düşünce, yani alternatif bir düşünce ortaya çıkar ve bir dönem zirvesini görmüş olan düşünceyi sorgular. Onu alt eder ve onun yerine geçer. Artık eski düşünce, itibarını yitirmiştir; işlevselliği de kalmaz. Yani eski düşünceye dayalı toplum 'çöker.' Tarih bunun örnekleriyle doludur. Şimdilik bununla iktifa edelim isterseniz...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 19 Haziran 2013, 09:36:02 ÖÖ 09
Geçtiğimiz aylarda İstanbul'da Zeytinburnu Belediyesinin ev sahipliği yaptığı "İslamcılık Sempozyumu'nda "Recep Tayyip Erdoğan, Fetullah Gülen ve Said Nursi İslamcı değildir " demiştiniz. Bu sözünüzü biraz açar mısınız? Kimleri İslamcı olarak olarak görüyorsunuz/ görmemiz gerekiyor?
Bazıları kendilerini İslamcı olarak lanse edip ya da gösterip bu işten menfaat mı temin ediyorlar?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 19 Haziran 2013, 01:52:06 ÖS 13
Fecr kardeşim,
Zeytinburnu Belediyesi'nin düzenlediği organizasyonda benim tebliğim "modernist İslam'ın eleştirisi" üzerine idi. Tabiatıyla 'modernist' söylemi tanımlarken, 'İslamcı' kimdir sorusuna da cevap vermek gerekiyordu. Ayrıca Mümtazer Türköne, sempozyumun başında "İslamcılık öldü" tezini tekrarlayınca, konuşmalar biraz da bunun üzerine yoğunlaşınca, ben de sunumumun içinde zaten var olan bu konuyu biraz daha geniş ele almaya çalıştım. Tabiatıyla kim islamcıdır, kim değildir sorusu da cevaplanması gerekiyordu. Bu bağlamda, örnek babında, bu üç ismi söyledim. Sonra internethaber diye bir sitenin muhabiri, konuşmamdan sonra kısa bir röportaj yapmak istedi. Ona başka isimler de söyledim. Örneğin Ziya Gökalp de değildir dedim. Çünkü malum Gökalp'in üç tarzı siyaset olarak İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük tanımları var. Yani İslamcılığa üçlü kategorizasyon içinde yer veriyor diye, Gökalp İslamcı olmaz. Hakeza Namık Kemal, Osmanlı'nın son döneminde İslamcılığı ilk kez öneren kişi olarak söyleniyor. Mümtazer Türköne'nin tezi de bu yönde. Bana göre Namık Kemal İslamcı değildir. Batıcı, nasyonalist, vs. denebilir; ama İslamcı denmez. Renan Müdafaanamesi'ni yazdı diye Namık Kelam İslamcıdır denemez. Aynı Namık Kemal Vatan Yahut Silistre'yi yazan kişidir. Görüşlerinin çoğu milliyetçi düşünceyi destekler mahiyettedir. Erdoğan, Gülen ve Saidi Nursi'ye gelince. Benim İslamcılık tanımımın içine girmedikleri için onlara İslamcı denilemez diyorum. Erdoğan zaten bunu deklare etmiştim. Gülen de zaten hiç bir zaman "İslamcıyım" dememiştir. Hakeza Nursi de öyle. Bana göre Gülen ve Nursi, daha çok 'gelenekçi' olarak nitelendirilebilir. Gerçi bazı görüşleri itibarıyla 'modernist' emareler gösterse de, hakim karakteri gelenekçiliktir. Mesela Nursi, Afgani'nin genel tavrını beğendiğini söyler. Özellikle de 'ıslah' yönündeki fikirlerine katıldığını ifade eder. M. Akif de öyledir. Akif bence genel karakteri İslamcılığa daha uygundur. Ama Nursi ve Gülen, daha çok gelenekçi kategorisine girer. Erdoğan'ı ise, daha çok 'modernist' kategorisinin içine dahil etmek lazımdır.  Onun özellikle de 'siyasi' söylemi 'modernist'tir. Muhafazakar-demokrasiyi savunan bir kişiye 'İslamcı' denmez. Tabii bu konuda yapmış olduğum dörtlü kategorizasyonu baz alarak bunları söylüyorum. Daha önceki mailimde bunları izah etmeye çalışmıştım. Bence daha önemli olan bu kategorizasyonların doğru olup olmadığıdır. İçine kimin girip girmediği sonraki bir tartışmadır.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 19 Haziran 2013, 02:57:25 ÖS 14
Değerli Yönetici, alakanıza teşekkür ederim. Silip düzenlemişsiniz fakat benim mesajı. :.)
Oysa bunu kendim yapabiliyorken neden sizden rica edeyim ki?! 8)

Talebim; değerli konuğun mesajındaki 'farazi yargılar içeren şahsıma ait bölümü silip' okurların yararlanabileceği bölümün bırakılmasıydı. Yani düzenlenmesini istediğim mesaj bana ait olan değil, konuğunuza ait olandı. Zaten mesajına bakarsanız, 'altını çizdiğim bölümü' en alt kısımda görebileceksiniz. Bunun yanlış anlaşılma sonucu yapıldığını düşünüyorum hüsnü zannımla.
Aksi zaten haksızlık ve adaletsizlik olur; bana isnaden yapılan yorumlara cevabımın silinip tek taraflı bir düzenlemeye gidilmesi. Buna ihtimal dahi vermiyor, bunu yapabilecek biri olmadığınızı düşünüyor, esenlikler diliyorum...

Evet, ben kendi mesajını düzenlenmesini istediğini sanmıştım. Kusura bakmayın. Hakkınızı helal edin.
Yoksa M.Kürşat abinin espri olarak size söylediği yazıları mı kast etmiştiniz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 20 Haziran 2013, 12:44:59 ÖS 12
Misafirlik bitmeden sorulara devam edelim

Şu anda Dünyada ülkeler arasında 2 farklı kutuplaşma görülüyor.
1. A.B.D'nin oluşturduğu güç Batı gücü
2. Çin ve Rusya'nın oluşturduğu Doğu Bloku ( Şangay grubu)

İslam dünyasına gelince bu iki güce karşı bir alternatif güçleri yok. İslam Dünyası ya çoğunlukla A.B.D ekseninde ya da Doğu Bloku ekseninde siyaset çarkının içerisinde yoluna devam ediyor. Müslümanların bu iki gücün hegomanyası altında yaşamasının sebepleri sizce nelerdir?
Türkiye'de şu aşamada hangi gücün etkisi altındadır? Bir bakıyorsunuz A.B.D ile ortak hareket ediyor, bir bakıyorsunuz Şangay grubuna üyelik imzaları atıyor. Türkiye'nin uluslararası arenada satrançta yapmış olduğu hamleleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 20 Haziran 2013, 07:29:48 ÖS 19
Fecr kardeşim,
Dünyada şu anda 'süpergüç' olarak sadece Amerika var. Dolayısıyla küresel siyasette bir çok konuda 'son söz'ü tabiatıyla Amerika söylüyor yahut onun istediği şey oluyor, vs. Bu, sahip olduğu güçle bağlantılı bir şey. SSCB dağıldıktan sonra, Rusya'nın 'süpergüç' imajı tümden yok olduğu için, önceleri bazı konularda Amerika'yı dengeliyordu; şimdi ise küresel politikalarda o denli etkili olamıyor. Bunun nedeni de yine 'güç'le ilgili. Rusya, artık eski gücüne sahip değil. Çin ise giderek gücünü artıran yeni bir unsur küresel platformda. Ancak henüz aktif bir biçimde küresel politikalara müdahil olamıyor. Örneğin Arap Baharı sürecinde Çin neredeyse yok gibiydi. Fakat alttan alta Ortadoğu politikalarına müdahil olmak istiyor; daha doğrusu bunun için yatırım yapıyor. Uluslararası analistlere göre önümüzdeki 15-20 yıl içerisinde Çin etkili bir küresel güç olarak sahneye çıkacak. Devasa nüfusu, büyüme oranları vs. düşünüldüğünde, bunu öngörmek zor olmasa gerektir. Belki de o zaman Yecüc Mecüc dünyayı fetheder!:)
Müslüman dünyası ise, küresel politikalarda aktif bir unsur değil, çünkü gücü o kadar yok. Yani "paran kadar konuş" sözünü, burada, "gücün kadar konuş"a çevirmek ve öyle okumak mümkün:) Türkiye, son bir kaç 10 yıldır ekonomik gelişme kaydedince, tabiatıyla, artan gücüne orantılı bir şekilde, siyasette de daha fazla söz sahibi olmaya çalışıyor. Fakat henüz küresel politikalarda 'etkin' bir güç olması mümkün olmadığı için, kartları 'bölgesel' politikalar için kullanıyor. Bu da 'akılcı' bir siyasettir sonuç itibarıyla. Ancak, bu işlerde uzun vadeli siyasetler güdebilmek için, Müslüman dünyasındaki ülkelerin önemli bir 'kırılganlığı' var ki o da, rejimler ile halklar arasında güçlü bir bağın olmayışıdır. Daha doğrusu, siyasi sistemin dış etkilere açık oluşudur. Bunu önlemenin tek yolu, halkların rejimlerin arkasında 'ölümüne' durmasıdır. Bu noktada, sıkıntı hala devam ettiği için, Müslüman ülkelerin zaman zaman gösterdikleri 'olumlu' performans, uzun vadeli planlar yapmak bakımından güven verici olamamaktadır. Bu noktada yapılması gereken şey, söz konusu Müslüman dünyası olduğu için, İslam 'çimentosunu' iyi kullanmaktır. Bundan başka, bu ülkelerin güç katsayılarını artırmasının imkanı yoktur. Başka ideolojilerle, başka güçlere bağlı kalarak, bu dünyanın büyümesi ve küresel güçlerle aynı düzlemde yarışması vs. mümkün değildir. O nedenle, İslam dünyasındaki canlılığın 'motor gücü' olan İslamcılığın akıbeti, bu noktada, geleceğimizi belirleyici bir önemi haizdir. İslamcılık, gelişir ve Müslüman halkların "nefislerinde olanı değiştirmesi" sürecinde başat rol üstlenirse, Müslüman  dünyasının geleceğinin parlak olacağına inanıyorum. Tabii bu noktad yine Düşüncenin Okullaşması'na geliyoruz. Bu olmadan da, İslamcılığın Müslüman dünyasında 'hakim paradigma'yı temsil edecek düzeye gelmesi zordur. Bu nedenle, Müslüman dünyasının başka dünyaların hegemonyası altında yaşamasının nedenlerini düşünürken, çözüm noktasında da söylenmesi gerekenleri ortaya koymak lazımdır. Dolayısıyla, bendenizin bu sorunuza da cevabı yine öncelikle düşünceyi okullaştırmak için çalışmaktır şeklindedir. Düşüncede devrimin ardından düşünceyi okullaştırmış toplumların 'siyasi' gücü de olur. Çünkü halklar birbirine kenetlenecek bir 'ideoloji'ye sahipse, liderlik mekanizması da doğru işler ve bütün bu sürecin sonunda da güçlü devlet ortaya çıkar.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Abd - 21 Haziran 2013, 12:52:13 ÖÖ 00
Sayın Atalar
Benim bir kaç sorum olacak
Şeriatı uygulamakta osmanlı politikasını nasıl buluyorsunuz?
Osmanlı İmparatorluğu bir dönem gayrı müslimlere kendi hukukları ile yargılanmalarını kabul etmiştir. Aynı şekilde ulus devlet anlayışında herkesin bir dini kimliği olsa ve bir de laikler olsa,laikler şu an kullanımda bulunan modern hukukla yargılansalar,gayrı müslimler de kendi hukuk sistemlerini oluşturup ona göre yargılansalar,müslüman kimliğine sahip insanlar da şeriatla yargılansalar ortaya nasıl bir manzara çıkar?


ikinci sorum ;
İlk yaratılmış olan veya ona sebep olan noktasında kader anlayışımız nasıl olmalıdır?
soruyu biraz açarsak
İnsan ruhu çocuk doğacağı için mi yaratılmıştır,insan ruhu yaratıldığı için mi çocuk doğmuştur?
şimdilik bu kadar şimdiden teşekkür ederim.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: Abd - 21 Haziran 2013, 01:34:45 ÖÖ 01
Sorularımı aklıma geldikçe soruyorum kusura bakmayın
soru almaya devam ediyorsanız
teknolojik gelişmelerin şekillendirdiği geleceğin dünyasının siyasi haritası nasıl olacaktır?
soruyu biraz açarsak;
Mevcut petrol rezervleri yakın bir zamanda bitecek,çabuk şarj olan pil icat edildi ve bu alanda çalışmalar devam ediyor yakın bir zamanda tamamen elektrikli araçlara veya petrole alternatif enerjili hibrit araçlara geçilebilir. Tekerleğe dayalı ulus devlet sınırları ABD de 2015 te  yapılması planlanan  uçan araçlarla ihlal edileceğe benziyor. Elektrikli uçan arabaların yapılması durumunda mevcut dünya düzeni nasıl bir hal alacaktır? ABD bu perspektifle bakıyorsa nasıl bir dünya düzeni planlıyor olabilir?
Yeni dünya düzeni ile ilgili mistik, fantastik,bilim kurgu tarzında bir kitap yazdım ancak basılmadı iki farklı yayın evine götürdüm olumsuz cevap aldım ilerde şayet bastırma şansı bulabilirsem bu kitabımı, sizin görüşleriniz doğrultusunda kitabıma yeni bir şekil verebilirim cevaplarsanız minnettar kalırım
saygılarımla...

 
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 21 Haziran 2013, 08:00:05 ÖÖ 08
Abd kardeşim,
Osmanlı devleti, uygulamadaki sorunlara rağmen, son tahlilde bir 'Şeriat' devletidir. Çünkü Şeriat'ın üst hukuk olduğunu kabul etmiştir. Kabulden sonra, uygulama sorunları da elbette önemlidir; ama 'kabul'ün ayrı bir önemi vardır.
Osmanlı devletinin son yüzyılında Batılı güçlerin etkisi ve içerde de Osmanlı Batıcı aydınlarının katkısı ile gayri müslimlere bazı serbestlikler tanınmıştır. Bu, devletin 'zaaf'ı ile ilgilidir. Şeriat'a göre, gayri müslimlerin görev alamayacağı makamlar vardır. Bunun da mantığı şudur: devlet, İslami ise, bu devletin 'kamusal alan'a ilişkin esaslarını uygulama görevinin Müslümanlara verilmesi adil olandır. Bir gayri Müslim'in bu görevi 'isteyerek' yapması mümkün değildir. Bu, ona zulümdür (bunun tersi de doğru tabii ki. Yani bir Müslümana gayri Müslim yahut laik hukukunun uygulanması görevi verilmesi de aynı şeydir!). Ama özel hukuk alanı ayrıdır. Burada zaten her topluluk kendi özel hukukuna göre hükmolunur. Mesela bir savaş çıktı ve İslam adına cihad edilecek. Gayri müslimlerden bu savaşa katılması istenmez. Çünkü adamın inancı zaten farklı. İslam için niye savaşsın ki?! Zaten zorla savaş meydanına götürseniz, eli kılıç tutmaz; tutsa bile sert hamle yapamaz, vs. Mesele, aslında bu kadar basittir. Modern ulus-devlette askerlik niçin bütün 'vatandaşlar'a zorunludur? Çünkü modern ulus-devlette, vatandaş tanımlanırken din, dil, ırk, sınıf vs. ayrımı yapılmaz. Dolayısıyla Müslüman da olsanız, gayri müslim de olsanız, 'vatan' için savaşmak 'vatandaşlık' borcudur! (Gerçi postmodern dönemde 'vicdani red' diye bir şey çıktı ama bu da hala yaygınlık kazanabilmiş bir şey değil).
Dolayısıyla, hiç bir devlette 'üst hukuk' alanında çok başlılık olmaz. Aynen trafikte her aracın kurallara uymasının zorunlu olması gibi. Ancak Şeriat'ın hakim olduğu bir devlette, gayri Müslimlere 'zorunlu' olan alanlar, modern ulus-devlette her vatandaşa zorunlu olanlara göre oldukça dardır. Bunun mantıksal gerekçesini de yukarıda izah etmeye çalıştım.
Kaderle ilgili sorunuz, Kelam'ın ana konularından biriyle ilgili. Yani Kur'an'da bazı ayetler var: mesela "kalu bela" ayeti gibi. Yani ayetin lafzından, bu olayın, insanların henüz doğmadan önce gerçekleşmiş olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, klasik görüşte olduğu gibi, ruhlar yaratılmış, bedensel yaratılma ise takdir ne zaman gerçekleşirse, ondan sonra vuku buluyor denilebilir. Ama bence bizim için hangisi önce yaratılmış sorusunun çok fazla önemi yok, çünkü ben kendi varlığımın farkına vardığımda, yani büluğ çağına eriştiğimde, ruhla beden zaten bir arada:) Beni o ilgilendiriyor. Öldükten sonra canım çıkar da nereye gider, nerede kalır, nasıl kalır? çok da önemli değil. Önemli olan hesabı nasıl vereceğimiz? Bu konularda zihin jimnastiği babında bazı şeyler söylenebilir; ama bu türden konuları fazla büyütmenin de yararı yok diye düşünüyorum.
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 21 Haziran 2013, 08:08:25 ÖÖ 08
Abd kardeşim,
Teknolojik gelişmeler gelecekte ne getirir, bunu şimdiden net olarak söyleyemeyiz; ama bazı yorumlarda bulunabiliriz. Batı'da bu konuda çok kafa yoruyorlar ve bilim-kurgu türü roman, film vs. üretiyorlar. Çünkü örneğin petrol biterse ne olur? Küresel hakimiyetleri de biter mi?! Televizyonlarda şu an Revolution diye bir dizi var; ona baktığınızda, dünyanın ne şekil alacağına dair kurgusal yaklaşımı görebiliyorsunuz. Bana göre teknolojinin gelişmesi durumunda dahi, 'iktidar ilişkileri'nin özü değişmez. Yani insan yine hakim olmaya ve yönetmeye çalışacaktır. Bu, iktidar mücadelesinin devam edeceği anlamına gelir. Burada sadece 'araçlar' değişecektir. Araç, daha etkili ise, küresel hakimiyet de o oranda güçlenir. Batılılar, biraz da yeni enerji kaynaklarını vs. bunun için araştırıyorlar. Daha fazla nasıl hegemonya kurarız diye? Bakalım görelim. Belki de yeni icad olunan araçlar, tersi bir etki doğurur! Burada bence daha önemli olan, mücadele veren tarafların iç örgütlülüğüdür. Yani bir halk, yönetimi ile bütünleşmişse, bu mücadelenin sonucunu tayin eden şeydir diye düşünüyorum. İran Devrimi bunun en iyi örneğidir yakın zamanda. Şah, tanklarla, uçaklarla halkın üzerine saldırdı; ama başarılı olamadı. Çünkü halk, sonuçta onu istemiyordu. Tank, topla bir yere kadar! 
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 21 Haziran 2013, 07:09:43 ÖS 19
Verdiğiniz cevaplardan dolayı teşekkür ederiz.
İnş. okuyucular/izleyiciler size fazla sormasalar da (acaba niye? ) faydalanıyorlardır.

Son yıllarda İslami camia içerisinde Haniflik akımı yayılmaya başlıyor ya da yaygınlaştırmaya çalışılıyor. Haniflerin sitelerine baktığımız zaman gelenek adına ne varsa hepsi ret ediliyor ve ibadi konulara farklı anlamlar yüklenerek yok sayılıyor. "Tek kaynak Kur'an" sloganını kendilerine şiar edinmişler ve hadis, sünnet,siyer gibi tarihi bilgileri kabul etmiyorlar. İşin garibi bu hanif dediğimiz kimseler be Arapça konusunda ne de İslami ilimler konusunda fazlaca ilimlerinin olmadığını görüyoruz.
Bu haniflere karşı bakışınız nasıldır?
Bunlar 1990'lı yıllardaki Mealci denilen kişiler mi yoksa farklı bir akım mı? Mealcilik ile Haniflik arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?
Ayrıca Haniflerin bir çok noktada laiklerle/ulusalcılarla aynı düşüncede olduklarını görüyoruz. Bunun sebepleri nedir?
Haniflik akımı , İslamın içinden çıkan bir akım mı yoksa birileri tarafından ortaya çıkarılan, finanse edilen bir akım mıdır?
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 22 Haziran 2013, 12:32:57 ÖÖ 00
Fecr kardeşim,
Benim hızımda pek bir değişiklik yok, ama okurlar galiba biraz yorulmuş:)
Hanifler, Kur'an'a yaklaşımları bakımından, mealcilere benziyorlar. Başka kaynak kabul etmemekle, bir iş yaptıklarını sanıyorlar; ama yanılıyorlar. Aklı olan nasıl Sünnet'i reddeder, hatta kıyası ve icmaı reddeder. Sünnet, malum Hz. Peygamber'in söz, fiil ve ikrarlarından oluşur. Bunun 'sahih' olanına ulaşan, onunla sorumlu olur. Çünkü bu dini, Peygamberden daha iyi anlayan olamaz. Bu konu bu kadar açıktır. Hadis eleştirisi, sözün doğruluğuna yönelik bir faaliyettir; yoksa söz doğru olsa da, ona uyulmaz denilemez. Kıyas'a gelince, 'uyuşturucu'nun haramlığını, kıyas olmadan nasıl söyleyeceksin. İllet benzerliği diye bir şey var. Akılcı bir yaklaşımdır. Kıyas bunu söylüyor. Aklı olan kıyası da reddetmez. İcma'ya gelince, onun da geçerli olduğu yerler olur. Çünkü bazı durumlarda 'çoğunluğun' görüşüne itibar etmek yine aklın gereğidir. Ama her zaman çoğunluk doğruyu söyler diyemeyiz. Duruma göre insan aklı bu konuda doğru kararı verir.
Haniflerin nereden beslendiklerini vs. bilmiyorum. Bence bu çok da önemli değil. Sanmıyorum bir yerden beslendiğini filan, ama tabii ki İslam düşmanları bu düşünceden yararlanmak istiyorsa, bu fikri savunanlara destek verebilirler. Benim için önemli olan bu değil, bu görüşü savunanların ne dedikleri. Yani tezlerini iptal etmek üzerine odaklaşmamız lazım. Çünkü biz 'kişilerle' uğraşmayız, 'fikirlerle' uğraşırız!
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: mkatalar - 23 Haziran 2013, 11:45:47 ÖS 23
Değerli dostlar,
Sanıyorum misafirliğimizin sonuna geldik. Sorularla katkıda bulunan kardeşlerime çok teşekkür ediyor, sohbetimizin hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Measselam...
Başlık: Ynt: Haftanın Konuğu: "M.Kürşat Atalar"
Gönderen: FECR - 24 Haziran 2013, 08:12:58 ÖÖ 08
Biz de misafirliği kabul ettiğiniz için ve sorularımıza cevapladığınız için teşekkür ederiz. Allah razı olsun.Forumu unutmazsınız inş. Yayınlayacağınız yeni yazılar olursa , size mahsus olan bölümde yayınlarsanız seviniriz.
Allah'a emanet olun