İslami Düşünce Platformu

GENEL (Bilgi Platformu) => Köşe Yazıları => M.Kürşat ATALAR => Konuyu başlatan: FECR - 11 Mayıs 2012, 03:28:29 ÖS 15

Başlık: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: FECR - 11 Mayıs 2012, 03:28:29 ÖS 15
'MÜSLÜMAN SOL' OLUR MU?

Hemen söyleyeyim: “olmaz.” Tıpkı ‘Müslüman Sağ’ olmayacağı gibi. Yahut ‘Müslüman liberal’ veya ‘Müslüman varoluşçu’ vs. olmayacağı gibi.

İhsan Eliaçık ve bir grup genç kardeşimiz bir süredir ‘sol’ bir jargonla “bir şeyler söylemeye çalışıyor” ama öyle görünüyor ki, bu sözlerin varacağı yer pek iyi düşünülmemiş. Düşünce zemini zayıf olanların “parayı görünce” yoldan çıkması bu kardeşlerimizi hayli üzüyor olmalı ki, eleştirinin dozajının kaçtığının farkında olamıyorlar ve kendilerine yönelik ‘anti-kapitalist’ Müslüman yahut ‘solcu Müslüman’ vb. tanımlamalara dahi itiraz etmiyorlar, hatta bunları olumluyorlar. Bu tabii ki kabul edilebilir bir şey değildir. Bu kardeşlerimiz ‘yanlış’ yapmaktadırlar ve maalesef yaptıkları yanlışın da pek farkında değil gibi görünmektedirler!

‘Müslüman Sol’ tabirini kabullenmiş görünen bu kardeşlerimizin yaptığı yanlışlar öylesine çok ve vahimdir ki, kategorize etme noktasında dahi sıkıntı yaşamak mümkün! Ama bendeniz ‘ekstra’ bir gayret gösterip bunları 3 ana başlık altında toplamaya çalışacağım:

*

Öncelikle bu kardeşlerimiz kendilerini akan suya kaptırdıklarını göremiyorlar. Gündemi belirlediklerini sanıyorlar, ama ‘belirlendiklerinin’ bilincinde değiller. Kimileri diyebilir ki: “bu söylem yeni değil, önceden beri konuşulan konular bunlar.” Doğrudur, yıllardır benzer üslupla konuşan ve yazan kişiler var ve ben de bu görüş sahipleriyle değişik vesilelerle konuştum ve tartıştım (Kemal Ersözlü’nün moderatörlüğünü yaptığı varoluşbilinci sitesindeki hararetli tartışmalar ehlince hatırlanacaktır. Bu arada Kenan Çamurcu’nun hakkını da yemeyelim. İslami bir ‘sol’un mümkün olduğunu belki bu tartışmalardan önce dile getirenlerdendir). Fakat tartışmanın kamuoyuna yansıması ve ‘Müslüman Sol’ tabirinin, en azından ana akım medya tarafından sempatikleştirilmesi, son 1 Mayıs gösterileri vesilesiyle olmuştur ve bu noktaya dikkat edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, ‘Sol’, böylesi bir söylemin Müslümanlar arasında makes bulmasını ‘taktik’ bir kazanım olarak gördüğünden (ki bunda hiç de haksız sayılmazlar), ya genellikle sessiz kalmayı tercih etmiş ya da (en azından) tartışmaya ‘ilgi’ duyduğunu ifade edecek bir tutum takınmıştır. Konunun ana akım medya tarafından günlerce işlenmiş olması, bu nedenle ‘boşuna’ değildir. Bu, aynı zamanda şu demektir: “1 Mayıs havası dağılınca, tartışma hararetini kaybedecektir!” Dolayısıyla, ‘Müslüman Sol’ söylemin kamuoyunda ciddi manada makes bulduğuna yönelik iddia doğru değildir; bu yönde bir ‘ümit’ beslemek de yanlış olur. Olan, kimi sol (yahut sol sempatizanı) kesimlerin durumdan ‘yararlanma’ gayretinden başka bir şey değildir.

İkinci yanlış tezin içeriğiyle ilgilidir ve daha büyüktür. İhsan Eliaçık kardeşimiz bir TV konuşmasında: “söylediklerimize karşı bir Allah’ın kulu çıkıp da tek bir ayet veya tek bir hadis getirememiştir” diyor! Programa katılanlardan “karşı yönde tek bir ayet ve tek bir hadis getirebilecek” kimsenin olmaması, tabiatıyla, bu konuda tek bir ayet veya hadis olmadığı anlamına gelmez ama böylesine ‘büyük’ bir iddiayı program içerisinde çürütecek bir katılımcının olmaması, izleyicilerin zihninde sözün sahibinin haklı olduğu zannının yerleşmesine neden oluyor. Bu durumda, konuyla ilgili karşıt “tek ayet” ve “tek hadis” bilenlerin üzerine bir görev düşüyor ki bendeniz de naçizane bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım! İhsan kardeşimiz diyor ki: “servet, ekonomik zulümdür.” Sözlerine açıklık getirmesi istendiğinde, servet ile ‘kenz’i kast ettiğini söylese de, bağlam “varlığın toplumsal birimler arasında paylaştırılması” olunca, insanın aklına, ister-istemez Sol söylemin tezleri geliyor ve İhsan kardeşimiz bunları doğrularcasına: “kitaplarım çok satsa ve trilyonlar kazansam, kendime yetecek kadarını alıp gerisini fakire fukaraya dağıtacağım” diyor. Bu sözleriyle sempati de topluyor; ancak bu tür sözlerin varacağı yeri iyi hesap edemediği belli. Zira konu, kaçınılmaz olarak, zenginlik meselesine yahut özel mülkün meşru olup-olmadığı noktasına geliyor ve İhsan kardeşimiz burada ‘çark ediyor’ ve: “ben servetin gayri meşru yollardan kazanılmasına karşıyım” diyor. Yani özellikle de AKP döneminde zenginleşenlere (onun deyimiyle ‘kapitalistleşenlere’) karşı olduğunu söylüyor. Böylece aslında “topu taca atıyor.” Çünkü ana akım medyanın konuya ilgisinin nedeni, bu “sonradan görme”lerin durumu değil, İhsan kardeşimizin sözlerindeki ‘Sol’ tınılardır. Yoksa Özal döneminde de böyle zenginleşen insan (veya ‘Müslüman’) sayısı az değildi. Yani bu trendi AKP’den önce başlatan Özal’dı. (Yoksa İhsan kardeşimizin görüşleri o dönemde henüz olgunlaşmamış mıydı?!) Evet, İhsan kardeşimiz bir şeyler söylüyor ama söyledikleri doğru değil. Bendeniz burada detaya girmeyeceğim ve sadece İhsan kardeşimizin istediği o “tek ayet ve hadisi” vermekle yetineceğim; zira hakikaten iddiasının çürütülmesi için bu tek ayet ve hadisi yeterli görüyorum.

Şimdi gelelim mevzuya. Bendenize göre “zenginlik bizatihi kötü değildir.” Ama “zor zanaattır.” Yükü ağırdır ve her yiğit de onu taşıyamaz. Öncelikle bunu bir ifade edelim. Ayete gelince, birçoğunun içinden benim tercihim, Hz. Süleyman’ın meşhur duasının yer aldığı ayettir ki orada yüce Peygamber Allahu Teala’ya şöyle niyaz etmektedir: “Ya Rabbi, bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.” Biliyoruz ki, Kur’an’ın beyanıyla Hz. Süleyman’ın bu duası kabul olmuştur! Peki bu ‘mülk’ün içinde var? Hükümdarlık, zenginlik, cinlere hükmetme, kuşların, karıncaların dilinden anlama. Bizim bildiklerimiz bunlar. Bunların tamamı, bugün bizim ‘varlık’ dediğimiz şeye tekabül eder. Halk dilinde, bu servete sahip olanlar için kullanılan deyim: “var oğlu var”dır. Tabii, konumuz açısından bizi ilgilendiren nokta özellikle ‘zenginlik’ olduğu için, projektörlerimizi bu noktaya çevirmemiz gerekiyor. Hz. Süleyman’ın ‘zenginlik’ olarak nitelendirebileceğimiz neleri var? Neyi yok ki?! Her şeyi var. Bunun nereden anlıyoruz: Saba Melikesi muhtemel bir savaşı önlemek niyetiyle uzlaşma teklifinde bulunurken ‘hediye’ olarak çok değerli şeyleri kendisine verebileceklerini söylüyor ama o: “beni bunlarla mı yolumdan çevireceğinizi sanıyorsunuz? Rabbimin bana verdikleri bunlardan daha hayırlıdır” diyor. Burada soru şu olmalıdır: “Acaba Allahu Teala Hz. Süleyman’a neler vermiştir ki, o, bu kıyaslamayı yapıyor?” Bu ‘verilenler’ arasında hemen hatrımıza gelenlerden biri, o dillere destan atlarıdır. Bunlar ‘zenginliğin’ göstergesi değil midir? Onu geçelim, peki ya Hz. Süleyman, Müslüman olduğunu beyan için Hz. Süleyman’ın beldesine gelen Saba Melikesini nerede karşılıyor? Melike’nin zeminde su olduğunu sanarak eteklerini çemrediği ‘saray’ında. Evet, yanlış duymadınız, ‘saray’ında! Yahut şöyle söyleyelim: burası, sıradan bir ev değildir; zira hiçbir normal evin zemini bu şekilde tezyin olunmaz! O halde, buradan Hz. Süleyman’ın ‘zengin’ bir hükümdar olduğu sonucu çıkmaz mı? Bunu da geçelim, şu ‘varlık’ meselesine gelelim. Bu ‘varlığa’, cinlere hükmetmek ve kuşların ve karıncaların dilinden anlamak da dahil, değil mi? Peki günümüzün en zenginlerine (örneğin, Murdoch yahut Bill Gates’e) sorsak ve desek ki: “size, 1 trilyon karşılığında kuşların ve karıncaların dilinden anlama ve cinlere hükmetme yeteneği verilecek, kabul ediyor musunuz?” Bence, güle oynaya kabul ederler. İşte ‘varlığın’ zenginliğe tercümesi! Peki, Hz. Süleyman bunca zenginliğine ve varlığına rağmen ne yapıyor? İhsan kardeşimiz gibi mi yapıyor, yani elindekilerden bir an önce kurtulmaya mı çalışıyor yoksa bunları Hakk yolunda mı kullanıyor? İşte meselenin can alıcı noktası burasıdır. Hz. Süleyman, bu ‘varlığın’, “şükreden bir kul mu, yoksa nankörlük eden bir kul mu?” olduğunun denenmesi için ona verildiğinin bilincindedir. Bu bilinç sayesinde de, insanların çok büyük bir çoğunluğunu tekebbüre sürükleyebilecek olan bu servet ve varlığa hükmedebilmektedir. Yani amiyane tabirle, o, paraya kul olmamış, parayı kendisine kul etmiştir! İşte ‘cengaver’ diye buna denir! İşte o yüzden, Hz. Süleyman, ‘servet’e nasıl hükmedileceği hususunda Kur’an’ın ‘zirve’ örneğidir. Bunca varlığa rağmen, dünyada ‘azmayan’, ‘şımarmayan’ kaç kişi olabilir? Burada İhsan kardeşimiz şu noktayı gözden kaçırıyor. Sanıyor ki, varlığın fazlası, yoksulun cebinden çıkmıştır ve insanı yoldan çıkarır. Hayır, insan var, insancık var. Belki servet pek çoklarını yoldan çıkarabilir, ama ‘zenginlik’, aynı zamanda ‘adam kalitesini’ ölçmenin de iyi bir yoludur. Açıkça ifade etmem lazım ki, İhsan kardeşimizin önerdiği şey, aslında, kolay olanı. O, bir nevi “ver, kurtul” diyor! (Gerçi pek çoklarının, ‘küçücük bir zuhuratta bulunurken’ bile eli titrer ama ben yine de böyle düşünüyorum). İşte tam da bu noktada, o ‘tek hadis’i de zikredelim artık. Buhari’nin ‘en sağlam’ hadisleri arasında yer alan rivayete göre, Rasulullah şöyle buyuruyor: “iki şey hased edilecek şeylerdendir; bunlardan ilki malı olup da Allah yolunda harcayan, diğeri de hikmete sahip olup da onun gereğince amel eden ve onu başkalarına öğreten.” Evet, hadiste, ‘hased’ meşru kabul ediliyor! Halbuki bizler biliyoruz ki, ‘hased’ haramdır! Peki bu nasıl oluyor? Olur. Çünkü ‘hikmet’ ve ‘zenginlik’ öylesine değerli iki şeydir ki hasedi bile meşru kılar! Peki ilmin özel bir şubesi olan hikmetin bu denli değerli olduğunu biliyoruz da, ‘zenginlik’ niçin bu kadar değerlidir? Dikkat edilirse, hadiste, verilen bu ‘hayr’ların doğurduğu ‘sorumluluğun’ altı çiziliyor. İlmin kişiye yüklediği sorumluluğun ağırlığını biliyoruz: o, gerçekten bel büken bir ağırlıktır ve herhalde onun için olmalıdır ki, “Peygamberlerin varisleri alimlerdir.” Ancak zenginin sorumluluğu nedir ki? İyi düşündüğümüzde, bu sorumluluğun da ‘ağır’ olduğunu görürüz. Öyle olmalı ki, zenginlerin pek azı bu yükü kaldırabiliyor ve imtihanı başarı ile geçebiliyor. Peki bu durumda, ne oldu İhsan kardeşimizin: “karşı yönde tek bir ayet ve tek bir hadis dahi getiremiyorlar” tezine. Tuzla buz mu?

Üçüncü yanlış ise ‘söylem’ hassasiyetinin olmaması olarak karşımıza çıkıyor ki, bence yanlışların en büyüğü de budur. İhsan kardeşimize: “Müslüman Sol olur mu?” diye soruluyor ve o da: “ifadeye takılmayın, ne söylemek istediğimiz önemli” diyor. Öyle görünüyor ki, İhsan kardeşimiz, ‘söylem’in yerine göre ‘her şey’ olduğunun bilincinde değil. O, Sahabilerden Ribi İbni Amir’in Kisra orduları başkomutanı Rüstem’in sorusu üzerine İran’a geliş nedenlerini açıklarken, niçin: “buraya kulları kula kulluktan kurtarıp tek Allah’a kul etmek için geldik” tarzı bir üslup kullandığını anlayamamış. Bu sahabi acaba neden: “sizin despot, oligarşik, faşist vs. rejiminizi yıkıp, yerine insan hak ve özgürlüklerine dayalı, demokratik bir düzen kurmak için geldik” demiyor da, kendi eylemlerini açıklarken kullandığı bir kavramı (yani ‘ibadet’i), düşmanlarının eylemini açıklarken de kullanıyor? İhsan kardeşimiz belli ki bu konuları pek düşünmüyor. Dikkat edilirse, İbni Amir, sözlerini seçerek kullanıyor ve mesajı en net ve özlü biçimde muhatabına aktarıyor. Bilinmelidir ki, ‘dil’ aynı zamanda bir ‘kimlik’ aracıdır ve özellikle de kimliğin sorgulandığı yerlerde dilin özenli kullanılması gerekir. İhsan kardeşimiz bunu yapmıyor, yapamıyor. Bu, tipik olarak, “kavramlar kaplar gibidir; içine ne koyarsanız onun rengini alır” yaklaşımıdır ve yanlıştır. Kavramlar, anlamı zamana ve zemine göre değişen şeyler değildir. Öyle olsa, Kur’an kelimelerinin manalarının bugün buharlaşmış olması gerekirdi. Halbuki Kur’an geçmişte de bugün de vardır ve kelimelerinin anlamları da her zaman sabit bir biçimde var olmaya devam edecektir. Eğer bu tezimiz doğru ise, Müslümanlar kullandıkları ‘dil’e dikkat etmelidirler. “Müslüman önce birey olmayı öğrenmelidir”, “asıl özgürlük İslam’dadır”, “din bilimle çelişmez” türü saçmalıklar, artık Müslümanların dilinde yer bulamamalıdır. İslam’ın dili “vardır ve orada durmaktadır.” Bu dil, yeniden icad edilecek değildir. Bu dili Kur’an ve Rasulullah kullanmıştır; bize düşen de onu doğru kullanmayı öğrenmektir.

Son olarak, bu sözlerimizden, AKP döneminde ‘haksız’ yere zenginleşmiş olanların meşrulaştırıldığı gibi bir sonucun çıkarılamayacağını da ifade edelim ki, gereksiz yanlış anlamalara geçit vermiş olmayalım. İhsan kardeşimizin söyleminde bu noktada yapmış olduğu eleştirilerin haklılık payı elbette vardır. Ancak bunun nedeni, basit bir “parayı bulma” hadisesi değildir. Parayı bulduğunda bozulacak olan, aslında, parayı bulmadan da bozuktur. Zira o kişinin aslında ‘imanı’ zayıftır. Bizim yapmamız gereken, burayı güçlendirmeye çalışmaktır. Yoksa, bozulacak olan en küçük bir ters rüzgarda zaten devriliverir. Fakat bozulmayacak olanı, yani imanı kavi olanı, fırtınalar bile deviremez! Bizler, bu gerçeği anladığımızda, sadece ‘ekonomik’ değil, her türlü işimizin hal yoluna girdiğini de göreceğiz inşallah!

M. Kürşad ATALAR
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 05 Ağustos 2012, 07:51:40 ÖÖ 07
islam evrenseldir dolayisiyla farkli ideolojilerin (sol,sag,libaral vs.) bazi söylem ve icraatleri kuran dan onay alir..

ictihada acik konular buna örnek gösterilebilir..

müslüman sol vs.olmaz ama sol vs. müslüman sifatina sahip olabilir müslümanin kafir sifatina sahip olabilecegi gibi..


slm.
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: derail - 05 Ağustos 2012, 09:08:03 ÖÖ 09
solcusu ,ırkçısı,komünisti hepsi kendi görüşüne göre tefsir ederse bu gibi FİTNECİLİKLER ortaya çıkar..Halbu ki Kuran asla görüşe göre tefsir edilmez
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 05 Ağustos 2012, 02:55:38 ÖS 14
sayin derail,

solcu,irkci,komunist kendi görüsüne göre tefsir ediyor da örnegin islamcisi,muhafazakari,tarikatcisi farkli bir yöntem mi kullaniyor ?

hem,
ictihad icin gerekli olan akildir ki  insanoglu düsünsün (beyin firtinasi) ,ölcsün,bicsin ve bir karara varabilsin..

mesela,
itikadi/fikhi mezhep imamlari kendi görüslerini ortaya koymaktan baska bir is yapmadilar örnegin birinin haram dedigine digerinin helal demesi de  bundandir zira kendi görüsleridir dolaysiyla zamanla degisir halbuse  kuran degismez..

onlar (solcu,irkci,komunist) aklindan uyduruyor demeye getiriyorsaniz eger digerleri neresinden uyduruyor diye  sorarlar adama..

okudunuz
düsündünüz
ölctünüz
bictiniz ve bi karara vardiniz (aklinizi kullandiniz)  iste buda sizin görüsünüz:)


slm.

Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: derail - 06 Ağustos 2012, 10:47:55 ÖS 22
 günümüzün hocası devlet memurudur hal böyle olunca böyle oluyor her halde çünkü Ruhaniyet yok .
 rahmetli İmam Humeyninin PİR-İ AŞK adlı kitabını okumanızı öneririm
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 07 Ağustos 2012, 08:46:05 ÖÖ 08
günümüzün hocası devlet memurudur hal böyle olunca böyle oluyor her halde çünkü Ruhaniyet yok .
 rahmetli İmam Humeyninin PİR-İ AŞK adlı kitabını okumanızı öneririm

ne alaka ?

neyse..

bakin imam humeyni´ye (ki o da bir yenilikci idi)  takilip kalmissiniz halbuse dün dünde kaldi cancagizim bugün yeni seyler söyklemek lazim der mevlana öyle ya degismeyen tek seyin degisim oldugu bir dünya da yasiyoruz..

ve yine..

elciler (yeinilikci) degil mi icine dogduklari toplumu degistiren ve dönüstüren ?

ve yine..

gelenekciler degilmi degisimi ve yenilenmeyi öneren kuran/mesaji´na karsi "ATA (tapinak) dini"yle karsi durup mesaji yozlastiran ?   

demek ki memur dogmayi temsil ederken degisimci,yenilikci evrenselligi (yenilikciler)  temsil etmektedir..

kisaca,

insanoglu  degismeyi,yenilenmeyi sevmiyor yeni seyler söyleyenleri orantisiz bir sekilde elestiriyor ve degisime karsi cikiyor..

islam dünyasindaki AKIL tutulmasinin nedeni budur nitekim kuran,"aklini kullanmayanlarin üzerine pislik yagdiririz"der iste bu sebeple de  müslümanlar maalesef umut (islam) vaad edemiyor..


slm.
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: kayipkentli - 08 Ağustos 2012, 02:38:43 ÖÖ 02
1)    Müslüman ve dinine bağlı bir emekçi, sosyalist mücadelede kesinlike yer alabilir ve almalıdır. Dünya devrimci hareketinin tarihi, Latin Amerika’dan Yunanistan’a, Arap dünyasından Endonezya’ya kadar dindar emekçilerin sosyalist mücadele saflarını kitleleler halinde doldurduğu örneklerle doludur.

2)    Türkiye’de sosyalistler olarak bunu başaramamızın başlıca nedeni (marksizmin kaba bir kavranışının yanısıra), parçası olduğumuz moderniteyi ve modernleşmeyi, Türkiye’de kemalizmin modernite anlayışının etkisi altında ve onu temel kabullerini aynen benimseyerek kavramamızdır. Kemalizmin tarih boyunca sola yaptığı baskılara şiddetle karşı çıksak dahi (ki birçok “solcu” bunu dahi yapmamaktadır) onun dine, dindarlara, ve Osmanlı kültür mirasına karşı aldığı tavırları “yüzde yüz ilericilik” diye algıladığımız sürece bu çıkmazdan kurtulmamız mümkün değildir.

3)    Sosyalistler, dindar emekçilerle konuşmamakta, onlara yaklaşmamakta, onlardan uzak durmakta, hatta onlardan ürkmektedir. Fabrikada, tarlada ve ofiste suyu çıkarcasına çalıştırılıp sömürülen, hastane kapılarında sürünen, herkes gibi onurlu bir yaşam sürmek isteyip de bunu yapamayan bu insanlardan sırf sakallı, başı bağlı, 5 vakit namazlı diye uzak durmak, konuşmamak, umutlarımızı paylaşmamak en hafif deyimiyle ayıptır; ve büyük ihtimalle, sosyalistlik iddiamıza rağmen içimizde bastırmadığımız aydın elitizminin bir uzantısıdır. Bunu sonucu da bellidir: Kentlerin CHP’li tabanı üzerinde oynayıp onunla sınırlı kalmak. Bu, bir yanıyla gergedanın sırtındaki böceklerle beslenen, gergedan öldüğünde kendisi de ölen kuş misali bağımlı bir hayatı, varlık sebebi artık tartışılır hale gelen CHP’nin artıklarıyla beslenen bir siyasi yaşamı gündeme getirmektedir. Öte yandan da siyasi zeminimizin CHP olması, her anlamda kemalizmin solunduğu bir coğrafyada siyaset yapmak demektir ve bunun hazin sonuçları çok önceden bellidir.

4)    Geçmişte sol, bu sendromu aşmak için doğru ve sevindirici adımlar atmıştır. Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nı islamiyete yönelik övgüye değer çalışmalarının yansırıa, 1961-71 TİP döneminde sosyalistler dine karşı oldukça saygılı bir tavır izlemiş, bunu sonucunda ,TİP üyesi imamlar ve müftüler dahi (Mehmet Emin Bozarslan, TİP Antalya İl Başkanı Ahmet Hoca)  ön plana çıkmıştır. 1973 sonrası sol, marksist teoriyi daha geniş çaplı “keşfetmenin” coşkusuyla daha “doktriner” kalmış, bir önceki dönemin hassasiyeti yitirilmiş; ya da ihmal edilebilir seviyede kalmışltır. Gene de kimi okullarda MHP’lilere karşı islamcı “Akıncı”larla (can güvenliği temelinde de olsa) yer yer işbirliği yapılmıştır. Bugün ise” islamiyet eşittir AKP, eşittir ABD gericiliği ve Yeşil Kuşak” şeklindeki zihin tembelliği ve miskinlik, maalesef alabildiğine yaygındır.

5)    “Müslüman anti-kapitalistler” tam da mevcut bu boşluğun bir ürünü, hem de bu boşluğu aşmanın bir fırsatı olarak karşımıza çıkmıştır. 1 Mayıs 2012’den bu yana da güzel işler yapmakta, “ABDestli Kapitaliszm”  ve “Nurjuvazi” gibi kapitalizmi eleştiren kitaplar yayınlamaktadır. Ancak “iyi tamam işte, o boşluğu bunlar dolduruyor” rehavetine kapılmanın anlamı yoktur; zira bu arkadaşlar, tüm iyi niyetlerine rağmen, konuşulan esas konu olan sınıf mücadelesi hakkında tutarlı, gelişkin ve sağlam bir teorik çerçeveye sahip olmaktan uzaktır. Bu çerçeveye sahip olma iddiasında olan biz sosyalistler bu konuda düzgün ve etkili bir politika geliştirmezsek, bu kesim, kendilerinin (maalesef) doğal çevresi olan diğer islami gruplarla olan ilişki ve polemik içinde aşınmak, erimek, ya da saptırılarak etkisizleştirilmek gibi bir kaderle karşı karşıya kalabilir.

O zamanyapılması gereken nedir ?

Yapılması gerekenleri iki düzeyde, pratik ve teori düzeyinde, karşılıklı ilişkileri içinde ele alalım.

Öncelikle, sosyalist hareketteki örgütlü kadrolar, kitle içinde çalışırken, sömürüye tepki duyan, ve sosyal adalet arayışı içinde olan müslüman emekçilerle diyaloga girmek için bilinçli çaba sarfetmelidir. Sosyalistlerin mücadelelerindeki temel konunun din değil, toplumun yeniden adaletli bir şekilde düzenlenmesi olduğu, sosyalistlerin dinle ya da dindarlarla değil, sömürü ve sömürücülerle çatıştığı, insanların dini inançlarının sosyalistlerin mücadelelerinde hiçbir şekilde yer ve önem sahibi olmadığı kendileriyle paylaşılmaldır. Bunu yanısıra, sosyalistlere eğilimi olsun ya da olmasın, sosyalistlerle tanışmaya ve fikir alışverişine açık olan islami gruplarla görüşmek ve tanışmak önemlidir. Anti-kapitalist müslümanlar başta olmak üzere, sosyalistlerle tanışmak ve karşılıklı fikir alışverişi yapmak isteyen tüm islami gruplarla ortak belirli sosyal konuları baz alarak ortak artışmalar yapmak, sosyalistlerin bu alandaki birikim, tecrübe ve ilişkilerini geliştirecektir.

Burada kaçınılmaz olarak teorik görevler gündeme gelmektedir. Bu tarzdaki ilişkilerde etkili ve kazançlı olabilmenin yolu, sosyalist kadroları islamiyetle ilgili konularda mücehhez kılabilmekten geçmektedir. Örneğin, Kürdistan’da görevlendirilen bir sosyalist kadronun Kürtçeyi ve Kürdistan tarihini öğrenmesi ne kadar gerekli ve normalse, islami kesim ve unsurlarla diyaloga geçen bir kadronun da Kuran’ı ve islamiyetin tarihini öğrenmesi o kadar elzemdir. Kuran’ı ve islamiyeti öğrenmekteki amaç “rol yapmak” değil, üzerinde çalıştığımız ve örgütlemeye çalıştığımız halkın en önemli kültürel unsurlarından ve malzemelerinden birini öğrenerek kitle içindeki iletişimimizi etkili kılmaktır. İslamiyet, her din gibi, kendi içinde çağın gerisinde kalmış ve geri sayılabilecek unsurların yanı sıra, çağdaş çelişkilere denk düşen, sosyal adalet, eşitlik ve özgürlükten yana olan unsurlar da içermektedir. Bunları öğrenen ve bilen bir sosyalist, emekçi kesim içinde oranı son yıllarda iyice yükselmiş olan islamiyet etkisi altındaki unsurlarla ilişki kurarken kendi söyleminde bu unsurlara referansta bulunabilir ve en kötümser durumda bile islamiyeti anti-komünizm için kullananlara karşı en azından zorlayıcı ve ezber bozucu bir işlev görebilir.

İslamiyet ve milliyetçilik, şu anda emperyalizmin ve sömürücü sınıfların işbirlikçisi olan siyasi kadrolar için bir “konfor alanı” durumundadır. Bu alçaklar, bu motifleri serbestçe ve fütursuzca kullanarak geniş kesimleri rahatça etkilemektedir ve onları bu alanda engelleyen hiç kimse yoktur. Karşılarında “tehlike” olması gereken biz sosyalistler ise Marx’dan, Lenin’den, Che’den, ve en iyi durumda Deniz Gezmiş’ten bahsederek bir direniş sergilemeye çalışmaktayız; ama bu daha baştan kaybedilmiş bir savaştır. Sırf bu motiflere dayanarak gelinebilecek en ileri noktaya Eylül 1980’de zaten varmıştık; ama bu da bilindiği gibi bizi yenilmekten ve darmadağın edilmekten kurtarmadı. Zira karşımızda ( o dönem en az bizim kadar güçlü, ve)  yukarda saydığımız motifler etrafında örgütlenmiş bir kesim vardı. Şimdi aynı tarz bir gelişmeyle başarıya yürümemizi beklemek beyhudedir. En pragmatik ifadeyle karşımızdakilerin büyümesini sağlayan alana ve zemine müdahale etmeden, oraya “çomak sokmadan”, anlamlı bir başarıyı umut etmek dahi anlamsızdır, imkansızdır. Öte yandan da, kendi halkının tarihsel ve kültürel değerleriyle kalıcı bağlar kuramamış bir devrimciliğin başarı şansı yoktur. İslamiyetin; yani Utah’da CIA parasıyla,ya da Körfez’de petro-dolarlarla sefa süren satılmışların aksine, milyonlarca emekçi tarafından ahlaki saflığın, temizliğin, dürüstlüğün ve adaletin mihenk taşı olarak görülen bir inancın; (ve keza yurtseverliğin),  bu namussuzların elinde bir iktidarı sürdürme aracı olarak kullanılıyor olmasını, tarih yalnızca ve yalnızca devrimcilerin hanesine bir beceriksizlik ve kabiliyetsizlik vakası olarak kaydedecektir. Kendimiz büyürken, karşı safları dağıtmadan; oraya müdahale etmeden, orayı sarsarak gerçek halkçı ve demokrat güçleri kristalize etmeden zafere ulaşmamız imkansızdır. Kısaca sosyalistler, güçlü bir müslüman ülkede devrimcilik yapmanın karmaşık ve zorlu görevlerini kavramak ve bunu gerektirdiği teorik yaratıcılığı ve pratik becerikliliği hayata geçirmek zorundadır.

(Altüst)
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: kayipkentli - 08 Ağustos 2012, 02:39:19 ÖÖ 02
Kaynak: http://www.adilmedya.com/turkiyede-sosyalistler-ve-muslumanlar-h31871.haber (http://www.adilmedya.com/turkiyede-sosyalistler-ve-muslumanlar-h31871.haber)
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: serender - 08 Ağustos 2012, 05:31:29 ÖÖ 05
Hımm, Yani Sosyalistler şimdiye kadar din ve Allah düşmanı olarak beceremedik şimdi zafer elde etmek için dinle barışalım diyorlar.....

Biri Allahlı, diğeri Allahsız.....Diyorum ki arada Allah kadar fark var!

Senin benim istememe bağlı değil!



Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: FECR - 08 Ağustos 2012, 10:00:26 ÖÖ 10
Sosyalistler de belki ara sıra namaz kılmaya ( Cuma namazı, Bayram namazı kılmaya )başlarlar, bizimkilerde onların yanında ara sıra ( ya da çoğunlukla) namazları terk ederek bir noktada mı buluşacaklar yoksa?.
Dikkat akibet bu yöne doğru gitmekte..........
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: Müslüman - 08 Ağustos 2012, 10:53:47 ÖÖ 10
Ne kadar çok sözde Müslüman(!) İhsan Eliaçık'ın bu sol ya da marksist jargonuna sahiplendi yahu.

solculara "yaslanarak" iş yapan, das Kapital'le Kuran'ı karıştıran ya da harmanlayan ve güzel halay çeken adam.

Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: Qani - 08 Ağustos 2012, 04:50:00 ÖS 16
insan hem müslüman-hem sosyalist olamaz. teorik olarakta olamaz, pratik olarakta. Eliaçık'ın hatrına bile olamaz. yazılanların tamamını ve sanırım alakalı bir başlık daha var onuda okumadığım için detaylara giremiyorum. okuduğumda tartışmaya katılacağım...
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 08 Ağustos 2012, 05:13:10 ÖS 17
Ne kadar çok sözde Müslüman(!) İhsan Eliaçık'ın bu sol ya da marksist jargonuna sahiplendi yahu.

solculara "yaslanarak" iş yapan, das Kapital'le Kuran'ı karıştıran ya da harmanlayan ve güzel halay çeken adam.



Müslüman kardes,
ihsan hoca´yi elestirdigin halde ihsan eliacik´dan farkli bir söyleme sahip olmayan eren erdem´in yazisini asan da sensin bu ne lahana ne tursu yahu:))


slm.
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: Müslüman - 08 Ağustos 2012, 05:21:47 ÖS 17
Ne kadar çok sözde Müslüman(!) İhsan Eliaçık'ın bu sol ya da marksist jargonuna sahiplendi yahu.

solculara "yaslanarak" iş yapan, das Kapital'le Kuran'ı karıştıran ya da harmanlayan ve güzel halay çeken adam.



Müslüman kardes,
ihsan hoca´yi elestirdigin halde ihsan eliacik´dan farkli bir söyleme sahip olmayan eren erdem´in yazisini asan da sensin bu ne lahana ne tursu yahu:))


slm.

İhsan Eliaçık'ın gerçekleri ayan eden bir yazısı elime geçsin onu da asarım merak etmeyin. Müstağnilik, hakkı sadece kendi katında görme, başkalarının sözlerine kulak tıkama ve ilimi tekele almacı zihniyetin ataları malum yahudilerdir.

hem ayıp değil mi oruçlu birine lahana ve turşudan bahsetmek yahu  :P
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 08 Ağustos 2012, 06:00:46 ÖS 18
Müslüman yazdi;"...İhsan Eliaçık'ın gerçekleri ayan eden bir yazısı elime geçsin onu da asarım merak etmeyin...."



ilginc...


eren erdem yazilarina ulasan nasil olur da ihsan eliacik´a  ulasamaz ? 


bu nasil bir jargon:))


slm.






Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: serender - 08 Ağustos 2012, 08:08:53 ÖS 20
Kişiler değil fikirlere odaklı tartışmadır doğru olan.

Hiç bir kişi yüzde yüz yanlış değildir. Hiç bir kişi de yüzde yüz doğru değildir.

Heleki İhsan Eliaçık Hoca ki; Özellikle İslamın yenilikçileri adlı eseri bu ümmetin ona müteşekkir olması için yeterlidir. Kaldı ki İhsan Hocanın mülk konusunda ki çaba ve çalışmaları da hakeza çok değerli ve yerindedir.

Bardağın dolu tarafı susuzluğumuzu giderme işine yarar....!
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: kutbay - 08 Ağustos 2012, 10:25:57 ÖS 22
hem ayıp değil mi oruçlu birine lahana ve turşudan bahsetmek yahu  :P
begen1
Bir eleştiriye böyle bir sözle yaklaşmak çok hoş.
Allah razı olsun...
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: ebubekir - 09 Ağustos 2012, 11:49:44 ÖÖ 11
kutbay ve müslüman nickli arkadaslar eren erdem´in, "lahana ve tursu" göndermesinden nicin rahatsiz olmamis acep ?

eren erdemin,T.C.basbakani r.t.erdogani cami imami,tarikat seyhiyle karistiriyor sorum üzerinden yorum yapmak zor geldi herhal:)


slm.
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: maxpayna - 11 Ağustos 2012, 11:23:44 ÖÖ 11

Alıntı
Qani

insan hem müslüman-hem sosyalist olamaz. teorik olarakta olamaz, pratik olarakta. Eliaçık'ın hatrına bile olamaz. yazılanların tamamını ve sanırım alakalı bir başlık daha var onuda okumadığım için detaylara giremiyorum. okuduğumda tartışmaya katılacağım...



bizim mahallenin tek ve kesin doğru kaynağı kuran zaten islam ve müslüman sıfatları dışında sıfatları olumlamadığı ve kabul etmediği aşikar olduğu için olmaz tezini savunmaya bile gerek yok....

qani bu konuda senin konuşman ehemmiyet kesbediyor ( içime osmanlıca bilen cinmi kaçtı ne)
sol/sosyalizm senin mahallenin kavramları olduğu ve sen o mahallenin evladı olduğun için
o mahallenin inanç ilkeleri doğrultusunda açıklarmısın islam/müslüman ile sol neden olmaz olamaz.bilgilenmek isterim.

Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: Qani - 15 Ağustos 2012, 11:50:24 ÖÖ 11
konunun iki boyutu var bence.
biri felsefi, öteki ekonomik-politik.

felsefi olarak dinler idealizmin sınırları içerisinde sınıflandırılır. 'idea'lizm, düşünce ve onun yarattığı kavramlar üzerinde hareket eder. materyalizmin tersidir. yani madde-ruh çatışmasının temelidir.

bu çatışma üretim ve paylaşımı kökten etkileyen faktördür. bırakalım müslümanlığı ilkel bir kabile dini bile etin en güzel parçasını kabile şefine verir. bu etin en güzel parçasını şefin-liderin yemesi olayı Ahmedineca'ın mütevazi olduğu söylenen cumhurbaşkanlığı gibi demek değil, komple bir sistemin hiyerarşi içerisinde paylaşımların kıdem ve konuma göre dağılımı demektir.

ayrıca sosyalizmin olmazsa olmazı mülkiyet ile ilgilidir.
"mülkiyet hırsızlıktır" lafı sıradan bir slogan değildir. neredeyse sosyalizmin ekonomi-politiğinin temelidir. çünkü toplumda adaletsizliklerin temeli mülkiyettir.bunu "sosyal adalet", "adil düzen" gibi kavramlarla çözemeyiz. evet olabilir; islam hak-adalet gibi kavramları teorik düzeyde önemsiyor ancak mülkiyet ve rekate ilişkin yaklaşımı neredeyse "serbest piyasa" koşulları gibidir.

pratik olarak diyelimki siz birey olarak malınızdan-mülkünüzden vazgeçerek sosyalizme gönül verdiniz peki ya bu mallarınızın toplumda eşit olarak dağılımı, seçkincilerin, din adamlarının, yada farklı yöneticilerin eline geçmemesi için dinden de vazgececek misiniz? çünkü öğreti bunu öngörüyor. aksi takdirde herhangi bir sınıf bir şekilde mülkiyet edinerek yönetimi ele geçirecektir. yada yönetimi elinde bulunduranlar mülk edinmeye girişeceklerdir.

Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: zeki.ilkorucu - 08 Kasım 2012, 05:02:24 ÖS 17
DEVRİMCİ DİN ANLAYIŞI

Dinde ikrah yoktur (Bakara 256). Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp, ayrılığa düşmeyin (Al-i İmran/103). Din’de ruhbanlık yoktur (Hadid/27). Peygamberleri, alimleri, ruhbanları Rab edinmeyiniz (Tövbe/31).

“Apaçık Kitap”ta beyan edilen hükümlerden sonra inanlardan “beklenen”; Allah’tan başkasını Rab edinmeden, birlik ve barış içinde yaşamalarıdır. Halbuki Hz. Muhammed’den hemen sonraki 30 yıl içinde kayınpederi Hz. Ömer, damatları Hz. Osman ve Hz Ali, halifelik yaparken öldürülmüşlerdir. Daha sonra da torunu Hz. Hüseyin katledilmiştir. Tarih, inananlar ile inanmayanlar arasındaki, aynı Allah’a inananlar arasındaki, aynı dinin değişik mezhepleri arasındaki savaşlara tanıktır. Hâlâ da barış ve huzurun egemen olduğu bir dünya sistemi kurulamamıştır. Müminlerden “beklenenler” ile “gerçekleşenler” arasındaki bu farklılık neden?

Allah’ın “şeklini tamamlayıp Ruhundan üflediği”(Hicr 29) Âdem, şeklen tamamdı! Düşünsel olarak tamam olsaydı ne Peygamber göndermeye gerek kalırdı ne de Kitap! İnsanlık, Âdem’den İnsan-ı Kâmil’e doğru bir gelişerek-değişim süreci yaşamaktadır. Şayet insanlık, bir insanın gelişimine benzer bir gelişim yaşamıyor olsaydı; Allah, sabit bir Kitap’ı aynı usullerle tekrar tekrar tebliğ ederdi, Kuran’ın 23 yıllık inzali süresince yapılan “nesih” ve “insa”lara da gerek kalmazdı (Bakara 106; Nahl 101-102; Âlâ 6-7). Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar “La ilahe illallah”ın farklı usul ve üslup ile tebliğ edilmesinin nedeni, insanlığın-gelişerek değişim yaşıyor olmasıdır ve Müslümanlar, diğer Kitap Sahipleri’nin ağabeysidir.
 
Diyebiliriz ki: Hz. Âdem’den öncesi insanlığın embriyo dönemiydi; Hz. Âdem, konuşmanın öğrenildiği (Bakara 31) [ilk çocukluk]; Hz. İbrahim, soyut kavramsal yapıların düşünülebildiği dönem (En’am/75-78) [5-7 yaş]; Hz. Musa, deneme-yanılma ile öğrenme çağı (Taha 18-24) [8-10 yaş]; Hz. İsa, kimlik, kişilik oluşumu dönemi (Al-i İmran 59) [11-13 yaş]; Hz. Muhammed, ergenlik başlangıcını [14-16 yaş] ifade etmektedir. İnsanlık, Allah’ın erginlik yaşı olarak belirttiği 40 yaşına (Ahkaf/15) henüz ulaşmamıştır.

1789 Fransız İhtilali’nin, insanlığın “bilinç ve iradesinin dışında geldiği dünyayı, bilinç ve iradesi doğrultusunda değiştirme” arzusunu [17-18 yaş] ifade ettiğini düşünürsek, kemâle doğru daha yolumuz var demektir.

“Apaçık Kitab”ın hükümleri, geçmişte o günlerin bilgi birikimi ve toplumsal gelişmişlik düzeyine göre kavranıp-yaşanmıştı. Yarın ise daha da açık ve geniş kavramsal içerikte kavranıp-yaşanacaktır. Bu süreç, “İnsan-ı Kamil”lerden oluşan toplumsal yapı kurulasıya kadar devam edecektir. Geçmişi, kendi tarihsel koşullarını göz ardı etmeden değerlendirmeliyiz. Bugünün ezeli ve ebedi olmadığını bilerek geleceğe hazırlanmalıyız. İlahi Mesajları “anladığımız lisan ile her gün düzenli olarak okuma” alışkanlığı kazanmalıyız. Ancak bu şekilde kendimizdeki, insanlıktaki gelişerek-değişime uygun bir biçimde İlahi Mesajları kavrayıp-yaşayabiliriz. “Ebem sekti ben de sektim” oynar gibi taklitçi/statik anlayışla dünyayı ve Din’i kavrayıp-yaşamak mümkün değildir.

Esselamıaleyküm!
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: muvahhid - 28 Kasım 2012, 11:55:58 ÖS 23
MÜLK KİMİN?



Müslümanlar olarak özellikle son bir iki yüzyıldır din-dünya ilişkisine bakışımızda temelli değişiklikler meydana geldi.


Önceleri dünyaya ancak “ahiretin tarlası” olduğu için kıymet verirken, şimdilerde dünyayı ahiretin önüne geçirdiğimizi gösteren tavır ve davranışlar içindeyiz.


Müslüman elbette dünyaya hükmetmeli, güzel yaşamalı, güzel yaşatmalı. Ama nereden gelip nereye gittiğini, yanında ne götürdüğünü asla hatırdan çıkarmamalı.


Dilimiz “lehü’l-mülk” diyor. Yani mülk O’nun. Bir de dönüp kalbimize soralım, o ne diyor?


“Gelişme ve kalkınma yolunda ilerlemek”, “dünya ile bütünleşmek”, “evrensel standartları yakalamak” gibi tabirlerin dilimize hiç olmadığı kadar yerleştiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bunlar ve benzeri ifadeler, yaşadığımız geçici hayat ile ne tarz bir ilişki kurduğumuzu anlatıyor aslında.


Gelişmiş/kalkınmış olduğu söylenen ülkelerle aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalıştıkça “dünyevîleşme” dediğimiz hali daha yoğun hissetmeye ve yaşamaya başladık. “Piyasa ekonomisi” olgusu kendi şartlarını dayatıyor. Elbette girdiğimiz yolun kaçınılmaz gereği bu.


Acımasız şartların hakim olduğu ekonomik piyasada küçükler, ekonomik olarak daha güçlü olanlarla rekabet edebilmek ve onlar karşısında ayakta kalabilmek için, büyükler de piyasada elde ettikleri payı korumak için sürekli daha çok çalışmak, daha fazla üretmek ve durmadan büyümek zorunda.


Kimin geliri daha fazlaysa onun daha çok itibar gördüğü, insanların ne kadar fazla tükettiklerine bakılarak değerlendirildiği bir dünyadayız. Hayat bu hayhuy içinde hızla akıp giderken, bir an için durup şöyle bir soluklanmak ve bizi içine çeken bu anaforun dışına çıkarak olup biteni dışarıdan gözlemek en temel ve ertelenemez ihtiyaç bizim için.


Evet, nereye gidiyoruz?


‘Dünya hayat’


Yüce Kitabımız’da onlarca kere tekrarlanan bir tabir var: “el-hayâtu’d-dünyâ.” Dilimizdeki Kur’an-ı Kerim meallerinin hemen tamamında bu tabirin “dünya hayatı” diye çevrildiğini görüyoruz. Oysa bu bir sıfat tamlamasıdır ve dilimizdeki tam karşılığı “dünya hayat”tır, yani “değersiz hayat.” Onu “dünya hayatı” şeklinde -isim tamlaması olarak- çevirmek bütün anlam ağırlığını ve vurgusunu yok ediyor. Esasen “dünya hayatı” tabirine tam karşılık gelen “hayâtu’d-düny┠tabiri Kur’an’da kesinlikle geçmez.


“Dünya hayat” ile “dünya hayatı” arasında nasıl bir fark vardır diye baktığımızda şunu görürüz: “Dünya” kelimesinin, biri “en yakın” diğeri “pek alçak/değersiz” olmak üzere iki anlamı vardır. Kur’an’da geçtiği yerlere dikkat edersek “dünya hayat” tabirinin genellikle “değersiz, geçici, aldatıcı” gibi nitelemelerle birlikte kullanıldığını göreceğiz. Özellikle ahiret hayatıyla karşılaştırmaların yapıldığı ayet-i kerimelerde durum daha bir net olarak görünür. Dolayısıyla “dünya hayat” tabirinin, “ahiret hayatı”nın karşıtı olan “bu dünyadaki hayat” olarak değil, “ahiret hayatına nisbetle değersiz bir hayat” şeklinde anlaşılması gerekir.


Halen yaşamakta olduğumuz hayat “dünya” (değersiz) bir hayat olduğuna göre, onun bizim için değer ifade eden yanı, sonucu uhrevî akıbetimizi belirleyecek olan bir “imtihan” ortamı olmasıdır.


Dünyanın “aldatıcılık” vasfı herkeste aynı şekilde tezahür etmez. Kimi şöhrete, kimi makam mevkiye ve hükmetme arzusuna, kimi nefsî ihtiraslara ve şehvanî duygulara, kimi de mal ve servete zebun olur. Şurası açık ki, bunların tamamına esir/köle olmak da mümkündür ve bunun en kestirme yolu, mal ve servete esaretten geçer.


Bizler bu dünyada ahireti hedefleyerek yaşarız. Hz. Musa a.s.’ın ümmetinden rabbanî alimlerin, Karun’a nasihat ederken söyledikleri gibi, “Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara (infak ve tasaddukta bulunarak) ihsan et…” (Kasas, 77)


Bu ayet-i kerimedeki anlatım dikkatimizi bir noktaya çekmeli: Allah Tealâ’nın lütfu keremiyle zengin kıldığı müminlerin ellerinde bulundurdukları malla ilişkisi, öncelikli olarak malları vasıtasıyla ahiret yurdunu elde etmeye bakmak şeklinde olmalıdır. Onların esas önceliklerinin bu olması gerekir. Ancak bunu hakkıyla yerine getirdikten sonradır ki, dünyadan da nasiplerini unutmayacaklardır. Görüldüğü gibi burada “dünya nasibi” ikinci planda gelmektedir.


Mal sahibi mülk sahibi


Konuya giriş mahiyetinde yukarıda söylediklerimiz, “dünya hayat”ın olmazsa olmazlarından birisiyle ilişkimizin nasıl olması gerektiği meselesine de zemin teşkil etmektedir: Mal mülk anlayışımızdan bahsediyoruz.


Sekülerleşme (dünyevîleşme) denen durum, her şeyin dünya merkezli olarak ele alınıp değerlendirildiği bir süreci ifade ediyor. Bu süreçte bütün değerler “madde”ye indirgenmiş, insanın manevi yanı yok sayılmıştır. Batı dünyasında insanların yoğun bir şekilde dinden (hristiyanlıktan) uzaklaşması hadisesi sadece hristiyanlığın kendi iç arızalarından kaynaklanmıyor; aynı zamanda Batılı insanın her şeyi madde planında vehmetmesinin de buradaki payı hayli fazla.


İnsanı sadece maddi yanıyla ele alan seküler pozitivist ideolojilerin mal mülk ve servet meselesine bakışı da çarpıktır. Maddi hayatın aşırı abartılması ve her türlü değerin maddeye indirgenmesi, sonuç olarak ortaya iki türlü körlük çıkardı: Özel mülkiyete karşı körlük (Komünizm) veya topluma karşı körlük (Kapitalizm).


İslâm’ın bu iki körlükten birisine eklemlenmesini de üçüncü ve en büyük körlük olarak işaretlememiz gerekiyor. Zira özellikle son bir asırdır insanlığın yaşadığı travmalara bu iki körlükten birisi kaynaklık ettiği halde, insanlığın biricik kurtuluş ve saadet iklimi olan İslâm’ı Kapitalizm veya Komünizm çağrışımlı yorumlar eşliğinde takdim etmekten daha büyük bir arıza olamaz!


İfrat ve tefrit


Mal ve servet edinme konusunda biraz sonra üzerinde duracağımız iki tabir, meselenin mahiyetini oldukça güzel özetlemektedir. Böyle bir ayrıma gitmeksizin konu hakkında ortaya atılacak görüşler ister istemez ya ifrat veya tefrit tarafına kayacaktır.


Konu hakkındaki ifrat tavır şöyle ortaya çıkıyor: Dinimiz çalışıp kazanmayı emretmiş, özel mülkiyete dokunmayı yasaklamış ve kişinin, dilediği kadar kazanıp dilediği gibi harcamasına kimsenin müdahale edemeyeceğini bildirmiştir. Dolayısıyla bir kimse, helal yoldan kazandığı malını -zekâtını verdikten sonra- dilediği gibi ve dilediği yere sarf edebilir. Buna kimse karışamaz.


Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz kimsenin elindeki servete müdahale etmemiş, sahabenin zenginlerine karşı hiçbir zaman olumsuz bir tutum içinde olmamıştır.


Bu tavır, bir adım sonrasında sahibini “mülkünün mutlak sahibi olduğu” vehmine sürüklüyor. Hepimizin etrafında, kendisine emanet olarak verilen zenginlik sebebiyle tekebbüre kapılan ve etrafına tepeden bakan insanlar vardır. Ümmet-i Muhammed’in yoksulları, yetimleri, kimsesizleri kendilerine uzanacak merhametli bir el beklerken onlar “helal yoldan kazandım; zekâtımı da verdim” diye kasılarak, standartları hayli yüksek hayatta bir elleri yağda diğeri balda yaşarlar. Yaşadıkları mekânlarla, tüketim tarzlarıyla, alışkanlıkları ve çevreleriyle diğer insanlardan farklı durmaya özen gösterirler. Bu tavrın Yüce Kitabımız’ın “malın azdırdığı insan tipi”ne örnek olarak dikkatimize sunduğu Karun’dan ne farkı vardır?


İslâm mülk edinmeyi yasaklamaz


Tefrit tavır ise, mal biriktirmenin ve servet edinmenin İslâm’ın onayladığı bir davranış olmadığını söyler. Bu tavrı benimseyenlere bakarsanız İslâm -tıpkı Komünist sistemde olduğu gibi- özel mülkiyeti ve servet sahibi olmayı teşvik etmemiş, aksine bunu yasaklamış ve böylece eşitliği sağlayarak servet sahiplerinin toplumun diğer kesimlerini sömürmesinin önüne geçmek istemiştir. Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hiç para biriktirmemiş, ganimet ve sair kalemlerden kendisine gelen malları fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmadan gecelememiştir.


Bu fikri taşıyanlar da diğerleri gibi, dünyanın bir “imtihan” yurdu olduğu gerçeğini ıskalıyorlar. Bu dünyada kimimiz zenginlikle, kimimiz yoksullukla deneniyoruz. Evet Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hiç mal ve para biriktirmemiş, ancak malını Allah yolunda sarf etme iradesine sahip hiç kimseyi de zengin ve servet sahibi olmaktan men etmemiştir. Hatta tam tersine, yeri geldiğinde Hz. Ebu Bekir r.a. gibi, Hz. Osman gibi, Abdurrahman b. Avf gibi (Allah onlardan razı olsun) varlıklı sahabilerin sağladığı imkanlarla ordular teçhiz etmiş, beldeler fethetmiştir. Aynı şekilde fertlerin, hibe, alışveriş, miras, ganimet gibi helal yollardan elde ettiği mülke hiçbir zaman dokunmamış, “toplumda eşitliği sağlamak” gibi bir düşünceyle o mülkü rızaları dışında onların elinden alıp fakirlere dağıtmak gibi bir politika asla izlememiştir.


İbn Kuteybe, el-Ma’ârif adlı eserinde ileri gelen sahabilerin sanat ve mesleklerini zikretmiştir. Onlar o sanat ve mesleklerini serbestçe icra etmeleri sayesinde bir yandan bol kazanç elde ediyor, ama diğer yandan bu kazancı Allah yolunda infak etmekten de geri durmuyorlardı. Toplumda dayanışmanın ve paylaşmanın önünü açmak, varlık sahiplerini çalışıp kazanmaktan men etmekle değil, dünya malına zebun olmaktan korumakla mümkün olur.


Hem Ebu Bekir hem Ebu Zerr


Yukarıda iki “körlük” olarak ifade ettiğimiz ifrat ve tefrit tavır, kendisine Kur’an ayetlerinden, hadis-i şeriflerden ve Sahabe’den gerekçeler temin etmeyi de ihmal etmez. Büyük sahabi Ebu Zerr r.a. bu cümleden olarak adı sıklıkla telaffuz edilen sahabilerin başında gelir. Onun, mal biriktirme aleyhindeki tavrı, yukarıda ifade ettiğimiz “tefrit” tavrın “İslâmî” gerekçelerinin ilk sırasında yer alır.


Oysa, “madem ki Ebu Zerr r.a. mal biriktirmeye ve servet edinmeye karşıdır, o halde İslâm’ın hükmü budur” tavrı, Kur’an’ı, Sünnet’i ve Sahabe’nin tutumunu bir tek sahabinin içtihadına indirgemekten başka bir şey değildir. Yukarıda da söylediğimiz gibi ne Kur’an ne de Sünnet helal yoldan çalışıp kazanmaya mani olmamıştır, Sahabe döneminden itibaren tarih boyunca İslâm toplumlarında gördüğümüz vakıa da budur.


Yine bu çerçevede halk arasında çok meşhur olmuş -sahih olmayan- bir “Sa’lebe kıssası” vardır.


Rivayete göre Ensar’dan, Bedir savaşına da katılmış bulunan Sa’lebe b. Hâtıb çok fakirdir ve Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den, zengin olması için kendisine dua etmesini ısrarla ister. Efendimiz s.a.v., “Şükrünü eda edebildiğin az mal, şükrünü eda edemediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurarak geri çevirse de o ısrar eder. Sonunda Efendimiz s.a.v. dua eder ve Sa’lebe zengin olur. Fakirken mescide herkesten önce geldiği için “mescit kuşu” olarak anılan Sa’lebe önceleri vakit namazlarını aksatmaya, malı çoğalınca Cumalara da gelmemeye başlar. Derken Efendimiz s.a.v. zekât memuru vasıtasıyla Sa’lebe’den zekâtını ister. Ancak Sa’lebe mala öylesine bağlanmıştır ki, zekât vermek ağırına gider ve vermeyi reddeder. Bunun üzerine, “Ve onlardan bazıları da ‘Eğer fazlu kereminden bize ihsan ederse elbette tasaddukta bulunacağız ve elbette salih kimselerden olacağız’ diye Allah’a söz vermişti.” mealindeki ayet (Tevbe, 75) indi. Sa’lebe çok pişman oldu ve zekâtını getirip vermek istediyse de Efendimiz s.a.v. kabul etmedi. Bu durum Hz. Ebu Bekir r.a. ve Hz. Ömer r.a. zamanlarında da devam etti. Onlar da Sa’lebe’nin zekâtını kabul etmediler. Nihayet Sa’lebe Hz. Osman r.a. zamanında bu hal üzere vefat etti.


Kısaca arz ettiğimiz bu kıssanın sahih olmadığını Hadis ilminin mütehassısları ortaya koymuştur. (Bkz. ez-Zeyla’î, Tahrîcu’l-Ahâdîsi’l-Keşşâf, 2/84-86; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/400-401.)


Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye bizi, sahibini azdırmış zenginlikten de, sahibini azdırmış fakirlikten de sakındırmıştır. Orta yol ve itidal burada da temel rehberlerimizin onayladığı ve teşvik ettiği tavır olarak tezahür etmektedir. Bu sebeple İslâm Ümmeti tarih boyunca “hem Ebu Bekir, hem Ebu Zerr” demiş, onların birini diğerine tercih etmemiştir. Hz. Ebu Bekir r.a. infakla bereketlenen zenginliğin, Ebu Zerr r.a. da varlığı sonuna kadar paylaşmayı teşvik eden merhametin sembolü olarak inanç dünyamızdaki yerlerini almışlardır. Önemli ve doğru olan onlardan birini tercih etmek değil, ikisinin tavrını da makul ve İslâmî çerçevede açıklayıp yerli yerine oturtmaktır.


“Teşri” ve “tevcih”


Çağımız İslâm mütefekkirleri son derece isabetli bir şekilde, kazanmanın ve harcamanın ilkesini ve sınırlarını bu iki tabirle ifade etmiştir. Biz de konuyu bu iki tabiri esas alarak ortaya koymaya çalışacağız.


İmam Muhammed b. el-Hasan rh.a.’in dediği gibi, kişinin kendisine gerektiği kadar ilim öğrenmesi nasıl farz ise, çalışıp kazanması da öyle farzdır. (Kitâbu’l-Kesb, 71) Çünkü Efendimiz s.a.v.’den hem ilim öğrenmenin, hem de çalışıp kazanmanın farz olduğunu ifade eden hadisler nakledilmiştir. Mülk ve servet konusunda günümüzde iki noktanın birbirine karıştırıldığı görülüyor: “Teşri” ve “tevcih”.


Kişinin, ihtiyaçlarını karşılayacak ve gerek kendisini gerekse ehlü ıyalini başkasına muhtaç etmeyecek kadar çalışıp kazanması farzdır. Bu, çalışıp kazanmanın asgari/olmazsa olmaz sınırıdır. Bundan fazlası ise mübahtır. Dileyen, dinî mükellefiyetlerini aksatmamak ve helal yoldan sapmamak üzere daha fazla kazanmak için daha fazla çalışabilir. (İmam Muhammed b. el-Hasen, Kitâbu’l-Kesb, 81 vd., 96 vd.)


Çalışıp kazanma, mal mülk, servet edinme ve kazancı üzerinde tasarrufta bulunma konusunda Yüce Dinimiz müminlere herhangi bir sınırlama getirmemiştir. Yeter ki mal helal yollardan kazanılsın, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz edilmesin ve malî mükellefiyetler hakkıyla yerine getirilsin. Dinimize göre kişi, el emeği göz nuru, meslek ve sanat, ticaret, ganimet, hibe, miras vb. meşru yollarla mal mülk sahibi olabilir ve -yine meşru sınırlar içinde kalmak kaydıyla- mülkü üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Bu durumdaki kimseye, normal şartlar altında herhangi bir ilave sorumluluk yüklenemez. Kazanırken ve harcarken kimseye zulüm ve haksızlık etmeyen, bakmakla yükümlü olduğu kimselere karşı mükellefiyetlerini yerine getiren, zekât, fitre gibi malî ibadetlerini hakkıyla eda eden kimse, “teşri” noktasında yükümlülüğünü yerine getirmiş demektir.


Nitekim Yüce Kitabımız’da Efendimiz s.a.v.’in şahsında bize, “Eli sıkı olma. Büsbütün eli açık (varını yoğunu harcayan) da olma.” (İsrâ, 29) buyurulmakla meselenin “teşri” yönü gösterilmiş olmaktadır. Dolayısıyla teşri noktasında cimrilik edip eli sıkı davranmak da, büsbütün saçıp savurmak da doğru değildir. Bu ikisi arasında orta yol tutulacaktır.


Sahip değil vekil


“Tevcih” yönüne gelince, Allah Tealâ şöyle buyurur: “Allah’a ve Rasulü’ne iman (etmekte sebat) edin. (Sizden önce gelip geçenlerin ardından Allah’ın) sizi (tasarruf için) vekil kıldığı maldan O’nun yolunda infak edin. İçinizden iman edip de (o suretle) infak edenler için büyük bir mükâfat vardır.” (Hadîd, 7)


Bu ayet-i kerime, mal ve servetin insanlara emanet olarak verildiğini, onu elinde bulunduranların aslında onun “sahibi” değil, “vekili” olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Dolayısıyla insan, kendisine nasip edilen ve üzerine vekil kılındığı mal mülkü kendi yetenek ve birikimiyle kazandığı vehmine düşmemeli, mülkün gerçek sahibini unutarak şeytanın ve nefsin iğvalarına kapılmamalıdır. Evet, mülk Allah Tealâ’nındır ve akıllı kişi, vekili kılındığı mülkü O’nun rızasını kazanma yolunda sarf etmekten geri durmayandır.


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, “Veren el alan elden hayırlıdır” (Buharî, Müslim) buyurmak suretiyle “isteyen” konumunda olmayı değil “veren” konumunda olmayı teşvik etmiştir.


Ancak bunu yaparken dengenin muhafaza edilmesine büyük hassasiyet göstermiş, mal mülkün insanı yoldan çıkarıcı özelliğine de sıklıkla vurgu yapmıştır.


Bir keresinde Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. el-Cerrah r.a.’ı Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde r.a., külliyetli bir miktar mal ile döndü. Bunu duyan Ensar, sabah namazında Mescid-i Nebi’de toplandı. Namaz bittikten sonra Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in etrafını sararak imalı bir şekilde Ebu Ubeyde r.a.’den bahsetmeye başladılar. Efendimiz s.a.v. gülümseyerek, “Ebu Ubeyde’nin bol mal ile geldiğini duyduğunuzu sanıyorum.” buyurdu. Onlar, “Evet!” diye karşılık verince şöyle buyurdu:


“Size müjdelenen şeyle sevinin ve ondan fayda bekleyin. Allah’a yemin ederim ki, ben sizin yoksulluğunuzdan korkmuyorum. Sizin hakkınızda korktuğum husus, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş servetlere sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdır.” (Buharî, Müslim)


Mülkün iki tehlikesi


Dünyanın Yüce Kitabımız’da sıklıkla “aldatıcı” olarak nitelendirilmesinde şüphesiz bizim için büyük bir uyarı vardır. Kalbinde küçük bir zayıf nokta, iradesinde az bir gevşeklik bulunan kimsenin dünyaya kapılıp gitmesi hayli kolay ve sık rastlanan bir durumdur.


Zira dünyaya bağlılık ve düşkünlük bulaşıcı hastalık gibidir. Hastalığın bağışıklık sistemindeki en küçük bir gevşemeyi fırsat bilerek insanı ele geçirmesi gibi, dünya ve dünyalık da irademizdeki en küçük bir zaaftan istifade ile bizi kendisine zebun eder. Bu, insandan insana bulaşan bir hastalıktır. Birinin elindeki servet, ev, araba, yazlık kışlık, harcama kapasitesi ve tüketim seviyesi, çoluk çocuğuna sarf ettikleri, giyim kuşamı… bütün bunlar iradesi zayıf insanları özendirir, kıskandırır ve “ben de öyle olmalıyım” düşüncesine sevk eder.


Mülkün iki tehlikesinden biri budur. Servet sahibi insanlar dayanışma, paylaşma ve infak hassasiyetinden uzaklaştığı takdirde toplumda zenginlerle fakirler arasında uçurumlar oluşur ve bu durum toplumu bir arada tutan bağların zayıflayıp kopmasına kadar gider. Toplumsal patlamaların sebebi budur. Dünyayı bir asra yakın meşgul eden, milyonlarca insanın şu veya bu şekilde mağdur olmasına, sürülmesine, acı çekmesine, ölümüne yol açan komünizm belası böyle zeminlerde gelişip serpilmiştir.


Kur’an’da şöyle buyurulur: “Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) haline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr, 7)


Mülkün diğer tehlikesi ise, eline emanet olarak verildiği insanlar üzerinde “saptırıcı” bir etki yapmasıdır. Zengin kişi çok kuvvetli bir iradeye ve engin bir gönüle sahip değil ise, kendisini malının yegâne hükmedeni sanacak, “küçük dağları ben yarattım” edasıyla diğer insanları hakir görecek ve böylece kendi kazancıyla helaka sürüklenecektir. Zenginliğin gurur ve büyüklenmeye sürüklemediği insan gerçekten ne kadar azdır! Oysa Efendimiz s.a.v., kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini haber vermiştir! (Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî)


Servet bir emanet


Küçük çaplı bireysel girişimlerin pek bir işe yaramadığı, liberal ekonomik düzenin kaçınılmaz gereği olan acımasız rekabeti sürdürebilmek için şirketlerin birleşip holdingleri, tröstleri oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hep kazanmak, hep en önde olmak, daha çok üretmek ve kazanmak dürtüsüyle adeta canavarlaşmış uluslar üstü sermaye birikimlerinin ortaya çıktığı bu dünyada infakın, dayanışmanın, paylaşmanın, fakiri düşünerek hareket etmenin ve hepsinden önemlisi de serveti bir “emanet” olarak görecek ruh ve şuur durumunu muhafaza etmenin imkanı var mıdır?


İslâm hem bireyi hem de toplumu bu iki tehlikeye karşı muhafaza altına almanın yollarını göstermekte, ifrata ve tefrite meyletmeden, insan fıtratının özelliklerini de dikkate alarak orta yolu göstermektedir.



Senin Her Varlığın Hakir


Hz. İbrahim a.s.’a inen sahifelerde şöyle buyurulduğu nakledilmiştir:


“Ey dünya! Senin yapmacık süslerin iyiler (ebrar) katında hiçbir kıymet ifade etmez. Zira ben onların gönüllerine sana husumeti ve senden yüz çevirmeyi yerleştirdim. Senden daha düşük bir şey yaratmadım. Senin her varlığın hakirdir ve yok olmaya mahkumdur.


Seni daha ilk yarattığım zaman kimse için devamlı olmamanı ve kimsenin sende daimî kalıcı olmamasını takdir ettim.


İçlerinden bana iman eden, beni tasdik eden ve istikamet üzere bulunan salihlere müjdeler olsun. Onlara tekrar tekrar müjdeler olsun ki, mezarlarından kalkıp bölük bölük bana gelecekleri zaman onların mükâfatları, önlerinde parlayan nurları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır.” (İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmu’d-Dünyâ, 63.)




Hz. İsa a.s. Böyle Buyurdu


Hz. İsa a.s.’ın şöyle buyurduğu rivayet edilir:


“Dünyayı kendinize efendi (rab) edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle (kul) edinmesin. Servetinizi zayi etmeyecek birinin korumasına verin. Zira dünya hazinelerine sahip olanların çeşitli afet ve felaketlerle karşılaşmalarından korkulur. Ama Allah’ın hazinelerine sahip olanlar için böyle bir korku yoktur.”


Yine şöyle demiştir:


“Ey havarilerim! Sizin için dünyayı ben yüz üstü yere vurdum. Sakın benden sonra onu ayağa kaldırmayın! Dünyanın kirli olduğunun bir delili, onda Allah’a isyan edilmesi, diğer delili de ahiretin ancak onu terk etmekle elde edileceğidir. Dünyadan geçin, onu imarla uğraşmayın. İyi bilin ki, bütün kötülüklerin başı dünya sevgisidir. Kısa süreli bir arzu, sahibine uzun süren bir hüzün ve pişmanlık vereceğini unutmayın!” (İmam Gazalî, İhyâ, 3/198)




Zenginlik Allah’ın Fazlu Keremindendir


Muhacirlerin fakirleri bir gün Efendimiz s.a.v.’e gelerek,


– Ey Allah’ın Rasulü! Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve daimî nimetleri alıp gittiler, diye şikayetlendiler. Efendimiz s.a.v.,


– Neymiş o, diye sordu.


– Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama onlar bizden fazla olarak) sadaka (zekât) veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle azad ediyor, biz edemiyoruz. (Bazı rivayetlerde burada, “Onlar hacca gidiyor, umre yapıyor, biz yapamıyoruz” ifadesi de vardır.)


Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:


– Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geride bırakırsınız. Hem hiç kimse sizin bu yapacağınızı yapmadıkça sizden daha faziletli olamaz.


Muhacirler:


– Buyurun ey Allah’ın Rasulü (öğretin), dediler. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:


– Her namazdan sonra otuz üç kere “Sübhânallah”, otuz üç kere “Elhamdülillâh”, otuz üç kere de “Allahu Ekber” dersiniz,” buyurdu.


Fakir muhacirler sevinerek Efendimiz s.a.v.’in yanından ayrıldılar. Ancak bir süre sonra tekrar gelerek şöyle dediler:


– Mal mülk sahibi kardeşlerimiz bizim (sizden öğrenerek) yaptığımız ameli öğrenmişler. Onlar da böyle yapıyorlar (dolayısıyla biz yine geride kaldık).


Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:


– Bu, Allah’ın fazlu keremidir; dilediğine verir.” (Buharî, Müslim)

Ebubekir Sifil
Başlık: Ynt: "Müslüman Sol" Olur mu?
Gönderen: zeki.ilkorucu - 01 Aralık 2012, 01:58:22 ÖS 13
“Muvahhid” rumuzlu üyenin yazısını okudum.

Bireysel olarak aşağılık dünyadan vaz geçmiş, sabır ve namaz ile iç huzurunu bulmuş bir Müslüman olarak yaşamamızı tavsiye ediyor. Eyvallah! Fakat kendi iç huzurunu kurmuş bir Müslüman’ın aşağıdaki ayete göre bugün ne yapması gerektiği konusunda bir önerisi olmamış:

“O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükafat vereceğiz
Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”
(Nisa, 74-75).

Bu konudaki düşünce ve önerilerinizi de öğrenmek istiyorum.

Esselamüaleyküm!