YÜCE AHLAK

  • 7 Cevap
  • 4311 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
YÜCE AHLAK
« : 21 Temmuz 2014, 08:45:30 ÖS 20 »
                               YÜCE AHLAK
Resulullah a.s. ın yüce ahlakından bahsederken çeşitli ayrıntılara girmemiz gerekmektedir.


2- Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.
3- Senin için kesintisiz bir mükafat vardır.
4- Ve sen yüce bir ahlaka sahipsin.
Öncelikle ithamların açıkça bir iftira olduğunu görmemiz lazım.   Soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını inceleyenler, soydaşlarının ona yönelttikleri "o bir delidir" suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa, aklı üstünlüğünü dile getiren bizzat kendileridir. Nitekim, Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar önce Kâbe'deki Haceru'l Esved'in (Kara taşın) yerine konulması hususunda aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O'nun hakemliğini kabul etmişlerdi. O'na güvenilir kişi anlamına gelen "el-Emin" lakabını takan kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan sonra bile O'nun Medine'ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını, paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim, Ali'nin Peygamber in yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla,  Peygamberden sonra birkaç gün Mekke'de kaldığı kesinlik kazanmıştır. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O'na karşı bu kadar sert bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber in peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan söylediğine tanık olmamışlardı. Bizans imparatoru Heraklius Peygamberimizle ilgili olarak Ebu Sufyan'a şöyle sormuştu: "Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu?" Ebu Süfyan -Müslüman olmadığı zamanlar onun baş düşmanıydı- "Hayır" demişti. Bunun üzerine Heraklıus: "insanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün değildir" demişti.

Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında akli üstünlükle, güzel ahlakla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat bu iftirayı atan kendisinin yalancı bir günahkar olduğunu bilir
Resulullah a.s. ın üstün ahlaka sahip olması bizzat Allah'ın şahitliğidir.

Allah'ın terazisinde bir kula verilen değerdir. Hakkında "Sen yüce bir ahlâka sahipsin" denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlakın Allah katında ifade ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
Hiç kuşkusuz yüce Allah Peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bütün evrensel büyüklüğü ile bu son peygamberlik misyonunu (bu yüce kişiliği ile) . Muhammed'den başkası taşıyamazdı. Ondan başkası bu olağanüstü misyonun üstesinden gelemezdi. O'na denk olamazdı, onun canlı bir tablosu olamazdı

Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #1 : 21 Temmuz 2014, 08:46:09 ÖS 20 »
Güzelliğin, kusursuzluğun, büyüklüğün, evrenselliğin, doğruluk ve gerçekliğin doruklarında olan bir misyonu, ancak yüce Allah'ın bu övgüsüne muhatap olan biri taşıyabilirdi.
 Ancak O'nun kişiliği, sağlam bir iradeyle, dengeli bir psikolojik durumla ve sarsılmaz bir güvenle bu övgüyü karşılayabilirdi.
 Onun sahip olduğu bu özgüven duygusu, peygamberlik misyonunu ve bu yüce övgünün ifade ettiği gerçeği kapsayan büyük kalbinden kaynaklanıyordu. Öte yandan bu kalp -aynı zamanda- bazı davranışlarından dolayı Rabbinin kendisine yönelttiği azarlamalara, kınamalara da muhatap oluyordu.
Ama aynı irade sağlamlığını, aynı dengeli psikolojik durumunu ve Aynı sarsılmaz özgüvenini koruyordu. Kendisine yönelik özgüyü açıkça duyurduğu gibi Rabbinden işittiği azarları da açıkça duyuruyordu. İkisini de kesinlikle gizlemezdi. O, her iki durumda da insanlık tarihinin tanık olduğu o saygın peygamberdi. O itaatkâr kuldu. O güvenilir tebliğciydi.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #2 : 21 Temmuz 2014, 08:47:08 ÖS 20 »
Bu ruhun gerçekliği, taşıdığı peygamberlik misyonunun gerçekliğinden kaynaklanıyordu. Bu ruhun büyüklüğü, omuzladığı peygamberlik görevinin büyüklüğünden ileri geliyordu. Tıpkı İslam gerçeği gibi  Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- gerçeği de insanlara sahip bulundukları herhangi bir büyütecin boyutlarını aşacak büyüklüktedir. Birbiriyle bütünleşmiş bu iki büyük gerçeği gözlemleyen birinin yapabileceği şey sadece bu gerçeği görmektir, ama onu bütün yönleriyle açıklayıp, gözler önüne sermesi mümkün değildir. Sadece bu gerçeğin evren içindeki yörüngesine uzaktan işaret edebilir, ama kesinlikle bu yörüngeyi her yönüyle kavrayamaz!
Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlak unsuruna dayanır. Bu inanç sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliliğe, doğruluğa, adalete, merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına, her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
Allah'ın seçkin peygamberi şöyle buyuruyor: "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim: ' Böylece peygamberlik görevini bu soylu hedefle özetliyor. Güzel ahlâka teşvik edici bir çok hadisi dilden dile dolaşmaktadır. O'nun kişisel hayatı da yüce Allah'ın ölümsüz kitabında "Sen yüce bir ahlâka sahipsin." övgüsünü hakkedecek canlı bir örnek, tertemiz bir sayfa ve yüce bir tablo olarak gözler önünde duruyor. Yüce Allah bu sözle peygamberini övdüğü gibi, seçkin peygamberinin getirdiği hayat sistemindeki ahlâk unsurunu da övüyor. Bununla yeri göğe bağlıyor. Kendisini arayan, arzulayan gönülleri bu unsura yöneltiyor. Sevdiği ve hoşnut olduğu yüce ahlâkın ne olduğunu gösteriyor.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #3 : 21 Temmuz 2014, 08:47:40 ÖS 20 »
Hiç kuşkusuz bu, İslam ahlâkına özgü eşsiz bir anlayıştır. Bu ahlâk toplumdan, çevreden doğmamıştır. Kesinlikle yeryüzü değerlerinden kaynaklanmamıştır. İslam ahlâkı herhangi bir geleneksel anlayışa veya çıkara yahut herhangi bir kuşakta geçerli olan insanlar arası ilişkilere dayanmaz, onlardan kaynaklanmaz. İslam ahlâkı gökten kaynaklanır, göğe dayanır. İnsanlar yüce ufuklara yönelsinler diye gökten yere yöneltilen çağrıdan kaynaklanır. İnsanlar güçleri oranında gerçekleştirsinler, istenen yüce insanlığı yaşasınlar, yüce Allah'ın kendilerine biçtiği değere ve yeryüzü halifeliğine layık olsunlar ve "Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında"(Kalem suresi 55) ahiretteki üstün hayatı hakketsinler diye vurgulanan Allah'ın sınırsız, sonsuz sıfatlarına dayanır.
Bu yüzden İslam ahlâkı yeryüzünde geçerli olan herhangi bir anlayışla sınırlı değildir, hiçbir bağla kayıtlı değildir. İslam ahlâkı sınırsızdır, insanı ulaşabildiği en yüksek zirveye çıkarır. İnsanı yüce Allah'ın her türlü bağdan, her türlü sınırlandırmadan uzak sıfatlarını gerçekleştirmeye, yaşamaya yöneltir.
Öte yandan İslam ahlâkı sadece, doğruluk, güvenirlilik, adalet, merhamet ve iyilik gibi bireysel üstün niteliklerden ibaret değildir. İslam ahlâkı kusursuz ve insanın her türlü ihtiyacına cevap veren yeterli bir hayat sistemidir. Bu sistemde ruhsal arınmaya yönelik terbiye ile yasal düzenlemeler dayanışmalı olarak işlerler. Tüm hayat düşüncesi, hayata ilişkin tüm amaçlar buna dayanır ve en sonunda yüce Allah'a bağlanır, dünya hayatında geçerli olan herhangi bir anlayışa değil.
İşte bu İslam ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile  Muhammed'in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah'ın şu yüce övgüsünde ifadesini bulmuştu:
"Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin."

Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #4 : 21 Temmuz 2014, 08:49:38 ÖS 20 »
Allah Rasulü'nün ahlakını en güzel şekilde  Aişe'nin şu sözü tarif etmektedir. "Onun ahlakı Kur'an idi" Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Nesei, İbn Mace, Darimî ve İbn Cerir lafzen çok az farklılıklarla bunu rivayet etmekteler. Bunun anlamı şudur: Rasulullah (s.a) yalnızca Kur'anî talimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, o talimatları kendi zatında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Eğer Kur'an bir şeyin yapılması için emir vermişse onu ilk önce kendi nefsinde uygulamış ve eğer bir şeyden menetmişse gene en fazla kendisi o şeyden sakınmıştır. Kur'an'ın fazilet olarak saydığı sıfatlarla muttasıf, kötü saydığı sıfatlardan da kendini uzak tutan idi. Başka bir rivayette gene, Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "O hiçbir zaman kendi hizmetinde bulunan birisini dövmemiş, hiçbir zaman bir kadına el kaldırmamıştır. Allah için cihaddan başka hiçbir yerde hiçbir zaman kimseye eliyle dahi vurmamıştır. Kendisi için kimseden intikam almamıştır. Fakat eğer bir kimse Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşmışsa o zaman sadece Allah'ın rızası için ondan intikam almıştır. İki yoldan kolay olanı seçmek onun sünnetiydi. Ne var ki, kolay olan günah ise müstesna, o zaman ondan en uzak kalan O olurdu." (Müsned-i Ahmed) Hz. Enes (r.a) diyor ki: "Ben Allah Rasulü'nün on sene kadar hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman öf dememiş, hiçbir zaman bana bunu niye yaptın, bunu niye yapmadın dememiştir." (Buhari ve Müslim).
Güzel davranışlar ve güzel sözler bizim şahsımızda gerçekleşmelidir.
Lokman a.s. oğluna nasihat eder iken buna dikkat edilmesi amaçlanmıştır.
Allah'a ortak koşma
"Hani Lokman oğluna öğüt verirken demişti ki, 'Oğlum (ey oğul!) Allah'a ortak koşma. Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.
Allah her yaptığını ortaya çıkarır
"Oğlum, eğer yaptığın iş hardal tanesi kadar bile olsa ve bir taş içine girse, Allah onu ortaya çıkarır. Muhakkak ki, Allah en gizli işleri bütün inceliğiyle bilir, O her şeyden hakkıyla haberdardır.
Namazını dos doğru kıl
"Oğlum, namazını dos doğru kıl. İyiliği tavsiye et, kötülükten sakındır. Başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar uğrunda azim ve sebat edilmeye değer işlerdendir.
Kasılarak yürüme, yavaş konuş
"Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez.
"Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini alçalt. Seslerin en çirkini, şüphesiz ki, eşeklerin sesidir."13
13. Lokman Sûresi, 13-20.

Güzel söz ve güzel davranışlara dikkat edip şahsımızda nasıl gerçekleştiriyor isek;Çirkinliklerden uzak durmamız lazım.
İnsanları arkalarından çekiştirip ayıplayanların, aşağılayanların, gizli açık dillerine dolayanların, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin vay haline!
(humeze suresi)

4. Elbiseni tertemiz tut.
5. Kötü şeyleri terket.
6. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.
7. Rabbinin rızasına ermek için sabret.
Müdessir suresi(4-7)

Buraya kadar Yüce ahlaka götürecek meseleyi öğrenmiş olduk.Ancak başka bir ayrıntı daha vardır.Mesele sadece ahlak sahibi olmak değil şüphesiz onun ayrıntısı ise küfr toplumu ile ilşkilerimiz nasıl olduğudur.

Âyetlerimiz hakkında (alaylı) konuşmaya dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze geçinceye kadar artık onlardan yüz çevir. Ama şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma.
(enam 68)

Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #5 : 21 Temmuz 2014, 08:50:19 ÖS 20 »
8- Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.
9- Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
Onların sapıklıklarına, şirklerine, bozuk düzen hayatlarına dokunmamanı, pisliklerine ilişmemeni isterler. Yani onlar senden öyle bir tavır, öyle bir din istiyorlar ki, bu din onların hayatına karışmasın. Onlar dine değil, din onların zevkine tâbi olsun. Onların günübirlik arzularına göre şekil alabilen bir din olsun bu. Demokrasi dini gibi… Çoğunluğun arzularına göre şekillenen bir din. Bu dinin tanrısı da onlardan ne bir ahlâkî kural, ne ibadet, ne namaz, ne oruç, ne örtünme hiçbir şey istemesin.
Yani eğer sen onların yamukluklarına, sapıklıklarına dokunmasan, onlar da sana müdâhane edecekler, seni övecekler, seni yağlayacaklar, ne büyük, ne akıllı adam diyecekler. Yani sen onları yağlasan, alçak garazlarına, haksızlıklarına, küfürlerine, şirklerine hiç dokunmayıversen, hiç uyarmayıversen onları, uyarmamak bir yana sen onların yanlışlarına muvafakat ediversen, yani o yanlışlarında onlarla beraber olup onlara eşlik ediversen, onlar da sa-na yağ sürecekler. Yahu bu adam ne büyük adam! Ne akıllı, ne ileri görüşlü, ne aydın, ne derin hoca, diyecekler.
Ama sen onlara müdâhane etmez, yağcılık yapmaz, onlardan yana davranmaz da hakkı ortaya koyar, Allah’ın emrini söylersen, Al-lah’tan aldığın âyetleri okuyarak onların hayatlarını yargılamaya ve sorgulamaya kalkışırsan, bilesin ki o zaman seni reddedecek, sana if-tira edecekler, deli diyecekler, mecnun diyecekler
“Eğer seni azimli ve sebatlı kılmasaydık, nerde ise onlara az da olsa meyledecektin. Eğer onlara biraz olsun meyletseydin, dünya ve âhiretin azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra kendin için bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra: 17/74-75)

Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez. Onun gözünde büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu inanç sisteminde büyük küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi, her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
İslam ile cahiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslam ile her zaman ve her çağdaki cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye için de geçerlidir. İslam ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkansızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu değildir.
İşte Allah tan gelen ferman
Kafirun suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
1- De ki: Ey kâfirler
2- Tapmam o taptıklarınıza!
3- Siz de benim kulluk ettiğime tapanlardan değilsiniz.
4- Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza.
5- hem de siz, benim kulluk ettiğime tapıcılardan değilsiniz.
6- Size dininiz, bana dinim (sizin dininiz size, benim dinim bana)!
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #6 : 21 Temmuz 2014, 08:50:56 ÖS 20 »
AŞIRI YEMİN ETMEK
10-Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran aşağılık.
Aşağılıktır, onursuzdur; Kendisine saygısı yoktur. Bu yüzden insanlar sözlerine saygı göstermezler. Onun aşağılık oluşunun delili de yemine ihtiyaç duymasıdır, hem kendisinin hem de insanların kendisine güvenmemesidir. Mal, evlat ve mevki-makam sahibi olması bu durumu değiştirmez. Çünkü aşağılık kompleksi psikolojik bir niteliktir. Bir kişi azgın, zorba ve kudretli bir kişi dahi olsa bu niteliğe sahip olabilir. Şeref ve haysiyet de (izzetinefis) psikolojik bir sıfattır. Saygın bir ruh dünya hayatın tüm değerlerinden yoksun olsa bile bu nitelikten soyutlanmaz

DEDİKODU
11- Herkesi kınayan, söz götürüp getiren.
Sürekli başkasını çekiştirir: Sözle ve işaretle başkasını gerek yüzüne karşı gerekse arkasından çekiştirir, ayıplar. İslam dini başkasını çekiştirme ve ayıplama huyuna şiddetle karşı çıkar, yerer. Çünkü bu huy insanlığa yakışmaz, ruhsal edebe aykırıdır.
 insanlar arası ilişkilerde, büyük küçük herkesin onurunu korumada uyulması zorunlu olan edep tavrına ters düşer. Kur'an-ı Kerimin birçok yerinde bu iğrenç huy kınanmıştır. Nitekim yüce Allah bir yerde şöyle buyurmaktadır: "Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline."(Hümeze suresi 1)
 Yine başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: "Ey inananlar, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın."(Hucurat suresi 11)
 Bunların her biri iğrenç bir karakter olan alaycılığın, başkasını arkasından çekiştirmenin değişik şekillerinden biridir.
Resulullah a.s. herhangi bir arkadaşına yönelik iyi duygularını değiştirecek nitelikte sözlerin kendisine aktarılmasını yasaklamıştı. Şöyle diyordu Peygamber : "Hiç kimse arkadaşlarından biri hakkında bana herhangi bir şey ulaştırmasın. Çünkü ben karşınıza iyi duygularla dolu rahat bir kalp ile çıkmak isterim:'"(Ebu Davut ve Tirmizi İbn-i Mesut`tan rivayet edilmiştir)

İmam Ahmed  Huzeyfe'den şöyle rivayet eder: Peygamber  şöyle dediğini duydum: "İnsanlar arasında söz götürüp getiren cennete giremez:' (İbn-i Mace'nin dışında bir grup sahabe tarafından rivayet edilmiştir.)

SALDIRGANLIK

12- Hayra engel olan, saldırgan, günahkar.
Saldırgandır: Hak, adalet nedir gözetmez, çiğner geçer. Ayrıca o, Peygamber e, Müslümanlara, ailesine ve doğru yolu bulmalarına engel olduğu, dini benimsemelerini önlediği aşiretine de saldırır, haksızlık eder. Saldırganlık, aşırılık, Kur'an-ı Kerim de ve Peygamber efendimizin sözlerinde üzerinde önemle durulan çirkin huylardan biridir. İslam saldırganlığın, aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Hatta yeme-içmede bile buna dikkat edilmesini öğütlemiştir.
Bugün internet sitelerinde toplumun saldırganlık huylarını bayağı yaygın olduğunu görüyoruz.Üzülüyoruz.Sabr ın karşıtı saldırganlıktır.Bunu unutmayalım.

KABALIK
13- Kaba, sonra da soysuz, alçak.
Hiç dinlemeyi kaldıramaz hatta dinlemez ile varsa yoksada kendi imajı,kendi etiketi,kendi fikridir.
14- Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (yolunu şaşırmış)
15- Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "Eskilerin masalları" dedi.
16- Biz yakında onun burnuna damga vuracağız.
Dikkat ederseniz bizim açımızdan da çok tehlikeli, bizim de çok gaflet ettiğimiz bir konu anlatılıyor burada. Birinci mânâya göre birilerinin malı-mülkü, atı, arabası, çoluk-çocuğu, taraftarı, makamı, konumu, statüsü sebebiyle eğer biz ona davranışımızı bozar da, itaatten yana, laf dinlemekten yana bir meylimiz olursa Allah korusun bu isyandır. Öyle değil mi? Gerçekten çok gaflet ettiğimiz bir konu değil mi?
İslâm’ı, imanı hemen hemen aynı iki kişi var. Karşımızda Ama birinin malı biraz daha fazla, yedireceği yemek biraz değişik, bindireceği arabanın markası farklı; diğeri yaya gidiyor, gariban birisi… Eğer bu farklıdır, bu zengindir, bunun makamı var diye, birinci adamın sözünü diğerinin sözüne tercih edersek, bu tercih konusunda mal, makam ağırlığı varsa, kesinlikle isyan içinde olduğunuzu anlayın, diyor âyet.
Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma

*

Çevrimdışı iktibas

  • Cengiz sarsmazelsoy
  • ***
  • 421
Ynt: YÜCE AHLAK
« Yanıtla #7 : 21 Temmuz 2014, 08:53:23 ÖS 20 »
O zaman serveti, malı, makamı var, belki bir istifadesi dokunur, şerrinden sakınılır diye sakın onlara itaat etme! diyor âyet. Birinci anlamı bu.
Bunlar eskilerin masalları, eski kitaplar bunlar, eski şeyler, eskimiş şeyler bunlar. Bize göre daha çağdaş, daha özgün, daha biz ifadeli, daha bizim hayatımızı içeren, daha bize hitap eden, işte şehrimizle, kentimizle, belediyemiz, parlamentomuzla, atımız, arabamızla, parkımız, plajımızla, radyomuz, televizyonumuzla ilgilenen, bize yönelik, yeni kitaplar olmalı… Yani bize bunlar değil, bize daha çağdaş, daha özgün, daha yeni kitaplar olmalı” diyorlar. Yeni satırlar, ye-ni kitaplar arıyorlar.
“Efendim işte bunlar on üç asır öncesine ait şeyler. İmamlar dönemine, mezhepler dönemine ait şeyler… İmamlar döneminde, mezhepler döneminde anlaşılmış, ayarlanmış, uyarlanmış şeyler. İmamlar döneminde fıkha dökülmüş şeyler,” demeye çalışıyorlar.
Garip ama bu alçakların dediklerini şimdi müslümanlar söy-lüyor. “Efendim artık bugün Kur’an okumaya gerek yoktur, çünkü Kur’an imamlar döneminde fıkhî kalıplara dökülmüştür, bu nedenle bugün fıkıh okunmalıdır,” diyorlar.
Veya, “işte bu mitoloji, yani efsane” diyorlar. Kur’an’ın istediği hayatı mitoloji, efsane görmeye çalışıyorlar. Bunu müslümanlar yapıyor. “Efendim, o peygamberdi, elbette kitabı o anlayacaktı. Biz peygamber değiliz ki! Biz onun gibi değiliz ki bu kitabı anlayabilelim!” di-yorlar.
“Efendim onlar sahâbeydi elbette bu kitabı onlar anlar ve yaşar” diyorlar. “Yani şimdi bizler sahâbe miyiz ki bu kitabın âyetlerini anlamak ve yaşamakla sorumlu tutulalım. Mümkün değil arkadaş bu-gün bunu yapmak!” diyorlar. “Eğer müslümansan, müslüman olduğunu iddia ediyorsan o zaman kızını böyle giydireceksin, hanımını böyle eğiteceksin, şuradan kazanacak, şurada harcamayacaksın” diye ken-dilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın âyetlerinin muhtevası duyurulduğu zaman, “bu devirde bunları yapmak kesinlikle müm-kün değildir” diyorlar. “Belki o devirde, eski zamanlarda bunları yapmak mümkündü ama bu devirde kesinlikle olmaz bu,” diyorlar.
Hem masal diyorlar, hem de insanları bundan engellemeye çalışıyorlar. Hem masal diyorlar, hem de insanların Kur’an’a yönelmelerinden korkuyorlar. Kuran kurslarını kapatmaya, Kur’an eğitimine yasaklar koymaya çalışıyorlar. Madem ki masal, öyleyse niye korkuyorsunuz bu kadar? Madem ki masal, bırakın dinlesin insanlar! Hikâye anlatan başka insan yok mu dünyada? Hayır hayır, öyle diyorlar ama buna kendileri de inanmıyor. Çünkü hem kendilerine, hem de çevrelerindeki insanlara tesir edeceğinden korkuyorlar. En’âm sûresinde şöyle buyrulur:
“Onlar hem kendileri Kur’an’dan uzaklaşırlar hem de insanları ondan uzaklaştırırlar. Böylece kendi kendilerini mahvederler de farkına varamazlar.”
(En’âm 29)
Eğer şu anda bizim toplum olarak Kur’an’a karşı tavrımız da böyle ise, yani bazen laf taşıyor, bazen dedikodu yapıyor, insanlara Allah sözü değil de hep insan sözü taşıyor, insanların sözlerini Allah sözlerinin önüne geçiriyor, insanların kitaplarını Allah’ın kitabının önüne geçiriyor, Allah’ın kitabını kendisine az müracaat edilir bir konuma getiriyor, bazen kaba-saba davranıyor, bazen hayrı engelliyor, çok çok yemin ediyor, çok psikopat, aşağılık davranıyor, fikir, düşünce, a-mel ve eylem planında alçaklığı tercih ediyorsak, Kitap-sünnet bilgimiz sıfırsa, günahtan yanaysak, kendimizin vebalini, Kur’an-sünnetle tanıştırmadığımız çoluk-çocuğumuzun veballerini yüklenmeden yanaysak, Kur’an’a da bugünün çözümü değildir gözüyle bakıyor, yani evimizin çözümü için müracaat etmiyor, ülkemizin problemlerinin çözümü için müracaat etmiyor, arabamız bozulunca Kur’an’a gitmiyor, elektriğimiz kesilince Kur’an’a gitmiyor, çocuklarımızın eğitimi konusunda Kur’an’a müracaat etmiyor, evlenmemizde, boşanmamızda, mirasımızda, hukukumuzda Kur’an’a baş vurmuyor, Kur’an’a eskilerin kitabı gözüyle bakıyor, bugünün çözümü gözüyle bakmıyorsak, herhalde bizim de burnumuza bir esaret zinciri vurulacak, burnumuza bir ip takılacak ve ipin ucu kimin elindeyse o çekip bizi istediği yere götürecektir. Değil mi? Öyle olmamış mı? Bizim durumumuz şu anda öyle olmamış mı? Hep başkalarının çektikleri yere gitmiyor muyuz? Hem öyle ki, burnumuzun, yüzümüzün her yanı yara bere içinde. Kadınlarımız bir taraftan kanca takmış, toplum bir tarafa takmış, zevklerimiz, eğlencelerimiz, medeniyet dediğimiz şeyler, teknik dediğimiz şeyler bir tarafa kanca takmış. Bir tarafta A.B.D’nin kancası, I.M.F’nin kancası, bir tarafta A.E.T.'nin kancası… Biri bir tarafa, biri öteki tarafa a-sılıyor. Ne muhteşem bir burunmuş ki, dayanıyor, kopmuyor, yırtılmı-yor!
Allah korusun, şu anda her şeyimizle reziliz. Ekmeğimize, yiyeceğimize, şehrimize, okulumuza, kuralımıza, kaidemize, evlenmemize, boşanmamıza, alacağımıza, vereceğimize, düğünümüze, derneğimize, kısacası hiçbir şeyimize sözümüz geçmiyor. Tam rezillik iş-te! Bundan daha büyük bir rezillik ve rüsvalık olur mu? Tam rezil ve rüsva bir hayat. İnsan bu kadar şahsiyetini kaybetmez elbette ama Allah korusun kitabımıza Velid bin Muğire gözüyle bakar olduğumuz için işte bu hale gelmişiz.
İşte bu zillet ve meskeneti şu andaki halimiz en güzel biçimde anlatmaktadır. Şu anda bu ümmet de bu rüsvalığı iliklerine kadar ya-şamaktadır. Allah korusun, işte vaziyetimiz. Burnumuza öyle esaret zincirleri takılmış ki, Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın kitabından kaçacağız derken pek çok ilahların kulu-kölesi durumuna düşmüşüz. Allah öyle ipler takmış ki burunlarımıza, öyle boyunduruklar vurmuş ki boyunlarımıza, onlardan asla kurtulma imkânımız da kalmamış. Artık öküz boyundurukları mı, yoksa şu anda kendisine kulluktan kaçan, başkalarının kulu-kölesi zilletine düşen, kendi yasalarını uygulamaktan, kendi kitabına sahip çıkmaktan ve hayatlarını o kitapla düzenlemekten kaçtıkları için başkalarının yasalarını uygulamak zorunda kal-mış, Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla varlığın kulu-kölesi durumuna düşmüş şu andaki biz perişan müslümanların boyunlarımıza vurulmuş resmî boyunduruklar mı? Zalim tâğutlar tarafından boyunlarımıza vurulmuş vatandaşlık boyundurukları mı, resmî bağlar, resmî ip-ler mi, yoksa A.B.D’nin vurduğu kölelik ipleri mi? A.T.’nin, I.M.F’nin vurduğu boyunduruklar mı? İşte âyetten bunların hepsini anlıyoruz.
Biz Kur’an'a bu gözle baktığımız için alnımıza, burnumuza bu damga vurulmuş, bu zincirler takılmış. Peki bu durumdan kurtulmamız mümkün olmayacak mı? Hep böyle rezil bir hayatın adamı mı olacağız? Hayır, eğer biz vaziyetimizi, kitabımıza karşı bu bozuk düzen bakışımızı değiştirir, onu hayat programı kabul eder ve hayatımızı onunla düzenlemeye karar verirsek, elbette Rabbimiz bizim bu makus kaderimizi değiştirecektir. Öyleyse vakit kaybetmeden değiştirelim ba-kışlarımızı da, Allah durumumuzu değiştirsin.

Ne yaparsan yap sana yakışmayanı yapma