28 ŞUBAT

  • 14 Cevap
  • 10383 Görüntüleme

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
28 ŞUBAT
« : 28 Şubat 2012, 07:57:10 ÖÖ 07 »

Bence 28 Şubat; 40 öğrencimle kuran kursumda öylece otururken jandarma botlarını her gün sildiğimiz halının üstünde görmektir. Niye geldinden çok "niye kirletiyorsun kardeşim??" dediğimiz o gündür!
 
Bence 28 Şubat; Değerleri olmayanların değeri olanları hazmedememe-kusma girişimidir... Kusamadınız bile kardeşim dediğimiz gündür!
 
Bence 28 Şubat; Yanyana yürüdüklerimiz tarafından dudak bükülerek dışlandığımız ve yalnız kaldığımızdır. Uyuz değilim niye kendini kötü hissediyorsun, korku bunudamı yaptırır dediğimiz gündür!
 
Bence 28 Şubat; Hayatına 12 yıl ara vermenin başlangıcıdır. Her hayale, her teklife "bu sezon sorun kalkar önce okulumu bitirmeliyim" diyeceğimiz bir milattır!
 
Bence 28 Şubat; Gerçekten eleğin düz tutulduğu hayırlı bir gündür. Sayesinde 12 yaşında bir kızın "way be ben neymişim" deyip kadrini-kıymetini öğrendiği hakkaten kimlik kazandığı gündür....
 
...

(Gelgelelim bu konuyu niye dinler tarihinde açtığıma; illaki bir peygamber mi hapis yatmalı-işkence görmeli-okuldan atılmalıydı. Bütün bu yapılanların nedeni haçlı ordusunun içerdeki torunlarının dinimize kılıç sallaması değilde neydi???)
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #1 : 28 Şubat 2012, 09:39:12 ÖÖ 09 »
Duygularını çok güzel ifade ettin Serender.
Namlusunu kendi halkına çeviren ordunun görüntüsünü unutmak mümkün değil...
Paşalarıyla, medya desteğiyle, aydın yaftası taşıyan sahte akedemisyenleri ve daha birçok zavallıdan oluşan  nefret ordusuyla  "müslümanın geleceğini karartmak " için sayfalar dolusu yazılan planlarını unutmadık...
Başörtüsü yüzünden kendisine dayatılanı reddeden, "senin okulunu istemiyorum" diyebilen,
Parlak zihinleri köreltme katsayısınına aldırmayıp kendini inadına ,inançla daha bir kararlılıkla yetiştiren imam-hatip liselileri,
Eşinin örtüsü yüzünden hizmet ettiği ordudan atılan subayları ,
Yaşam biçimi yüzünden dışlanan ama buna aldırmayıp "ben müslümanım" diyen...
Kısacası:

28 Şubatta müslümana yaraşır bir biçimde dik durmasını bilen  tüm müslümanları selamlıyorum.

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #2 : 28 Şubat 2012, 09:57:24 ÖÖ 09 »
Neler neler... Şişe ve işkenceyi 28 şubat üretti.

Bi daha yıllarca konuşamayan kızlar...

Bilenler anladı. Üzgünüm daha açık yazamam....

Bide az önce bi arkadaşım eklemem için hatırlattı ;

28 Şubat; Ktü fatih eğitim fak kampüsü önündeki 8 kız öğrenci için Trabzon polisinin Rizeden çevik kuvvet takviyesi istediği gündür diyor :))))
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #3 : 28 Şubat 2012, 10:18:03 ÖÖ 10 »
Alıntı
28 Şubat; Ktü fatih eğitim fak kampüsü önündeki 8 kız öğrenci için Trabzon polisinin Rizeden çevik kuvvet takviyesi istediği gündür diyor )))

Kızlar Rizeliydi belki de ;)
Nice trajikomik olay var hafızalarımızda... :>D ;)

*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #4 : 28 Şubat 2012, 11:05:45 ÖÖ 11 »

Bide az önce bi arkadaşım eklemem için hatırlattı ;

28 Şubat; Ktü fatih eğitim fak kampüsü önündeki 8 kız öğrenci için Trabzon polisinin Rizeden çevik kuvvet takviyesi istediği gündür diyor :))))

benim de 28 şubata dair yaşadığım en unutamadığım sahne budur.8 değil ama belki 20 kişiydik çevik kuvvet değil jandarmalar geldi.sonra biraz daha çoğaldılar.sonra bir rütbeli bizim tepemizden bir şeyler söyledi askerler koşuştular sağa sola bi hareketlilik.sonra yine durdular.cık cık cıkkkk. şimdi bile o an hissettiğim şeyi içimden söküp atmak isterdim.tuhaf bir duygu...

aslında bu edebiyatı hiç sevmiyorum .ne anlatmak nede anlatanı dinlemek bile istemiyorum  >:(
psikolojik delilik galiba  :-*
dünyanın 4 bir yanında zulme mazur kalan müslümanları düşündüğümde  bunlar hiç bir şey.
biz haketmeseydik bunlar olmazdı.akılsızlıklarımızda ısrar edersek, kendimizi düzeltmezsek,birbirimize tutunamazsak daha başka şeylerde görebiliriz.

o süreçte yaşananlar bireysel ve toplumsal olarak nelere maloldu, nasıl sonuçlar üretti bu kadar zaman sonra daha iyi anlaşılıyor..


*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #5 : 28 Şubat 2012, 11:12:56 ÖÖ 11 »
Hakettiğimiz noktasında sana katılmıyorum Betül. İmanın sınanması olayı yeni değil. Peygamber mekkeden sürülmeyi haketmişmi oluyordu?

O sıralarda ihl de okuyan bir arkadaşımın yorumu; Sınıfın içine botlar girdiği zaman başımdaki örtünün farkına vardım. Sınama-İmtihan....

Bizim dernekteki kızların hepsinin-şimdilerde çoğunluğunun- konusuydu. Biz anlatmaktan keyif alıyorduk. Çünkü çok komik oluyordu. Olayı dramatize etmedik. sadece karadeniz fıkraları tadında sürüp gitti...

Selamlar
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #6 : 28 Şubat 2012, 11:15:20 ÖÖ 11 »
İkisi Rizeliydi Ablacm :)
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı Rahmetli

  • *
  • 1056
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #7 : 28 Şubat 2012, 05:43:21 ÖS 17 »

dünyanın 4 bir yanında zulme mazur kalan müslümanları düşündüğümde  bunlar hiç bir şey.
biz haketmeseydik bunlar olmazdı.akılsızlıklarımızda ısrar edersek, kendimizi düzeltmezsek,birbirimize tutunamazsak daha başka şeylerde görebiliriz.

o süreçte yaşananlar bireysel ve toplumsal olarak nelere maloldu, nasıl sonuçlar üretti bu kadar zaman sonra daha iyi anlaşılıyor..


Hakkı tanımayan, haddini bilmeyenlerin soluklandığı havadır ZULÜM.. Bir yanda zalim öte yanda mazlum vardır. İnsana en mükemmel had bildiren Rabbimizdir. Rabbimizin haddini/hududunu/sınırını/hukukunu gözetmeyenler, sahiplenmeyenler ya birilerinin sınırlarını çiğnemek, ya da birilerine sınırlarını çiğnetmek durumunda kalırlar. Haddini bilenler, başkalarına da hadlerini bildirmekle memurdurlar. Yaşadıkları eziyetler ve çektikleri cefalar ise asla karşılıksız kalmayacaktır. Bu Takva/Haddini bilme ile Fucur'un/Sınır tanımazlığın savaşıdır. Takva tarafında tarafını belli etmek Şahit olanlardan olmak, Kazananlardan olmak demektir.
İyilik su gibidir, içmeyen ölür...

*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
28 Şubat Bitti Ama Bizi de "Bitirdi"
« Yanıtla #8 : 28 Şubat 2012, 06:15:42 ÖS 18 »
28 Şubat Bitti Ama Bizi de "Bitirdi"

28 Şubat üzerine yazdığım -biraz ironik, biraz parodik- bir yazıdan ötürü yargılanmıştım. Hâkim, yazıdan -davanın açılmasına yol açan- uzunca bir paragrafı -üşenmeden- okuyarak, "ne demek istiyorsunuz burada?" diye sormuştu bana.

"Ne demek istediğim orada yazıyor; siz de üşenmediniz, okudunuz zaten!" deyince, "Ben buradan bir şey anlayamadım pek," demişti. Ben de, "o hâlde, anlamadığınız bir yazıdan ötürü ne davası açtınız?" diye tepki verince, hâkim, suçsuzluğuma karar vermişti.

* * *

Önemsiz bir davaydı nihayetinde. Ama bizi susturmak, yıldırmak istiyorlardı. O vakitler, İslâmî medyada bile "örtük" bir 28 Şubat projesi uygulanıyordu. Şu ân, iktidarın gözüpek "sözcülüğü"nü yapan dünün İslâmcı yazarları, -ve bizim sahip çıktığımız liberal yazarlar-, 28 Şubat projesinin İslâmî medyada da uygulanması için taşeronluk göreviyle iştigal ediyorlardı!

İslâmî medyadaki bu tür girişimleri püskürtme girişimlerinde bulunduk; ama başımıza gelmedik kalmadı!

* * *

28 Şubat günlerinde Akif Emre'yle ben gazetenin başındaydık, sırasıyla. İkimiz de cansiperâne direnmiştik 28 Şubat'ın dondurucu ayazına, tipisine ve kışına.

Fethullah Gülen Hocaefendi'yle ilgili kasetler medyaya servis edildiğinde, -bugün cemaat'e ve iktidar'a reverans yapmaktan çekinmeyen- bu tür işlerde başrol oynayan "medyatörler"in afrodizyak bir coşkuyla 28 Şubat sözcülüğü ve gözcülüğü yaptıkları sırada, gazetenin başında ben vardım: Hem bu kaset saldırısına (ki, bu nedenle, Hocaefendi'den özel teşekkür mektubu almıştım), hem de genel anlamda 28 Şubat'ın bütün ilkel saldırılarına karşı olanca gücümüzle direnmiştik. (Meselâ ilk yaptığım işlerden biri, dört başörtülü arkadaşı editör yapmak olmuştu!) Bütün İslâmî medya, çok iyi sınav vermişti, başlangıçta.

* * *

Ama zamanla ürpertici bir paradoksla karşılaştık: 28 Şubat projesini, bizatihî bu projenin kendilerine karşı yapıldığı İslâmî kesimler, hayata geçirdiler! Başörtülüleri televizyon ekranlarından uzaklaştıranlar, işyerlerinden kovanlar, en aşağılık işlere mahkûm edenler, en düşük ücretlerle çalıştıranlar onlardı / "bizdik" yani! Aslında 28 Şubat, başarısını, İslâmî kesimlerin, çabuk hizaya gelmelerine, bedel ödemekten kaçınmalarına, kolaylıkla pes etmelerine ve ürpertici bir savrulma yaşamalarına borçluydu!

28 Şubat, bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştü: Asillerle, köle ruhluları birbirinden ayırmamızı kolaylaştırabilecek bir kerteriz olmuştu.

28 Şubat'ın bu turnusol kâğıdı işlevine dönük yazdığım yazılar, bazı çevrelerde, 28 Şubat'a karşı "sessiz" kaldığım şeklinde bir izlenim oluşmasına yol açmış. Bunu, yakınlarda öğrendiğimde, çılgına döndüm.

Halbuki, 28 Şubat'ın neden olduğu sosyal ve siyasî yaralara, yol açtığı zihnî savrulmaya en küçük tereddüt göstermeden direnenlerin başında yer alan kişilerden biri de bendim: "İslâmcılık bitti" diyenlere, "İslâmcılık, asıl şimdi başlıyor; İslâmcılık bize asıl şimdi lâzım. Bugün İslâmcılık bitti diyenler, yarın, İslâmcılık yapmaya başlayacaklar" demiştim. Şimdi bu kişiler, İslâmcılık yapıyorlar!

* * *

Gelmek istediğim nokta, hayatî bir nokta: Bazıları, 28 Şubat'ın bittiğini düşünüyorlar! Ama 28 Şubat'ın bizi nasıl "bitirdiğini"; bu ülkenin ruh-köklerini nasıl dümdüz ettiğini; bizi onarılması çok zor bir zihnî savrulmanın eşiğine nasıl fırlattığını; bu ülkenin varlık nedenini ve gelecek ufkunu oluşturan direnç noktalarını nasıl birer birer kırdığını, yerle bir ettiğini; bizi, bütün İslâmî kesimleri hormonlu kişilere dönüştürdüğünü; nasıl berbat bir şekilde, güle oynaya, hızla ve hazla sekülerleşmenin eşiğine getirip bıraktığını; bizi, nasıl bu ülkenin hırsızları, yolsuzları, tuzu kuru yeni semirmiş dinci-kapitalistlerine dönüştürdüğünü konuşan var mı? Neden yok, peki?

Hükümetin, askerî vesayet rejimine karşı verdiği, ruhsuz zorbalara, talancılara karşı sürdürdüğü mücadele, elbette ki, her türlü takdirin üzerindedir. Bu bir gerçek.

Ama gerçeğin bir de öteki yüzü var: İşte onu göremeyecek kadar gerçeklik duygumuzu yitirdiğimizin farkında mıyız, merak ediyorum doğrusu. 28 Şubat'la birlikte nasıl bir metamorfoz yediğimizi, İslâmî "dil"imizi, duruşumuzu, düşünme ve varoluş biçimlerimizi nasıl yitirdiğimizi görebiliyor muyuz? Neyi yitirdiğimizi hatırlayabilecek melekelere sahip miyiz hâlâ?

Wittgenstein gibi, "yırtılan yırtılmıştır" diyebilecek kadar ayaklarımız yere sağlam basmıyor bu topraklarda henüz. 28 Şubat, bizi öyle bir anaforun, metamorfozun eşiğine fırlattı ki, kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz ama kılımız bile kıpırdamıyor!

YUSUF KAPLAN-YENİ ŞAFAK
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Kışta Doğmak Kışta Yol Almak
« Yanıtla #9 : 29 Şubat 2012, 08:08:35 ÖÖ 08 »
Kışta Doğmak Kışta Yol Almak
 
Yıllardır söylenenden ve söyleyenden azade anlamı beni yaralayan dizelerini zaman zaman mırıldandığım bir eserin ruhuma en çok tesir eden kısmı şöyle:
 
“Biz hiç bahar görmedik, kışta doğdun dediler.”
 
Nasıl bir ifade bu diye içim titrer hep. Doğuran doğurduğuna bu cümleyi sarfetmek için hangi yollardan geçmiştir... Kışta doğmak bir yana, kimilerimiz için bahsi geçen kış hep devam etmekte. Bazılarımız için bu dünya madden, manen kışa tekabül ediyor. Kendimle çok özdeşleştirdiğim bir ifade bu bahsini ettiğim dize. Kışta doğup, kışta yol almak, bahara ölümün köprüsünden geçerek ermek umuduyla yağmurlara, dolulara göğüs germek. Yolda dünyada mevsimlerden ne olursa olsun, yoldaş/kışdaşlarla tanışıp biraz olsun onların varlığında ısınmak.
 
Kışta doğmak ve kışta yol almak bir nevi bayrak koşusu gibi.
 
Çocukluğumda ve sonrasında bazen babama almayı düşündüğüm bir kitabın kendi kütüphanesinde olup olmadığını sorduğumda bana; kütüphanesinde evvelce bulunduğunu ama evine yapılan baskın ve aramalardan sonra el konulduğunu bir daha geri verilmediğini söylediği olurdu. Diktacı rejimin varlığı ve muhtelif yüzleriyle, her ne kadar kendi tatsız tecrübeleri üzerinden pek bahsetmeme hassasiyetini gösterse de bu ve benzeri diyaloglarla tanışmış oldum böylelikle. Sonra zaten zaman içinde sahip olduğum bu dolaylı farkındalık doğrudan sahih tecrübelere dönüştü.
 
Orta okulda güç bela baş örtülü okuyabilmek için çözüm olarak yarı burslu okuduğum özel okulda bir şekilde gelişen yalnızlığımı giderme ihtiyacının da az buçuk katkısıyla ders aralarında okuduğum kitaplardan rahatsız olan okul yönetimi, 25 kişilik sınıfta tekil olmak durumunda kaldığımdan yalnız oturduğum 2 kişilik sıramın altındaki çekmecelerdeki kitaplarımı (geneli edebi eserler) bir arama sırasında rehber öğretmen nezaretinde sakıncalı bulup psikoloji kitaplarım dışındakilere el koymuştu. Bir orta okul öğrencisi için pek çok açıdan fazla ağır gelen tecrübelerim yüzünden, ve tabi bir de günlüğüme dahi el koymaları yüzünden, ben de ilk iş olarak okunabilir diye bıraktıkları psikoloji kitaplarını toplayıp müdürün önüne bunları unutmuşsunuz deyip fırlatmıştım. Normalde agresif biri değilimdir ama bazen insanı çığırından çıkartıyor yaşananlar. Sonra güç bela rehberlik hocası vasıtasıyla günlüğümü geri almıştım ilk etapta sonrasında da kitaplarımı...
 
Gariptir, psikolojime en büyük hasarı bu “muhafazakar” okul yönetimi vermiştir. Yakın bir gelecekte okulu kuran kimi vakıf yetkilileriyle yüzleşmeyi ve bazı düşünce ve hislerimi aktarmayı çok istiyorum. Lisede arkadaşlarımla beraber yaşadığım onca fiziki darp ve psikolojik şiddet, ikna odaları bile orta okuldaki sistemden yana sinmişliği, pısırıklığı yüzünden sürekli garip girişimlerde bulunan o okul ve yönetimi kadar ruhumda darp izi bırakmamıştır sanıyorum. Bir yanda sistem; evlere baskın yaparken, sakıncalı diye kitaplara el koyarken, 12 yaşında, yaz tatilinde gittiğim Kuran Kursuna baskın yapılmasın diye o yaşta bir buçuk ay perdeleri kapalı bir evde çöp atarken güneşi görmek için sabırsızlanmalara, sıra tartışmalarına, yer değiştirirken bir kamyonetin kapıya yanaşıp gizlice bir kaçak gibi bizi evden eve nakline şahit olup travmalar yaşarken, öğretim yılında muhafazakar okul yönetimi de sistem içinde kendisine açtığı pilot dünyasında eleştirdiği sistemin bir benzerini garip bir çelişkiyle uygulamaktaydı.
 
Zaten başörtülü okumak istediğim için tercih ettiğim okula sürekli müfettişler baskına gelir, durumdan haberdar oldukları halde bir türlü “suç üstü” yakalayamasalar da durmadan idarenin ve öğrencilerin yüreklerini ağızlarına getirmekten hoşnut olurlardı. Aksi takdirde kafasına estikçe sürü halinde bir okula ikindi çayına geldik gibi saçma mazeretlerle müfettiş ziyaretleri yapıldığına hiç rastlamadım. Kaçak okuyan birkaç arkadaşla saklanmamız daha doğrusu gözden ırak bir yere kilitlenmemiz için zaman kazanmamıza yardım maksatlı bahçedeki lavabosuz ek binada özel okulun “ö”sünden yoksun buz gibi, lavabo ihtiyacımız için bile bazen izin alarak bahçeye çıktığımız bu orta okul döneminde yaşadıklarım yazmakla bitmez. Fakat sanırım ruhumda bıraktığı izler o kadar ağır ki bazılarını haberdar etmek için bile ayrıntılarıyla yeniden hatırlamanın bana vereceği yorgunluktan yana korkum ve birilerinin çıkıp ajite, mazlum edebiyatı gibi ifadelerle bu tecrübelere saldırmasından yana duyduğum hassasiyet başkalarının yaşadığı zulümlere dair tercüman olmak, bir şerh düşmek gibi meyillerime nazaran ekseriyet dilsizliğe bürünmeye yöneltiyor beni. Mazlum, Zulüm Edebiyatı demişken, şimdilerde yine ülke genelindeki toplamalar sebebiyle bir yıl içeride tutulup serbest bırakılmasının ardından yine sesi kesilmiş bir kardeşim şöyle yazmıştı bir internet sitesinde: Zulüm de var Edebiyatı da! Peki şimdi neden yazıyorum, çünkü ben istemesem de bana o dönemleri yeniden bir haber ve bir sohbet hatırlatıverdi. Yaşadıklarımdan az da olsa sözel olarak bahsederken eskisi kadar olmasa da çok fazla sarsıldım yeniden. Bu yüzden belki bu tecrübelerin en azından bir kısmını belli bir yöne işaret taşı olabilecek mahiyette kaleme alırsam hem yaşanmışlıkları bir hayra -daha- dönüştürmüş olur hem de biraz serinlerim diye düşündüm.
 
Orta okulda, birer suçlu gibi kaçak olarak başörtülü okuma stresini o yaşlarında yaşamak yetmiyormuş gibi -ki böylesine zorlu olması benim tercihim olmasa da bu benim ailemden kendi talebimdi- bir de okul yönetimi bir ara okul etrafındaki binalardan fotoğraflarımızı çekip şikayette bulunulmasına karşı uzaktan saç gibi gözüktüğünü iddia ettikleri ucube dizayndaki kıyafeti baş örtüsü yerine bize dayatması içimizde yeni yeni gürleşen o estetik algımıza psikolojik bir saldırı gibiydi. Gerçi kimilerine göre baş örtüsü de ucube tasvirine müdahil olsa da istemediğiniz bir kılığa büründürülmekten daha ucube ne durabilir ki üzerinizde... Aynı dönemde babam öğrencilerinin başını zorla açtırmayı reddettiği için, haftada 24 saatlik ders programı olan bir öğretmenken, bir bir başka okula sürgün edilip gösterme birkaç derse ilaveten lavabo ve laboratuvarların temizliğinden sorumlu olduğu söylenmişti... Diğer başörtülü öğretmen arkadaşlarından görevden uzaklaştırılanlara ilaveten, mecburiyetten başlarını açanlar ise müfettişler tarafından saçları çekilerek gerçek mi peruk mu diye kontrol ediliyordu...
 
Sonra asıl iç burkuntusunu muhtelif konularda okul adına katıldığım yarışmalarda kazandığım ödüllerin tören merasimlerinde yaşadım. Ne ödül ne de tören (mahrumiyeti) değildi elbette ruhumda iz bırakan. Benim kadar hayatının her evresinde benzer olayları ard arda yaşayanlar kaç kişidir bilemiyorum ama illa ki bir yerinden benzer tecrübeleri yaşayanlar için de paylaşmak istiyorum bir kısmını bu tecrübelerin. Bunları yaşananların en azından bir kısmını hem kendim ve kaderdaşlarım için, hem de bu yaşananları görmezden gelen, yahut haberdar olmayanlar yahut unutayazanlar ya da bu durumlarla hiç yüzleşmeden kamusal alana adım atmaya başlayan fevri bir başka "başı örtülü" nesle farkındalık kazandırmak için yazmak istiyorum. Sebepler daha da çoğaltılabilir...
 
Orta son sınıfta bir resim yarışmasına 270 insan figürlü bir resimle katılmış ve derece almıştım. Beklediğim bir şey değildi zaten suret çizimiyle de pek ilgilenmiyordum normalde ama ödevim gereği hazırladığım bir çalışma bu şekilde sonuçlandı. Daha aldığım aldığım habere sevinemeden, okul yönetimi muhtelif yerlerden tebrik için bazı yetkililerin gelebileceğini belki birkaç gün okula gelmememin daha iyi olacağını söyledi. Sonra Şehir Kütüphanesine bitişik bir sergi salonunda resimlerin sergilenmeye başlayacağı gün bir ödül törenine çağırıldık. Resimlere sergi sonrasında Güzel Sanatlar Fakültesinde sergilenmek üzere alıkonulacağı söylenmişti. Kursağımda kalan ödül töreni ve onca emeğin bir kopyasını bile alamamam yüzünden bir çocuksulukla kimi zamanlar gizlice Güzel Sanatlara girip resmimi geri alma hayalleri kurardım. Sanki o zamanlar misafir olarak bile girebiliyormuşum gibi... Şimdi durum ne kadar parlaktır bilemiyorum. Hala bu sorun tam manasıyla çözülmemiş de olsa Post-Modernizm ve Okul Endüstrisinin çıkarı kimi Dinazor İdelojilerden baskın geldiğinden sistem hantal adımlarla da olsa bazı düzenlemeler yapmanın vaktinin geldiğine karar kılmış olsa gerek. Elbette yapılan bazı düzenlemeler yüzünden kimseye minettar olacak değilim! Bundan birkaç yıl evvel (bile) Uludağ Üniversitesine bir derste Düşün Konul Dinle konulu bir seminer vermemiz için 2 kişi davet edildiğimizde, bizi davet eden “muhafazakar” öğretim görevlisi benim başörtülü olduğumu görünce dersine katılamayacağımı ve okul içinde ancak odasında kapıyı üzerime ders sonuna kadar kilitleyerek durabileceğimi söylemişti. Ben de oradan ayrılmıştım...
 
Her neyse, biraz daha geriye yeniden dönecek olursak, peki neden kursağımda kalmıştı ödül törenim orta okulda?!. Sadece kursakta kalmakla da yetinmemişti hem de yıllardır yumru yumru içimde bir yerlerde biriken, hayata dair sahip olduğum sermayem, hazımsızlığıma da eklemlenmişti. Ödül törenine benimle birlikte baş örtüsü takmayan sınıf arkadaşlarımdan B.yi de götürmüştü okul yönetimi. Okul idaresi, törene okul saatleri dışında “sivil” olarak katılsak da ödülümü benim almamı “tehlikeli” buldukları için kürsüye Meryem Rabia diye B. yi çıkartmaya karar kıldığını söylemişti. Törenden önceki süre zarfında sergiyi gezmiştim. 270 insanı muhtelif duruşlarla kirpiklerine, mimiklerine kadar ayrıntıyla çizip, boyadığım, bir nevi kardeşlik konulu resmime bakmıştım uzaktan. Kimi resmi yetkililerin eseri benim resmettiğimi bilmediğinden yanımda rahatlıkla yaptıkları yorumları buruk da olsa keyifle dinleme fırsatı bulmuştum. Zaten resimdeki figür sayısını da onlardan öğrenmiştim. Ben oturup saymamıştım. Jüriden biri oturduk saydık diyordu. Gülümsemiştim bir an. Hatırlıyorum. Sonra B.yi çağırdılar, Meryem söyle bakalım ne hislerle, nasıl çizdin bu resmi, biraz bahset bize dediler. B. bana baktı bir an, sonra bakışlarını kaçırdı. Hala hatırlıyor mudur o sahneyi, benim hissettiklerimden ne kadarını sezmiştir bilemiyorum. Bir şeyler uydurup, kendi ellerimle, emeğimle çizdiğim resmi; nasıl yaptığını anlatıp durdu orada öylece. Sessizce ağladım oracıkta... Neden dedim, neden? Aslında nedenini az çok biliyordum yahut anlamlandırabiliyordum ama bunun sistemin dişlileri haline gelmiş insanlar tarafından nasıl uygulanabildiğini hazmedemiyordum... Sonra kürsüde ismim söylenip ödül için çağırıldığımda B. kalkıp koca bir tebessümle kürsüye çıktı ve sistemin istediği öğrenci-insan modeliyle beni oynayarak ödülümü aldı. 14 yaşındaydım, hem ağlayıp hem de onu alkışladığımı hatırlıyorum ziyaretçiler arasındaki yerimden. Bir refleksti alkışlama, belki orada olamadığım halde kendi kendimi gıyabımda alkışlar gibiydim. Şimdi olsa daha farklı bir tutum sergilerdim sanırım. O an hissettiğim acı, karmaşa, bulantı, öfke en çok omurgasız okul yönetimine ve ailemeydi. Sistemin zulmüne aşinaydım az çok o toy yaşıma rağmen. Bir yanım erkenden büyümüştü çünkü bu yüzden. Sistemin bana ve benim gibilere reva gördüğü bu trajikomik dayatmaya dair bir gardım olsa da, müslüman geçinen idareciler en azından okul saatleri dışında daha omurgalı bir duruş sergileyebilirdi diye öfkelenmeden edemiyorum şimdi bile. Hatta daha omurgalı olma ifadesi de kusurlu bir tanım olsa gerek çünkü bir insan bence ya omurgalıdır ya da değil. Çünkü korku tavır alışlarında etkili olsa bile, en azından okullarının reklamına vesile olma derdine düşmeselerdi, ödül törenine başka bir öğrenciyle katılmak yerine sadece ödülü elden alabilirlerdi. Ailemse benim yanımda yer alıp, o ödülü bu dayatılan tutum sebebiyle, hem de bahsi geçen arkadaş beni kürsüde sistemin istediği şekilde bir örneklikle oynarken ve bu bana izlettirilirken bu komediyi tam da bu sırada kesip ödülü almayı reddettiğimizi söylemeliydi diye içim hala çok burkuluyor. Orada varlığıma reva görülen o çifte standart, ötekileştirme ruhuma o kadar dokundu ki üzerinden yıllar geçtiği ve ruhum o darbın acısını bastıracak yeni darplarla doluyken hala bir vesileyle bu anım tazelendiğinde dağılıyorum.
 
Maalesef bir de bu olayın devamı var. Ödül töreninden sonra sınıf arkadaşım B. sergi salonundan ayrılınca ardından ben de mekanı terkettim. Evlerimiz aynı yöndeydi. Bir müddet sonra kendisine yetiştim yolda. Yanına gidip konuşmaya yeltendiğimde eliyle geri durmamı işaret ederek yolda birlikte yetkililerden birine rastlarsak okulumuzun kapanabileceğini söyleyip arkasından kendisini uzaktan uzaktan takip etmemi salık verdi bana arkadaşım. Haliyle şaşırdım ama bir şey demedim. Biraz daha uzaklaşınca bana gözümde benim asıl mahrum bırakıldıklarım yanında hiç bir değeri olmayan hediyelerimi verdi. Selamlaştık ve ayrıldık. Eve gidene dek bu yaşadıklarımı yutkuna yutkuna düşündüm durdum kursağımda ve aklımda artan yeni yeni düğümlerle beraber. Sınıf arkadaşımın bir suçu yok tabi ama bana sokakta bile bir suçluymuşum gibi davranmasını sağlayan sisteme, onun mekanik dişlisi haline gelmiş güya “biz” dediğimiz insanların tutumlarına öfke, tiksinti ve acımayla karışık düşünceler içimde kabardı durdu içim.
 
Üzerinden hem uzun denebilecek hem de kısa sayılabilecek bir zaman geçmiş bu ve benzeri pek çok yaşanmışlığım var. Ardından bir yıl sonra beni Lise önünde Vali değiştiği için, okul üniformamda baş örtüsü olduğu halde okula almayan ve defalarca hastanelik eden, kaldırıldığımız hastanelere ardımızdan gelip doktorlara göz dağı verip, açılabilecek muhtemel davalar için delil teşkil eden röntgenlerimizi toplatan, okulun 200 metre yakınındaki kafelerden eylem için toplantı yapma ihtimalimizi bahane ederek, parasını ödeyip ısmarladığımız yiyecekleri almamıza müsade etmeden, kollarımızdan çeke çeke dışarı çıkarıp bizi aşağılayan, zaman zaman keyfi olarak arabalara dolduran, Acıbadem köprüsünün diğer kısmından eve gitmek için binmemiz gereken otobüse keyfi olarak bindirmeyip karşı tarafa geçemezsiniz bu taraftaki araçlara binebilirsiniz deyip sadizmine bizi kobay kılan, ters yönden araca binmek istemediğimiz için ara caddelerden bir sonraki E5 köprüsüne kadar bizi yürümek zorunda bırakacaklarını henüz bilmediğim polisler hakkında; “Polis” konulu şiir yarışmasında hocanın ricası üzerine yazdığım bir şiirle dereceye girdiğimde de bu defa Bursa’nın şehir meydanı Heykel’deki törende bulunduğum halde okul idaresi hasta olduğumu söyleyip ödülümü kendisi almıştı kürsüden. İlkine nazaran ikincisi daha acısızdı en azından. “Şükür” en azından bu günlerde rn azından birkaç haber merkezi için haber değeri taşıyor ödül töreni sendromları... Ne ilerleme ama!
 
Örnekleri çoğaltmak, daha az vurucu olan kimilerinden daha bahsetmek mümkün. Tıpkı lisanslı olarak uzun yıllar müsamerelere katıldığım Türkiye genelinde muhtelif dereceler aldığım Taekwon-Do sporunun siyah kuşak imtihanlarına Ankara’daki federasyonun keyfi uygulaması yüzünden alınmamam ve müsabakalara da bir müddet sonra katılamamam/ız sebebiyle severek katıldığım spor çalışmalarını bırakıp, kelimeleri, belli bir kural ve gönüllülük çerçevesinde de olsa tekmelere tercih etmeye başlamam gibi...
 
Bu yaşanmışlıkların aktarımıyla kendi salt tecrübelerime vurgu yapmak değil elbette niyetim. Bu tecrübeler sadece bana ait olmadıkları için yazmak istedim daha çok. Ve bir de en iyi kendi tecrübelerimi yorumlayabileceğim için belki de... Yüzeyden derine inmem, verdiği acı yüzünden pek mümkün olmasa da az da olsa denedim... Fakat derine inmeye de hacet yok. Kimi acılar zaman içinde bünyemizde mayalanıyor ama maalesef eskiye gitmeye hacet olmayacak kadar hala benzerlerini yaşamaya devam ettiğimiz o kadar çok inançlarımıza saldırı, hak ihlali, ötekileştirme ve zulüm var ki... İnançlarımıza dair oluşturulan bu sosyal filitre şimdilerde bazı kısımlarda gevşemiş gibi gözükse de varlığını muhtelif kısımlarda, çözüm vaadinde bulunan otorite sahiplerinin samimiyetsizliklerinden de beslenerek sürdürüyor. Yakın bir gelecekte kimi kuşaklarımız bu zulümden nasibini almış olarak bu sorun tamamiyle çözülecek olursa da bu defa uzun bir engellemenin ardından yüzleşilen kamusal alanın farklı sıkıntılarıyla ciddi boyutlarda karşılaşacağımız, içimizde ve dışımızda yeni sınavlar vereceğimiz muhakkak.
 
Yakınlarda haberdar olduğum kadarıyla adaşım bir arkadaş da muhtelif ithamlarla gece öğrenci evine yapılan Terörle Mücadele ekiplerinin baskınıyla tutuklanmıştı. (Şükür serbest bırakılma haberini alıp bu yazıya ilave ediyorum bir zaman sonra.) Nedense okuduğum İmam Hatip lisesinin önüne otobüs otobüs yığılan ekipler de Terörle Mücadele ekiplerinden oluşuyorlardı?! Bize ulaşan haberler üzerinden mahkumları sahiplenmede temkinli olabiliriz, biraz zaman tanıyabiliriz kendimize, tepkisellikten uzak bir tavır alış ve mücadele sergileyebilmek için ama Adil Medya’nın; Zulüm Bitmedi Sopa El Değiştirdi manşetiyle verdiği haberinde ifade edildiğine göre: Meryem Nurcan Yolvercan ve ev arkadaşı Sinem gece evlerine yapılan baskın ile Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alınmışlar. Evlerine yapılan baskın ile çok sayıda kitaba el konulmuş. İki ev arkadaşı gözaltında 15 saat aç bırakılıp, zorla başörtüleri çıkarılmış. Görüşmeye gelen avukatlarının karşısına da açık olarak çıkarılmışlar. Sanırım bu haberin “Zulüm Bitmedi Sopa El Değiştirdi” manşeti sınırlı da olsa birkaç yerde tutukluların arkadaşlarının çalıştığı sitelerde çıkan haberlere göre daha uygun olmuş... Geçmişin yaraları sarılmadan yeni cürümler işlenmeye devam ediyor... Hem de bu sorun üzerinden pirim yapanların inisiyatifleri ellerinde tuttuğu demlerde... Adaşım ve arkadaşına kendilerine reva görülen bu travmadan az hasarla kurtulmaları için duacıyım. Sistemin kendisi ayrı sıkıntılı, göz altına alınış sebepleri ayrı dert ama gerekçe ne olursa olsun göz altında bu arkadaşlara reva görülen insanlık dışı tutumu gerçekleştiren maşa ellerin sahipleri akşam aynı ellerle sevdikleri insanları nasıl şefkatle sever anlamış değilim... Tutuklulardan Sinem bir müddet sonra serbest bırakılmış. Meryem’i tanımıyorum, belki de pek çok açıdan farklı, düşünsel zeminde karşıt hayat görüşlerine sahibiz. Ama bu; kendisine reva görülen tutumun insanlık dışılığı yüzünden yanında yer almama mani olmuyor.
 
Bu haberle eş zamanlı olarak okuduğum bir başka olaysa, bir Ermeni Okulunun ana kapısının üzerine kocaman “Ne mutlu Türküm diyene,” tabelasının asılması haberi oldu. Baş örtü yasağının bir hak ihlali olmaklığa indirgenmesinin de sıkıntıları olsa da zihnim bu örnekleri birbirine bağlamadan geri de duramıyor bir yerlerde. Örneklerin içerikleri değişik olsa da aynı sapkın, diktatcı zihniyetin yaptırımlarından biri bu da. Hususi tahrik edercesine... Zaten muhtemelen yönetmelik gereği okulun sınıflarında bulunan bu yazıyı tekrar kapıya büyük bir tabelayla asmak kime niçin hizmet eder malum... Umarım bir gün birbirimizin uğradığı zulümlere karşı algıda seçicilik göstermeden mücadele edebiliriz bu sisteme karşı... Pek kıymetli bir yakınımın dediği gibi: "Şu anki yaşananların karşında doğru duruş almak önemli. Bu duruş kendiliğinden bir yandan geçmişi telafi ederken bir yandan geleceği hayra götürür."

 Dilsizmütercim2012
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

28 Şubat’ın son formu
« Yanıtla #10 : 29 Şubat 2012, 09:01:16 ÖÖ 09 »
Dindarlar neden orduya, polise, yargıya sızıyor sizce? İktidarı çok sevdikleri için? Şeriat getirmek için? Cemaatleri öyle istedi diye? Peki, kapıdan giremedikleri için olmasın?

Ortadaki formu Türkiye’de askeri okullara girmek isteyen her öğrencinin doldurması zorunlu. Öyle 28 Şubat’tan kalma, gizli savcılık dosyasından bana sızdırılan bir belgeden bahsetmiyoruz. 2010 yılında hazırlanan Askeri Okullar için standart başvuru formu bu. Kararlı bir Google mesaisinden sonra karşınıza çıkıyor.

Ama dikkat. Bu form, Türk ve sunnilerin bu toprakların millet-i hakimesi olduğuna inananlar ve her şeyi bununla açıklamaya çalışanların kafasındaki standart formları epeyce zorlayabilir. Çünkü ömrü hayatımızda binlercesini doldurduğumuz formlardan biraz farklı.

Önce formun sağındaki fotoğraflar bölümüne bakalım. Başvuru yaptığınız okulun/kurumun/işin sizden bir fotoğrafınızı istemesinden daha doğal bir şey yok. Peki ya bugüne kadar anne ve babanızın da son bir yılda çekilmiş bir fotoğrafını isteyen form doldurdunuz mu?

Dünyanın en büyük gay porno arşivi gibi dünyanın en büyük ebeveyn fotoğrafları koleksiyonu da TSK’nın elinde olmalı.

Peki ne yapıyor ordumuz anne ve babalarınızın resimlerini sizce? Bingo. Babanızınkiyle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar ama annenizin resmi onlara askeri kariyeriniz hakkında çok önemli bilgiler veriyor. Hele de anneniz başörtüsünü generallerin anneleri gibi bağlamıyorsa.

Formdan devam edelim. Garip bir başlık daha: Mezun Olduğu/Olacağı Okul İle Kurs ve Dershane Bilgileri. Bir okula girerken mezun olduğun okulunu forma yazmak anlaşılır. Peki ya gittiğin kursu ve dershaneyi niye yazarsın? Dershaneden mezun bile olunmuyor ki. Peki, neden ordumuz askeri okullara giren öğrencilerin hangi dershaneden mezun olduğunu merak ediyor sizce? Yine bingo. Valla siz de beyni ülkesinin kirli rutinleriyle iğdiş edilmiş bir T.C. vatandaşısınız.

Ve forma son bir dikkat daha. En alttaki sütun. Başlık: Önceki okul bilgileri.Yani öyle “şu okuldan mezun oldum” deyip kurtulamıyorsunuz külyutmaz TSK’nin elinden. Tane tane anlatacaksınız. Hazırlık sınıfını nerede okudun? Birinci sınıfı nerede okudunuz, ikinci sınıfı nerede, üçü nerede? Ya birinci sınıfta İmam Hatip’e ya da Fatih Koleji’ne gidip son sınıfta ordumuzu kandırmak için normal liseye geçiş yaptıysanız? Ee tabi öğrenciler de aptal değil. Tecrübeli. Öyle mezun olduğu dershanenin yanına “FEM” yazmıyorlar tabii ki. Karşı stratejiler geliştiriyorlar. Annelerinden bir fotoğraf karelik fedakârlık rica ediyorlar, İmam Hatip’ten, dershaneden kayıtlarını sildiriyorlar.

Tabii TSK için de beyan esas değil. Formdaki bu taktiklerden ordu da haberdar. Güvenlik soruşturması için bizzat evlere gidiliyor. Adaylar etraftan soruluyor, soruşturuluyor. Hatta bir önceki standart formda ailenin toplu fotoğrafı bile isteniyormuş. Yani ordumuz için bir aile pozu veriyormuşsunuz. Bir rivayete göre askeri okula girecek cocuğun namaz kılıp kılmadığını tespit için namaz kılanlarda oluşan topuktaki nasır bile kontrol ediliyor.

Orduya girdikten sonra da levellar bitmiyor. Teftiş için oturmaya gelen komutan için başörtülü eşine peruk taktırmayı akıl eden ama içerden annesinin başörtüsünü bulup, salonun ortasında namaza duran küçük kızını hesaba katamayan yüzbaşı gibi talihsiz değilseniz, içkili kokteylde garsonu ayarlayıp meyveli kokteyli vişne votka diye yutturabilirseniz, aranan çöplerinize itinayla bira kutuları atmayı ihmal etmezseniz, eğer zorunlu olarak lojmanda oturuyorsanız başörtülü eşinizi arabanın bagajına kapatıp içeri sokmayı başarabilirseniz, askeri partilerde iyi sarhoş taklidi yapmayı becerirseniz neden olmasın siz de kurmay olabilirsiniz. Hatta yemeğinizi sefer tasıyla evden getirirseniz Genelkurmay Başkanı bile olabilirsiniz. Tabii günün birinde iklim değişip ‘tasfiye’ edilmezseniz. (Benzeri hikayeler için bknz. Darbeci Kuşatma- Yusuf Çağlayan- Nesil Yayınları)

28 Şubat, 2012 yılında bu formda yaşamaya devam ediyor. 15 yıl sonra darbe, tasfiye, fişleme kelimeleri de geri döndüğüne göre o yaşam formunda debelenmeye devam ediyoruz demektir.

Peki böyle bir ülkede bütün bu zorlu parkuru başarıyla geçen dindar ailelerin çocuklarının orduya girmesine ne deniyor: Cemaat orduya sızdı.

Valla ben sadece “bravo” diyorum.

yildirayogur@gmail.com

TARAF


*

Çevrimdışı bbetull

  • bbetull
  • *
  • 1591
Ynt: 28 Şubat bitti; çünkü "şartlar yeterince olgunlaşmıştı".
« Yanıtla #11 : 29 Şubat 2012, 10:06:11 ÖS 22 »
nihal bengisu karaca

Şubat melankolisi...
29 Şubat 2012 Çarşamba

YILLAR önce, bir panelde 28 Şubat'ın muhafazakâr kesimde Stockholm sendromuna yol açtığını, mütedeyyin-muhafazakâr-İslamcı kesimleri celladına âşık olmaya teşvik eden bir etki yarattığını anlatmıştım. O gün de, "cellat"tan kastım "militer güçler" değildi. Milli Görüşçü olsun, diğer İslamcılar olsun, tüm Müslümanları dünyaya yeni bir şey söyleme iddiasından kopartan her şey olarak görüyordum celladı. Askeri vesayet etrafında dönüp dolaşan yaklaşımlar, 28 Şubat müdahalesiyle yapılan toplum mühendisliğini ifade etmeye yetmiyordu.
28 Şubat'ı anlatmak için pazartesi günü Basın Kulübü-Özel'e konuk olan Meral Akşener'de de aynı derdi gördüm. "Askeri vesayet" yüzünden neler yaşadığı herkesçe bilinen Akşener, olanca samimiyetiyle bugün başka bir yere daha bakmamız gerektiğini söylemeye çalışıyordu.

VURULAMAYAN YUMRUK
28 Şubat, sözde gerici güçlerin neden olacağı demokrasi kaybını engellemek amacıyla askerin kalk borusuyla aynı şemsiye altında bir araya gelen sözde sivillerin işbirliğiyle gerçekleşti. Tarihte ilk kez Türk-İş gibi işçi sendikaları ve konfederasyonları ile işverenlerin oluşturduğu konfederasyon bir araya gelerek askeri hem yüreklendirdiler hem zevkle hizaya girdiler. Halkın seçerek Meclis'e gönderdiği sözde "sivil" vekiller, RP ile koalisyon yapan DYP'yi cezalandırmak ve düşürmek için, çok muhtemeldir ki Süleyman Demirel'den aldıkları cesaretle birbiri ardına istifa ettiler. Bugün hâlâ Erbakan'ın o MGK kararlarını hiç direnmeden paşa paşa imzaladığı dezenformasyonu yapılıyor.
Oysa Erbakan'ın imzaladığı sadece 4 madde idi; kaldı ki 28 Şubat hükümete dayatılan maddelerden de ibaret değildi; ardından gelen dönemde kapatılan partiler, sürülen bürokratlar, sekiz yıllık eğitimle birdenbire ortada kalan çocuklar, atılan öğretim görevlileri, subaylar ve rektörler, sınıfına giremeyen hatta bazen sokaklardan bile kovulan başörtülü kızlar, kapanan işyerleri, hortumlanan bankalardan oluşan yıllardı söz konusu olan.
Erbakan'ın kendi başını yemeye azmetmiş olanlarla "uyum" görüntüsü vermeye çalışması zaten büyük bir travma yaratmıştı, derken kitlesel dramlar geldi. İslami referanslara sahip olan herkesin içine şu his yerleşti: "Bir şey yapmazsak bizi hayat sahnesinden silecekler." Meşhur "Milli Görüş gömleğini çıkardık" böyle doğdu.

'YA DEĞİŞECEĞİZ...'
Değişim gerektiği doğruydu. Milli Görüş siyasetine egemen olan ve hemen her aklı başında İslamcı'nın da şikâyet ettiği "otoriter", "itaatçi", "biatçı" siyaset değişmeliydi mesela. Siyasetin daha geniş bir kitlenin mutluluğu için yapılması gerektiği, bu yüzden siyaseti dini kavramlar yerine herkesi karşılayacak bir dille yapılması gerektiği düşünüldü. Bize uyardı.
Çok uzun geçmişten yakın geçmişe kadar o kadar çok acı çekilmişti ve 28 Şubat süreci öylesine sıkı bir kırılmaydı ki, kitle "kurtuluş" olarak sunulan havuzun içine atlayıverdi. "Milli Görüş çizgisi" kötü, "yenilikçiler" iyi argümanını hiç sorgulamadan kabullenme, tempo tutarak alkışlama hali böylesi bir çaresizliğin eseriydi.
Bunun acıklı filmin mutlu finali değil, bambaşka bir senaryo olduğunu daha yeni yeni idrak edebiliyoruz: Değişmesi istenen "otoriter anlayış" yerli yerinde duruyor. Değişmeyeceğini sandığımız hassasiyetler ufalmış, körelmiş; dahası "globalleşme" filan da öyle pek dertsiz tasasız masum bir iş değilmiş!
Kendisini olayın aktörü sayanların bile bazı gerçeklere zamanla uyandıklarını düşünüyorum. Tüm bu "dindar nesil" tartışmalarını, Necip Fazıl'dan alıntılanan pasajları, kaybını fark etmek ama gideni nasıl geri getireceğini bilemeyip slogana sarılmak olarak görüyorum.
Düşünsenize, bugün imam hatip liselerinin orta kısmı yeniden açılabilir, ama artık hiçbir AK Partili kurmay dahi, çocuğunu ya da torununu o okullara göndermez. O "mood"da değillerdir, önceliklerimiz değişmiştir ve bu neresinden baksanız bir derttir. Yalan değil, bugün daha özgürüz. Ama o özgürlüğü ne için istediğimizi hatırlamıyoruz artık.
Doğru, EMASYA protokolü gibi çirkin şeylerden kurtulduk, ama bu kez de Ameri -kan değerlerini savunan Asyalı salaklar olduk.

*

28 Şubat bitti; çünkü "şartlar yeterince olgunlaşmıştı".


*

Çevrimdışı maxpayna

  • *
  • 5174
    • depo
Ynt: 28 Şubat Bitti Ama Bizi de "Bitirdi"
« Yanıtla #12 : 01 Mart 2012, 05:51:35 ÖS 17 »
Alıntı
FECR
28 Şubat Bitti Ama Bizi de "Bitirdi"

Gelmek istediğim nokta, hayatî bir nokta: Bazıları, 28 Şubat'ın bittiğini düşünüyorlar! Ama 28 Şubat'ın bizi nasıl "bitirdiğini"; bu ülkenin ruh-köklerini nasıl dümdüz ettiğini; bizi onarılması çok zor bir zihnî savrulmanın eşiğine nasıl fırlattığını; bu ülkenin varlık nedenini ve gelecek ufkunu oluşturan direnç noktalarını nasıl birer birer kırdığını, yerle bir ettiğini; bizi, bütün İslâmî kesimleri hormonlu kişilere dönüştürdüğünü; nasıl berbat bir şekilde, güle oynaya, hızla ve hazla sekülerleşmenin eşiğine getirip bıraktığını; bizi, nasıl bu ülkenin hırsızları, yolsuzları, tuzu kuru yeni semirmiş dinci-kapitalistlerine dönüştürdüğünü konuşan var mı? Neden yok, peki?

YUSUF KAPLAN-YENİ ŞAFAK

ben de bu yazıyı paylaşmayı düşünmüştüm fecr abim hızlı davranmış ( ya da ben haftada bir iki nete girdiğim için anca konuşuyorum :))

soru önemli ;
28 şubat bitti ama biz de bittik konuşan var mı ?



*

Çevrimdışı FECR

  • *
  • 4700
  • Selam Hidayete Tabi Olana
    • FECR
Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #13 : 01 Mart 2012, 06:51:00 ÖS 18 »


soru önemli ;
28 şubat bitti ama biz de bittik konuşan var mı ?



28. Şubat rüzgarıyla savrulan , sağa sola kaçan, kendini kamufle eden,şekil değiştirenler rüzgarın ters dönüşüyle mücahitlikten mutahitliğe yol aldılar. Yol alırken de hem kendileri hem de çevrelerindeki insanları dönüştürdüler ve 15 yıl önceki hassasiyetleri bir bir yok olmaya başladı. Bir de bakmışız ki islami burjuvazi oluşmuş. 28 Şubat sürecinde oluşan öfkelerin yerini
rejime entegre sevdası başladı. Entegre olmayanlar dışlanmaya başlandı.
Selam Hidayete Tabi Olanlara


http://kuranneslifecr.blogspot.com

Ynt: 28 ŞUBAT
« Yanıtla #14 : 02 Mart 2012, 12:30:51 ÖÖ 00 »
Ben bu konuda şöyle düşünüyorum:

28 şubattan önce müslümanlar genellikle bekardı.sonra evlendiler  gerçek hayatla tanıştı  28 şubatta buna denk geldi ve elendi.

ben daha önceden çok üzülürdüm insanların çoğu İslamdan uzak diye,ama kuranda gördüğüm manzarada bu .Yani kuranda  bir olaydan bahsediyor ondan sonra diyorki onların  çoğu yüz çevirdi az kısmı hariç.Mesela en son  hatırladığım.

bakara 249

Ve Tâlût, kuvvetleriyle yola koyulduğunda “Bakın,” dedi, “Allah sizi şimdi bir nehirle imtihan edecek: ondan içen benden olmayacak, onu tatmaktan sakınan ise benden olacaktır; ondan sadece bir avuç dolusu içen ise affa mazhar olacaktır.”  Ancak, birkaçı dışında hepsi ondan [dolu dolu] içtiler. O ve ona inananlar nehri geçer geçmez ötekiler: “Câlût ve kuvvetlerine karşı [koymak için] bugün hiç gücümüz yok!” dediler. [Ama] kesin olarak Allah'a kavuşacaklarını bilenler: “Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir! Zira Allah, güçlüklere karşı sabırlı olanlarla beraberdir.” diye cevap verdiler.

yani normal olan bu galiba ...ve anladığım kadarıylada  cennet mutlu azınlığın mekanı.oraya  varan  şanslılardan oluruz inşallah..