Savaşa gücü yetenler - Cihad edenler ve evlerınde oturanlar

  • 0 Cevap
  • 2459 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı eslem

  • ***
  • 251
  • .
Savaşa gücü yetenler - Cihad edenler ve evlerınde oturanlar
« : 15 Şubat 2009, 06:46:33 ÖS 18 »
SAVAŞA GÜCÜ YETENLER

Prof. Dr. Seyyid Kutub

"Allah'a inanın ve peygamberin yanında savaşın" diye bir sure inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin isterler ve "Bizi bırak oturanlarla beraber kalalım" derler.

"Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oldular. Kalpleri kapanmıştır, bu yüzden anlamazlar."

"Ama Peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla savaştılar, saadete erişenler de onlardır."

"Allah onlara temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük kurtuluş budur." (Tevbe Suresi, 86-89)

İki farklı karakter... Nifak, zaaf ve gevşeklik karakterleriyle iman, kuvvet ve imtihan edilerek denenme karakteri. Ve iki farklı yol... Döneklik, kaçaklık ve aşağılık şeylere razı olmak yolu ile efendilik, fedakarlık ve doğruluk yolu.

Cihadı emreden bir sure inecek olsa cihad etmeye ve fedakarlık göstermeye gücü yetenler hemen gelirler. Ama Allah'ın kendilerine sunduğu nimetin şükrünü yerine getirmek ve elindeki imkanlarım bu safların güçlen meşinde kullanmak için değil. Aksine yalvarmak, özür bildirmek ve kadınlar gibi oturarak hiçbir zahmete katlanmaksızın durmak için. Onlar bu oturmanın ardındaki alçalmayı ve küçüklüğü bilmek istemiyorlar. Yeter ki keyifleri yerinde olsun. Zaten keyif düşkünleri utanmanın ne olduğunu bilmezler. Basit şeylerin peşinde koşanların tek hedefi kendi rahatları ve keyifleridir.

"Onlar geride kalanlarla birlikte kalmaya razı oldular."

"Kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar."

Zaten onlar cihaddaki şeref ve yüceliğin ne demek olduğunu anlamış olsalardı bunun karşısında cihada gitmemenin ne kadar kötü ve çirkin bir hareket olduğunu kavrarlardı.

Efendiliğin bir karşılığı olduğu gibi alçalmanın da bir karşılığı vardır. Çoğu zaman alçalmanın karşılığı çok daha ağır ve çok daha küçültücüdür. Zayıf ruhlu bazı kimseler efendiliğin karşılığının çok ağır ve pahalı olduğunu, herkesin gücünün buna yetmeyeceğini sanabilirler. Bu gerekçelere o ağır ve pahalı karşılıkların altında kalıp ezilmemek uğruna alçalmayı ve küçüklüğü tercih ederler. Bu ağır yüklerden kurtulmak için basit ve önemsiz bir hayat yaşarlar. Devamlı bir korku ve acı içinde sürdürdükleri hayatlarında kendi gölgelerinden bile korkar, kendi seslerinden kaçarlar. Her gelen sesin kendilerinin aleyhine olduğunu sanırlar. Ve onları hayata son derece düşkün ve aç gözlü olduklarını görürsün. Ayaklar altında kalıp rezil olmayı efendiliğin karşılığını ödeyerek efendice yaşamaya tercih ederler. Halbuki ödedikleri karşılık çoğu kez efendilerin ödediklerinden daha ağırdır. Çünkü onlar tamamıyla alçalmanın karşılığını öderler. Kendi ruhlarında ve ölçülerinde bu alçalma karşılığını pahalısıyla öderler. Bu yolda şereflerini, güvenlerini ve çoğu kez de kanlarını, mallarını ve canlarını harcarlar. Ama bunun farkına bile varmazlar. Ve işte bunlar:

"Geride kalanlarla beraber kalmaya razı oldular. Kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar."

"Ama peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler bu insanlardan başka bir modeli canlandırıyorlar. Onlar "Mallarıyla ve canlarıyla savaştılar" inançlarının yükümlülüklerini ve imanlarının gereğini yerine getirdiler." "İşte bütün iyilikler onlaradır." Dünyada şeref, yücelik, zenginlik ve üstün söz onlarındır. Ahirette de onlara layık oldukları mükafat ve Allah'ın rızası verilecektir. "Onlar umduklarına kavuşanlardır." "Allah onlara daimi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır."

...

CİHAD EDENLER VE EVİNDE OTURANLAR

"İnananlardan, özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah mal ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah her ikisine de cennet vaad etmiştir. Fakat Allah oturanlara nispetle cihad edenlere daha büyük bir mükafat vermiştir. Allah kendi katından dereceler, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah Gafurdur, Rahimdir." (Nisa Suresi, 95-96)

Bu ayet, özellikle Müslümanların ve onların etrafında bulunan diğer bazı insanların durumlarını açıklıyor. Toplumun ilerlemesine engel olan bazı yanlış kullanımları ayrıntılarıyla açıklıyor. Malla ve canla yapılacak mücadele ile ilerlemenin sürekli devam edeceğini ve istikrarın mümkün olacağını ifade ediyor. İnsanların hedef ve gayeleri ne olursa olsun, bu kuralların değişmeyeceğini kesin bir şekilde açıklığa kavuşturuyor. Medine'ye hicret etmekten kaçınan insanların bu hareketleri ister mallarını korumaya dayanmış olsun ister hicretin zorluk ve yorgunluğundan kurtulmak gibi bir maksada atfedilmiş olsun neticeyi değiştirmeyecektir. Hicretten yüz çeviren kişilerin gayesi hatta bizim görüşümüze göre mal ve cihaddan zevk almayan hatta Resulullah'a karşı olmayan ve münafıklardan da olmayan Medine'deki bazı Müslümanların da maksadı ne olursa olsun; ne küfür diyarında ne de İslam diyarında mal ve canla cihadı sevmeyen bu insanlar Allah'ın hiç bir kanununu değiştiremeyeceklerdir. İlahi kanun dışında bir olay asla meydana gelmeyecektir.

Ayet-i kerime bu özel duruma değinirken Kur'an'ın takip etmiş olduğu üslup, onu genel bir kural haline getiriyor. Zaman ve mekana bağlılıktan kurtarıyor. Malla ve canla cihad eden müminlerle, cihadı terk eden Müslümanların eşit olamayacâğı kuralı. Nefisle cihad etmeye engel acizlik gibi bir özre veya hem nefis, hem de malla mücadeleye engel fakirlik ve acizlik gibi bir özre sahip olmadıkları gibi cihaddan yüz çeviren o insanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad eden mü'minlerin eşit olamayacâğı kuralı... Kesin ve genel bir kural.

Bütün bunlar şu iki hakikati ortaya çıkçıkarır.

1- Bu ayetler, İslam toplumunda meydana gelen birtakım problemleri ve onların tedavisine ait hükmü ortaya koyuyor. Hiç şüphe yok ki bu metod insan ruhunun ve toplumların yapısını daha iyi anlayabilmek imkanı sağlıyor. Toplumlar; iman ve ilerlemenin hangi konumunda bulunurlarsa bulunsunlar, yine de problemleri halletmeye, toplum bünyesinde ortaya çıkan cimrilik, ihtiras, kusur ve zaaf illetlerini tedavi etmeye mecburdurlar. Özellikle Allah yolunda mal ve canla yapılacak cihadın zorluklarına karşı bu ihtiyaç daha çok kendini belli eder. Cimrilik, ihtiras, kusur ve zaaf gibi beşeri illetlerin ortaya çıkması, hiçbir zaman fert ve toplumu ümitsizliğe mahkum etmeyi, bu illetlere kapılmış fert ve toplulukları hakir görmeyi, kaderi ile baş başa bırakmayı da gerektirmez. Çünkü ihlas ve ciddiyetin, birlik ve Allah'a hesap verme gerçeği bu gibi olaylarda daha çok somutlaşır. Fakat bu hiçbir zaman insan ruhunun veya toplumunun bu hastalıkları bünyesinde taşıması gerektiği anlamına gelmemelidir. Bütün bunlar insan nefsini ve toplumda her zaman ortaya çıkabilecektir diye fert ve toplumun zaafa uğraması anlamına gelmemelidir. Aksine insan nefsini alçaklıktan ulvi makamlara çıkarma gibi derin bir anlam taşımalıdır. İşte ilahi sistemde bu manayı görmekteyiz.

2- Allah'ın ölçüsünde ve İslam'ın sistematiğinde, mal ve canla ehemmiyetini ifade etmektedir. Hiç şüphesiz ki bu ehemmiyetin kaynağı İslam sisteminin de o yüce akidenin yapısında bulunmaktadır. Yüce Allah, İslam dinini ve insan tabiatını açıkladığı gibi her zaman ve mekanda İslam'a düşman olan sapıklıkların tabiatını da açıklamıştır.

Şu da bir gerçektir ki cihad, sadece Peygamber efendimizi (s.a.s.)'in zamanının şartları içinde gerekli olan geçici bir zaruret değildir. Cihad her zaman zaruridir. İslam önderiyle beraber yürüyen bir unsurdur. Gerçekte konu, bazı saf Müslümanların düşündükleri gibi değildir. Onlar İslam'ın, imparatorluk asrında ortaya çıktığını ve çevreden yapılan alıntılarla insanların düşüncelerine kadar nüfuz ettiğini ve böyle olduğu içinde dengeyi korumak için yok edici kuvvetin zaruri olduğunu ileri sürerler. Bu iddia; kanaat ve tahminlerle fikir yürüten fikir adamlarının kalbinde İslam'ın gerçek tabiatının ne kadar az yer ettiğini göstermekten başka bir şey ifade etmez.

Gerçekte cihad, Müslümanların hayatında geçici bir zaruret olsaydı, Allah'ın kitabı büyük bir çoğunlukla hem de en kuvvetli ifadeler kullanılarak bu konuya ayrılmazdı. Resulullah'ın sünnetinde de en kuvvetli ifadeler ve en kuvvetli emirler, cihad için ortaya konmazdı. Gerçekte cihad geçici bir zaruret olsaydı, Allah'ın Resulü, kıyamet gününe kadar gelecek insanları fert fert içine alan şu hadisi söylemezdi:


"Kim cihad etmeden ve cihada niyet etmeden ölürse, nifaktan bir şube üzere ölür." Gerçi sahih bir rivayete göre; Resulullah, cihad etmek için müracaat eden birine şöyle cevap vermişti:

"- Annen, baban hayatta mı?

- Evet.

-Öyleyse, onlar hakkında çalış."

Evet bu sahih bir rivayettir. Fakat bir istisnadır. Ailevi birtakım sebepler vardır. Ferdi bir hadisedir ki, genel kaideyi bozmaz. Bir tek ferdi, bütün mücahitlere bağlayan.

Şüphe yok ki Resulullah, fert fert bütün mü'minlerin konumlarını ve şartlarını biliyordu. Bunun içindir ki, o adama, annesinin babasının maslahatından dolayı münasip olan en uygun yolu düşünmüş ve bu şekilde takdir buyurmuştur. Öyleyse bu, ailevi sebeplere ait ferdi bir problemdir. Umumu bağlamaz. Bu hadise dayanarak hiç kimse iddia edemez ki; cihad o zamanın şartlarına göre geçici bir zaruret idi. Şimdi ise şartlar değişti ve cihad zarureti de kendiliğinden ortadan kalktı... İslam; kılıcını çekip canavar gibi önüne gelenin kellesini uçuran zalim bir sistem değildir. Fakat sosyal olaylar ve ilahi davetin tabiatı; silahını daima hazır bulundurmayı ve tetikte durmayı icap ettiriyor.

Allah cihad emrinin kralların hoşuna gitmeyeceğini biliyordu. Yine biliyordu ki toplumun idaresini ellerinde bulunduranlar bu emir karşısına dikileceklerdir. Zira onların tuttuğu yol cihad yolundan farklıdır. Onların metodu cihad metoduna uymaz. Bu gerçek sadece dün böyle değildi, bugün de aynıdır ve yarın da aynı olacaktır. Her yerde ve her asırda onların bu tutumu bu şekilde olagelmiştir.

Allah yine bilir ki kötülük kendini daima beğenir ve kendini daima yükseklerde görür. Onda insaf aranmaz. Hayra imkan verilmesi düşünülemez. Hayrın gelişmesine müsaade etmez. Soyut manada bile tahammül edemez. Çünkü hayrın gelişmesi, şerrin yok olması demektir; öyleyse sapıklığı, şerri koruması lazımdır. Batılı müdafaa etmesi lazımdır. Hidayete hayat hakkı tanımaması gerekir. Hakkı boğması lazımdır.

Evet bu böyledir. Bu bir fıtrattır, geçici bir durum değil. Bunun içindir ki cihad zaruridir. Cihad ruhu önce vicdanlarda yeşermelidir. Sonra* da pratik hayatta kendini göstermelidir. Silahlı delalete karşı silahlı hidayet dikilmelidir. Delaletten korunmanın başka yolu yoktur! İmkan ve adet çokluğuyla çoğalan batıla karşı, tedbir alınarak hakkı korumalıdır. İnsanlık batıla boyun eğmemenin başka bir yolu olmadığını ve bütün bunlara harfiyyeten uyar veyahut kendi ipini kendi çeker.

Ya hakka teslim olur veya imanla uyuşması mümkün olmayan sefil bir hayata mahkum olur!.. Bu dava için malını ve canını seve seve feda etmek gereklidir.
ibrâhîm gönlümü put sanıp da kıran kim....*