OSMANLI DÖNEMİ’NDE MEDRESELER VE ULEMA

(1/2) > >>

Sara IŞIKLAR:
OSMANLI DÖNEMİ’NDE MEDRESELER VE ULEMA

GİRİŞ
 
  13. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’da  kurulan beyliklerden biridir.  Söğüt ve çevresinde kurulmuştur.  Kurucusu Ertuğrul Bey’in oğlu Osman Gazi’dir.

  Osmanlı beyliği kurulduğu sırada; Ortaçağ’ın en güçlü devletlerinden birisi olan Bizans gerileme dönemine girmişti. Balkanlarda da kuvvetli bir devlet yoktu. Ayrıca siyasi birlik olmadığı gibi, dini ve sosyal bir birliktelik de yoktu.   

Sara IŞIKLAR:
OSMANLILARDA DEVLET YÖNETİMİ

1- Osmanlı devleti Selçuklu devleti modeli üzerine kurulmuştur. Düzen açısından farklı bir sistemi getirmemiştir.

2- Diğer beylikler bağımsızlıklarını korumakla uğraşırken Osmanlı beyliği ise kendisine Bizans’ı rakip olarak seçerek ona yönelmiştir. Tabi bu konuda başarıya ulaşmasında Bizans ın karışık ve zayıf oluşunun etkisi büyüktür.

3- Osmanlı beyliğinin siyasi birliği sağlayabilmesinin sebeplerinden birisi ise; toplumun değişik gruplarından destek almaları ve Hıristiyan halka karşı adaletli davranmalarıdır. Tarikat esaslarına göre örgütlenmiş esnaf kuruluşu olan “ahi birlikleri”, devletin kurulması, toprakların genişlemesinde etkili olmuştur. 

4- Osmanlı Devleti’nin savaşmak ilk işi, yönetmekse ikinci işiydi. Devletin merkezi otoritesini güçlü tutan etkenlerden birisi de doğrudan padişaha bağlı olan ve ondan emir alan ordu teşkilatıydı.

5- Osmanlı Devleti’nin Müslüman olan teb’ası da kendi arasında asker, ulema, reaya gibi gruplara ayrılırdı. Klasik Osmanlı yönetim sisteminde askerlik savaşmakla sınırlı kalmayıp, tüm kamusal hizmetleri içine alan geniş bir kavramdı. (asker ve ulemanın ayrıcalıkları olurdu.) .

6- Ülkenin en yetkili din bilgini ve en yüksek dereceli müftüsü olan şeyhülislamın başlıca işi kendisine yöneltilen dini-hukuki sorunları açıklayıcı fetvalar vermektir. Fetva mahkeme hükmü değildir, ancak kadılar hükümlerini verirken fetvaları dayanak alabilirler. Osmanlılarda savaş,barış,önemli siyasi ve idari kararların alınmasında devrin önde gelen bilginlerinden fetva alma geleneği gelişmiştir.                 

          Şeyhülislamın temsil ettiği ilmiye örgütünün yürüttüğü hizmetler, “dini ve hukuki danışmanlık”(şeyhülislam ve müftüler), “eğitim ve öğretim” (medreseler), “yargılama ve yönetim”(kadılar).     

7- Padişahlar kardeşlerini devletin yüksek menfaatlerini ilgilendiren hukuki bir gerekçeyle öldürmüşler ve bunu yapabilmek için de genellikle şeyhülislamlardan fetva almışlardır. Kendisinden istenen fetvayı vermeyen şeyhülislam  sayısı çok fazla değildir.

8- İktidar siyasi güçler arasında dengedir. Başlangıçta padişahla beyler, gaziler ve ahiler arasında kurulan bu dengede daha sonra kapıkulları ve öteki saray erkanı yer almıştır. Padişah gücünü kaybettiğinde merkezde oluşan kapıkulları ve ulema tarafından tahttan indirilerek, hatta öldürülerek yerine başkası getirilebilmiştir. Bu tehlikeyi önleyebilmek için padişahlar kapıkulunu ve ulemayı kendi arasında bölerek muhalif gruplara ayırmışlar ve bu gruplar arasındaki çekişmeden yararlanarak gücü elde etmeye çalışmışlardır.

9- Şeyhülislam ve örgütüne bağlı olarak çalışan kadılar, müftüler ve müderrisler devletin maaşlı memuru olduklarından, Batıdaki kilise örneğinde olduğu gibi, ilmiye sınıfı siyasi iktidarın karşısında devleti yönetmeye talip alternatif bir güç niteliği kazanamadı. Dini (ilmi) otorite devletten bağımsız bir örgütlenmeye gidemedi ve Batıda olduğu gibi siyasi iktidarın kullanılmasında bir din-devlet çatışması doğmadı. Siyasi iktidar her zaman dini otoritenin üzerinde, onun statüsünü tayin eden ve gerektiğinde ondan yararlanan konumunu sonuna kadar korudu. Osmanlı Devleti’nde siyasi iktidarla dini otoriteler arasında bu ilişki, Batı toplumlarındaki din-devlet ilişkisinden çok farklıydı. Bu nedenle klasik Osmanlı siyasi düzenindeki din-devlet ilişkisini “laiklik” ya da “teokrasi” gibi Batılı kavramları kullanarak yeterince açıklamak mümkün olmamaktadır.     

10- Tüm İslam devletleri gibi Osmanlılarda siyasi iktidar sahipleri, müslümanca davranmak, yaptıkları işlere İslami kılıflar bulmak zorundaydılar. Çünkü toplumun ekonomik ve sosyal yapısı, üretim ilişkileri, aile yapısı, eğitim, öğretim, sanat, bilim, sağlık ve beslenme düzeni, İslam inanç ve düşüncesiyle bütünleşmiş; kısacası İslamiyet, toplumun kimliği olmuştu. Devletin ve siyasi hayatın bu kimliğe ilgisiz kalması ise düşünülemezdi.

Sara IŞIKLAR:
OSMANLILARDA ASKERİ TEŞKİLAT

1- Osmanlı askeri bir devlettir. Öyle ki; devletin en önemli mevkileri bu sınıfın elinde olmuştur. Devlet düzenine zaman zaman menfi veya müsbet olarak yön vermişlerdir. İlk ıslahat teşebbüsleri hep askeri alanda denenmiştir. Hatta cumhuriyetin mimarları bile bu sınıftan yetişmiştir.

2- İlk askeri kuvvet halktan oluşuyordu. Savaş sırasında bu insanlar toplanır. Sonra ise herkes kendi işine dönerdi. Osman bey sefere gideceği zaman birkaç gün önceden haber verirdi. O gün ise gönüllü olan kişiler toplanırdı. Bunların dışında muhafız ve hassa hizmetkarları daima merkezde hazır bulunurdu.

3- Orhan Gazi zamanında nüfus arttığı için, Türk çocuklarının sağlam ve güçlülerinden Osmanlı askerlerinin çoğaltılması uygun görülmüştür.


Osmanlı kara kuvvetleri

1- Büyüyen Osmanlı devletinin asker ihtiyacı karşılamak amacıyla ilk acemi ocağı Gelibolu’da kuruldu. Böylece savaşlarda elde edilen esirlerin kısa bir eğitimden sonra yeniçeri adıyla sefere çıkarılmaları bir düzene koyulmuştu.

2- Acemi oğlanları iki yolla temin edilirdi.- savaş esirlerinin beşte biri – Osmanlı hududları içerisindeki Hıristiyan çocuklardan bazılarının devşirilmesiydi.

3- Devşirme kanuna göre : tek oğlu olan alınmazdı. Orta boylu ve uzun boylu olanlar alınırdı. Anasız,babasız, çoban oğulları, kel, fodul, köse olanlar alınmazdı. Bir de Türkçe bilen, evli ve sanatkar olanlar ile İstanbul a gelip gitmiş yani gözü açılmış olanlar alınmazdı.

4- 17. yy’a kadar düzenli ve kanuni bir şekilde yapılan devşirme işlemi bu asrın sonundan itibaren bozulmaya başlamış, gelişi güzel Hıristiyanlar yaşlarına bakılmaksızın rüşvetle alınır olmuştur.

5- Yavuz Selim devrine kadar yeniçeriler hep bekar kalmış ve kışlalarında yaşamışlardır. Ancak bu devirde Padişah emriyle sadece yaşlı ve yeniçeri emekdarlarına verilen evlenme izni zamanla artmış, böylece yeniçerilerin evladları da olmaya başlamıştı. İşte “Kuloğlu denilen bu çocuklar daha babaları hayatta iken acemi ocağına kaydedilirlerdi.


Yeniçeri Ocağı

Kuruluşu: I. Murad zamanında kurulmuştur. Fetihlerle gittikçe büyüyen devletin muvazzaf bir orduya olan ihtiyacı yüzünden tesis edilmiştir.

   Yeniçeriler arasında bir de gönüllüler vardı. Bu gönüllü yeniçeriler ücret almazlar, yalnızca yeniçeriliğin şeref ve imtiyazlarından yararlanırlardı. Bunların kayıtları yeniçeri serdarının defterindeydi. Bu maaşsız yeniçeriler savaşa o mahallin serdarına bağlı olarak katılırlardı. Fakat bunlar ocağın bozulmasında önemli rol oynamışlardır.

   III. Murad zamanında asker arasına “kul kardeşi” adıyla yabancılar girmiş; devşirmeler de usulüne uygun toplanmaz olmuş, sistem bozulmuştu. Rüşvetle yeniçeri ocağına girmeler de artmıştı. Herhangi bir sebeple ocaktan kaydı silinenler tekrar alınmış, böylece ocak bu tür kimselerle doldurulmuştur.


ASKERİ TEŞKİLATIN BOZULMASI VE ISLAH ÇALIŞMALARI

  Osmanlı merkez askeri teşkilatı 16. yy ın ikinci yarısında bozulmaya başladı. Bunun başlıca sebebi devşirme kanununa uyulmayarak gelişigüzel kişilerin kapıkulu ocaklarına alınmasıdır. Böylece özellikle yeniçerilerin sayısı gittikçe artmış, maaşlarının ve sık sık tekrarlanan cülus bahşişlerinin ödenmesi çok zorlaşmıştır. Bu yüzden hazinede para kalmayınca askere ayarı düşük para verilmiş, bunun üzerine de sonu gelmez isyanlar çıkmıştır.

  Merkezdeki ayaklanmalara paralel olarak taşradaki eyalet askerlerinin bozulması da yine 16. yy ın sonlarında başlamıştır. Tımarlı sipahi teşkilatının başlıca bozulma sebebi yine yürürlükte olan kanunlara uyulmayarak aralarına yabancıların karışmasıdır.



NİZAM-I CEDİD

  III. Selim, Osmanlı tarihinde ciddi ıslahat teşebbüsünde bulunan ilk hükümdardır. Devlet adamlarından yapılması gereken ıslahat hakkında layihalar istemiştir. Sunulan raporların çoğu, ıslahatın askeri alanda olmasında birleşiyordu.

  Neferleri bostancı ocağından alınan yeni askeri teşkilatın adı Nizam-ı Cedid ordusuydu. Modern anlayışa uygun olarak alay; tabur ve bölüklere ayrılan yeni ordu için yeni kışlalar yapıldı ve Nizam-ı Cedid neferlerine Avrupai eğitim sistemi uygulandı.

  Ancak bu faaliyetler iç ve dış tahrikler sonucu 1808’de Kabakçı Mustafa önderliğinde çıkan ayaklanma ile sona erdi. Nizam-ı Cedid ordusu kaldırıldı, bir süre sonra da III. Selim isyancılar tarafından öldürüldü.

Sara IŞIKLAR:
OSMANLILARDA GÜNDELİK HAYAT

1- Osmanlı 600 yıl boyunca gerek sınır komşusu ile gerek kendi halkı ile ticaret, savaşlar, göçler gibi sebeplerle ilişki kurmuştur. II. Mahmud devrimiyle zorunlu batılılaşma dönemine kadar hem özde hem de ayrıntılarda Batı kültürüne rağmen “kendi” olmayı sürdürmüştür.


BATILILAŞMA SÜRECİ

  Batı kültürünün o zamana kadar gelmiş geçmiş tüm kültürlerin hepsinden ayıran özelliği; çağdaş bilimler ve uygulamalarından doğan farklardır.

  III. Selim’e kadar serbest kültür değişimleriyle basit teknik ve teknoloji aktarılmak istenmiştir. Daha sonra Avrupa’nın üstünlüğü karşısındaki teknik acizlik ve bu kültürü anlayamamaktan doğan çaresizlik, özellikle üst yöneticiler, bürokratlar ve aydınlar arasında Batılılara karşı aşırı hayranlılık ve ne olursa olsun onlara benzeme biçiminde bir aşağılık duygusu oluşturmuştur. II. Mahmud döneminde zorunlu olarak Batı kültürünün davranışları, adetleri ve bir kısım kurumları alınmış, daha sonra Tanzimat ve Islahat dönemlerinde hukuk, ekonomi ve politik normları iktibas edilerek Osmanlı toplumunun dünya görüşü, sosyal ilişkileri ve kurumlarının da yine zorunlu bir değişmeyle Batılılaştırılması yoluna gidilmiştir.

  I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde ise artık devletin Kanun-i Esasi ve sonra Teşkilat-ı Esasiyye kanunlarıyla ve yargı organlarıyla, pozitif bilim kurumlarıyla ve ordusuyla, gerek anarşist, Avrupai hükümet darbeleri ve muhalefet yapılan politik hayatıyla, gerekse büyük şehirlerdeki elit tabakanın Paris ve Viyana modasını izleyen giyim kuşamıyla, balo, dans, opera, tiyatro, kabare gibi yeni eğlenceleriyle, ordu komutanları, yüksek rütbeli subaylar, meb’uslar, gazeteciler, düşünürler ve hatta Padişah, veliahd ve Şeyhülislamları içine alan Mason localarıyla, basın ve yayınıyla, Batı şehirlerinden örnek alan mimarisiyle herhangi bir Avrupa devletinden farkı kalmamıştı.

Sara IŞIKLAR:
İSLAM TARİHİNDE ULEMANIN KONUMU

 Ulema ıstılah anlamı olarak, İslam ilkelerine uygun olarak, toplumun değerlerini muhafaza eden, ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin onlara yardımcı olan zümreye verilen isimdir.

  Ulema arasında inançları nedeniyle güçlü bir dindarlık geleneği vardır. Zaten otoritesi de, bilgileri ile davranışları arasındaki uyum oranında kendini gösterir.

  Ulemanın görevi, değişik durumlar ve sorunlar karşısında yorumlama yanında, dinin temel esaslarını ve yaşam ilkelerini muhafaza etmektir. Buna göre ulemanın muhafazakarlığı, genellikle eleştirilen bir olgu olur. Ama şunu da eklemek gerekir ki, muhafaza edilen nedir ? bunun tanımını nasıl yaptığımız önemlidir. Eğer ki korunan sadece şekil ise bu ilerisi için sorunlara yol açacaktır. Örneğin: namaz kılınışı ve niyet bir beden ile ruh gibidir. İkisi birlikte olursa var olurlar. Yalnızca şekil kalırsa geriye onun adına namaz diyemeyiz.

 
OSMANLI DEVLETİ’NDE GELENEK VE ULEMA SINIFI

 Ulema terimi Osmanlılarda; medreselerde belirli bir süre talim edilen ilimden sonra, kazanılan diplomaya sahip olan kişilere verilen isimdir. Müderris, imam,kadı, müezzin olabilirlerdi. Ulemanın toplum üzerindeki otoritesinin ve siyasal gücünün üç temel kaynağı vardı:

• İslam dinini en iyi bilen kişiler olduklarının kabulü
• Aralarındaki ittifaktı, bu ittifak onların bilinçli bir toplumsal grup olarak anlaşılabilir olmasını sağlar.
• Halkın desteğidir.


Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil ettiği “dini” kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir birim olarak varlığını sürdürmüştür. Öyle ki;

• ulemanın kanı akıtılmazdı.
• Vergiden muaf tutulurlardı.
• Mal varlıkları müsadere edilmezdi.
• Ulemanın gelir kaynakları, devletin bağışladığı arpalıklar ve kendilerinin nezaret ettikleri vakıflar idi. 18. yy’da vakıfların % 64’ünün nezareti doğrudan kadılara bağlı idi. % 36’sının nezareti ise vakıfların belirlediği kimselerdeydi.

  Ulemanın en üst temsilcisi olan Şeyhülislam, padişah tarafından atanmasına rağmen padişahların meşruluğuna ya da gayr-ı meşruluğuna karar verme yetkisine de sahip olmuştur. Ancak karar verilirken padişahın menfaati dikkate alınıyordu. Bunu dikkate almayanlar ise o mevki de uzun süre kalamıyordu. Buna müsaade edilmiyordu.

  Medreselerde okutulan derslerin statikleşmesi ve düşünmeyi teşvik eden felsefi nitelik zayıfladıkça, ulema yorumlama görevini de yapamaz duruma düşürülmüştür. Ayrıca medreselerdeki yığılma ve devlet memurluğundaki sınırlılıktan dolayı, özellikle 17. yy dan sonra ilmiye sınıfı içinde büyük bir çekişme ve rüşvet vakaları görülmeye başlamıştır.

Tarihçi Mustafa Ali ulemayı üç kategoriye ayırmıştır:

1- Yüksek Ulema: Doğruyu ve nitelikli olanı seçebilecek düzeyde olanlar.
2- Orta seviye Ulema: Kendi konumlarını kaybetmemek için yeniliklere razı olmayanlar.
3- Alt seviye Ulema : Yeni bilimsel çalışmaların ve yeni kavrayışların mümkün olmadığını düşünen, eski otoritelere-eski ulema ve geleneklere bağlı olan tutucu olanlar.

  Devletin kuruluş yıllarından itibaren birinci grup ulemanın örneklerini her zaman bulmak mümkündü. Ayrıca bu dönemde ulema sınıfı devletin memuru olmaktan uzak ve daha bağımsız bir psikoloji içindedir.

  Kanuni devrinden itibaren, ulema yorumlama görevini aksatmaya başlamıştır. Devletin karşı karşıya kaldığı iç ve dış siyasal, ekonomik sorunlar karşısında muhafaza etme fonksiyonu öne çıkmıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde dağılan ve ilmi bağımsızlığa sahip olan ulema, şair ve sanat erbabı İstanbul’a toplanmaya başladı. Bu durumun fikri zenginleşmeyi, çeşitlenmeyi ve tartışmayı güçlendirmesi gerekirdi. Fakat kadı zadeliler olarak bilinen selefiyeci söyleme sahip medrese çevreleri ile tarikatlar, sair mistik ve Rafızi gruplar arasında keskin, katı bir mücadele başlamıştı. Bu dönemde sorunlar hep “muhafaza etmek” ilkesine dayalı olarak ele alınıyordu.

  18. yy dan itibaren ulema ekonomik, siyasal güç bakımından en parlak zamanlarını yaşamaya başlamıştı. Devlet işlerine müdahale etme konusunda Şeyhülislam açık bir etkinliğe sahipti. Ulema aileleri içinden belirli bir grup en üst mevkide yerlerini alıyorlardı. Ancak yukarıda güçlü bir ulema aristokrasisi oluşurken alt seviyedeki hocalar ve medrese öğrencileri ihmal edildi. Bu yüzden de medreselerde otoriteye karşı tepkiler güçlendi ve talebeler gruplar halinde isyanlara katılmaya başladı.
 
  -Tespitler çoğunlukla resmi ulema ile alakalıdır. –


OSMANLI DEVLET FELSEFESİNDE ULEMANIN YERİ

1- Osmanlı Devlet Felsefesinin Temelleri

a) Adalet ilkesi ve Ulema

  Öncelikle Müslim ve gayr-ı Müslimler arasında adalet ilkesine ciddi önem veriyorlar. Osmanlıların adalete verdikleri önemin iki yönü var:

• Osman Bey ve Orhan Gazinin, dağılan Selçuklu Devleti’nin değişik bölgelerinden gelen önemli alimlere kapılarını açmaları

• Anadolu’daki alim ve erenlerin cihat düşüncesiyle gayr-i Müslimlerin yaşadığı batı bölgesinde bir Uç beyliği olan Osmanlı Beyliği çevresinde toplanmayı tercih etmeleridir.

  Osman Bey, bağımsızlığını ilan ettikten üç sene sonra, idaresi içerisindeki bölgeleri beşe ayırıyor ve her birisinin başına birer bey ve kadı tayin ediyor. Böylece Osmanlı Devleti’nin temelleri ulema sınıfıyla atılıyor.

  Adaletin uygulayıcısı olarak devlet başkanı ile halk arasındaki etkileşim şeması; devletin temel dayanakları olan ordu, mal ve tebaanın adaletle ayakta durabileceğini anlatır.

  Osmanlı düşünürleri adalet üzerinde dururken, kendilerinden önceki düşünürler tarafından oluşturulmaya çalışılan, İdeal Devlet Felsefesinden yararlandıkları söylenebilir.   ( Platon, Aristo, Farabi)

b) Erkan-ı Erbaa ilkesi ve Ulema

Osmanlı Devleti’nin oluşturan unsurlar dört sınıf halinde ele alınır. Dört sınıf yani erkan-ı Erbaa. Bu kavramın, Perslere ve Eski Yunan’a kadar dayanan bir arka planı vardır. Toplumu fonksiyonlarına göre bazı sosyal sınıflara ayırarak örgütleme anlayışı, Pers hükümdarları tarafından uzun dönem uygulanmıştır. Bu dört esas :

1- Ulema ve fukaha sınıfı- ilim adamları
2- Muharip sınıf- askerler
3- Ticaret yapanlar – Tüccarlar
4- Ziraatle uğraşanlar – Çiftçiler

2- Ulema – Devlet İlişkisi

a) Ulemanın Temsilcisi olarak Şeyhülislam

  Şeyhülislam unvanı, Osmanlı Devleti’nden önce, üç farklı anlama geliyordu. Birincisi, halkın fikir sorduğu kişilere verdiği bir unvan olarak kullanılmıştır. İkincisi, bu unvanla meşhur olan kişilere verilmiştir. Üçüncüsü de, ifta-fetva ve icazetname vermeye yetkili kişiler için kullanılmıştır. 

  Şeyhülislamlık ilk defa II. Murad dönenimde Şemseddin Molla Fenari ile başlar. Bütün İslam ulemasını temsil eden şeyhülislam (?), gerek din gerekse devlet işlerinde danışılan ve meşveret edilen, bu konularda fetva veren kişidir. Ulemanın Osmanlı sultanlarına karşı görevleri, onları yanlış yapmaktan alıkoymak ve uyarmaktır. Padişahın da üzerine ulemaya, Salih kişilere ve dua ehline ta’zim ve ikram eylemek vaciptir.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa