Ropörtajlar ....

  • 38 Cevap
  • 21913 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ropörtajlar ....
« : 25 Haziran 2008, 01:22:49 ÖÖ 01 »
"Çözülme 28 Şubat'tan Önce Başladı"
Ekin yayınlarından çıkan “Türkiye’de İslamcılığın Kökleri” ile “Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri” kitaplarının yazarı Hamza Türkmen, Gerçek Hayat dergisine bir röportaj verdi. Röportajı iktibas ediyoruz.
23.06.2008 23:00

"Türkiye'de İslamcılığın Kökenleri" ve "Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri" isimli kitapları Ekin Yayınları'ndan çıkan Hamza Türkmen ile İslamcı düşüncenin bugünü hakkında bir ufuk turu yaptık. Türkmen'e göre İslamcı hareketin yaşadığı savrulmanın başlangıcı 28 Şubat darbesinden önceye uzanıyor. 28 Şubat döneminde yaşanan baskı ise bu çözülmeyi hızlandırdı.

Öncelikle bir İslamcılık tanımlaması yapar mısınız?

İslam'ı anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gösterilen çabalara Müslümanlık, İslamilik, İslamlaşmak, İslamcılık gibi isimler verildi. Bizim coğrafyamızda bu konu Cemaleddin Afgani'nin İttihadı İslam projesiyle gündeme geldi. Afgani'nin projesinde asla dönmek, şurayı esas almak, antiemperyalizm vardır. Bu 19. ve 20. yüzyıldaki tüm hareketlerin genel karakteridir.

Hasan el Benna, sadece İslam Dünyası'nın değil Mısır'ın sorunlarını da hesaba katan fikirleri vardı. Türkiye'yle ilgili meseleler hakkında kafa yoran İslamcıları "sağcı" ve "Türkiyeci" kılan ne?

Kendimi bir ümmete ait kabul ederim. Kimliğimizin Kahire'si, Şam'ı olmaz. Kürt, Çerkez ya da Türk olmamız bizim birbirimizi daha yakından tanımamızı sağlayan renklerdir. Niçin Hayat yerli oluyor da, Halep yabancı olsun. Bunlar bize yabancıların dayatmaları. Bunları biz belirlemedik. Bize dayatıldı. İslam coğrafyasını cetvelle yapay sınırlara bölen de biz değiliz. Ama değil İslam coğrafyasında, Türkiye sınırları içinde de bölgesel farklılıklar yok mu? Mesela Mardin'de yaşayan bir insanla, İstanbul'un varoşlarında yaşayan ya da Bodrum yaşayan Müslüman'ın sorunları yereldir. Bölgesel sorunları elbette evrenselleştiremeyiz. Ancak bölgesel sorunlara hangi evrensel ilkelerle yaklaşacağımız çok önemlidir. Bir de insanların kimliği Batmanlı, Mardinli ya da İstanbullu olması değildir. İnsanların kimliği Müslüman olup, olmamasıdır. İran İslam Devrimi bölgesel bir içtihattır. O devrimi üreten şartları burada tekrar edemem. Bu tip yanlışlıkları eleştirelim derken sahip olduğumuz ortak doğruları asla karalamamak, asla örtmemek gerekir.

Peki, niçin böyle bir sorunla karşı karşıyayız?

Biz içtihadî, vahyi olandan uzaklaştık. Ümmet olma bilincimizi kaybettik. Yeniden öze dönmek için kimliğimizi Kur'an'la yeniden inşa etmeliyiz ki bunun yerellikle alakası yok. Her milletten insan Müslüman olabilir. İslami konulara yaklaşan insanların hangi perspektiften baktığı çok önemli. Ben kaba hatlarıyla üç ayrı bakış açısı görüyorum. Bir "gelenekçi bakış açısı", taklitçi bakış açısı da diyebiliriz. Eskiyi eleştirmeden devam edenler bu gruba girer. İkincisi "yıkıldık, bittik" diyerek Batılı paradigma ile işbirliği yapalım diyen "modernist bakış açısı". Üçüncüsü ise "peygamberi bakış açısı"dır. Fıtrattan kopanı vahiyle düzeltmek. Islah kavramını Osmanlı "uzlaşma" anlamında kullanmıştır. Oysa bu kavramın aslı "devrimci"dir.

Öte yandan Türkiye'deki İslamcı hareketleri de üç ayrı kategoride tasnif ediyorsunuz… Bunlar arasında çatışma mı var?

İslamcılık bir taraf olmayı ifade eder. Siyaset dost ile düşmanı ayırmakla başlar. Osmanlı İslamcılığı kendi payitahtını korumayı öncelese ve vahyi değerleri bütünüyle içselleştirmemiş olsa da karşı çıktığı öteki Batı emperyalizmidir. Türkiye İslamcılığı diyebileceğimiz Milliyetçi ve Mukaddesatçı çizgi de kendi kimliğini ezen, anladığı İslamı sindirmeye, yasaklamaya çalışan anlayışa karşıdır.  Devletle uzlaşmaya çalışan insanlar da 28 Şubatta itilip, kakılmıştır. Çünkü şekilsel anlamda da olsa İslam ile bağını korumaktadırlar. Bu yaklaşım biçimi kendini İslam'a ait hissediyor. Tevhidi bakış ile bu bakışlar arasındaki ortak payda aralarında diyalog kurulmasını sağlayabilir. İslam ile irtibatlı olmak çok önemli bir avantajdır. Tevhidi Uyanış ile Türkiye İslamcılığı birbirine düşman değildir. Yeter ki vahye dönelim, ortak doğruları paylaşalım, birbirimizi ıslah edelim.

Tevhidi Uyanış'ın ideal devlet kurgusu var mı?

Allah Teala "eceli gelmiş" ümmetlerden bahseder. Osmanlı Devleti kendini İslam'a ait hisseden son medeniyetti. Bu medeniyet batıya karşı kendini geliştiremedi. Biz 6, 7 asırdır tevhidi bilinçten uzaklaşmış durumdayız. Şuraya yer veren son devlet Muvahhidlerdir. O tarihten beri İslam Dünyası'nda Şurayı esas alan bir yönetim yoktur. Medeniyet bir yaşam modelidir. Osmanlı Devleti'nden ciddi bir şey kalmadı. Osmanlı Medeniyeti bizim için bitmiş bir medeniyettir. Bir ümmetleşme süreci başlatmalı bunun için de vahye dayanan bir model inşa etmeliyiz. Kendi inancımızı güzel söylemeye başladığımızda kendi medeniyetimizi yeniden inşa edeceğiz. Medeniyetimiz ölmüştür ama kitabımız yaşamaktadır. Bu hayata yeni bir insan, batılı paradigmaya karşı alternatif koymalıyız. Geçmişle, arkaik şeylerle oyalanmamalıyız.

1970'lere özel bir önem veriyorsunuz. Biraz açıklar mısınız?

Evvela 1970'lere nasıl gelindiğine bakalım. Cumhuriyetten sonra kurucu kadrosu biz ümmetten bir millet yarattık dediler. O günden sonra İslami kimliğin bir üst kimlik olmaktan çıkarılması, bastırılması tartışması yaşadık. Ulusal ideoloji, resmi ideoloji çok büyük baskı yaptı. Şeyh Said sonrası 1945'lere karşı sükut dönemi yaşandı. II. Dünya Savaşı sonrasında dinin komünist tehlikeye karşı dinin kullanılabileceği bize telkin edildi. Ondan sonra bir barışma süreci yaşandı. Bunda art niyet yok. Namaz kılmak, hacca gitmek, Kur'an okuyabilmek için "Devlet bizim" dendi. 1970'lere gelinceye dek Türkiye'deki İslami çevreler genellikle devletçi, milliyetçi, mezhepçi çizgidendi. 70'lerde İslam Dünyası'ndaki uyanışın kimi tezahürleri bize yansımaya başladı. Kur'anla tekrar tanışmak, bağımsız Müslüman kimliği inşa etmek fikri ağır ağır büyümeye başladı. Çoğu üniversite öğrencisi olan bu insanlar kendilerine İslamcı değil Müslüman diyor, İslami kimliğimizi yeniden inşa ediceğiz diyordu. Resmi ideoloji de gelenekçi çevreler bu insanları dışarıdan önce Vahhabi, sonra İrancı en nihayetinde İslamcı olarak tanımladı. Seyyid Kutub'un Mevdudi'nin, Hasan el Benna eserlerinin bu yönelimde çok payı oldu. Türkiye'de sistemin kimliğinden bağımsız bir İslami kimlik arayışı çok az insan arasında 70'li yıllarda başladı. Buna biz uyanış süreci diyoruz. Bu insanların modeli, örneği yoktu. El yordamıyla hareket ettiler. 12 Eylül bu insanların başına geldi. Bu açılım Türkiye tarihinde en önemli harekettir. Osmanlı Devleti'nde Kadızadeler kısmen bu akımı hatırlatan tavır içindeydi.

Bu tavır nerede hata yaptı ki özeleştiri yapmak zorunda kaldı?

Şura temelli yapılar oluşturmalıydık. İnsanları vahiyle irtibat kuracak hale getirmeliydik. Biz bunları yapacağımıza biraz da konjonktürün etkisiyle bir yanlış yaparak öncelikle iktidar olmayı hedefledik. Kendi bireysel devrimlerimizi gerçekleştirmeden iktidara yöneldik. Bir grup içeriden iktidarı ele geçirecekti, bir başka grup da devrim yapacaktı. Toplumun vahiyle gerektiği kadarıyla uyarılmadan bunlar gündeme geldi. Bu insanlar hayatla tanıştıkça hayatın handikaplarını öğrenerek devrim yapamayacaklarını anladılar ve hayal kırıklığına uğradılar. Demokratik yolları düşünenler ise Türkiye tarihinde en önemli kazanımı sağlayarak namaz kılan bir başbakan çıkardılar ama iktidar olmakla muktedir olmak arasındaki fark gündeme geldi. Bu da başka bir moral bozukluğuna yol açtı.

28 Şubat olmasa da çözülme yaşanır mıydı?

Aslında çözülme 28 Şubat öncesinde başladı. 28 Şubat olmasaydı yine çözülme olacaktı ama baskı çözülmeyi hızlandırdı. Liberalleşmeye savruldu kimileri, kimileri entelektüel tasavvuftan bahsettiler. Savrulan insanlar bilgili ve duyarlıydı ama bilinçli değildi. AK Parti de bu savrulma sürecinin bir sonucudur. Gerek Milli Görüş gerekse de Tevhidi Uyanış çizgisinden insanlar bugün AK Parti'nin ağır yükünü taşıyor. Bu insanlar mağlubiyet psikolojisi içindedir. AK Parti bir mağlubiyet partisidir. Ancak AK Parti kadroları bu mağlubiyetin özeleştirisini yapmamıştır. İddialarını terk etmişlerdir. İçe kapanan, bireyselleşen tavırlar ortaya çıktı. Dışarıdan bu insanlara bakanlar ise namaz kıldıkları sürece "tehdit" olarak algılarlar. AK Parti kapatılsa da kapatılmasa da iktidarda kalacak ama daha liberalleşmiş olacaklar. Bir kısım içe kapanacak. İçe kapanmak savrulmaktan daha erdemli olabilir ama özeleştiriye yer vermez.

Bu noktada "İçtihat Kapısı" meselesine gelebiliriz belki…

Biz kavramlarımızı kaybetmişiz. Onlara yeni anlamlar vermiyor vahyin ışığında yeniden hayata katmaya çalışmalıyız. Kur'an her şeyi ölçüsünü bildirir. Kur'an'da bulunmayan şeyleri Kur'an ve muhkem sünnetle yeniden yorumlamalıyız. Bunu durdurduğumuz an hayatın gerisinde kalırız. Müslüman her an vahiyle hayat müdahale eden kişidir. Bizi ilgilendiren şekil değil özdür. Biz içtihat yapmayalım diyen insanlar mukallittir. Bir hata varsa, yenilgi varsa "düşmanda" değil bunda aramalıyız. Bir modernistte, gelenekçi de, tevhidi bakışa ait insan da içtihattan bahsediyor. Yorumlar mutlak hükümler değildir. Ancak esaslar vahye mi dayanıyor? meselesi önemlidir.

Siz 70 yılların gençliği diyordunuz. Şimdi 28 Şubatı hatırlamayan yeni bir gençlik var.

12 Eylül öncesi gençlik ideolojik, aktif bir gençlikti. Sağcı, solcu hepsi öyle idi. Ama bu gençlik 12 Eylül ile birlikte kırıldı, Özalizmle de köşe dönücülük empoze edildi.  28 Şubattan sonra tüketim kültürü nesnesi olma dayatıldı. Kapitalizmin istediği insanların birey olmasını istedi. Dindarlık fıtri bir duygudur. İslam'a ait manevi bir şey aramak hoş ama orada kalıyor. ABD'nin ürettiği "Ilımlı İslam" projesi dindarlığı dar bir ritüele indirgiyor. Asla siyasete karışmasınlar diyorlar. Kur'an münkeri gidermek, ıslah etmek için indirilmiştir. Fatiha yada İhlas surelerinde siyaset var. Bu güncel bir siyaset değil. Bu insanlar amacından kopuk bir dini yaşasınlar istiyorlar. Modernist, pozitivist dönemde baskı vardı. Postmodern dönemde "herkese sen de doğru olabilirsin" diyorlar. "Benim ürettiğimi tükettiğin sürece istediğin gibi yaşayabilirsin" diyor bugünkü anlayış. Tüketim kültürü tesettürü mankenleştiriyor. Namaz dünyada yaşanan zulmü gidermek için vardır. Bu gençliğe vahyin hayatta en önemli değer olduğu gösterilmeli. Bu içtihat yapmadan nasıl yapılacak?

Yeni bir ilmihalden bahsediyorsunuz. Biraz açar mısınız?

İlmihal, dinamik bir kavramdır. Hal ilmidir. İlmihallerde suların temizliği çok önemlidir. Ama radyoaktif kirlenme yoktur. Yani yeni bir ilmihal yapmamız gerekmektedir. Mekke'de bir avuç insanın örnekliğini cahili çağda nasıl dirilteceğimizi yeniden değerlendirmemiz lazım. Ona göre insanları uyaracağız. Muhataplarımızı bilmemiz lazım. Yaşadığımız toplumu gereğince vahiyle uyardık mı? Hangi araçlarla nasıl insanları uyaracağız? Biz kalkınmak için kapitalistleri taklit edemeyiz. Bugün merkez kapitalizmdir. Merkeze benzeyerek, onların yöntemlerini kullanarak bir şey yapamayız. Bu çemberi aşmamız lazım. Küresel kapitalizme küresel cevap vermeliyiz. Ancak bu diriliği tartışır ve üretirsek bir şeyler yapabilir, bir gelecek tasavvuru inşa edebiliriz. Bu yeni ilmihaldir. Ayağı yere basan bir gelecek tasavvur etmeliyiz.

RÖP: Suavi Kemal / Gerçek Hayat Dergisi
Not font kurbaa

Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #1 : 06 Temmuz 2008, 10:11:08 ÖS 22 »
Avrupalı bir İslamoloji uzmanının din bilgisi Şerif Mardin'den fazla...
 
ÖNDER DELİGÖZ
Cumhuriyet tarihinin en çok konuşulan, tartışılan hatta çatışılan konusu din meselesi. Halkının yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkenin siyasî tarihinde İslam, bir 'mesele' durumunda.
Peki, yüzyıllara dayanan toplum yapısına rağmen bu çatışmalar neden yaşanıyor? İşte bu sorunu 'Cumhuriyet Türkiye'sinde Bir Mesele Olarak İslam' kitabını hazırlayan Prof. Dr. İsmail Kara ile konuştuk.

Türkiye’de sosyal bilimciler ilkokul düzeyinde ilmihal bilgisine bile sahip değiller

Kuruluşundan günümüze kadar tek parti dönemiyle, askerî darbeleriyle, çatışmalarıyla kısa ama yoğun bir tarihi var Cumhuriyet’imizin. Bu kısa tarihin en çok tartışılan meselesi ise İslam oldu yıllarca. Peki, halkının neredeyse tamamı Müslüman olan ülkede İslam neden ‘mesele’dir? İşte bu sorulara cevap Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Kara’dan geliyor. Prof. Kara, geçtiğimiz günlerde ‘Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam’ adlı bir kitap çıkardı. Kitapta, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayıp Cumhuriyet’in ilk yıllarında katmerleşen İslam meselesi üzerinden ülkede yaşanan dönüşümü anlatıyor. Kara, “Eğer Türkiye kurucu ve yaşatıcı biricik unsuru olarak din ve İslam’la olan ilişkisini dünyanın yeni şartlarında ve tedavüle giren yeni kavramlarla bir daha kurmak ve anlamak peşinde ise en zıt fikirler dahil olmak üzere her şey ciddiye alınabilir, her tartışmaya katlanılabilir.” diyor. Prof. Kara ile İslam’ın Cumhuriyet tarihi boyunca nerden tartışma konusu olduğunu, aydınların neden İslam’dan uzak durduğunu, neden din alanında güvenilir fikir adamlarının yetişmediğini konuştuk.

Kitabın adı Cumhuriyet Türkiye’sinde bir mesele olarak İslam. Yüzde 99’unu Müslümanların oluşturduğu bir ülkenin Cumhuriyet tarihinde İslam, neden bir mesele olarak karşımıza çıkıyor? Büyük bir tezat değil midir bu?
İslam’ın bizim topraklarımızda bir mesele oluşu kesinlikle Cumhuriyet’le başlamıyor. Dinin problem haline gelmesi Osmanlı modernleşmesi tarihine kadar çok rahatlıkla gidebilecek bir sorundur. Modernleşme dediğimiz hadisenin, felsefi olarak dinle çatışan problemli bir tarafı var. İrtica edebiyatı 31 Mart’a dayanıyor. Cumhuriyet’ten kaç yıl önce. Fakat Cumhuriyet döneminde bu problemin katmerleştiğini söylememiz lazım. Katmerleşiyor, derinleşiyor ve kuşattığı alan gittikçe genişliyor. Kitabın adında kullandığım ‘mesele’ çift anlamlı. Bir tarafı hakikaten İslam Türkiye’de bir problem. Bir diğer anlamı da Türkiye’de din devlet, din toplum, din birey ilişkileri söz konusu olduğu zaman da İslam’ın meseleleri var her alanda. Kitap adı olarak uzun bir ad ama yapılacak bir şey yok.

Kitabın kapağında tarihî bir cami, Türk ve Avrupa Birliği bayrağını bir arada gösteren bir fotoğraf kullanılmış. Anlamı nedir bu fotoğrafın?
Yabancı bir fotoğrafçının çalışması bu. Nuruosmaniye Camii orası. Aslında caminin de bir özelliği var. Bu camii ilk modern Osmanlı mimarisi camilerinden biridir. Bu fotoğrafı Zaman Gazetesi’nde görür görmez kestim. Kitabın basılacağı sırada da gazeteden rica edip aldım. AP muhabiri bunu çeken. Bu fotoğraf meseleye başlama açısından çok anlamlı. Çünkü tahmin ediyorum ki bu fotoğrafı gören insanların çoğu güzel bir şey görmüş hissi içerisinde oluyorlar. Cami, dalgalanan Türk bayrağı ve Avrupa flaması. Din, millet ve medeniyet. Harika. Hâlbuki ben diyorum ki insanlar biraz hafızalarını canlandırsalar bu fotoğrafı tedirginlik verici bir fotoğraf olarak da görebilirler. Bu fotoğrafın tedirginlik verici tarafını herkes örtmeye çalışıyor.

Nedir tedirginlik verici tarafı?
Bu fotoğraf, Türkiye’ye İslam’a ve Osmanlı’ya karşı oluşmuş olan Avrupa’yı temsil eden bir simgenin Türk ve Müslümanlığı temsil eden iki büyük simgenin yanına rahatlıkla dahil olabilmesidir. Yaşı müsait olanlar 20-30 yıl öncesine gitsinler. Bu fotoğrafı 60’larda 70’lerde görselerdi bugünün İslamcıları, milliyetçileri, solcuları kesinlikle tedirgin olacaklardı. Bugün ise bir rahatlık bir inşirah duyuyorlar. Fotoğraf bu paradoksu vermesi açısından anlamlı.

Kitapta meselenin en önemli sebeplerinden biri olarak din adına fikir adamlarının, filozofların yetişmemesinden bahsediyorsunuz? Zaten allanıp pullanıp din âlimi olarak önümüze konan kişileri magazin programlarının aranan aktörleri. Neden din alanında fikir adamı yetişmemiş veya yetişmiyor? İdeolojinin topluma hükmetme, yön verme arzusunun bir ayağı da bu mu?
Birçok sebebi var. Fakat en belirgin sebebi İslamiyet’in Türkiye için varoluşsal ehemmiyetinin yeteri kadar kavranamayışıyla alakalıdır. Siyasi merkez zaten 1924’ten beri daha çok dinin olumsuz etkileriyle ilgileniyor. Kısmen de alt düzeyde toplumu taşıyabilecek bir unsur olarak dinden istifade etmeye çalışıyor. Fakat bu hiçbir zaman derinliği olan bir yaklaşım tarzı değil. Bu ister istemez Türkiye’de tavrını cumhuriyet ideolojisinden yana koymuş politikacıların, aydınların, gazetecilerin din konusundaki bilgilenme ve yorum düzeylerinin zayıf kalışına sebep oluyor. Örneğin Türkiye’de din konusuyla en çok ilgilenen sosyal bilimcidir Şerif Mardin. Ama din konusundaki bilgileri açısından bir teraziye vurursanız, Batı’daki İslamoloji çalışan, şarkiyat çalışan akademisyenlere göre fevkalade zayıf bir portre ortaya çıkar. Din konusundaki bilgisi fevkalade zayıftır. İslami ilimlere vukufiyeti hemen hiç yoktur. Osmanlıcası 19. yüzyıldan geriye gitmez. Nakşibendilik hakkında yazdıkları sıradandır. Bir de siyasi merkezin din politikalarıyla, dine yaklaşımıyla problemi olan grupların diyelim ki Müslüman akademisyenlerin, İslamî fikir adamlarının, İslami düşünce sahiplerinin performansı da yüksek değildir. Bunun da ana sebebi bu grubun siyasi merkez karşıtlığıyla kendini konumlandırmış olması. Yani esas konumlandığı yer ona karşı çıkmaktır. Dolayısıyla kendisini pasif duruma yerleştirmiş oluyor. Çünkü karşıdakine göre tavır belirliyor. Bu da onun din İslam konusunda Türkiye’nin uzak yakın tarihini ve bugünkü şartları da hesaba katarak ciddi, derin yorumlar yapmasının önünü tıkıyor. Türkiye’de laikliği savunanların da laikliğe karşı çıkanların da bu konudaki performansları çok düşüktür.

Şerif Mardin örneği üzerinden özellikle sosyal bilimcilerin dini bilgisinin zayıflığından bahsettiniz. Fakat özellikle son dönemde pek çok sosyal bilimci başta başörtüsü ve dindarlık olmak üzere dini konular üzerine alan araştırmaları yapıp yayınladı. Güvenilirlik problemiyle karşı karşıyayız o zaman.
Başörtüsü, dindarlık ve siyasal İslam üzerine kamuoyu yoklamaları yapan, aynı zamanda Türkiye’nin en itibarlı üniversitelerinde hoca olan kişilerin cuma namazının cemaatle kılınmasının mecburi olduğu bilgisine sahip olmadıklarını, hazırladıkları kamuoyu araştırması kitaplarında gördük. Yani ilkokul düzeyinde ilmihal bilgisine sahip değiller. Böyle biri Türkiye’de dinin hareketleri konusunda kamuoyu yoklaması yapsa bu araştırma ne kadar güvenilir olur?

O zaman meseleye sunulacak çözüm önerilerinden belki de en önemlisi şahsi tercihleri ne olursa olsun dini bilgiye sahip fikir ve bilim adamlarının yetiştirilmesidir herhalde

Bunun ciddiyet kazanabilmesi için bir defa şurada anlaşabilmemiz lazım. Din ve İslam, kişilerin Müslüman olup olmamalarından bağımsız olarak, Türkiye için olmazsa olmaz bir özelliğe sahiptir. Dinle alakalı olmayan hiçbir mesele yoktur. İster dindar olun ister olmayın Türkiye’de din meselesini ciddiye almadan ne akademik çalışma, ne siyaset ne de uluslar arası ilişkiler mesafe kat edemez. Bunu siyasi merkez, açıkça dile getiremez. Bunu anlıyoruz. Siyasetçiler bunu üstü kapalı olarak götürmek zorundalar. Fakat akademisyenler, fikir adamları, sanatçılar, bu konuda siyasetçiler gibi davranmak zorunda değiller. Bu konuyu çok daha ciddi ele almak mecburiyetindeler. Kendi ülkelerinde olanları anlamak ve yorumlamak için. Kendisinin dindar olup olmaması ayrı bir bahis. Bu bakımdan Türkiye bütün gruplar itibarıyla zafiyet içerisindedir.



--------------------------------------------------------------------------------

Cumhuriyet ideolojisi, dinle arasını tamamen açmış değil!

Peki aydınlar neden dine soğuk?

Aslında 1960 ihtilaline kadar Türkiye’de eğitim almış insanlar din meselesini ciddiye alırlar. Dine karşı olabilirler fakat din meselesini ciddiye alırlar bu eğitimli kişiler ihtilale kadar. İhtilalden sonra durum değişiyor. Bugünü anlamak için de çok önemlidir. Din giderek sadece bir tarafın meselesi olmaya doğru itiliyor. Dolayısıyla da daha önceki dönemlerde dini yaşamı nasıl olursa olsun dine ciddiyetle yaklaşan insanlar bu noktadan sonra dine karşı bir tarafa doğru itiliyor. Bu bir yarılmadır ve bu yarılmayı Türkiye o gün bugündür maalesef tamir edememiştir. Bunu anlamak için örneklerden biri şu: 1940lı yıllarda İstanbul Hukuk Fakültesinin, İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiye ve Istılatı Fıkhiye Kamusu kitabını basmasıdır. Yani hukuk fakültesi bu dönemde İslam hukukuyla ilgili 6 ciltlik devasa bir kitap basıyor. Bu kitabı şu anda Diyanet İşleri basamaz. Bunu basanlar, bu kitabın başına metihkar yazılar kaleme alıyorlar. Bu kişiler İslamcı falan değiller. Hakiki Kemalist insanlar. Fakat diyorlar ki Türkiye’de hukuk eğitiminin üst düzeyde olabilmesi için İslam hukukunun bilinmesi lazım.

1. Meclis’in yapısı ve sonraki yıllar bir hayli farklı. Modernleşme çabamız rotayı nerede değiştirdi?

Türkiye’de olup biten meselelerin önemli bir kısmının Osmanlı’dan itibaren devam ettiğini söylememiz lazım. Din meselesi de böyle. Yine de Osmanlı ile Cumhuriyet modernleşmesi arasında çok ciddi bir fark var. Osmanlı modernleşmesi, her halükarda Müslüman kalarak modernleşmeyi öne çıkaran bir program takip ediyordu. Cumhuriyet dönemi de ilk üç dört yılında böyledir. Yani 1920 ile 3 Mart 1924 arasında cumhuriyet ideolojisi de böyledir. Bugün söylemiyorlar ama, bütün yazışmalar, bütün mektuplar, Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdıkları da dahil olmak üzere hilafetçi ve panislamist söylem ve politika çok açık olarak vardır o dönemde. Birinci meclis hocalarla, âlimlerle ve şeyhlerle doludur. Bu tesadüf değil. Bu kişiler milli mücadelenin kahramanları. Fakat 1924’ten sonra cumhuriyet idaresi ‘Müslüman kalarak’ kısmını görünür olmaktan çıkarıyor. Müslümanlığı tamamen devre dışı bırakmış değil. Çünkü diyanet işleri başkanlığının konumlandırılması, din dersleri… Aslında Cumhuriyet ideolojisi, dinle arasını tamamen açmış değil. Fakat Müslüman kalarak bir modernleşme programı uygulamaktan uzaklaşıyor. o.deligoz@zaman.com.tr 

 

Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #2 : 08 Temmuz 2008, 02:13:13 ÖÖ 02 »
ismail kara önemsediğim isimlerden biridir
konuşulması gereken bir konu ''din meselesi''
din bugün kimlerin eline kaldı?
modernizm dinin rotasını nereye çevirdi?


*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #3 : 10 Temmuz 2008, 01:43:21 ÖS 13 »
NEDEN? ALİ BAYRAMOĞLU

Neredeyse herkes son günlerde yaşananların bir "milat" olduğunda hemfikir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez kuvvet komutanı düzeyinde iki orgeneral tutuklandı. Jandarma Genel Komutanı'yken "darbe hazırlığı yaptığı bilinen emekli bir orgeneral ile gene aynı dönemde Ege Ordu Komutanlığı yapan emekli bir orgeneral illegal örgüt kurmaktan hapishaneye kondular. Bugüne kadar, darbeciliği, çeteciliği suç saymayan hukuk sistemimiz son dönemde büyük bir adım atarak darbe girişimlerinin, darbe sanıklarının peşine düştü. Türkiye'de bu değişim nasıl gerçekleşti? Ne oldu?

Bu emekli orgenerallerin yönettiği söylenen Ergenekon örgütü nedir? Bu örgüt hangi amaçla, ne zaman, kimler tarafından kuruldu? Nasıl ortaya çıkarıldı? Ergenekon örgütünün medyayla ilişkileri var mı? Sivillerle ve iş dünyasıyla ilişkileri nerelere kadar uzanıyor? Bu örgüt hangi suçları işledi? Son iki yıldır yaşanan cinayetlerle bu örgütün ilişkisi var mı? Ergenekon'un tümü yakalandı mı? Yoksa ordunun içinde hâlâ ayakları var mı? Şu anda orduda neler oluyor? Bütün bunları, Türkiye'deki sistemin işleyişini çok iyi bilen ve bu suçlarla ilgili yazılar yazan Ali Bayramoğlu'na sorduk.


NEŞE DÜZEL: Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan bir olayla karşılaştık. Darbe hazırladıkları söylenen emekli orgeneraller tutuklandı. Bunun olabilmesi için Türkiye'de bir şeyin değişmiş olması lazım. Ne değişti?

ALİ BAYRAMOĞLU: Türkiye otuz yıldır değişiyor. 1980'den beri de bu değişim giderek artıyor. Özellikle bu değişim, hem dünyayla bütünleşmek hem de Avrupa Birliği kanalıyla Avrupa kamuoyunun bir parçası olmak için 2000'li yıllarda çok hızlandı. Türkiye, yaptığı demokratik hamlelerle açık toplum olma yolunda çok ilerledi. İlk kez toplum kendi çıkarının nerede olduğunun farkına vardı. Refahla özgürlük arasındaki ilişkinin önemini kavradı. Özgürlük bu toplumda soyut bir şey olmaktan çıktı, yaşamsal ihtiyaç oldu. Şimdi yaşanan çatışmalardan, müdahalelerden, davalardan, darbe ihtimallerinden daha net görüyoruz ki, Türkiye'nin değişim sürecine karşı müthiş bir direnç süreci de örgütlenmiş bu arada.

Nokta Dergisi, geçen yıl darbe hazırlıklarını haber veren günlükleri yayınladığında kimse kılını kıpırdatmamıştı. O zaman Ergenekon'un varlığı bilinmiyor muydu?

Biliniyordu ama şimdiki kadar somut değildi. Bugünkü Ergenekon örgütünden ilk kez Erol Mütercimler söz etti. Örgütün ayrıntılı varlığını ise 2001'de gazeteci Tuncay Güney'in evine yapılan baskında ele geçirilen bir doküman ortaya koydu. Ama şu var. Kuvvet komutanlarının 2003, 2004 yıllarında darbe hazırlığı içinde olduğunu Hürriyet Grubu biliyordu. Ertuğrul Özkök biliyordu.

Nasıl biliyordu?

Dönemin Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına ve darbe günlüklerinin sahibi Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ten habersiz Sarıkız darbesini planlamışlar. Sivil toplum örgütlerinden ve basından destek istemişler.

Darbe yardımı mı istemişler?

Darbenin alt yapısını hazırlamak, halkta bir tehlike psikolojisi yaratmak için destek istemişler. Ayrıca komutanlar darbe ortamını oluşturmak için, demokratlar aleyhine andıçlar, lahikalar hazırlamışlar. Bu darbe hazırlıkları sırasında Ankara'da Gölbaşı'nda kimi gazetecilerle görüşmüşler. Aydın Doğan'la da görüşmüşler. Ertuğrul Özkök çeşitli biçimlerde bu olayı etrafına anlatmış. Aydın Doğan'ın askerlerle görüşmeye davet edildiğini, onun, bu işi akıllı bulmadığını, askerlere yardım etmeye yanaşmadığını çeşitli yerlerde dile getirmiş. Hatta o dönemde ben bir yazımda, Radikal'in Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'i Genelkurmay Başkanı'na sorduğu siyasi sorulardan ötürü eleştirmiştim. Ertesi gün Murat beni aradı. "Ben o toplantılara katılmadım" dedi. "Hangi toplantılar?" dedim.

Peki, hangi toplantılar?

"Ankara'da yapılan toplantılara daha çok İstanbul'dan gazeteciler katıldı" dedi. Askerlerle toplantılar yapılıyormuş ve gazeteciler bu toplantılara katılıyormuş. Oysa gazetecilik neyi gerektirir? O toplantıları yazmayı gerektirir. Eğer sen o toplantılarda öğrendiklerini yazmıyorsan, bu ülkede darbe olabileceğinin hesabını yapıp onlarla iş tutmaya başlıyorsun demektir ki, 2002, 2003'te böyle oldu.

Bazı gazeteciler darbecilerle iş mi tuttu?

Evet. Darbe toplantıları haberlere yansımadı. Tek tük köşelere yansıdı. Darbe toplantılarına çeşitli gazetecilerin girip çıkmasının Türkçesi şudur. Bu, Türkiye'de bütün önemli gazetelerin merkezleri, beyinleri, yönetimleri kuvvet komutanlarının darbe girişimlerini biliyorlardı demektir. Yalnız şunu da söylemek lazım. Hürriyet o dönemde askerlere destek vermedi. Bu çok kıymetlidir. Eğer Hürriyet Grubu askerlere destek verseydi, Türkiye'de AB süreci dahil her şey tersine dönebilirdi. Hürriyet o dönemde askerin meşruiyetinin artmasını engelledi. Böylece New York sürecinde Kıbrıs'la ilgili askerler değil, siviller karar verme noktasına geldi ve Kıbrıs'ta çözüm niyeti deklare edildi.

Böylece Avrupa Birliği'yle ilişkiler kesilmedi. Çünkü darbeciler, Türkiye'nin AB sürecini Kıbrıs sorununu çözümsüz bırakarak engellemeye çalışıyorlardı, değil mi?

Kesinlikle öyle. Düşünün! Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök New York sürecinde sivil iktidara destek verirken, bir orgeneral Cumhuriyet gazetesinde bir gazeteciye 'Genç subaylar rahatsız' manşetini attırıyor. Darbeciler, gazeteci üzerinden siyasete ağırlıklarını koyuyorlar. O dönemde.

Evet...

"Hilmi Özkök'le ilgili hakaret dolu yazılar yazanların acaba Şener Eruygur'la ilişkileri mi vardı?" diye şimdi sorulur tabii. Çünkü 'Genç subaylar rahatsız' lafı, Özkök'le Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman arasında Genelkurmay koridorlarında bağırışlara yol açmış. 2002'de başlayan ve 2004'ün sonuna dek süren bu süreçte orduda ayrışma yaşanıyor. Ordunun içinde önemli bir grup darbe yapmak için toplumun önde gelen kesimleriyle temaslar kuruyor. Ergenekon denilen yapı bu darbe hazırlıklarını da içeriyor işte.

Ergenekon, bir darbenin alt yapısını hazırlamak için harekete geçirilmiş bir örgüt mü?

Tek kelimeyle evet.

Şimdi gözaltına alınan emekli generaller var. Darbeyi emekli generaller mi yapacaktı?

Evet demek zor. Ergenekon'un bugün ordu içinde muhtemelen ayakları var. Bakın... Türkiye'de devletin içinde hep iki kademe vardır. Birinci kademe asker. Asker, siyasette egemenliğini ya yönetmelikler ve protokollerle sağlıyor ya da fiili hareketler gerçekleştiriyor. Devletteki ikinci kademeye gelince... Askerin altındaki bu ikinci kademe gerektiğinde devreye giriyor. Seyyar vurucu gruplardan oluşan yasa dışı bir yapı bu ikinci kademe. Bizim Osmanlı'da İttihatçılardan, Teşkilat-ı Mahsusa'dan beri bildiğimiz bir öykü bu. 1912 sonrasında Bulgarları, Rumları 'katledileceksiniz' diye kaçıran hep Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Ermeni tehcirinde de biliriz biz bu yapının işlevini. Bu yapı Cumhuriyet'te de devam etti. 1950'lerde NATO bağlantısı oluştu ve o zaman da bu yapı Özel Harp Dairesi'ne dönüştü. Kıbrıs'ta Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu. İşte bu yapı bize çok büyük acılar yaşattı.

Başlıca hangi acıları yaşattı?

Bu yapı istemediğini öldürerek yok etti hep. Kahramanmaraşlar, Malatya katliamları oldu. Susurluk olayı yaşandı. Ama biz gene de bu yapının bu kadar büyük, yaygın olduğunu bilmiyorduk. Ben Ergenekon'dan artık şunu anladım. Derin devlet, düne kadar değişmeyi engelleyen vurucu bir timdi. Şimdi ise, derin devlet sadece değişmeyi engelleyen değil, bunun da ötesinde, toplumu ve siyaseti yeniden inşa etmeye soyunan büyük bir güç. Yani bugünkü derin devlet, illegal bir siyasi parti. Ergenekon denilen bu örgütün amacı da demokratı veya Kürdü susturmak değil sadece...

Darbenin amacı ne olacaktı peki? Neyi değiştirmek istiyorlar? Bu, sadece AKP'ye karşı bir hareket mi yoksa daha geniş bir değişikliğin mi peşindeler?

Kesinlikle daha geniş bir değişikliğin peşindelerdi. Sadece Ak Parti ve meselesi değil bu. Ergenekon'un amacı, Türkiye'de Putinvari bir militer sistem inşa etmek. Darbe, Türkiye'deki siyasal ve toplumsal sistemi yeni baştan inşa etmek için yapılacaktı. AB'nin, demokratikleşmenin ve çoğulcu toplumun önü kesilecek ve açık toplum hali bitirilecekti. Otoriter bir model kurulacaktı. Zaten bu ulusalcı dil son dönemde çok net ortaya çıktı. Onlar için 1950 sonrası yaşanan her gelişme kötüdür ve bir karşı devrimdir. Bir de kabul etmek lazım ki, Ak Parti, Avrupa Birliği projesini Türkiye'de muhafazakârlar düzeyinde meşrulaştırdı. Dolayısıyla bu durum, asker için artık çetrefil bir sorun halini aldı.

Darbe hazırlıkları Şener Eruygur'un Jandarma Komutanı olduğu döneme dayanıyor. O zamandan beri sürüyor mu darbe yapma isteği?

Evet sürüyor. Bugün Türkiye'de değişime karşı direncin iki büyük kolu var. Biri yasal kol. Diğeri yasadışı kol. Yasal kolu Silahlı Kuvvetler'in karargâhı temsil ediyor. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ bugün siyasete müdahaleleriyle ve AB karşıtı açıklamalarıyla yasal kolu temsil ediyorlar. Yasadışı kolu ise darbe yapmaya kalkışan Şener Eruygur ve arkadaşları temsil ediyor. Bu iki kol arasında geçmişte olduğu gibi bugün de bir itiş kakış yaşanıyor. Ama bunların ortak noktası, değişime direncin parçası olmalarıdır.

Ergenekoncular, niye o kadar istemelerine rağmen darbe yapamadılar peki?

Bu generaller bir darbe alt yapısını oluşturmaya 2003'te başladılar, 2007'deki Cumhuriyet mitingleriyle bu çabalarını sürdürdüler, kitleleri harekete geçirdiler. Ama darbenin zeminini oluşturamadılar. Basın, TÜSİAD, dış dünya ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök darbeye destek vermedi. Sonra darbenin dört kuvvet komutanı kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Sonra Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur 'Ayışığı' isimli tek başına darbe hazırlamaya çalıştı. Jandarma İstihbaratı üzerinden paşaların telefonlarını dinledi. Bunu da o dönem Urfa Alay Komutanı Erdal Sarızeybek'ten öğreniyoruz. Hilmi Paşa bu dinleme faaliyetini öğrenince Jandarma karargâhını darmadağın ediyor. Hepsini emekliye sevk ediyor. Ayrıca 2004 30 Ağustos'unda da orduda büyük bir tasfiye yapıyor. Mesela emekli Tuğgeneral Levent Ersöz. Gözaltına alınmak için aranıyor bugün. Daha önce Silopi Jandarma Alay Komutanı'ydı.

Onun döneminde iki HADEP yöneticisi Jandarma'ya çağırıldılar ve bir daha oradan çıkmadılar değil mi?

Evet. Sarı Levent diye bilinen bu kişi daha sonra taltif edildi, tuğgeneral yapıldı. Bursa'da bölge komutanı oldu. Şener Paşa'nın Jandarma Genel Komutanı olmasıyla birlikte de bu kişi Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı'na getirildi. Yardımcısı da bugün gözaltına alınan emekli Albay Atilla Uğur oldu. O sırada Urfa'da Jandarma Alay Komutanı'nın bölgedeki zenginlerden para topladığına ilişkin bir skandal patladı. Soruşturmayı Levent Ersöz ve Atilla Uğur yaptılar. Dosya kapandı. Sonra o Alay Komutanı emekliye ayrıldı ve bir kitap yazdı. Bu kişinin adı Erdal Sarızeybek işte. "Benim kellemin alınmasının nedeni Şener Paşa'nın verdiği talimatları tam yerine getirmeyip, o talimatların ne olduğunu merak etmem" dedi. Bütün bu isimler, Ergenekon operasyonuyla bugün tekrar gündeme geldi. Şimdi anlaşılıyor ki... Şener Paşa Sarı Levent'le birlikte Erdal Sarızeybek'e Hilmi Özkök'ün telefonunu dinlemek için talimat vermiş...

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Ordu içindeki çatışmanın derinliği şunu gösteriyor. Eğer sen Genelkurmay Başkanı'nın, Başbakan'ın telefonlarını dinlemeye kalkıyorsan, bu senin kalkışma içinde olduğunun bir kanıtıdır zaten. Bu kişilerin emekli olduktan sonra neler yaptıklarını Ergenekon Davası'nın iddianamesinde göreceğiz.

Peki, bütün bu darbe girişimleri yaşanırken ve Hilmi Özkök darbecileri önlemeye çalışırken, bugünkü Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ne yapıyordu?

O dönemde Genelkurmay İkinci Başkanı'ydı ve ortada duruyordu. Büyükanıt hep iki taraflı konuştu. Biraz ulusalcı dalgaya yanaştı, biraz da Hilmi Özkök'e. Dönemin Birinci Ordu Komutanı İlker Başbuğ da (şimdi Kara Kuvvetleri Komutanı) ortada duruyordu. Bunlar darbe organizasyonlarına katılmadılar. O dönemde Hurşit Tolon Ege Ordu Komutanı'ydı. O darbecilere yakındı. Bakın... Orduda önü açık olan orgeneraller daha dengeli olurlar. Önü kapalı olanlar ise keskin olabilirler. O dönemde Büyükanıt'ın ve Başbuğ'un önü açıktı.

Ergenekon'un bir medya uzantısı da var mı?

Çok ciddi bir ayağı var medyada. Türkiye'deki değişime ve AB üyelik sürecine direnç pıtrak gibi yeni televizyon kanallarını ortaya çıkardı. Son üç yıldır peş peşe ulusalcı kanallar kuruldu. Ergenekon bazı gazeteleri ele geçirdi. Bazılarını ise etkiledi. Çünkü Ergenekon, toplumu kaos, korku ve paniğe sürükleyerek seferber etmek istedi. Ayrıca ekonomi çöktü diye kamuoyu anketleri yaptırdı. Sivil Toplum Örgütleri'ni, YÖK'ü harekete geçirdi. Ülke satılıyor, bölünüyor, irtica geliyor korkusunu yaymaya çalıştı. Bu arada Danıştay saldırıya uğradı. Cumhuriyet Gazetesi'ni Ergenekon'un adamlarının bombaladığı ortaya çıktı. Toplumu korkuya sevk etmek ve otoriter rejimi meşrulaştırmak için, bu yapının ciddi eylemler yapabileceği anlaşıldı.

Son yıllarda yaşadığımız hangi eylemler Ergenekon ile bağlantılı sizce?

Cumhuriyet mitingleri, Malatya katliamı, Danıştay saldırısı, Hrant Dink cinayeti, Trabzon'da papazın öldürülmesi hepsi Ergenekon'un işi. Çünkü Ergenekon geniş bir networkun işi. Bu networku kurmaya 28 Şubat'ta başladılar. 28 Şubat'ta ülke çapında çok sayıda sivil toplum örgütü kurdurup sivil alana yayıldılar, sivil alanı militarize ettiler. Ergenekon'un bir de mahalle çeteleri, cinayet çeteleri var. Yani bu yapı kendisine hem toplumsal bir destek oluşturmuş. Hem de tetikçilerden oluşan bir destek kuvvet kurmuş. Bakın... Hrant çok yakın arkadaşım olduğu için, üst düzey bir emniyet görevlisi benimle görüşmek istedi. Bana, "Hrant Dink'i Ergenekon örgütünün öldürdüğünü biliyoruz. Ama ispat edemiyoruz. Elimizde henüz kriminal delilimiz yok" dedi.

Size bunu ne zaman söyledi?

Ergenekon operasyonu başladıktan sonra söyledi. 'Hrant Dink sizin dostunuzdu, çok yakın arkadaşınızdı. Bilin ki Hrant Dink'in kanı yerde kalmadı. Ben size bir şey söyleyeyim. Hrant Dink'i bu yapı öldürdü' dedi.

Hrant Dink cinayetiyle ilgili deliller şimdi peş peşe geleceğe benziyor. Çünkü astsubaylar ifadelerini değiştirdi. İtiraflar başladı. Peki Ergenekon denilen bu geniş örgütün finansmanı nereden geliyor?

Bu soru en önemli soru. Bilmiyoruz. Paraların nereden geldiğini bilsek zaten bütün mekanizmayı çözeriz.

Bütün Ergenekon örgütünü yakalayacaklar mı yoksa liderleri yakalandığında bu örgüt kendiliğinden biter mi?

Çöker. Ana doku yakalandı gibi gözüküyor. Bu Ergenekon yapısı biter.

Ordu kendi içinde Ergenekon uzantısı olduğunu düşünürse onları temizler mi?

İşte soru bu... Bilmiyoruz Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez orgeneral, Kuvvet Komutanı düzeyinde adamlar tutuklandılar. Bu orduya rağmen mi yapıldı, yoksa ordu buna izin verdi mi? Eğer buna ordu izin verdiyse, kendi içindeki değişimi dışa vuruyor, çürüklerini ayıklıyor demektir. Eğer bu operasyonda ordunun izni yoksa, siyasi iktidar ile Silahlı Kuvvetler arasındaki ciddi iktidar savaşı daha da derinleşecek demektir. Çünkü Silahlı Kuvvetler'den bunun reaksiyonu gelir.

Bu son tutuklamalar sadece siyasi iktidarın kararı mı yoksa bu bir pazarlık sonucu mu oldu?

Genel eğilim, ordunun onayı olmadan bu işin olmayacağı yönünde ama ben buna katılmıyorum.

Askerî tesislere, orduevlerine girerek oradan emekli bir orgenerali almak için siyasi iktidarın askerleri ikna etmesi gerekmiyor mu peki?

Bence ikna edilmedi. Komuta konseyinin bu adamları vermesi çok kolay bir iş değil. Çünkü dokunulmaz denilenleri dokunulur kılmaya başlarsın o zaman. Ordunun iç yapısı böyle bir onayı sindiremez. O onayı verecek orgeneral de kolay kolay çıkmaz.

Onaylamadığı halde böyle bir operasyonun yapılmış olmasını, generallerin gözaltına alınmasını ordu nasıl içine sindirecek peki?

Sindiremeyecek. Bu tutuklamalara cevap gelecek. Mesela Taraf Gazetesi basılsaydı bu bir cevap olacaktı. Unutmayalım bugün direnç ile değişim arasında bir süngü savaşı yaşanıyor. Şu anda atılan adım, sadece Ergenekon'un tasfiyesi değil.

Ne peki?

Bundan böyle darbe yapmaya, muhtıra vermeye kalkacak her generale yargı yolunun açılması demek bu adım aynı zamanda. Oysa Silahlı Kuvvetler'in komuta konseyinin bir yıldır attıkları adımlara, verdikleri muhtıralara bakılırsa, bunların hepsi yargının önüne çıkarılabilecek adımlardır. Bence Silahlı Kuvvetler'in operasyondan bir, iki gün önce, hâkim kararı çıktıktan sonra haberi oldu. Mesela İstanbul'daki Başsavcı'nın da gözaltılardan, aramalardan haberi olmadı.

Niye? Nasıl haberi olmadı?

Başsavcı'nın orgenerallerin soruşturulmasından çok rahatsız olduğu, operasyonu engellemeye çalıştığı ve askerlere bilgi verdiği ileri sürülüyor. İstanbul Emniyeti'nde ve adliyesinde çeşitli bölünmeler var. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz ve arkadaşları Başsavcı'yı by-pas ediyorlar. Artık hâkim kararı alındıktan sonra askerin gözaltı ya da arama kararlarına hayır demesi çok zor. Siyasi iktidarın operasyona yüzde yüz desteği var.

Hükümet Şemdinli'de vermediği desteği şimdi mi veriyor?

Aynen. Çünkü, şimdi kendi durumu tehlikede. Bunların bir kısmı kendisini devirmeye yönelik eylemlerdi. Ak Parti'nin ve sivil kesimin tek çıkış yolu Ergenekon meselesinin üzerine gitmesidir.

Ergenekon bu ülkede ne zamandır var? Bu örgütü kuran kim?

Üst düzey askerler. Dar anlamda Ergenekon, AB süreciyle birlikte 2000'lerin başında şekillendi. Geniş anlamda Ergenekon'dan yani o eski yapıdan, Gladio'dan da beslendi.

Türkiye bu tür örgütlerden ebediyen kurtulacağı bir noktaya gelir mi sizce?

Türkiye çok hızlı değişiyor. Dış konjonktür de çok elverişli ama hâlâ uzun bir yol var önümüzde.

Ergenekon türü örgütlerden kurtulabilmek için neler yapmak gerekli?

Hukukun işlemesi, yargının devreye girmesi, siyasi iradenin gösterilmesi ve toplumun demokrasi için seferberlik yapması lazım.

Bu son tutuklamalar Ergenekon'u ve onun dışarıdaki uzantılarını nasıl etkileyecek?

Paniğe sevk edeceği kesin. Ama kontrol dışına çıkmaları çok yüksek bir ihtimal değil. Çünkü, bu operasyon bele vurulan çok büyük bir darbe. Ergenekon iki büklüm oldu. Müdahaleci, darbeci anlayış da iki büklüm oldu.

Türkiye büyük bir arınma hareketi başlattı diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Bu bir milattır. Bir orgeneralin gözaltına alınması, tutuklanması bundan sonra hep bir referans olarak kalacak. Bunu hafızadan kimse silemez. Ama şunu da görmek lazım. Biz bir savaşın içindeyiz. Askerin bir anda siyasetin içinden çekilmesini bekleyemeyiz. Bu iş adım adım olacak. Latin Amerika'da demilitarizasyon süreci 25 yıl sürdü. Silahlı Kuvvetler siyasetteki alanını korumaya çalışacak ve bu gözaltı ve tutuklamaların cevabı gelecek.

Peki, bu 30 Ağustos'ta yapılacak emeklilik ve tayin kararlarında nasıl ölçüler kullanılacağını düşünüyorsunuz?

30 Ağustos'ta bence bir miktar tasfiye olacak. Zaten toplam 14 tane orgeneral, 58 tümgeneral var. İki, üç general tasfiye olabilir. Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı'yken öyle konuşmalar yaptı ki... Bir subayın fonksiyonunu belirlerken entelektüel olmak, demokrat olmak gibi referanslar ortaya koydu. Bunlar çok kıymetli ve kaybolmayacak. Ordunun içinde bir Hilmi Özkök damarı da var. Çağa uymak gibi bir eğilim ve bir tartışma da var. Umarız bu yapı güçlenir.

(Taraf / 08.07.2008)
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #4 : 10 Temmuz 2008, 06:26:13 ÖS 18 »
İşte Hilmi Özkök'ün Fikret Bila'ya verdiği o röportaj:


Ergenekon soruşturması, eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ve eski Ege ve 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un tutuklanmalarıyla yeni bir boyut kazandı.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu öne sürülen günlüklerde, 2004 yılında, kuvvet komutanlarının bir darbe hazırlığı içinde oldukları, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün darbe düşüncesine karşı çıktığı ve destek vermediği bilgileri yer alıyordu. Org. Özkök'ten destek alamayan bu hazırlığın daha sonra dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eruygur tarafından devam ettirildiği öne sürülmüş, “Sarıkız” ve “Ayışığı” adlarıyla darbe hazırlığı yapıldığına ilişkin bilgisayar çıktısı belgeler basına yansımıştı. Emekli Org. Eruygur tutuklandıktan sonra bu kez “Eldiven” adı verilen yeni bir darbe planı iddiası Taraf gazetesi tarafından gündeme getirildi.


'Vardır da demem, yoktur da'

Anlaşılıyor ki bu iddialar Ergenekon soruşturması ve davasında da önemli yer tutacak. Eski Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'e dünkü görüşmemizde bu iddiaları anımsatarak sordum:


Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Özden Örnek'e ait olduğu öne sürülen günlüklerde yer alan, sizin destek vermediğiniz darbe hazırlığı iddiaları ve komutanlar arasındaki toplantı ve diyaloglara dayandırılan olaylar yaşandı mı?

- Anılarda geçtiği öne sürülerek gündeme getirilen bu olaylarla ilgili olarak, ne vardır, ne yoktur derim. Başka bir ifadeyle ne teyit ederim, ne tekzip ederim. Benim söyleyebileceğim budur.


'Amirale itibar etmek lazım'

Hilmi Paşa'ya iddiaların kaynağı olarak gösterilen ünlü günlükleri de sordum:


Gazeteci Alper Görmüş, bu günlüklerin eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Özden Örnek'e ait olduğunu ısrarla iddia ediyor. Bu konuda kendisine ispat hakkı tanınmasını istiyor. Beraat ettiği hakaret davasında günlüklerin Özden'in bilgisayarından çıktığının tespit edildiğini vurguluyor. Özden Amiral ise dün yaptığı açıklamada ikinci kez günlüklerle ilgisinin olmadığını tekrarladı. Sizin düşünceniz nedir?

- Bir taraf, “Günlükler Özden Amiral'e ait” diyor. Amiral ise, “Benim ilgim yok, bana ait değil” diyor. Ben amirale itibar edilmesi gerektiğini düşünüyorum. “Bana ait değil” diyorsa, amirale itibar etmek lazım.


Tanık olur mu?

Org. Özkök'e, “Mahkeme tanıklığınıza başvurmak isterse, tanık olur musunuz” sorusunu da yönelttim. Hilmi Paşa şu yanıtı verdi:

- Onu o zaman düşünürüz. Hukuki mekanizmayı bilmiyorum. Eğer benim Genelkurmay Başkanlığı dönemimle ilgili bir tanıklık istenecekse, o zaman belki Genelkurmay'ın devreye girmesi gerekebilir. Tanıklık için Genelkurmay'a başvurmaları gerekebilir. Genelkurmay adli müşavirliği bir değerlendirme yapar, ona göre hareket edilir diye düşünüyorum. Ama, dediğim gibi, hukuki mekanizmayı da tam bilmiyorum. Ben hukukçu değilim. Bunları da tahmini olarak söylüyorum. İncelemiş değilim.


'Durumlarına üzülüyorum'

Hilmi Paşa, eski komutanlar Şenuygur ve Tolon'un tutuklanmasına ve ortaya çıkan tabloya nasıl bakıyor?

Hilmi Paşa bu soruma şu yanıtı verdi:


- Komutanlar, arkadaşlarımız. Durumlarına çok üzülüyorum. Asker arkadaşlarımın bir an önce bu süreçten tertemiz çıkmalarını istiyorum ve diliyorum. Bir an önce sonuçlanmasını diliyorum. Çünkü uzun süre, kişilerin de kurumların da töhmet altında kalmaları doğru bir şey değil. Ceza da varsa, cezayı çekmek de insanı rahatlatır. Ünlü 'Suç ve Ceza' romanı, bu psikolojiyi çok iyi anlatır, biliyorsunuz.


Dönemin Genelkurmay Başkanı, darbe hazırlığı iddialarını ne doğruluyor ne yalanlıyor.

(Haber 7)
Not font kurbaa

Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #5 : 16 Temmuz 2008, 11:47:53 ÖS 23 »
hayrettin karaman/alıntı
Soru:
2- Dini konularda kadınlar daha çok soru soruyorlar. Bunun nedeni sizce kadınların eğitim seviyesinin düşüklüğü müdür, yoksa kadınların dini konulara olan ilgisinin fazla olmasından mıdır?
Cevap:
Bana gelen sorularda kadınlar değil, erkekler önde; onlardan daha çok soru alıyorum. Genel olarak kadınlar daha çok soruyorlarsa bunun önemli bir sebebi de onların, genel bilgilenme imkanlarından -erkelere göre daha az- istifade etme imkanına sahip olmalarıdır.

Soru:
3- Sizin özellikle üniversitelerde başörtüsü sorunun yoğun olduğu dönemlerdeki tavrınız kamuoyu için çok bağlayıcı oldu. Bu bağlayıcılığın nedeni sizce Marmara İlahiyat'ta iken bu sorun hakkınızda ortaya koyduğunuz tavır mı yoksa dini bir otorite olarak görüldüğünüzden miydi?
Cevap:
İlim ve ahlak olarak güvenilir bulunmam sebebiyle olmalıdır.

Soru:
4- Türkiye'de -diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırdığımızda- kadın gerçek kimliğini ya da değerini buldu mu?

Cevap:
İslam ülkelerinde kadının gerçek kimlik ve değerini bulması bakımından farklı, fakat hepsinde az çok mevcut problemler, aksaklıklar, eksiklikler var. Türkiye'de de kadının müslüman olarak varoluşunu gerçekleştirmesi ve kemal yolculuğunda ilerlemesi bakımından önemli engeller var. Bu engellerin iki önemli kaynağı dikkatimi çekiyor: a)Geleneğe bağlı insan-kadın, aile anlayışı; b)İdeolojik dayatmalar.

Soru:
5- Son zamanlarda ilahiyat kökenli kadınların akademik çalışmalarına fazlaca rastlanmaya başlandı. Özellikle televizyon programlarında konuşan bu kadınlara sıkça rastlanması Türkiye'de kadının İslami açıdan gelişmişliğini gösterir mi? Yoksa bu yeterli bir gösterge değil midir?

Cevap:
Geçen gün devlet televizyonunda, din psikolojisi dalında ilim yapmakta olan bir bayanın konuşmasını dinledim; belli çevrelere hoş görünme veya oralardan olumsuz tepki almama baskısı altında konuştuğu izlenimini edindim. Başka kanallarda konuşturulan bayanların da program yapımcıları tarafından seçildiğini, onların istedikleri kadar (veya şekilde) konuşabildiklerini gördüm. Programını bayanların yaptığı ve kendi ölçütleri dışında hür oldukları konuşmalara pek raslamadım. İyi yetişmiş, erkeklerin düşünce ve konuşmalarına yeni değerler katacak kadın ve kızlarımızın yetişmiş olduğunu biliyorum, onlara fırsat vermek lazım. Ancak bütün bunlar Türkiye'de kadının, islami açıdan gelişmişliği bakımından bir genel hüküm delili olamaz.

Soru:
6- Sizce düşünce ve sözlerin açıklanma hürriyetinin sınırları nelerdir?

Cevap:
Başkalarına hakaret içermeyen, kutsallarına karşı saygısızlık ifade etmeyen, yalan, iftira, gıybet gibi günah olmayan, kamu düzenini bozmayan sözleri söylemek ve yazmak serbest olmalıdır. Bir gurubun ilkelerine, inançlarına, dünya görüşlerine ters düşüyor diye söz hakkı kısıtlanmamalıdır.

Soru:
7- Başörtüsü yasağına karşı çıktığınız için Marmara Üniversitesi'ndeki görevinizden ayrılmak zorunda kaldınız. Bu ayrılık ve cesurca tavrınız sahip olduğunuz bilimsel çevre tarafından nasıl karşılandı? Size destek olanlar veya yaptığınızı eleştiren arkadaşlarınızın tepkileri nelerdi?

Cevap:
Çalıştığım kurumdaki meslektaşlarımdan olumlu veya olumsuz tepki almadım; bana karşı "görünürde yorumsuzluk" şeklinde değerlendirebileceğim bir tavır aldılar. Üniversite çevresi dışında kalan çevrem ve ilim çevresi genellikle olumlu tepki gösterdiler. Öğrencilere gelince, hem davaya zarar verebilecek taşkınlıkların olmaması hem de çok muhtaç oldukları moral destek yönünden tavrım ve diyalogumuz iyi sonuçlar verdi.

Soru:
8- Din eğitimine bir yaş sınırı getirilmesi, İmam Hatip Liseleri üzerindeki baskılar ve başörtülü öğrencilerin üniversitelere alınmaması düşünüldüğünde yapılan açık ve seçik bir insan hakları ihlali olmasına rağmen bir hukuk devleti olduğu anayasasında özellikle belirtilen Türkiye'de bu sınırlamaların gerçek ve gizli gerekçeleri nelerdir? Yapılmak istenen nedir?

Cevap:
Türkiye'de irticadan söz edenler bunu tarif etmiyorlar. Söylediklerine bakılırsa iki şeye irtica dedikleri anlaşılıyor: 1. İslam (şeriat) devleti kurmak, 2. Belli bir sınırın ötesinde dindarlık. Bu sınır da çevrelere göre değişiyor; bazılarında beş vakit namaz kılmak, eşin başını örtmesi, kadının elini sıkmamak, alkollü içki kullanmamak... irticâî faaliyet sayılıyor. Soruda sözü edilen tedbirler ile -ki öteden beri vardır, 28 Şubat'ta askerlerce ön plana çıkarılmış ve dayatılmıştır- bu iki anlamdaki irtica engellenmek isteniyor. Onlara göre Türkiye İslam'ı farklı, yumuşak, başka kültürlerle çatışmayan, dönüşüme direnmeyen bir islam olmalıdır. Demokrasi ve laiklik adına (bunları korumak için) insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran veya evrensel ilkelere aykırı şekilde kısıtlayan totaliter rejimleri engellemek için tedbir almayı anlayabiliyorum (bunu demokrasilerde yeri vardır), ama derecesi ne olursa olsun dindarlığı engellemek için alınan tedbirlerin demokrasilerde ve laiklikte yeri olamaz, olmamalıdır.

Soru:
9- Son 10 yıldır yaşanan süreçte aslında Türkiye'de 1. kuvvetin medya olduğu anlaşıldı. Zira basın-yayın organları asılsız konuşmaları, görüşmeleri rahatça manşet yapmaya başladı ve bu manşet konuşmalarının yanlış olduğu kesin olarak ortaya çıktığında her hangi bir yaptırıma maruz kalmadıkları gibi bu konuda etik bir rahatsızlık duymadıkları da ortaya çıktı. Acaba Türkiye'deki insan hakları ihlalinin en büyük nedeni özgürlüğün savunucusu olacakken yasakların söz meydanı olan bir basın anlayışına sahip olması olabilir mi? Sizce bu medya anlayışını Türkiye daha ne kadar taşıyabilir
?
Cevap:
Medya hakkındaki değerlendirmemize katılıyorum. Bundan kurtulmanın yolları: a)Genel olarak ahlaki gelişme. b) Halkın müspet bir eğitim faaliyeti ile uyanması, iyiyi kötüden ayırır hale gelmesi, kendilerine ve ülkeye zarar veren faaliyetleri parası ve oyu ile desteklememesi, sivil toplum örgütleri oluşturması ve bu örgütlerle kötülüğe karşı meşru "savaş" açması, yani mücadele etmesidir.

Soru:
10- Ramazan sizce nedir? Sizde hangi duyguları uyandırır
?
Cevap:
Ramazan bir "ibadet, rahmet ve mağfiret yoğun" aydır. Ben de uyandırdığı duygu ve düşünceler "daha çok deruni tefekkür, manevi murakabe (denetim) ve muhasebe (kendimi hesaba çekme), daha ziyade hayır ve hasenatta bulunma, Kur'an'a daha yoğun ilgi...

Soru:
11- Ramazan'ın Müslümana yüklediği başat değer sizce nedir? Örneğin bu değer sadece oruç mudur, teravih midir yoksa yardım duygusu mudur?

Cevap:
Bunların hepsi ve daha fazlasıdır. Başatın belirlenmesi kolay ve değişmez değildir.

Soru:
12-Hayatınızda iz bırakan şahsiyetler, kitaplar, filmler ve kentler nelerdir
?
Cevap:
Benim gibi yetmişine gelmiş insanlara "Hayatınızda..." diye soru sorulduğunda doğru cevap vermek zordur; çünkü birçok etkileyici amilin adı unutulmuş, fakat tadı (etkisi) kalmıştır. Bu soruya cevap verirken şu anda hatırda olanlar ve hatıra gelenler satırlara yansıyor; hatıra gelmeyenler içinde daha önemli olanlar bulunabilir. Bir de tesir (iz) yoruma tabidir; bazı izler yapıcı, bazıları uyarıcı, ibret verici, şuur oluşturucudur vs.
Kitaplarıyla veya canlı olarak tanıdığım ve bende iz bırakan insan sayısı buraya sığmaz.
Kitaplar da böyle.
Fazla film seyredemiyorum. Çağrı'yı hemen söyleyebilirim. Psikolojik tanıtım ve tahlil içeren birçok yabancı filmi de ilgi ile izlerim.
Mekke, Medine, İstanbul, Konya, Semerkand, Buhara, Şaki, Leningırat, Paris, Sidney şu anda aklıma gelenlerdir.
Cevaplarınız için şimdiden teşekkür ederiz.   
 
 

TARAF GAZETESİ'NDEN KOVULAN MUHABİR İFŞAATA BAŞLADI
« Yanıtla #6 : 17 Temmuz 2008, 12:07:28 ÖS 12 »
Gülen hareketine yakın emniyetçilerden gazeteye bilgi sızdığını, bu kesimlerden Yeni Şafak, Zaman gibi gazetelere gönderilen belgelerin “son derece kritik belgeler” olduğunda Taraf’a “paslandığını”, hareketin gazetenin maddi açıdan zorda olduğu bir dönemde reklam verdiğini biliyorum.



EKİN BİLDİRGESİ.COM adlı internet sitesi, bir süre önce Taraf'ın yayın politikasını eleştirerek istifa eden Mahmut Hamsici ile görüştü. İşte o röportajın tamamı:

Önce Radikal’in kültür servisi ve kitap ekinde çalışırken haksız yere işten çıkarılan ve gazeteyle mahkemelik olan, ardından Taraf gazetesindeki muhabirliğini bu gazetenin “malum çizgisi” dolayısıyla sonlandıran gazeteci arkadaşımız Mahmut Hamsici’yle, bu gazetelerin mutfağında olup bitenleri ve basın emekçilerinin karşılaştıkları sorunları konuştuk.

Ekin Bildirgesi: Belli bir misyonla çıkma azmindeki Taraf Gazetesi'nde, "derenin suyunun nereden geldiği" Fethullahçılar diye açıkça "speküle" edilirken, bu durum çalışanlar tarafından nasıl karşılanıyor? Somut ilişkileri siz nasıl gözlemlediniz?

Mahmut Hamsici: Belli bir muhalif politik duruşu olan bir basın emekçisi için böylesine “misyoner” bir kurumda çalışmak son derece gerilimli bir ruh halini ortaya çıkarıyor. İstediğiniz kadar “profesyonel” davranmaya çalışın ve kafa emekçisi olduğunuzun bilincinde olun, rahatsız oluyorsunuz. Gerilimin bir nedeni de her ne kadar temel gazetecilik ahlak ilkelerinizi korusanız da çevrenizde sizin o kurumda bir emekçi olarak değil o dokunun parçası olarak algılanmanız oluyor.

Açıkçası gazetenin “organik olarak” Fethullah Gülen hareketi veya Soros grubu destekli olduğuna dair somut bir ilişki gözlemedim. Yalnız Gülen hareketine yakın emniyetçilerden gazeteye bilgi sızdığını, bu kesimlerden Yeni Şafak, Zaman gibi gazetelere gönderilen belgelerin “son derece kritik belgeler” olduğunda Taraf’a “paslandığını”, hareketin gazetenin maddi açıdan zorda olduğu bir dönemde reklam verdiğini biliyorum.

Zaten doğrudan bir ilişki olup olmaması bence hiçbir şeyi değiştirmiyor, neye hizmet ettiğine baktığınızda zaten her şey ortaya çıkıyor. Burada ılımlı İslamcı çizginin önünü açan, ABD ve AB’ye sevda duyan, bölgemizdeki “renkli devrimlere” özenen bir liberal yayın anlayışı var.

Ekin Bildirgesi: Basında çalışanların genelde maruz kaldığı ekonomik sorunlar, "patron tarafı"nın asgari ücret vb. kağıt üzerindeki "kaçak oyunları", Taraf'ta da yaşandı mı?

Mahmut Hamsici: Hem de göz göre göre yaşandı. Önce sigortaların yapılması geciktirildi. Tüm çalışanlar “sadece birkaç aylık böyle olacak” denilerek asgari ücret üzerinden sigortalı yapıldı. Başta vaat edilen yemek fişleri birkaç ayın sonunda devreye sokuldu. Maaşların geç ödendiği oldu. Bunun ötesinde Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Taraf’a da çalışan muhabirlere ve yurtdışı muhabirlere tek kelimeyle zulüm edildi.

Çoğuna anlaştıkları ücretler verilmedi. Hatta aralarında onlarca yazı göndermelerine karşın hala hesabına hiç para yatırılmamış muhabirler bulunuyor. Yani ortada büyük bir hırsızlık çarkı var ki gazetenin editörleri ve bazı yöneticileri de patronun bu tutumundan rahatsızdılar. Ancak yöneticilik ağırlıklarını koymak yerine bir süre sonra durumu kanıksadılar. İşin daha kötüsü ise bu konularda tepki gösteren az sayıda kişi olarak arkadaşlarımızın arasında yalnız kalmamızdır.

Ekin Bildirgesi: Gazetenin yazı işleri toplantılarında "Deniz Gezmiş yazısı" vb. Taraf'ın taraf olduğu konularda aklında çarpıcı tartışmalar var mı?

Mahmut Hamsici: Taraf’ta çalışan gazetecinin arasında medya ortamındaki muhalifliklerini koruyan az sayıda insanın da var olması sebebiyle yazı işleri toplantılarında genel yayın yönetmeni ile servis sorumluları arasında sürekli gerilim oluyordu. Genelde gazeteye AKP’ye destek verir konuma düşmesi ve sürekli Ergenekon davası ve Genelkurmay ile ilgili belge yayımlanması nedeniyle eleştiriler yöneltiliyordu (ki bu başta olmak üzere yönetimle yaşanan gerilimlerin sonu benim de içinde bulunduğum bir grup gazetecinin daha fazla dayanamayıp istifa etmesiyle sonuçlandı).

Ahmet Altan ise kendisini “başka alanlardan güzel haberler getirin onları da yayımlayalım” diyerek savunuyordu ancak muhabirlerin özel haber yapması için olanaklar sağlanmıyordu. Büroda masa başında haber üretmeleri isteniyordu her şeyden önce.

Ayrıca farklı konulardaki iddialı özel haberleri önemsemiyorlardı. Bunun üzerine bir süre sonra muhabirler de farklı alanlara yönelmekten vazgeçiyordu. Bir örnek vermek gerekirse Ergenekon davası ve Genelkurmay ile ilgili birçok haberi yayımlanmış bir muhabir arkadaş, bir AKP’li belediyede yapılan yolsuzlukla ilgili özel bir haberi gazeteye getirmiş ve bir türlü yayımlanmayınca bu tür bir haberi bir daha hazırlamamıştı. Deniz Gezmiş yazısı tartışması ise açıkçası tam benim istifa ettiğim döneme rastlıyor.

Ekin Bildirgesi: Gazeteci klişesiyle "haber patlatmak" için ne tür tartışmalar yaşanıyordu? Gazeteye gelen ya da bazı seçilmiş gazetecilere fısıldanan "özel istihbarat"lar (paşaların konuşmaları, telefon kayıtları, Dağlıca raporu vb.) toplantılarda açıkça ele alınıyor muydu, gizli mi tutuluyordu?

Mahmut Hamsici: Bu haberlerin önemli bir bölümü toplantılarda ele alınıyordu. Ancak birçok “patlatılacak haber” için “içeride” özel toplantılar da yapılıyordu. Burada eleştirilmesi gereken esas hususun Taraf’ın kısmen Nokta dergisinin de yaptığı gibi Türkiye’de zaten yozlaşmış olan iyi gazetecilik anlayışını daha yozlaştırmak olduğunu düşünüyorum. Eğer iyi gazetecilik “belge patlatmaktan” ibaret olsaydı Türkiye’nin en iyi yayın organının Aydınlık gazetesi-dergisi olması gerekirdi.

Tabii ki “patlatılan belgelerin birçoğu” önemli. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi açısından ciddiye alınması gereken çok önemli bilgiler bunlar ve kamuoyunun bunlardan haberdar olması da hayırlı. Ancak habercilik amacıyla bunları yayımlama anlayışı farklıdır, Taraf’ın yaptığı gibi tetikçilik yapmak, devlet içindeki kesimlerin demokratikleşmeyle hiçbir ilgisi olmayan iç hesaplaşmasında bir tarafın önünü açacak şekilde misyon üstlenmek farklıdır.

Ekin Bildirgesi: Yasemin Çongar, Ahmet Altan sence gazeteci mi ya da nasıl gazeteciler?

Mahmut Hamsici: Çongar ve Altan’ın gazeteci olup olmadıkları konusunda fikir belirtmek genç bir gazeteci olarak benim boyumu biraz aşabilir ancak gazetecilikleriyle ilgili kişisel gözlemlerimi aktarabilirim. Gazeteciliğe kendi baktığım yerden değil, ana akım medya ortamında kabul görmüş ortalama başarı standartlardan bakıldığında dahi Ahmet Altan’ın son derece beceriksiz bir gazeteci olduğunu düşünüyorum. Ki zaten kendisi Taraf ortaya çıkana kadar uzun süredir gazetecilik yapmıyordu. Gazeteyle kurduğu ilişki yalnızca köşe yazısı yazmaktan ibaretti. Altan’ın gazeteciliği kendi fantezilerini gerçekleştirmekten ibarettir.

İlk aylarda Alev Er fiili olarak genel yayın yönetmeniyken iki kere izin kullanmıştı ve ikisinde de Ahmet Altan “hat kaçırmıştı”!. Genel Yayın Yönetmeni olmasına karşın hiçbir yöneticilik becerisi olmadığı gibi Evo Morales’i Meksika Devlet Başkanı zannedecek kadar da özünde cahil biridir. Zaten toplamda bakıldığında Taraf yalnızca sızdırdığı belgelerle gündeme gelen bir gazete. Bu tür haberler dışında gazetenin her hangi bir sayfasında iddialı, özel bir habere rastlayamazsınız.

Yasemin Çongar’ın ise politik çizgine son derece uzak olmakla birlikte yine yukarıda belirttiğim ortalama başarı standartlardan bakıldığında Altan’dan farklı olarak gazetecilik yeteneklerinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Politik eleştirilerimizi saklı tutalım, Çongar haberi yakalama konusunda iddialı, haberden heyecanlanan, haberi zenginleştirmek için koşturmaktan çekinmeyen, ayrıntılara dikkat eden, kendini sürekli geliştirme gayretinde, muhabirlik ruhunu koruyan, aktif biri. Ayrıca bir yönetici olarak Altan gibi faşizan bir karaktere sahip değil, alttan gelen eleştirileri en azından dinleyen, önemseyen biri.

Ekin Bildirgesi: Radikal'den işten atılan gazetecilerden biri olarak kazandığınız davayla ilgili geldiğiniz noktayı nasıl değerlendiriyorsun? Bir "kazanım" mı, medya çalışanlarının birlikte hareket edememesinden kaynaklanan "sürüncemeli bir süreç" mi?

Mahmut Hamsici: Aslında her ikisi de… Öncelikle hukuki ve psikolojik anlamda çok ciddi kazanım çünkü her ne kadar yalnızca beş kişi dava açmış olsak da, davayı kazanmış olmamız 41 gazetecinin Radikal’den haksız sebeplerle işten atıldığını kanıtladı. Doğan grubu açısından bakıldığında hali hazırda ana akım medyada çalışan gazeteciler için “kötü örnek olduk.”

Bundan sonra işçi kıyımı mekanizmalarını işletenlerin daha “yaratıcı olmaları”, mevcut hukuki yapıya uygun yeni bahane kılıfları aramaları gerekiyor. Bizim atılmamıza karşı Ankara’da gazetenin önünde bir eylem organize etmeleri atılmalarında önemli rol oynayan Adnan Keskin ve Soner Arıkanoğlu’nun işe iade davalarını kazanmış olmaları ise “hakkını arama” kadar “haksızlığa uğrayan iş arkadaşının yanında olmanın” medya ortamında da bir anlamı olabileceğini ortaya koydu.

Tabii ki medya çalışanlarının birlikte hareket edememesinden kaynaklanan moral bozucu bir yanı vardı sürecin. Ancak Türkiye’de medyadaki çalışma ortamındaki özel sorunları kabul ettiğinizde hayal kırıklıklarınız biraz daha azalıyor. Kanımca medya çalışanlarının örgütlenmesini savunan bir gazetecinin; medya çalışanlarının birçok kafa emeği sektörüne kıyasla daha fazla olmak üzere sınıf bilincinden uzak olduklarını, bireyci anlayışın ve kendini aşırı önemseme duygusunun iyice komik boyutlarda bulunduğunu, yine birçok benzer sektöre nazaran çok daha ciddi bir kültürel bozulma yaşandığını kabul etmesi gerekiyor.

Ekin Bildirgesi: Eklemek istediklerin?

Mahmut Hamsici: Taraf gazetesi toplumsal muhalefetin kafasını karıştırdığı için belli kesimlerden büyük tepki topluyor. Ancak diğer yandan kendi “taraftarlarını” yanına toplayan gazete, sol liberalizmin tüm politik zaaflarını teşhir etmek açısından emek güçlerine büyük bir fırsat sunuyor. Sol liberalizmin AKP yandaşlığı, dinci gericilik olgusunu kabullenmemesi, demokratikleşmenin Türkiye’nin iç aktörleriyle değil ABD ve AB yakasından geleceğine inancı, elitizmi, işçi düşmanlığı, sol düşmanlığı… bunların hepsini Taraf’ın hem sayfalarında hem de çalışma düzeninde bulmak mümkün.

www.ekinbildirgesi.com


*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #7 : 18 Temmuz 2008, 10:28:11 ÖÖ 10 »
Düellocu paşa Akman'a pes dedirtti 18 Temmuz 2008 08:13
Sorularıyla rakiplerine pes dedirten Nuriye Akman, Şamil Tayyar'ı 'düelloya' çağıran emekli Tuğgeneral Eslen'in cevapları üzerine 'pes paşam' dedi     
Nuriye Akman'ın röportajı

Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen'i, Radikal'deki yazılarından ve TV programlarındaki yorumlarından tanıyorsunuz. Hiç değilse Şamil Tayyar'ı düelloya davet edişinden hatırlarsınız. O bir stratejist. O Batı'yı ihmal etmeyen bir Avrasyacı. O bir cumhuriyetçi. 22 Temmuz seçim sonuçlarının bir karşı devrim olduğuna inanıyor. "Demokrasi Türkiye'nin öncelikli meselesi değildir." diyor. Ona göre yapılması gereken en acil şey, Türkiye'nin yeni bir strateji tanımı yapması, Avrasyacılığı tartışması ve yönünü Batı'dan Doğu'ya dönmesi. TSK içindeki Avrasyacı dalgalanmaların durulacağını, askerin "doğruyu" bulacağını düşünüyor. Bir de liberallerden rica ediyor: İneğin trene baktığı gibi bakmayın sürece.

Gazeteci-yazar Şamil Tayyar'ı 'düelloya' davet ettiği iddialarıyla gündeme gelen emekli Tuğgeneral Nejat Eslen, 22 Temmuz seçim sonuçlarının karşı devrim olduğuna inanıyor. Nuriye Akman'a ilginç açıklamalarda bulunan Eslen Paşa, askerlerin, cumhuriyeti korumak ve kollamak diye bir görevleri olduğuna, ancak bunu demokratik kurallar ve yasalar içerisinde yapmaları gerektiğine vurgu yapıyor. Türkiye'nin öncelikli meselesinin de demokrasi olmadığı görüşünü savunun emekli Tuğgeneral Eslen'e göre yapılması gereken en acil şey, Türkiye'nin yeni bir strateji tanımı yapması, Avrasyacılığı tartışması ve yönünü Batı'dan Doğu'ya dönmesi. "Türkiye sonunda ya bir Batı veya Ortadoğu ya da Avrasya ülkesi olacaktır." diyen Eslen, TSK içerisindeki Avrasyacı dalgalanmaların durulacağına, askerin 'doğruyu' bulacağına inanıyor. Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt aleyhinde yapılan tezviratları, 'doğruysa çok kötü' şeklinde değerlendiriyor. Kişisel ihtirasların devlet yönetimini etkilememesi gerektiğini belirtiyor.

Siz İslamcılar, ulusalcılar/Avrasyacılar ve liberaller arasında bir güç mücadelesi yaşandığına inanıyorsunuz. Bu mücadelenin TSK içinde NATO'cular ve Avrasyacıların çatışması şeklinde sürdüğü açık. Ergenekon davası ile emekli Avrasyacılara vurulan darbe muvazzaf Avrasyacıları nasıl etkileyecek?

Bilemem. Muvazzaf askerlerle fazla temasım yok. Ama Silahlı Kuvvetler'de eskisi gibi NATO ile, Amerika ile ilişkilerimizi Soğuk Savaş dönemindeki gibi sürdürelim diyenler olabileceği gibi benim gibi düşünenler de olabilir. Ben diyorum ki Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika'nın stratejik ve güvenlik vizyonuyla bizim çıkarlarımız artık örtüşmüyor.

Bu "artık yönümüzü Batı'dan Doğu'ya çevirelim" görüşü TSK içinde ağırlıkta mı?

Silahlı Kuvvetler'de böyle dalgalanmalar olması doğaldır. Zaman içinde, çatışma olmadan doğruları görerek, doğru tehdit algılamaları yaparak bir bütünlük kazanır bu görüşler.

Batı yerine Rusya ve İran'a açılma konusunu ilk kez MGK genel sekreteri iken Tuncer Kılınç'tan duyduk. Kılınç, Türkiye'nin NATO'dan ayrılması ile Batı hegemonyasından kurtulacağını söyledi. Demek ki TSK içinde bu derin bir biçimde tartışılan bir konu.

Bazı çevreler Avrasyacılığı kötü bir şey gibi empoze ediyor. Dünyada Avrasya'ya en fazla açılmayı arzu eden ülke ABD. Çünkü enerji zenginlikleri orada. Amerika'nın ve AB'nin Avrasya'ya açılması ne kadar mantıklıysa, Türkiye'nin de Avrasya'ya açılması da o kadar mantıklıdır. Türkiye'de birçok holdingin Orta Asya'da yatırımları var. İktidar partisine yakın holdinglerin de, hatta Sabah Gazetesi'nin patronunun da yatırımları var Orta Asya'da.

Ama bu onun Avrasyacı olduğunu göstermez. Avrasyacılık başka bir şey. Rusya'nın öncülüğünde Rusya'nın stratejik ortağı İran'ı da kapsayan ideolojik bir kıta hareketi.

Siz Aleksandır Dugin'in konseptinden bahsediyorsunuz.

Tabii ki. Avrasyacılığın en önemli teorisyeni o değil mi?

Türkiye'de Avrasya'ya açılmayı savunanlarla, Dugin'in Avrasya konseptini örtüştürmek, bunun üzerinden Avrasyacıları suçlamak çok anlamsız. Türkiye kendi jeopolitik vizyonunu geliştirmeli, çıkarların nerede olduğunu görmeli. Biz siyasi enerjimizin büyük bir kısmını AB üyeliği için ayırıyoruz. Niye biz diğer büyük güçler gibi Avrasya'nın zenginliklerinden faydalanmayı düşünmüyoruz?

Avrasyacılık bu kadar masum bir şey mi? Rus Avrasyacılığında Türklüğün eritilmesi, ulus devletin zayıflatılması, Türkiye'deki etnik kimlik çatışmalarının azdırılması yok mu? Dugin'in bu tezlerinin Rusya nezdinde kabul görmediğini söyleyebilir misiniz?

Mutlaka etkilenmeler olmuştur. Dugin'in yönetime yakınlığı da doğrudur. Ancak Rusya'nın Dugin'in konseptini aynen uyguladığını söyleyemeyiz. Çünkü kendisi de yanlışlar yaptığını anlamış ve Türkiye ile işbirliğinin gerekliliğini ifade etmiştir. Elbette ki Türkiye'de Doğu Perinçek grubu gibi Dugin konseptinin yandaşları vardır. Dugin, bu grubun daveti üzerine Türkiye'ye geldi. Beni de davet ettiler, gitmedim. Marmara Grubu, Akkan Suver'in Avrasya toplantısına da gitmedim.

Dugin, "Rus jeopolitiğinin temelleri" adlı kitabının Türk askerî okullarda ders kitabı olarak okutulduğunu söylemiş. Bu doğru olabilir mi?

Harp Akademileri'nde jeopolitik teorileri ile ilgili dersler verilir. Bu kapsamda Dugin'in düşüncelerinin öğretilip öğretilmediğini bilmiyorum.

Doğu Perinçek ve diğerleri gözaltına alındığında, Rusya'da Dugin'in başını çektiği Uluslararası Avrasya Hareketi, "Bu tutuklamalar Rusya'ya meydan okumaktır" diye açıklamalar yapmıştı. Rusya resmen böyle mi düşünüyor?

Doğu Perinçek'in gözaltına alınması Dugin'i üzmüş. Bu konuda resmî Rus politikası nedir bilemiyorum. Dugin, Rusya'nın en önemli jeopolitikçisidir. Slav milliyetçiliğine dayanarak Rusya'yı küresel bir güç yapmak istiyor. Oysa Rusya'nın ciddi azınlık sorunları var ve nüfusu giderek azalıyor. Bu nedenle Rusya'nın küresel bir egemen güç olması mümkün değil. Türkiye'de Avrasyacıları güçlendiren Rusya değil, ABD'nin ve AB'nin dayatmaları. Bugün Türkiye'de Avrasyacılık ve Türkiye'nin doğu eksenine kayması olasılığı tartışılıyorsa, Batı önce kendini sorgulamalı, 'biz Türkiye'ye karşı nerelerde hata yapıyoruz?' demeli. Türkiye'nin Rusya ile işbirliği yapması Ortadoğu ve Avrasya'daki dengeleri değiştirir. Türkiye jeopolitik eksenini Batı'dan Doğu'ya kaydırırsa, Amerika ve Avrupa bundan çok büyük zarar görür.

Öyleyse Türkiye blok değiştirse dünya savaşı çıkar.

Hayır, niye savaş çıksın? Türkiye'nin jeopolitik kimliğini yeniden tanımlaması kaçınılmazdır. Sonunda Türkiye ya bir Batı veya Ortadoğu ya da Avrasya ülkesi olacaktır.

Türkiye'nin Batı'dan kopması tehlikeli bir maceracılık değil mi yani?

Seçeneklerimiz var. AB ile veya ABD ile, Çin ile, Rusya ile beraber Avrasya'ya girmeye çalışabiliriz. Veya tek başımıza girmeye çalışırız. Marmara Grubu, Avrasya'ya Amerika ile beraber girmek istiyor. Rusya ile beraber girmek isteyen grup Doğu Perinçek grubu. Bu seçenekleri düşünmek suç değil ki. Türkiye'nin Avrupa'dan ve Amerika'dan kopması mümkün değil. Bizim en büyük ticaret partnerimiz Avrupa. Türkiye Batı'sız yaşayamaz.

Siz böyle söylüyorsunuz ama Ergenekoncu Avrasyacılar, AB'yi "çıyan", ABD'yi "sırtlan" olarak kodlamış. Hilmi Özkök'e "at hırsızı" diyorlar... Büyükanıt aleyhinde bazı tezviratları var.

Bunlar doğruysa çok kötü. Askerlerin cumhuriyeti korumak ve kollamak diye bir görevleri var. Bunun için zaman zaman beyin fırtınası yapar, şartları değerlendirirler. Bunları demokratik kurallar ve yasalar içerisinde yapmaları gerekir. Kişisel ihtiraslar devlet yönetimini etkilememeli. Bence bu Batı'nın oyunudur. Batı'nın kaygısı şu: Acaba Türkiye, Batı jeopolitik ekseninden doğuya kayar mı? Rusya ile, Çin'le, Şanghay İşbirliği Örgütü ile işbirliği geliştirebilir mi? Bunu önlemek için ne yapmak lazım? Türkiye'yi Batı ekseninden koparabilecekleri tasfiye etmek, bunları aşağılamak, bunların direncini kırmak lazım. Türkiye'de cereyan eden olayın özü budur. Türkiye'de ulusalcı yani Avrasya'ya da açılmayı düşünen kesimi tasfiye etmek için Batı böyle bir operasyon başlatmıştır.

Yani size göre "aşağılananlar", hiç aşağılık işler yapmamışlar mıdır?

İçlerinde suç işlemiş olanlar olabilir. Kim ne yaptı, ne yapmadı onu yargı kararlaştırır.

Şamil Tayyar'ı yazısında sizi eleştirdiği için düelloya davet ettiniz. Ve sizi yadırgayanlara dediniz ki "düello asillere, şövalyelere özgü bir eylemdir." Türkiye'de asiller ve şövalyeler diye bir sınıf mı var?

Bütün askerler asildir ve şövalyedir. Askerler asil bir ruh ile yetişirler.

Sonra da asil bir darbe yaparlar!

Hayır. Vatanı savunmak, korumak, cumhuriyeti korumak onlara bir asalet verir.

Bir Avrasyacı olarak size düello ilhamını veren Rusya mı oldu?

Yok canım ne alakası var? O biraz çaresizlikten. Ben 66 yaşındayım. 66 yaşındaki bir adam kendinden çok daha genç bir adama neden meydan okuyor? Şamil Tayyar benim hakkımda yalan yazdı, iftira etti. Ben bu adamı mahkemeye versem beş sene sürer en az. Ben olurum yetmiş küsur yaşında. Çıksın karşıma dedim. Korktu çıkmadı.

Paşa abim, nasıl çıkacaktı karşınıza? Silah mı, kılıç mı, dilinizle mi düello edecektiniz?

Şimdi siz magazin yapıp puan toplayacaksınız bu söyleşiyle. Silahı o seçecekti. Düello çok değişik şekilde yapılabilir. Düşünce bazında da olabilir. Bu düello meselesi bütün internet sitelerine yayıldı da, benim Tempo'daki söyleşim niye hiçbir internet sitesine düşmedi?

O söyleşiyi okudum. Ve soruyorum: Cumhuriyet mi tehlikede, demokrasi mi?

Cumhuriyet tehlikede. Türkiye'yi daha fazla demokratikleştirme, Türkiye'nin öncelikli meselesi değil.

Demokrasi öncelikli mesele değil

Demokrasi öncelikli mesele değil diyorsanız sizi düelloya davet edebilirim paşam!

Size sermaye çıktı! Bakın öncelikli mesele cumhuriyettir. Çünkü cumhuriyet, demokrasiyi de kapsar.

Öyle mi? İran İslam Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık'a ne buyuruyorsunuz?

Mutlak demokrasi nerede var? Amerika demokratik bir ülke mi?

Bizim cumhuriyetimiz de askerî vesayet rejimi değil mi?

O sizin anlayışınız. Türkiye'nin üniter yapısı, rejimi tehlike altındadır. Önce bu meselelere yoğunlaşmak lazım.

Rusya, bizim Avrasyacılarla işbirliği yapacaksa üniter devleti mi ister yoksa parçalanmış devlet mi?

Rusya güçlü bir üniter Türk ulus devleti ister Amerika'ya karşı. Asıl güçlü bir Türk ulus devleti istemeyen Batı'dır. Ama siz bunu en iyisi Dugin'e sorun!

Evet Aleksandır Dugin diyor ki, Türkiye'yi parçalayalım, bölelim.

Vazgeçti o görüşlerinden. Türkiye'deki her Avrasyacıyı da Dugin'ci zannetmeyin. ABD, Doğu Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Orta Asya ve Kafkasya'da NATO'yu genişleterek Rusya'yı çevrelemeye çalışıyor. Çek Cumhuriyeti ve Polonya'ya füzesavar sistemini kurması bunun bir parçası. İşte bundan kaygı duyuyor Rusya. Tabii ki Rusya, Türkiye ile işbirliği yaparak bu kaygılarını azaltmak isteyebilir. O yüzden Rusya daha güçlü, bütünlüklü bir Türkiye ile işbirliği yapmak ister.

Sizin bir de liberallerden şikayetiniz olacaktı.

Liberaller bu süreci iyi algılamıyorlar. Biraz kendilerini toparlamaları, mevcut yönetime kayıtsız şartsız destek verilir mi verilmez mi bunu sorgulamaları lazım. Bakın inek tren geçerken trene bakar ama onun tren olduğunu geç algılar. Tren geçtikten sonra koşmaya başlar. Bu ılımlı İslam treni liberallere de toslayabilir.

Liberallere inek mi diyorsunuz?

Estağfurullah. Ben bir fotoğraf çekiyorum. Bu süreçte İslamcılar önde. Ama süreç nasıl sona erecek belli değil. Kırkpınar'da cazgırlar var. Onlar diyor ki, "Pehlivan pehlivan! Alta düştüm diye yerinme. Üste çıktım diye sevinme." Liberallerin bundan ders almaları lazım. Bu gidişat böyle devam etmeyebilir. Yeni toplum mühendislikleri olabilir.

Dışarıda kalan ulusalcılar mı yapacak bunu?

Öyle bir şey söylemiyorum. Kaos olduğu gibi devam etmez ki, farklılaşma geçirir. Nasıl farklılaşacağını bilemem.

Umarım demokratikleşme yönünde olur. Ama öyle bir talebiniz yok sizin.

Türkiye'de darbe sözü ediliyor ama Türkiye'de cumhuriyete karşı bir devrim oldu. Bunu 22 Temmuz'da gördük. Türkiye'nin yüzde 47'si gitti AKP'ye oy verdi.

Seçim sonucuna siz "karşı devrim" mi diyorsunuz?

Tabii, toplum mühendisliği uygulandı Türkiye'de.

Pes diyorum başka da bir şey demiyorum!

AKP'ye kimler verdi oyunu? Patates alan, soğan alan, kömür alan, değil mi? Abdullah Gül'ün türbanlı eşinin Çankaya'ya çıkması da bu karşı devrimin parçası. Ukrayna'da da, Gürcistan'da da rejimler demokratik yöntemlerle değişti. Bakın Alman Savunma Bakanlığı müsteşarı birkaç gün önce, "Türkiye gizlice İslamlaşıyor. Yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı doğru oluşuyor. Bu çok tehlikeli bir yaklaşım." dedi.

AB sözcüleri AK Parti'nin kapatılmasına karşı çıktığı zaman 'bizim iç işlerimize karışıyorlar' diye hop oturup hop kalkıyorsunuz. İşinize geldiği zaman 'bak Avrupa da İslam tehlikesine işaret ediyor' diyorsunuz.

AK Parti'nin kapatılıp kapatılmamasına siyasal ortam karar verecek. Bu güç mücadelesi karşılıklı yürüyor. AKP'nin kapatılması meselesi bir tarafta, Ergenekon meselesi bir tarafta. Zaman zaman karşılıklı tırmandırılabiliyor. Ben Atatürk'ün bize bıraktığı cumhuriyetin korunmasını istiyorum. Ben Çankaya'da başı türbanlı bir cumhurbaşkanı istemiyorum.

Ben de demokrasi istiyorum. Bize ayrılan yer doldu Paşam.

(Zaman)

Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #8 : 20 Temmuz 2008, 09:52:45 ÖS 21 »
Hamza Türkmen Zaman'a Konuştu
“Türkiye’de 1960’lı yılların sonunda ivme kazanan ‘İslamcılık’ hareketi, bugün iddia edildiği gibi gücünü kaybetmedi ya da ortadan kalkmadı.” Bu görüşleri dile getiren Hamza Türkmen, bugün Kur’an’ı anlamaya çalışma çabaları ve Kur’an meallerine yönelik talebin bunun en büyük işareti olduğunu söylüyor. Ona göre, henüz somut bir model yok; ancak Müslümanlar, kötü bir sona doğru giden dünya için ‘başka bir model’ üretecek.
20.07.2008 16:06


Türkiye, hem siyasi hem sosyal hem de ekonomik olarak çok farklı yollardan geçerek bugüne geldi. Bazen ilerlemeler, değişimler, bazen gel-gitler bazen de geriye dönüşler yaşandı. İşte bu noktada pek çok insanın zihnini meşgul eden, "Bir dönemin yükselen ve gözle görünür hale gelen 'İslamcılık' akımı bugün nereye gitti?" sorusuna, yaptığı çalışmalarla cevap veren Hamza Türkmen, Kur'an'ın özüne dönüş anlamındaki İslami uyanışın bugün hâlâ devam ettiğini ve büyük bir yöneliş olduğunu savunuyor. Çalışmalarını, 'Türkiye'de İslamcılığın Kökleri' ve 'Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri' isimli iki kitapta toplayan Türkmen, hızla kötü bir sona doğru giden dünyayı iyi bir geleceğe güvenle götürecek tek sistemin İslam olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Henüz bir modelimiz yok ama bugünkü kapitalist sisteme alternatif oluşturacak tek mecra İslam'dır." Türkmen'le İslamcılık kavramı, dünü ve bugünüyle Türkiye'deki seyri üzerine konuştuk.

İslamcılık kavramının karşılığı nedir, kökü nereye dayanıyor?


İslamcılık, İslam değildir tabii ki. İslam'ın bir yorumu, İslam'ı anlama ve yaşama çabası olarak ele alabiliriz. Konuya Batılı bir perspektifle yaklaşanlar daha ziyade modernizmle bağdaştırıyor, hatta İslamcılık modernleşme sürecinin başladığı 150 yıldan beri var, ona bir tepki olarak çıktı diyorlar. Yüzeysel bir yaklaşım bence. Çünkü kültürel olarak da köklerimizde bu kavram var. Mesela, Hasan Ali Eşari, Hicri 330'da yazdığı, 'İslamcıların Görüşleri ve Ehli Kıblenin İhtilafları' isimli kitabında bu kavramı kullanıyor.

Peki radikal İslam, siyasal İslam, liberal İslam veya kültürel İslam tanımlamaları, neden hep İslamcılık kavramı ile birlikte anılıyor?

Bizim kültür atlasımızda bu tür kavramlar yoktur. Bunlar dışarıdan tanımlayanların, genellikle Batılı sosyologların ve İslamologların kavramlarıdır. Müslümanlar 150 seneden bu yana Batılı değerlerin kuşatması altında yaşıyorlar. Bu cendereden nasıl kurtulabiliriz, nasıl vahyi bilince, ümmet bilincine kavuşabiliriz kaygısı var. Bu anlamda çözüm arayışlarında da değişik yöntemler ortaya çıkıyor. Belki bu yöntemleri kategorize etmek için dışarıdakiler bunu kullanıyor.

Size göre bu İslam'ın özüne dönme noktasındaki hareketler, son yılları baz alırsak ne zaman başladı?


Malik bin Nebi'nin tespiti ile, Muvahhidler devletini yitirdiğimizden itibaren Kur'an, sünnet ve şura temelli bir yönetim mekanizmasını elde edemedik. Daha sonra öze dönme hareketleri oldu. 19. yüzyılın sonunda Cemalettin Afgani liderliğindeki hareket, İslami uyanışları tetikleyen dış kuşatmaya tavır alma, kimliğimizi koruma ve inşa etme çabasını başlatan bir çizgidir. Türkiye'de ise, 60-70'li yıllar kendi kimliğimizi tartıştığımız en canlı yıllardı.

Peki bu yıllarda yükselen İslam'ın özüne dönüş çabalarını kesintiye uğratan ve zarar veren en büyük etken nedir?


Birincisi küresel kapitalizm ve Batılı yaşam tarzı tüm dünyamızı kuşatmış vaziyettedir. Diğeri de, Müslümanlar olarak tekrar aslımıza dönelim diye çabalarımız oldu. Fakat burada yanlış öncelikli hedefler peşine düştük. Vahiy temelli bir sosyal model üretmek varken, iktidar hedefine hapsolundu. Bu yanlış bir öncelikti. Temeli olmayan bir çatı kurulamaz. Ve bu hedefin yanlışlığı ortaya çıktıkça hayal kırıklıkları, savrulmalar, içe kapanmalar oldu veya karşıtına sığınarak var kalabilme, uzlaşma açılımları oldu. Biz daha ziyade işin zarfı ile uğraşmaya başladık. Ama aslolan ıslah usulüdür.

Islah kritik bir kavram. Islahı reformdan ayıran nedir peki, din üzerinde bir şeyleri düzeltmek anlamı da çıkarılabilir?


Evet, ıslah kavramı Batılı dilde reform olarak çevriliyor. Oysa ıslah kavramı Kur'an'ın en temel kavramlarından biridir. Vahiyden uzaklaşanı tekrar fıtrat ve öze döndürme eylemine Allah'ın verdiği addır. Reform ise, bozuk giden bir şeyi kendi tarihselliği içinde, geçmişi beşeri formatta yorumlayarak bir çözüm üretebilmektir.

Müslümanların iktidar düşüncesinden bahsettik biraz önce, İslam'da siyaset var mı?

Egemen sistem içinde ve onun ilkeleri ile bir siyaset yürütmeyi, Allah rızası için mutmain olarak yapamazsınız. Oysa siyasetin İslami literatürde açılımı şudur: "Siz, ben Müslüman'ım dediğinizde veya neyi değiştirmek istiyorsunuz?" sorusunun cevabını verdiğinizde, yani 'biz ve öteki' kavramı olduğunda siyaset yapıyorsunuz demektir. Bu kurulu sistem içinde bir siyaset değildir. Biz burada, en fazla kavramsal kaosu, Müslümanların kurulu sistem içindeki, kurallarını ötekinin belirlediği sahnedeki rollerini, direkt İslam'ın rolüymüş gibi sunmaya çalıştıklarında yaşıyoruz.

Siz, 'İslam siyasetin ölçülerini vaz eder.' diyorsunuz. Buna göre, İslam siyaseti nereye kadar düzenler, günlük siyasete de müdahale eder mi mesela?


Kur'an, hayatın gaybi plandan siyasi, sosyal, ekonomik plana kadar her alandaki bozulmaya karşı yeniden ıslah sürecini başlatmak istiyor insanları uyararak. Bu da Müslümanlar üzerinden olacaktır. Biz vahyi kavrayacağız, amelleştireceğiz ve kendi şahitliğimizde insanları emin bir şekilde uyaracağız. Bu süreç, ekonomik, siyasi, sosyal plandaki bozukluklara müdahale midir, değil midir? Elbette müdahaledir. O zaman dinle siyaseti nasıl ayrıştıracağız?

Türkiye'de bazı partiler kastedildiği gibi İslam'la siyaseti birbirine karıştırmış, İslam'ı siyaset için kullanmış mıdır?

Bu bizim maceramız. Burada çaresizliği aşmak için yapılan yanlışlıkla, kökten yanlışlığı birbirinden ayırmak lazım. Ben Müslüman'ım ve benim kimliğim, Müslüman eşittir sağcı, eşittir milliyetçi, eşittir devletçi ifadelerini kaldırmaz. Türkiye'deki dini cemaatler hem İslam'ı istiyorlardı hem de kimliklerinde bu kirlilikler söz konusuydu. Müslümanlar, 70'li yıllarda Adalet Partisi'nin oy deposuydu ve ulusal sistemin sağ kanadına bir alt destek olarak kullanılmak istiyorlardı. Bunu aşmak için, "Bizim de kendi değerlerimiz var, hem Türkiye'ye hizmet edelim hem de bunlara alan açalım." niyetiyle faaliyete geçenler oldu. Bunu İslam'ın gereği diye sunmak yanlıştı elbette. Bu boyutuyla AK Parti'nin kuruluşunu bir bakıma üzücü, bir bakıma da anlamlı buluyorum. Çünkü biz İslamcı değiliz, biz dürüst insanlar olarak siyaset yapacağız dediler. Üzücü yanı ise, bu alanda birikimi olan insanların kendini başka bir yöne kanalize etmesiydi.

AK Parti'nin durduğu yer veya kendini tanımlama çabası doğru mu sizce?

AK Parti sistem içinde İslamcılık yaparak politika yürütülemeyeceğini kestirmiş olarak geldi. Ancak, bu halkın büyük bir çoğunluğu kendini İslam'a ait hissediyor. O zaman bu halkın temel ihtiyacıdır. Bu tür değerleri ön plana çıkaran politikalar izlemesi lazımdı, bu konuda çok başarılı olabildiğini sanmıyorum. Halkın bastırılmış değerlerini, kimliğini savunma adına, çok geç adımlar attı. Bu defa karşısına tehditler, 27 Nisan muhtırası, Ergenekon çıktı. Bunu yapıyorsanız tedbirlerini de düşünmelisiniz.

Yeşil kuşak projesinin, hem Türkiye hem de dünya ölçeğinde İslam üzerindeki etkisi ne oldu?

Olumsuz bir tabloydu ama bazı bilinçli Müslümanlar bunu lehine çevirebildi. Hem kendi kimliklerini inşa ettiler hem de dünyaya Kur'an'la bakma analiz gücüne ulaşmaya başladılar. Tüm İslam dünyasında 60'lı yıllarda çok ciddi bir İslami uyanış çabası görüldü. Bu süreç gerçekten, bugün dünya sistemine alternatif bir potansiyeli ifade ediyor. Bugün dünya sistemine muhalif hareketler var. Dünya Sosyal Forumu var, milyonlarca insan yürüyor. Port Allegro'da senede bir kez toplanıyorlar ve ortak bir sloganları var. Diyorlar ki, 'Başka bir dünya mümkün.' Bu açıdan İslam çok önemli. Evet bugün sosyal bir modelimiz yok ama sahip olduğumuz değerler gerçekten küresel bir cevap üretebilecek, sosyal bir model üretebilecek netlikte.

Nedir bugüne kadar alınan mesafe, belirgin görünmüyor çünkü?

Kur'an'a yönelme ve Kur'an temelli hayatı okuma formülü bugün biricik gündemdir. 50'li 60'lı yıllarda okuyacak kitap bulamıyorduk. O dönemin şartları içinde. Kur'an'la irtibatımız da çok zayıftı. Ama bugün tüm Kur'an'a açılan cephelere rağmen, Türkiye'de en fazla okunan ve satılan kitap Kur'an mealidir. Bu en azından arayışın hangi istikamete yöneldiğini gösteriyor. Peki bir modelimiz var mı? Hayır modelimiz yok. Bugün küresel kapitalizme cevap verecek bir alternatif modelimiz yok.

Bir yazar, "Türkiye'de Müslümanların yeni kızıl elması kapitalizmle mücadeledir." diyordu. Siz buna katılıyor musunuz?

Bugün hayatımızı kuşatan en önemli tahribat Batılı paradigmadır. Batılı paradigmanın da en vahşi kanadı gerçekten kapitalizmdir. Kapitalizm dünyamızı yaşanmaz hale getiriyor. Tabii ki buna karşı çıkmamız lazım. Ama kapitalizme karşı çıkmak bugün kızıl elma mıdır? Hayır, kızıl elma, bir ideali ifade ediyor. Kapitalizme karşı çıkmak ideal olmaz, ancak ona alternatif oluşturmaktır ideal olan. Ben bugünkü yaşam tarzına karşı, kapitalist yaşama, tüketim ekonomisine karşı, inançta, düşüncede, eylemde, sosyal hayatta nasıl bir alternatif getireceğim. Bunun üzerine yoğunlaştırmamız lazım.

Peki, sistem içinde iken, tüm imkanlarını kullanırken ve kuşatılmışken nasıl mücadele edilebilir?

Dünyanın iki devi Bizans ve Sasaniler hakim iken, bir avuç Müslüman, dünyanın egemenleri içinde bir alternatif üretti. Bugün başka bir dünya mümkün diye sokaklara dökülen milyonlarca insan, adaleti arıyor, esenliği arıyor, insani değerleri arıyor. Bu bizde varsa, mutlaka bunu kavramalı ve modelleştirebilmeliyiz.

***

'İktidar hedefi yanlış bir öncelikti'

"İslam'ın özüne dönüş çabalarına zarar veren en büyük etkeni 'küresel kapitalizm' ve 'batılı yaşam tarzı şeklinde ortaya koyan Hamza Türkmen, müslümanların geçmişte yaptığı önemli bir hatanın da yanlış öncelikler peşine düşmek olduğunu söylüyor. Ona göre Müslümanlar vahiy temelli bir sosyal model üretmek varken, iktidar hedefinin peşine düştüler."

 

EMİNE DOLMACI – ZAMAN GAZETESİ
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #9 : 26 Temmuz 2008, 10:07:23 ÖÖ 10 »
Siyaset duayeninden iddialı çıkış 

25 / 07 / 2008 16:20


AK Parti siyaseten katlediliyor

Türkiye son yılların en hareketli günlerini yaşıyor.

Siyasette AK Parti’nin kapatılması davası ağırlığını korurken, Ergenekon soruşturması gündeme bomba gibi düştü.

www.analitikbakis.com sitesinden Engin Dinç, tüm bu gelişmeleri ilk Özal hükümetlerinde Milli Eğitim ve Devlet Bakanlığı yapmış olan Türk siyasetinin tecrübeli ismi Vehbi Dinçerler’le konuştu.

İşte röportaj...

Bir süredir aktif siyasetin içinde yoksunuz. Türkiye’de bugün gelinen noktada siyasetin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Vehbi Dinçerler: Türkiye dar bir geçitten geçiriliyor... Çekilen ve daha da çekilecek olan zahmet ve eziyetler halkın yararına değil; halk için değil... Üstelik halk bu sıkıntıların sonuçlarını hak etmiş de değil.

İstikrarı bozucu müdahaleler önlenmezse ve karşı siyasi tedbirler yeterli olmazsa iktisadi ve mali istikrarsızlıklar gündeme girebilir. Topyekun Kalkınma hamlesinde “kalkış”(take-off) sürecinden sonraki “kararlı uçuş”(steady state) periyodunu yakalamış olan Türkiye’ye ideolojik saplantılarla bu fırsat kaçırılırsa tarih ve ortak akıl müsebbiplerini affetmeyecektir.
 
AK PARTİ’NİN KAPATILMASI ‘SİYASETEN KATL’DİR
 
AK Parti’nin Türkiye siyasetinde büyük bir ağırlığı olduğu taraflı tarafsız herkesçe kabul edilen bir gerçek. Bu durumun ışığında kapatma davasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 VD: Osmanlı döneminde niyetler okunarak, gelecekteki tehlikeleri hakkında kehanet ölçüsünde hükümler verilerek bireyler, bazen aileler, “siyaseten katl” denen müessese ile ortadan kaldırılır, güya onların “saltanat”a zararları bertaraf edilirdi(!) Cumhuriyet ve demokrasi döneminde başkalaştırarak uyguluyorlar bu aleti..Yani artık “siyasi partiler” siyaseten katlediliyor denebilir… Kısacası açılmaması, açtırılmaması gereken bir dava. Zaralı bir iş...
 
AK Parti, Türkiye’de askerlerin muhtırasına karşı cevap verebilen tek hükümet olma özelliğini sahip. Yaşanan siyasi gerginliklerin de AK Parti’ye olan desteği azaltmadığı hatta dönem dönem artırdığı gözleniyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce halkın bu olaylara bakışı nasıl?
 
VD : Bizim dönemde (Turgut Özal’ın ANAP’ı) ilan edilen Genel Kurmay Başkanının emekli edildiği unutulmasın… Dünya ve bölgesel siyasi konjonktür unutulmasın, mukayese edilsin... Turgut Bey’in şiddetli ve görünür çatışmaya girmeksizin “iş bitirici” ustalıkları unutulmasın. Ama Tayyip Beyin “Partimin batacağını bilsem milletimin aleyhine adım atmam” mealindeki hasbi ve yiğitçe meydan okuyuşu da unutulmasın… Halk “kendisi” olanları en zor dönemlerde dahi destekliyor… Yeter ki demokrasi askıya alınmasın...
 
AK Parti’nin ‘merkez sağ’ı temsil ettiği dillendirilse de bu partiyi merkez sağ da görmeyenler de bulunuyor. Zaten açılan kapatma davasının gerekçesi de laiklik karşıtı eylemlerde odak olmak olarak belirtiliyor. Geçmişte Türkiye’de merkez sağda politika yapmış biri olarak siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
VD : “Merkez Sağ parti” veya “Merkez Partisi”...Bu kavramlar bizim dönemde de çok tartışıldı... Bunun değişmez ölçülerinden birisi “ LAİKLİK” ilkesine samimi bağlı olunduğuna dair, laikliği adeta din gibi görenleri inandırması gereği olmamalı… AK Parti’yi “merkez sağ”dan uzakta görenler bence “milli görüşle” bağlantısının gizlice devam ettiğini iddia edenlerdir… Oysa genel hatlarıyla, AK Parti şimdiye kadar ANAP’tan (Özal dönemi ) daha yumuşak hareket etmiştir denebilir. Nitekim , başörtüsü işini ilk dönemde gündeme getirmemiş, kurumsal mutabakatı beklemiştir... Hukuk alanında AK Partiye “laiklik karşıtlığı” yakıştırmak, bizim dönemin ve onların siyasi ve hukuki işlemleri kıyaslandığında büyük haksızlıktır… 1984-85 döneminde Milli Eğitim Bakanlığı, İmam Hatip mezunlarının askeri okulların giriş sınavlarına katılmasının hukuken zorunlu olduğu hakkında Genel Kurmay Başkanlığına yazı yazmıştır. Rahmetli Özal böyle bir yazıdan yazının muhatapları tarafından haberdar edilince sorumlu bakanını aramış ve bilgi alıp, “doğru bir iş yapılmıştır” demiştir. Bu talebi bugüne uyarlarsanız ne olur acaba?
 
MUHALEFET HİÇ İKTİDAR OLAMAYACAKMIŞ GİBİ
 
Türkiye’de siyasal hayatta bir muhalefet boşluğu olduğu söyleniyor. Özellikle CHP aldığı anti demokratik tavırlarla sert eleştirilere muhatap oluyor. Sol siyasetteki boşluğun ülke için anlamı nedir? Siz CHP’nin halen yürüttüğü siyasi anlayışla bir sonuca varacağını düşünüyor musunuz? Ya da bu anlayışla elde edeceği bir sonuç olursa bu nasıl bir sonuç olur?
 
VD: Türkiye’nin “muhalefet” alanında kavram sıkıntısı vardır: muhalefet hiç iktidar olmayacakmış gibi politika ve eylem belirler... Sırf itiraz olsun diye itirazcılık eder… Ne büyük talihsizlik..Böylece koalisyon zaruretleri hariç “ebedi muhalefet” köşesinde kalmayı tercih etmiş olur..Bu gerçek kendilerince de bilinir ama Parti içi dengeler bu kısır döngünün yıkılmasını engeller..
 
Keşke, iktidar-muhalefet değişimi “mekik” modeline uysa yani muhalefetteki bilse ki en geç iki dönem sonra iktidar; iktidardaki parti de bilse ki en geç iki dönem sonra muhalefet olacak... İşte o zaman “büyük Türkiye” hedefine daha istikrarlı ve daha hızlı ulaşılır. Rahmetli Özal’ın erişmek istediği hedeflerden birisi de buydu.
 
MHP’nin 22 Temmuz sonrası izlediği Meclis’i işletmeye dönük siyaset anlayışı özellikle Cumhurbaşkanı seçimlerinde oldukça işlevsel oldu. Ancak sonrasında bu politikalarda bir değişiklik söz konusu oldu. Bu değişimin Meclis’e ve siyasete yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
VD: MHP’nin samimi, basiretli ve Türkiye’nin lehine davrandığı kanaatini taşıyorum… Ayrıca yukarda değindiğim gibi, muhalefetteyken “işte ben iktidar olduğum zaman nasıl doğruyu yapacaksam şimdi muhalefetteyken de doğruyu yapıyorum...Yani yönetmeye ehil ve tercihe değer parti benim” demiş oluyor..Seçim döneminde bu siyasetin olumlu etkileri olacağını sanıyorum.
 
HÜKÜMET ERGENEKON’U KARARLILIKLA SONUÇLANDIRMALI
 
Türkiye’de Ergenekon operasyonu çok büyük ses getirdi. Bu operasyonun Türkiye için milat sayılabilecek bir durum oluşturduğu ifade ediliyor. Darbe heveslilerinin bu operasyonla büyük yara aldığı düşünülüyor. Sizce Ergenekon soruşturmasının anlamı nedir? Bu soruşturmayla bir sonuç elde edileceğini düşünüyor musunuz? Gelinen noktada Ergenekon operasyonunun doğuracağı sonuçlar neler olacaktır?
 
VD: Hüküm vermek için gelişmeleri biraz daha görmek lazım... Başarısız sonuçlanırsa veya sulandırılırsa ciddi umutsuzluk doğurur... Prosesin hızlı sonuçlanması için kanuni tedbirlere ihtiyaç olabilir… Ucu nereye dayanırsa dayansın diyebilen Hükümet karalılığını sürdürmelidir. ‘Yeter söz milletindir’ diye gelenlere umut vermiştir. Kendi şahıslarını “kurucu irade”nin yerine koyan, bunu imtiyaz haline getirip kimseye hatta “ikincil irade”ye bile devretmeyen, şehitlerin niçin öldüklerini görmezden gelip kanlarını iradenin oluşmasında adeta yok sayanlar siyaseti, sosyolojiyi, dünya konjonktürünü, hakkı –hukuku –adaleti inşallah bu vesileyle öğreneceklerdir.
 
Türkiye’de Ergenekon soruşturması aynı zamanda darbe geleneğinin de yeniden tartışılmasına sebep oldu. Gelinen noktada bundan önce neredeyse her on yılda bir darbeyle karşılaşmış ülkemizde demokratikleşme konusunda adım atılabileceğini düşünüyor musunuz? Darbe heveslilerinin bundan sonra yeniden böylesi bir hazırlığın içine girmeyeceklerini söylemek mümkün mü?
 
VD: Askeri darbe söylentileri bence TSK’nın dışında oluşturulan amacı da yöntemi de çirkin ve millete zararlı mihrakların planının bir parçasıdır. 1960 ve 1980 müdahaleleri “biz halkın iradesini” yerine getirdik, “biz halk için halk adına “ müdahale ettik demişlerdir… Bugün halkımız askeri müdahalenin yanında değildir; askerimiz darbelerle ülkeye faydalı olunmadığını hatta milletin menfaatlerinin geriye götürüldüğünü açık-seçik görmüştür. TSK artık emir-komuta zincirinin dışındaki yönelişlere izin vermeyecek kadar güçlüdür.
 
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ŞİMDİYE KADAR YAPILMALIYDI
 
Halen 12 Eylül’ün darbe yasasını kullandığımızı düşünürsek yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz? Yeni anayasa yapılırken hangi yol izlenmeli ve anayasa hangi temeller üzerine oturmalı? Bu konuyla ilintili olarak AK Parti’nin yarım kalan anayasa çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
 
VD: Şümullü bir Anayasa değişikliği şimdiye kadar gerçekleştirilmeliydi. Şimdi bile gündeme getirilip makul bir mutabakatla iş bitirilebilir.
 
Kapatma davası, Ergenekon soruşturması ve dünyada yaşanan ekonomik kriz Türkiye’de de ekonomik olarak zorlu günler yaşanmasına sebep oldu. Kapatma davasının ardından siz ne tür gelişmeler bekliyorsunuz? Geçmişte yaşanan ekonomik krizler boyutunda yeni sorunlarla karşılaşma ihtimalimiz nedir? 
 
VD: Geçmişte yaşanan ekonomik krizlerin sebepleri ve şekilleri bugünden farklıdır. Bugün hem direkt hem endirekt yatırımlarda global sermayenin payı eskiye göre çok yüksektir; kriz dönemlerinde bunun olumlu etkileri hissedilebilir. Milli gelir seviyemiz eskiye kıyasla krizleri atlatmak bakımından daha dayanıklıdır. ABD ve AB den gelecek dalgaların yansıması eskisi kadar tahrip edici olmayabilir. Ne var ki Türkiye’nin hızı kesilmiştir; şekli hukuk öne çıkarılarak Türkiye’ye zara verilmiştir. Yani kapatma davası olmasaydı ekonomik istikrar ve gelişme hedefi daha çabuk elde edilirdi.
 
Türkiye’nin dış politikada yaşadığı zorlu bir dönem var. AB’ye üyelik müzakereleri, Kıbrıs, Kuzey Irak, Ermenistan’la ilişkiler vb. konular ülkemizin acil çözüm bekleyen sorunları. Bunun yanında ülkemizin içinde bulunduğu bölgenin de sürekli savaş halinde ve kargaşa içinde bulunduğu göz önüne alınırsa, AK Parti’nin olası bir şekilde kapatılması ülkemizi nasıl etkiler?
 
VD: AK Parti’nin, kapatılmadan sonraki davranışları belirleyici unsurdur. Eğer gerçekten şimdiden doğru hazırlanmış planları varsa ve müessir şekilde yürürlüğe koyabilirlerse çok az zararla bu sıkıntı atlatılabilir… Tabii TBMM deki diğer partilere de sorumluluk düşecektir.
 
AB ve ABD’den son dönemlerde AK Parti’ye yönelik destek açıklamaları arttı. Bu ülkeler açısından AK Parti’ye açılan kapatma davasının anlamı nedir? Şayet AK Parti kapatılırsa özellik AB konusunda ne tür gelişmeler yaşanabilir?

VD: Demokrasinin özü şüphesiz halkın kararına saygı duymaktır; o da seçimle tecelli eder. Seçim sonuçları da orta yerde dururken ideolojik esintilerle milletin iradesini yok yerine koymaya tabii samimi demokratlar itiraz edeceklerdir. Demokratikleşmede bizden daha da iyi uygulamaları olanlar elbette Türkiye’de olan biteni kavramakta zorlanacaklardır.
 
ŞENER’İN HAREKETİ BELİRSİZLİĞİNİ KORUYOR
 
Abdullatif Şener AK Parti’den ayrılarak yeni bir siyasi parti kuracağını açıkladı ve bu partinin hazırlıklarına başladı. Geçmişte de bu gibi ayrılıklar yaşanmış ancak birer toplum mühendisliği çalışması olarak görülerek halk tarafından bir anlamda cezalandırılmıştı. Siz bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Şener ve benzeri hareketler ne derece başarılı olur?
 
VD: Abdüllatif Bey Parti kurma fikrini ne zaman hayata geçirir? Bence bu bilinmiyor... erken seçim çok yakında değilse fikir heves olarak kalır. Çok yakınsa, seçime girebilmek için grup kuracak sayıda milletvekiline ihtiyacı vardır... AK Partili milletvekilleri ana gövdeyi bırakıp “belirsizliğe” niye atlasın? 1983’te MDP belirgin konumdayken bile başarısız olmuştu.
 
Türkiye’nin içinde bulunduğu kaos halinden kurtulması için gerekli reçete ne olmalıdır? Siz Türkiye’de yeniden istikrar ortamının kurulması için nelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
 
VD: Kapatma davasının açılışını “siyasidir” diye değerlendirenler hala “siyasi” nitelikli bir karşı müdahalede bulunmadılar ve siyasi tedbir almadılar; hep hukuk zemininde, yani davayı açanların istedikleri alanda oynuyorlar... Tabii ki bilemediklerimiz, göremediklerimiz vardır; davanın siyasi görünürlüğü ortada iken “görünmez” siyasi tedbirlerin ne işe yarayacağı da meçhuldür.
 
Dava sonuçlanmadan önce makul genişlikte bir anayasa değişikliği paketi milletin reyine sunulabilirdi...
 
Şimdi bile genel erken seçim tarihi ilan edilebilir... Yani Anayasa Mahkemesinin kararı beklenmeden... İşte bu tedbir siyasi kapatma davasına hodri meydan diyen siyasi tedbirdir.
 
Vehbi Dinçerler Kimdir?
 
1940 yılında Gaziantep'de doğmuştur. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünü bitirmiş, takiben Syracuse Üniversitesi’nde Sanayi Mühendisliği dalında yüksek lisans yapmıştır.
 
1963- 1972 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatında çalışmıştır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Gaziantep kampüsünde bir süre öğretim üyesi olarak çalışmıştır.
 
Anavatan Partisi'nin kurucu üyelerindendir ve XVII. Dönem İstanbul, XVIII. Dönem Hatay ve XIX. Dönem Ankara milletvekili olarak T.B.M.M de bulunmuştur. Milli Eğitim gençlik ve Spor Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı görevleri de yapmıştır. Halen Türkiye'nin Filistin Ekonomik ve Sosyal İşbirliği Koordinatörü olarak görev yapmaktadır.
www.analitikbakis.com


cafesiyaset.com
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Dinç Bilgin Ropörtajı ilginç ...
« Yanıtla #10 : 11 Ağustos 2008, 12:13:58 ÖS 12 »
Gündem

Dinç Bilgin: Evet Sırp dönmesiyim!


   
NURİYE AKMAN'ın röportajı...

Dinç Bilgin, Bebek'te Eliyeşil korusu içindeki villalardan birinde oturuyor. Oğlu Önay Bilgin, babasının bu evi çok sevmediğini söylerken Dinç Bey, eskiden beri göçebe yaşadığını, eşi, kedileri ve bir yardımcı ile birlikte kaldığı bu evle ilgili sıkıntısı olmadığını belirtti. Ancak bahçede, hatta arka planda denizin göründüğü pencere önünde fotoğraflanmak istemedi. 
Sakindi. Alçak sesle konuştu. Cümleleri çok kısaydı. Siz okurken fark etmeyeceksiniz ama onları bir paragraf haline getirebilmek için çok soru sormak durumunda kaldım. Yeni bir polemik konusu çıkarmaktan özenle kaçındı. Sükûnetinin altında fırtınalar varsa bile onu hissettirmedi. Kendiyle de kamuoyuyla da hesaplaşmasını bitirdiğini düşünüyordu. Medyada yeniden var olmayı arzuluyor ama hayal ile gerçek arasındaki farkı biliyor görünüyordu. Bu konudaki planlarını paylaşmadı. Geçimini nasıl sağladığını da öğrenemedim. Çünkü bu sorunun kendisini aşağıladığını düşünerek cevaplamak istemedi. Bir de Turgay Ciner'le davalık oldukları şu meşhur gizli belge meselesini tam konuşamadık. Kalp kırık olunca, diyalog da kırılıyor. Dokuz yıl boyunca ekmeğini yediğim patronumla daha iyi koşullarda görüşmek isterdim. Umarım bir gün o da olur... 

Efendim son sekiz yılı nasıl geçirdiniz? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Biraz geçmişin muhasebesini yaptım. Rahat özeleştiri yaptığım için fazla sorunum olmadı kendimle hesaplaşırken. Çok hareketli bir hayattan sonra durağan bir hayata geçtim. Tembelliği bir miktar sevdim.

Kendinizi patron gibi hissediyor musunuz yine de.

Evet yani insan kendisini alıkoyamıyor o duygudan. Tabii ara sıra gerçeklerle karşılaşıp hayal kırıklığına uğradığım oluyor. Gazete sahibi olmak dehşet keyifli bir şey. Ama eski gazete sahibi olmak da o derece fena bir şey. Yani herkesin hesabı olan bir adam oluyorsunuz. Hoş bir şey değil.

Bir dönem medya patronlarının kamu ihaleleri başta olmak üzere her şeye köpek balıkları gibi saldırdıklarını söylemiştiniz. Köpek balığı olmayı özlediniz mi?


Bunu bir özeleştiri gibi görün. Kimseye söz söyleme hakkımı bulamıyorum kendimde. Böyle bir özlemim de yok.

Sabah ve atv'yi yeniden almayı istemiyor musunuz?

Bu arzu hep vardı. Hiçbir zaman azalmadı. Ama geçen zamanda daha realist oldum. Yani bu işin benden çok fazla uzaklaştığını gördüm. Şimdiki ilgim, her ikisini de ben kurdum. İnsanın kendi çocuğunun geleceği gibi. İlgim profesyonel düzeyde. atv'nin haberlerine, programlarına iyi mi yapmışlar, kötü mü yapmışlar diye bakıyorum. Sabah'a bakışımda yine aynı şekilde gazete ne kadar özünden kaybediyor, ne kadar özüne ilave yapılıyor şeklinde. Tabii tarafsız olmam mümkün değil. Ben olsaydım çok daha iyi yapardım.

Mesela neresi size batıyor?

Gazetenin yeni sahiplerini de kırmak istemiyorum. Benim gazete sahipliği anlayışımla şimdi yeni gelenlerin anlayışı arasında çok derin farklılıklar var. Sabah sıfırdan başladı, büyüdü, gelişti, olgunlaştı, karakteri de bu arada meydana geldi. Bu işlemin içinde, bu yeni gelenlerin hiçbirisi yok. Profesyonel anlamda hiçbiri gazeteci değil. Şimdi meslekten olmayanların çıkarttığı bir Sabah var. Benim büyük eleştirim o. Niyetleri iyi olabilir. Ama meslekten değiller.

Bu, Sabah'ı ne hale getiriyor?

İşte nasıl oluyor, gazete satış erozyonuna uğruyor. Sabah uzun yıllar Türkiye'nin en çok satan gazetesiydi. Hoş, benim başıma gelen felaketlerden sonra yani el değiştirmeden önce birinciliğini kaybetti. Şimdi orada gazeteyi yapan profesyonel arkadaşlar var. Onları da kırmak arzusunda değilim. Onlar da ellerinden geldiği kadar yapıyorlar. Sorun orada çalışan profesyonellerde değil. Bu iş lokanta sahipliği gibi bir şey. Hangi yemeğin o lokantaya gideceği, gitmeyeceğini bilecek. Gazete sahibi bir miktar tattan, lezzetten anlayan adam olacak. Onlar şimdi yok tabii.

Sıfırdan başlayarak yeniden bir medya imparatorluğu kurma gibi bir hayaliniz var mı?

Realist olarak bakarsak böyle bir şey mümkün değil. Ama hayalim tabii var.

Bu hayal mi sizi yaşatıyor?

Yok öyle bir şey. Kendimle barışığım.

Alaattin Kaya ile yeni bir gazete çıkaracağınız doğru mu?

Hayır.

Erken öten horozun başı kesilir diye mi böyle söylüyorsunuz?

Yok canım öyle bir şey. Uydurmasyon bu haberler. Yanlış anlamayın Alaattin Bey'i severim. Arkadaşım, dostumdur yani. (NA'nın notu: Bu haberler uydurmasyon değil. Var böyle bir şey. Ancak olgunlaşmadı henüz.)

Bu hayatta oynadığınız rol güç savaşçılığı oldu. Bundan vazgeçemezsiniz diye düşünüyorum.

O doğru değil. Ben üçüncü kuşak gazeteciyim. Benim dedem de, babam da gazete sahibi. Gazetecilik bizim için bir meslek. Ben güce meraklı değildim. Ankara'ya gidip gelen, devlet erkanı ile konuşan bir insan olmadım.

Siz olmadınız ama Zafer Bey ,Sabah adına böyle oldu.

Evet yani. Belki işleri icap etti. Ama bakarsanız o dönemde siyasiler de medyacı olmuştur. İşi karıştıran yalnız gazeteciler değildi.

Yoksa güçten yoruldunuz mu?

Dediğim gibi benim güç merakım yoktu. Ama gazete sahipliğinin doğal sonucu da güç. Hatta zaman zaman kontrolsüz güç. O da doğru. Gazetedeki arkadaşlarım gücün belki bir miktar şehvetine kapılmışlardır. Kapılmamaları da mümkün değil. Ama öyle bir şeyim olmadı benim. O gücü kaybettiğimden dolayı bir üzüntü duyduğum da söylenemez. Hatta bundan bir ay önceki Türkiye'yi düşündüğüm zaman iyi ki gazete sahibi değilim dediğim oldu.

Ne bakımdan?

Kapatma davaları, Ergenekon davaları falan. O sırada gazete sahibi olmak pek tatlı bir iş olmasa gerek. Haberleri iyi veremediler gazeteler. Ama haberleri iyi verenin de başı derde girerdi. Bir kısmı bazı olaylardan çok sevinir göründü. Bir kısım da çok üzülür göründü. Benim gazetecilik anlayışıma göre gazeteci ne sevinecek, ne üzülecek. Haber verecek o. New York Times gibi davranacak. Washington Post gibi davranacak.

Ama sizin döneminizde de böyle değildi ki. Şimdi dışarıdan bunu söylemek kolay.

Doğru. Ben Cumhuriyet Halk Partisi muhalefeti gibiyim. Çok rahat her şeyi tenkit ediyorum. Ama hiçbir şey yapmıyorum. Bir sorumluluğum yok yani.

Parti kapatmayla ilgili bir değerlendirme yapmak ister misiniz?

Yedi oy olsaydı parti kapatılacaktı. Yedi kişi bir tarafta, yetmiş milyon kişi bir tarafta. Böyle bir gücün kimsede olmaması lazım. Bu bakımdan sonuç hayırlı oldu. Türkiye yeni bir anayasa yapmalı. Daha demokrat, daha liberal olmalı. Avrupa'ya dönük olmalı yüzü.

Şirketlerinize el konulması bir statü kaybına yol açtı mı? Çevreniz değişti mi?

Tabii tabii. Bunu bir hayal kırıklığı olarak görmeyin bende. Eskiden daha fazla dışarıda dolaşan birisiydim. Daha böyle içime kapandım. Ama güçlü zamanımda hep beni davet ederlerdi, şimdi etmiyorlar gibi bir duygu içinde değilim. Dostlardan ihanet görmedim.

Bir söyleşinizde iyi yaşama hastalığına yakalanmıştım, işte kırk metre yatım, özel uçağım vardı diyordunuz. Bu hastalığı nasıl kaptınız?

Gerçekten çok çalışıp, çok para kazanan insanların iyi yaşama özgürlüklerinin olması lazım. Ben sonunda başarısız olduğum için, sonunda işimi kötüye götürdüğüm için kendime özeleştiri yapacağım. Başkasına değil. Yani şimdiki aklım olsaydı yaptıklarımı yapmazdım. Değişim var tabii bende. İyi yaşama hastalığı insanı daha dalgacı, daha birazcık tembel yapıyor. İşinde gerektiği şekilde ilgilenmekten alıkoyuyor. Yani daha fazla işimle ilgilenirdim. Kırk metre yatla gezecek yerde daha çok İstanbul'da olurdum. Öyle söyleyeyim.

Şu anda bir kira evinde oturuyorsunuz değil mi?

Evet.

Ne kadar ödeniyor buraya? Sorabilir miyim?

Sormasanız daha iyi olur.

En pahalı şarapları içerken şimdi fiyatına dikkat mi ediyorsunuz?

Beni Ertuğrul Özkök ile karıştırmayın. Böyle güzel şarap içmeye merakım hiç olmadı. Özel hayatı renkli olan birisi değilim. Eskiden eve gelip kitap okur, televizyon seyrederdim. Şimdi de eve gelip televizyon seyrediyorum. Hayatımın o kısmında pek bir fark olmadı.

Pahalılık ve ucuzluk kavramlarınızda bir değişiklik oldu mu?

Hayır. Eskiden de böyle sürekli cebinde para taşıyan, para harcayan birisi değildim. Şimdi de öyleyim.

Şimdi geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

Buna da cevap vermesem daha iyi.

Neden?

Kendimi biraz aşağılanmış hissediyorum.

Bir yerden size bağlanan bir şey, elinizde hâlâ tuttuğunuz bir şirket var mı?

Hayır hayır öyle bir şirket yok.

Gazeteciliğin dışında size para getirebilecek beceriniz var mı?

Hayır hayır.

Zor günler için yurtiçinde, yurtdışında birtakım zulalar?

Hayır, zor duruma geleceğim hiç aklıma gelmedi.

O zaman borçla yaşadığınızı yazabilir miyim?

Hayır hayır.

Nesim Malki'nin alacak listesinde adınız geçiyor.

Ben adamı hiç hayatımda görmedim. Öldürülene kadar adını da duymadım. Tamamen uydurma. 28 milyar dolardan bahsediliyor. İsrail'den gelen para diye. İsrail'i satsanız o para etmez. Deli saçması.

Maaş verdiğiniz insanlar var mı?

Şoförüm var. Bir de evdeki yardımcımız.

Bir röportajınızda kızınızın ve eşinizin namaz kıldığını öğrendik. Sizin namazla ilişkiniz nasıldır?

Yoktur benim. Allah'a inancım var ama dindar birisi değilim.

Sizin için hep Sabetaycı, dönme derler. Aslı nedir?

Onlar Yalçın Küçük'ün hikâyesi. Valla o konuda hiç bilgim yok kendimle ilgili. Sabetaycı bilmem ne hikayesini İstanbul'a gelene kadar hiç duymamıştım. Böyle bir şey bilmiyorum. Ama Sırp dönmesi olduğumuz doğru. Sokullu'nun ben 101. torunuyum. Vakıflar'dan 110 kuruş mu ne, öyle bir maaşım var. Tabii almıyorum.

Peki Sırp dönmesi ne demek?

Sokullu öyle canım, ne yapayım yani. 15. yüzyılda devşirilmiş. Sırp dönmesi dediğim devşirme yani. Onun dışında Yahudi dönmesi; onu bilmiyorum. Etimolojik köklerimi araştırmadım. Ama Yalçın Küçük ne bileyim, büyük dedesi Viking bile diyebilirdi. Eskimo diyebilirdi.

Bir hikâye anlatılır. Yunanlılar İzmir'e geldiğinde Yunan bayrağı çekilmiş Yeni Asır'a filan.

O sırada Mehmet Barlas bize kızmıştı. Onun söylediği bir şey. Yunanlılar bildiğim 1920'de mi girdiler, kaçta girdiler. O zaman daha ne Yeni Asır var, ne bir şey var. Ben 40 doğumluyum. Nasıl Yunan bayrağı sallayayım. Ne diyeyim başka?

Dedenizin gazetesi var mıydı İzmir'de o zaman?

Hayır yok. Selanik'te 1895'te çıkmış Asır diye. 1925'tir zannediyorum Yeni Asır'ın İzmir'de çıkmaya başlaması.

Peki Mason musunuz?

Hayır.

Neden değilsiniz?

Hiç teklif etmediler valla.

Etselerdi olur muydunuz?

Hayır. Bir tarihte İzmir'de genç gazete patronuyken Rotaryen olmuştum. Fakat hiç toplantılara iştirak etmediğim için ihraç ettiler. Onun dışında öyle bir şeye girip ayin yapmak çok komik gelir bana.

 

ZAMAN

Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #11 : 25 Ağustos 2008, 03:40:57 ÖS 15 »
Ahmet Türk: Kürt sorununda devlet de değişmeli biz de


MEHMET GÜNDEM

Empati…


Birlikte yaşamak için en kestirme yol anlamak. Anlamak için ise ilk adım anlamaya çalışmak olmalı. Türkiye, birbirini anlamaya çalışma eylemine yabancı, empati yeteneği gelişmemiş, bencil ve dayatmacı kesimlerle dolu. Herkes ötekinden üstün ve ayrıcalıklı olduğunu farzederek söze başlıyor. Herkes herkesten kurtarıyor ülkeyi. Fakat bütün bu sahte kurtarıcılıklar bizi daha da dibe çekiyor, terörün kucağına itiyor. Bu terör kimi zaman PKK, kimi zaman Hizbullah, kimi zamanda Ergenekon marifetiyle vuruyor bizi. Bu ülke doğusundan batısına bir terör mağdurudur. Acı, gözyaşı, tabut ve bayrak hemen hemen her semte birkaç kere uğramıştır. Kürt ya da Türk acı hepimizi eşitliyor. Kürt sorunu ne Kürtlerin ne de bir bölgenin sorunudur, Kürt sorunu Kürtlerin olduğu kadar Türklerin ve Türkiye'nin sorunudur. Bu sorun karşısında sahici bir çözüm için Türk-Kürt herkes el ele vermeli. Artık anlayalım, birbirimizi anlamadan, yaklaşmadan, el ele vermeden, gönül birliği yapmadan artık hiçbir sorunu çözemeyiz…




* * *



PKK'ya yakın bir televizyonda, Batılıların 'AKP bölgede sizden daha fazla oy aldı' sorusuna cevap veremediğinizi söylediniz. Peki kendinize cevabınız var mı?
O sözleri halka bir sesleniş olarak değerlendirmek lazım.

Yani bir itiraf değil…

AK Parti'nin bölgede bizden fazla oy almasını bir şekilde izah edebiliriz, bağımsız adaylarla girdik, biz bir misyon partisiyiz, iktidar olmamızı zaten kimse beklemi-yordu… Bölge halkı CHP ve MHP'yi iktidar alternatifi olarak görmedi, AK Parti'yi statükocu anlayışın dışında değerlendirdi, çözüme katkısı olacağını düşündü.

Şimdi ne değişti?
AK Parti, çözüm yolunda beklenen adımları atmadı. Bugün Kürtler büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar.

Bu tür söylemlerle halkı motive etmeye mi çalışıyorsunuz?

Biraz öyle. DTP, Kürt sorunun çözümü için bedel ödeyen bir parti ama bölgede birinci parti olmadan eli hep zayıf kalacak, çözüme gerekli katkıyı yapamayacak.

Kürtlerin mücadelesinin, dünyayı görerek ve çağı değerlendirerek dönüşmesi gerektiğini de söylediniz.

Silahlı çatışmayla sorunların çözülmeyeceğini görüyoruz, geçmişte oldu ama günümüzde ne kadar haklı olursanız olun silahla destek bulmak çok zor.

PKK'ya da tavır mı bu sözler?

Bu mesajı iki tarafa da veriyoruz. Silah bir hak arama yöntemi olmaktan çıkmalı, diğer yandan devlet sopayla Kürtleri susturmaktan vazgeçmeli. Ülkenin en önemli sorunu Kürt sorunudur, bu sorun çözülmeden Türkiye gerekli değişim ve dönüşümü de yapamaz.

DTP ne Türkiye partisi olabildi ne de bütün Kürtlerin partisi…

Bizim bütün Kürtlerin partisi olma anlayışımız yok. Biz misyon partisiyiz…

NEREDE HATA YAPTIK DİYORUZ

Nerede hata yaptık diyor musunuz?

İnsanız, tabii ki soruyoruz, Kürt demokrasi güçlerinin kendisini dönüştürmesi gerekiyor, bu konuda bir arayış da var ama bu değişimin gerçekleşmesi ve demokratik siyasetin etkili olabilmesi için devletin de Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözme niyetini ortaya koyması şart.

Kürtlerde silahla çözme inancı kayboldu mu?

Silahlı mücadele daha 10 yıl sürse de sonuç alınamayacağını herkes görmeye başladı.

Öyleyse neden sonuca gidilemiyor?

Biz bunu devletten bekliyoruz, sorunu çözme yöntemini değiştirdiğini görmemiz lazım. 70 yıllık statükocu mantıkla hiçbir sorun çözülmüyor. Dünya değişiyorsa Türkiye de değişmek zorunda ama statükocu kesim kendi iktidarını korumaya yönelik bir kapanma içinde.

DTP Eşbaşkanlığı'ndan ayrılmanız İmralı darbesi olarak görüldü.

Meclis'e bağımsız girmiştik, parti ile grup arasında bir diyalog oluşturma ihtiyacı vardı, biz de anlaşarak ayrıldık.

Güvercinler-şahinler tartışması ılımlı kesimin tasfiyesi olarak algılandı.

Durum biraz büyütüldü, insanlar farklı düşünebilir, bu bir zenginlik olarak görülmeli.

Bu farklı tartışmalardan net bir siyasi çizgi üretebildiniz mi?

Arkadaşlarla aramızda ideolojik bir fark yok ama siyasette farklı tutumlar olabilir, bu konuda rahat hareket ediyoruz. Bizim partimiz lider partisi değil.

Siz güvercin misiniz, şahin mi?

Ben diyalogun sorunların çözümüne katkı sunacağına inanıyorum. Çözüm istiyorsak bu süreçte herkesin uzlaşı ortamının sağlanmasına katkısı olmalı.

Hiç mi sorun yok?

İsim vermeyeyim ama bazı arkadaşların söylemleri, bize umutla bakan kişilerin umutlarını kırıyor. Bunlar sorunun çözümünde olumlu havayı ortadan kaldırıyor.

TÜYSÜZ KALAN ŞAHİNLER GÖRDÜK

Devletin üst katlarında, sizin DTP Genel Başkanı olmanıza olumlu bakıldığına dair haberler çıktı.

Uzun süredir siyasetin içindeyim sorunların çözümü konusundaki yaklaşımım biliniyor, gerçekçi olmak lazım, biz ütopyamızla bir dünya yaratamıyoruz. Bunu arkadaşlarımıza da anlatmaya çalıştım, siz toplumsal realiteyi görmediğinizde Türkiye'nin hassasiyetlerini bilerek siyaset yapmadığınızda hayal kırıklığına uğrarsınız. Geçmişte, şahin olup da tüyü dökülen kuşlara dönenleri çok gördük. Biz Kürt hak ve özgürlükleri mücadelesinde gerekirse şahin, gerekirse güvercin oluruz. Kimse kimseden daha çok şahin ve daha çok güvercin değildir.

DTP, PKK ile arasına mesafe koysun çağrısını çok duyduk, fakat bunun bir ölçüde olduğunu ve daha ilerisinin olmayacağını düşünüyorum…

Kürt sorununa çözüm bekleyen bir halk var. Bu yüzden PKK da halk içinde etkili. PKK'yı kınayın diyorlar, peki ben bunu dediğim zaman halk üzerinde tesirim ne olur, Kürtleri, hatta PKK'yı ikna şansım var mı… DTP ile PKK arasında organik bir bağ varmış gibi bakıyorlar, DTP'lileri muhatap almayı PKK'ya taviz gibi görüyorlar ki bu doğru değil.

Devlet siz adam yerine koymuyor mu?

Hayır, parlamentoya geldik, dışlandık. Sizin adam yerine koymadığınız temsilcilerin halka vereceği mesajların ne anlamı olabilir! Bize, “Devlet sizi kucakladı mı ki gelip bunu söylüyorsun” derler. Sorunu çözmek için ortak aklı geliştirmek şart. Bunun için herkesle görüşmek istiyoruz ama bize kapılar kapalı.

Meclis'te siyaset üretirken İmralı'nın açıklamalarından etkileniyor musunuz?

Tabii ki bazı doğrular var, ben de söylerim İmralı da söyler. Bazı söylemler barışa olanak sağlarsa ben kulağımı niye kapatayım. İmralı'daki adam PKK'nın kurucusu, halkın üzerinde de etkisi var. Son dönemdeki açıklamalarını devletin de görmesi lazım.

KİMSE YOKKEN TOKALAŞIYORLAR

Meclis'te Bahçeli ile tokalaşmanız büyük ilgi görmüştü. Diyalog neden sürmedi?

Türkiye'de demokrasi her zaman vesayet altında olduğundan siyasetçi yeni bir adım attığında nasıl tepki görürüm endişesini yaşıyor. Sayın Başbakan kimsenin olmadığı bir havalananında gelip nasılsınız diye elini uzatır, Baykal da öyle ama Meclis'in içinde selam bile vermez. AK Parti'nin gündeme getirdiği bir iki konuda memnuniyetimizi dile getirdik, hemen “bölücülerle şeriatçılar bir araya geldi” dediler oysa ne onlar şeriatçı ne de biz bölücüyüz.

ERGENEKON ÖRGÜTÜ KÜRT SORUNUNDAN BESLENDİ

Ergenekon sizin için ne anlam ifade ediyor?

Ergenekon'un yakalanmasını Kürtler hayati bir konu olarak görüyor. Biz Ergenekon'un kaynağına inilmesini istiyoruz. Ergenekon'un kaynağı Kürt sorunudur, bu örgütün geliştiği, beslendiği, büyüdüğü yer Kürt coğrafyasıdır. Kürt coğrafyasında yaşanan olayların Türk halkı tarafından bilinmesi, bizleri karşı karşıya getiren mantığın ortaya çıkması açısından çok önemli.

Ne gibi?

Kürt işadamlarını öldürenlerin ortaya çıkarılmasını, faili meçhullerin çözülmesini istiyoruz. 1990'lı yıllarda Muş'ta beş kişi gözaltına alındı. Gözaltına alındıklarını vali ve alay komutanı kabul etti. Beş kişi Murat nehrinin kenarında infaz edildi. Bunlar faili meçhul olarak kayda geçti. Bunlar ortaya çıkarılmazsa, Ergenekon davası sonuçsuz kalır.

Ergenekon sanığı Levent Ersöz'le ilgili bir iddianız var.

Evet, dönemin Şırnak Jandarma Alay Komutanı HADEP'li Serdar Tanış'ın ailesine telefon açıyor; “Oğlunuz HADEP ilçe başkanlığı yaparsa onu öldürürüz” diyor. Serdar Ankara'ya geldi anlattı, ben de “O zaman bir müddet bekleyin, partiyi kurmayın” dedim. Aradan bir ay geçmedi Serdar kayboldu. Serdar Tanış'la Ebubekir Yıldız arkadaşları tarafından Silopi Jandarma Komutanlığı'nın kapısına kadar götürülüyorlar. İçeri giriyorlar fakat aradan yıllar geçti hâlâ haber yok. O gün alay komutanı olan kişi bugün Ergenekon davasında sanık olan Levent Ersöz. Bölgede faili meçhul cinayetleri işleyen subayların Ergenekon'la bağlantıları var.

Ergenekon Kürt halkına bu kadar zarar vermişken, siz tepki vermekte biraz geç kalmadınız mı?

Halkımız da tepki gösterdi; “Bu kadar büyük fırsatı niye iyi değerlendirmiyorsunuz” dediler. Nereye varacağıyla ilgili hepimizin kuşkuları vardı. Susurluk'u, Şemdinli'yi yaşadık, suçüstü yakalanmasına rağmen hükümet bir başçavuşu bile cezalandıracak refleksi gösteremedi.

Şimdi ne oldu da generaller içeri alındı…

Bu hükümetin karar verdiği bir şey değil. Ergenekon'un siyasi boyutuna bakın, İP, milliyetçi sol ve Avrasya grubu. Türkiye'yi Batı'dan koparmaya çalışıyorlar. Devletin en üst düzeyindeki isimlere suikast planları yapılmış. Yani Ergenekon, devleti de hedef alıyor. Ergenekon'un üzerine gidilsin kararını devlet verdi. Bizim kafamızda hâlâ sorular var; Kürt coğrafyasında işlenen cinayetler ortaya çıkmazsa demokratikleşme olmaz. Biz bu konuya olayın mağdur tarafı olarak müdahil olacağız.

CHP HEPİMİZİ ÜRKÜTÜYOR

Öteki partilerin Ergenekon'a yaklaşımını nasıl buldunuz?

Dürüst konuşmak lazım, şu ana kadar MHP'nin bu kesimlerle bağlantısını ortaya çıkaracak bir şey yok.

CHP?

Sayın Baykal'la uzun süre birlikte çalıştık, parti içinde en ufak bir tartışmaya bile taraf olmaktan korkar. Böyle birinin Ergenekon'a bu kadar sahip çıkması beni endişelendiriyor, kuşkulandırıyor, acaba Baykal'la Ergenekon arasında ilişki mi var diyorum. Niye kuyruk olduğunu anlayamadım. Eğer CHP Türkiye'nin demokratikleşmesine katkı yapsaydı Ergenekon bu kadar büyüyemezdi. CHP'nin her açıklaması beni, savcıları, devleti, hükümeti ürkütüyor. Bu açıklamalar, Ergenekoncuları cesaretlendirir.

İktidarı Ergenekon'la mücadelede yalnız bırakmamak lazım.

Bu devletin şeffaflaşması için bir fırsattır. Ergenekon sadece savcıların işi değil. Siyasi partilerin bir bütün olarak Ergenekon'un karşısında durmaları gerekir. Çünkü demokratik sistemi, siyaseti ve parlamentoyu yok etmeye dönük bir yapı bu.

İddianamede Ergenekon PKK-Hizbullah bağlantısından da söz ediliyor.

PKK ile Ergenekon arasında ilişki var demek zor. Geçmişte PKK'nın içinde yer almış sonra itirafçı olmuş ve kullanılmış birçok kişi görebiliriz. Sızmalar olabilir ya da farkında olmadan kullanılmış olabilir.

PKK'yı devletin kurdurttuğu da söyleniyor.

İnanmıyorum, devlet kurdurduysa durdurabilir. PKK devletin Kürtleri inkar ettiği bir süreçte ortaya çıktı. 80 darbesiyle Diyarbakır'da yapılan işkenceler, gözaltılar çığ gibi büyüttü PKK'yı.

DTP kapatılacak mı?

Geçmişte de birçok siyasi partimiz kapatıldı ama Türkiye'de yeni bir süreç başladı gibi. Kapatılmaması gerekir diyorum.

Kapatılırsa…

Demokratik siyaseti sürdürme kararındayız ama yeni bir travma köprülerin yıkıldığı bir noktaya götürebilir insanları ve bu çok tehlikelidir.

Partinin kapatılması PKK'yı öne çıkarır mı?

Kapatılma, sorunun çözümsüzlüğü olarak halka yansır ve bu da umudun adresini değiştirebilir.


Özal, çözüm için adım atınca öldü


Siz Özal'la vefatından önce konuştunuz, onun ani ölümü suikast iddialarını gündeme getirdi, Kürt sorununa yaklaşım tarzı da bu bağlamda gündeme geldi.

Bir gün beni çağırdı yanına oturttu, zabıt tutan sekreterini dışarı çıkardı.

Ne söyledi size?

Şahinlik gerekirse herkesten şahinim ama bu işin böyle çözülmeyeceğini görüyorum. Allah'tan başka kimseden korkmuyorum, Süleyman Bey gibi de korkak değilim, Kürt sorununu çözecek formülü bulmamız gerekir. Af çıkaralım, herkesten bir dilekçe alıp kapalı zarfa koyalım beş yıl suç işlemediği takdirde zarflar ortadan kaldırılsın dedi. O dönemde bir ateşkes tartışması vardı, biz Şam'a gitmeyi düşünüyorduk, size gidin ya da gitmeyin demiyorum ama giderseniz yanınıza başka partilerden de isimler alın dedi. Biz de öyle yaptık ama kimse gelmedi. Biz Şam'a gittiğimizde Özal'ın öldüğünü öğrendik.


Uykuda bile marş okudum


Sizin PKK'lı olduğunuz bir dönem var mı?

Ben bir Kürdüm ve nasibimizi aldık. 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevi'ne girdim. Her gün Tanrı'ya; “canımı al da beni bu işkenceden kurtar” diye yalvarıyordum. Ölüm bile elimize geçmiyordu

Cezaevinde neler yaşadınız?

Beni 200 askerin arasına çırılçıplak getirip copla dövdüler. Tuvaletlerde pislik yediriyorlar, 24 saat işkence yapıyorlardı. Dayaktan her yerimiz simsiyahtı. Bir gün adam copunu kaldırmış “Atatürk'ün annesinin adı ne” diye sordu, bildiğim halde söyleyemedim, aklım copa takılmıştı. Gece baskın yapılıyor, dayakla marş okutuluyordu, korkudan 56 tane marş ezberledim. Birçok insan cezaevinde gözümüzün önünde öldürüldü, yüzbaşı doktora bağırarak, “rapora ranzadan düşme yaz” diyordu. Bir asteğmen doktoru gözlerimle gördüm, insanlığımdan utanıyorum diye ağlıyordu.

Bunlar sizde nasıl bir travma oluşturdu?

Cezaevinden çıktıktan sonra köyüme gittim, şafakta uyanıyordum köyün etrafı panzerle sarıldı diye. Evimde bile geceleri uykuda ayağa kalkıp marş okuyordum dayak korkusundan.

'TÜRK'TEN RAHATSIZ DEĞİLİM

Kürt aydını Tarık Ziya Ekinci, DTP'nin kitle partisi olabilmesi için bir Türk'ün Kürtlere öncülük yapması gerektiğini söylemişti.

Geçmişte aramızda Türk arkadaşlarımız vardı ama olmadı...

Soyadınızın Türk olması yetmiyor mu?

Ben Kürt'üm. Türk soyadını biz seçmedik, nüfus memuru öyle uygun görmüş.

Türk'ten hiç rahatsız oldunuz mu?

Hayır.

TAŞ KOYSAK SEÇİLİR MANTIĞI YOK

Yerel seçimlerin sizin için referandum olacağını söylediniz.

Bizim için önemli bir sınav, mevcut durumumuzu ikiye katlamayı hedefliyoruz. Bu seçimlerde halkın benimsediği isimler olacak, “taş koysak seçilir” mantığı yok.

Diyarbakır herkes için önemli hale geldi.

Diyarbakır'ı kazanmamız halkımızın siyasetimizi benimsediği anlamına geliyor.

Kaybederseniz, siyasetiniz benimsenmemiş mi olacak?

Böyle bir ihtimal düşünmüyoruz ama tabi ki kendimizi gözden geçirmek zorundayız.







25.08.2008
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı Qani

  • ***
  • 496
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #12 : 25 Ağustos 2008, 10:10:34 ÖS 22 »
ozanca ve elif'e teşekkürler.

ilk defa gördüm konuyu. önemli roportajlar var...

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #13 : 06 Ekim 2008, 12:24:57 ÖS 12 »
Fadime Özkan'ın röportajı (Hayrettin Karaman Ropörtajı )

Prof. Dr. Hayrettin Karaman saygın bir ilahiyatçı. M.Ü. İlahiyat’tan, başörtüsü yasağı Kur’an okunan bu okulda da uygulanmak istenince istifa etti. Pek çok bilimsel eseri var, yıllardır Yeni Şafak gazetesinde yazıyor. Arapça, Farsça ve Fransızca biliyor. Hangi konuda ne dediğine dikkat edilen Karaman son olarak bir yazı yazdı, kavganın göbeğine düştü. Çünkü ‘Bir Müslüman olarak ahlak, insaf, vicdan sınırlarını aşan, ideolojik, ekonomik menfaati için her şeyi mubah sayan medyayı boykotun farz, desteğin haram olduğunu ifade etmek isterim’ diyerek Doğan-Erdoğan tartışmasına dahil oldu. Ve hem destek, hem tepki aldı. Peki, ama onun gibi saygın bir din áliminin siyasi bir tartışmanın içinde işi neydi? Neyi niye boykot ediyordu? Ve daha önemlisi, kendi mahallesinde olup bitenlere -ve söylentilere- ne diyordu? Gittim, Yalova’nın bir köyündeki evinde ziyaret ettim onu. Sorularıma önce, ‘öteki mahalle’nin ahvali üzerinden cevap verdi ama sonunda sıra ‘bizim mahalle’ye de geldi.

Siyasi konulardan kaçınma gibi bir hassasiyetiniz vardı. Ne oldu da ‘bir kısım medyanın boykot edilmesi’ gibi sert geçen bir tartışmada fikir beyan ettiniz?

Meşhur Sultanahmet mitinginin olduğu 1997’de de bir medya boykotu yazısı yazdım ben. İkisi birbirine çok benziyor, hem neyi protesto ettiğim hem ne istediğim var. Yani benim çıkışımın Başbakanın beyanatıyla veya medyada bir grubun iktidara karşı tavrıyla alakası yok. Dünya görüşümle, davamla, toplum tasavvurumla, din ahlak gelenek ve muhafazalık anlayışımla alakası var. Çıkışımı Başbakanın beyanatı tetiklemiş, konuyu hatırıma getirmiş olabilir ama ben bunu hep yapıyorum.

Neyi hep yapıyorsunuz?

Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker (iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma). O yüzden gündeme denk gelmesinde sakınca görmedim. Başbakan başka bir saikle, başka hedefe yönelik konuşuyor, bense başka. Başka bir iktidar gelse de ben fikrimi aynen söylerim.

Şahsi fikriniz, din álimi kimliğiniz nedeniyle, haram-helal bağlamı taşıdığı için fetva hükmü taşıyor.

...Tabi fetva hükmü taşır.

Zamanlaması da düşünülünce bu, sizin siyasete müdahil olduğunuz anlamına da gelir mi?

Dinle siyaset ilişkisi tartışılıyor ya, ben başından beri diyorum ki; laiklik bir devlet tavrıdır, fertler laik olmaz. Ben fert olarak laik olmadığım için devletin hükümetin bürokratların dinim açısından davranışlarını gözlemler, dinime, dini haklarıma, özgürlüğüme bir sataşma, bir zarar gördüğümde tepki gösteririm. Bu siyasete müdahale ise, evet, işte böyle siyasete müdahale ederim.
Bu yazınız da mı böyle görülmeli?

Hayır, yazının muhatabı siyaset değil medya. Bunu da sağ sol, İslami gayri İslami kesim diye ayırmadan yapıyor, nitelikler sayıyorum: Ahlaksız, edepsiz, başörtüsüyle, İHL’lerle, zorunlu din dersiyle uğraşan, cephe alan, haksız, uğursuz, yalancı, iftiracı diyorum.

BENİM DERDİM ŞİMDİ MEDYAYLA

Şaşırdınız yazınıza gelen tepkilere?

Yok. Dünyada, Türkiye’de hiçbir şeye şaşırmıyorum.

Üzüldünüz mü peki?

Ee, sizin bilmediğiniz bir de okur mailleri var. Birini okuyor rahatlıyorsunuz, birini okuyunca içiniz sıkılıyor. O kadar çirkin, kin ve kan kokuyor. İnsan diyor ki, bu ülkede emniyet olmasa demek ki birbirimizi yiyeceğiz.

İlk yazıdan sonra ‘Boykot yazıma tepkiler’ başlıklı, iki okur mailinden oluşan bir yazı yazdınız, özeleştiri olarak algılandı. Fakat bu bir özeleştiri miydi?

Evet. İki farklı okur mailini yazıma aldım. Birinin ‘Bu iktidarla yolsuzluklar arttı’ ifadesini abartılı bulduğumu, ‘aynayı kendimize çevirelim’ diyen maili de ‘Yarası olan gocunsun’ diye yorumlayarak aktardım.

Neden o özeleştiriyi, kendi cümlelerinizle değil de okur mailleriyle yaptınız. Bir kaçış mı bu?

Ben bu özeleştiriyi zaman zaman kendi kalemimden de yapıyorum. Ama bence gündem ve zaman önemlidir. Bugün medyayı eleştirip hassasiyeti olanların vazifelerini hatırlatıyorum. Bir başka gün de bizim camiadan bir fert ya da grubun, kurumun bir olumsuzluğunu gördüğümde de onu yazarım, yazıyorum da.

Üzerinizde bir mahalle baskısı oluşmuş olabilir mi?

Yok. Ben mahalleye baskı yapan bir adamım. Mahalle bana baskı yapamaz. (gülüyor) Benim yaşımda çağımda olanlar mahalleye baskı yapar, aksi halde nifak olur. Gençler büyüklerine saygılı olmalı, ben bunu ‘yeşil’ anlamda müspet, olumlu buluyorum.

ÇÜRÜK YUMURTAYI TEMİZLERİZ

Deniz Feneri ile Ergenekon davası arasında nasıl bir benzerlik ya da farklılık görüyorsunuz?

Almanya Deniz Feneri-hükümet ilişkisini, Ergenekon-ordu ilişkisine benzetiyorum. Ergenekon’da siyasetçilerin ‘Bu Ergenekon hiçbir şey değil, mühim olan, bunu yaptıran koruyan ordu, asıl onları mahkeme edelim’ dediğini duydunuz mu hiç? Yok. ‘Ordumuzu tenzih ederiz bilakis büyük komutanlarımız işin içinde değildir, hatta ordu kendi safrasını temizlemek istiyor’ deniyor. Ben aynı insafı bu konuda da bekliyorum.

Yani...

Yara Almanya’daki Deniz Feneri’nde. Mahkeme kararı orada toplanan meblağlarla ilgili. Orayla ilgili tenkitlere katılıyorum, tasvip etmiyorum. Ama işin burada ilgili ilgisiz herkese her yere, Kanal 7’ye, Deniz Feneri’ne, Başbakana yamanması arasında da fark görüyorum.

Bu davayla ilgili hiç kuşku uyandı mı içinizde?

Türkiye’de adı geçenlerin ceplerine para indirmeyecekleri konusunda hiç kuşkum yok. Bunu yapmazlar ama iş tahkik edilmeli, konduramadığımız insanlar konusunda yanılıp yanılmadığımız ortaya çıkmalı. Bu işin üstü örtülsün asla istemem.

Yardım kuruluşlarının, insanların yardım parasını -en hafif tabirle- amaç dışı kullanmasının hükmü ne?

Bizim dinimizde dayanışma yardımlaşma önemlidir. Biz ‘bana ne’, ‘öteki cehennemdir’ diyemeyiz. Şimdi buna karşı çıkılıyor, kişisel yardım onura aykırı, bu işi devlet yapsın deniyor. Oysa biz herkesin açlık, susuzluk, hastalık, her derdiyle dertleniriz. Biz böyle insanlarız.

Burası tamam. Ben, mahallede olabilecek suistimale karşı cevabınız ne, onu merak ediyorum.

İşte o yüzden ben de dedim ki; mahallede olanları bahane edip bizim yardımlaşmamıza vuruyorsunuz. Bunu kabul etmeyiz, yardımlaşmaya devam ederiz. Bir yerde bir çürük yumurta varsa onu atar, o değerimizi de koruruz. Çürüklerin üstü örtülsün demiyorum bakın. İki mahalleye de söylüyorum.

Doğan grubu Ergenekon davasında kötü çaktı. Doğan grubunun ‘yandaş’ dediği ‘öteki medya’ Deniz Feneri e.V davasında nasıl bir sınav verdi sizce?

Bu işin üzerinde hakkıyla durmamaya sevk eden, karşı tarafın haksız saldırısı olmuştur. Onlar mutedil olup tarafsız yaklaşsalar, burada bir yanlışlık yolsuzluk olabilir, birlikte üzerine gidelim, deseydi ‘yandaş’ denilen medya daha mutedil olurdu. İlk günden yalan iftira ile yaygara yaparsanız, karşı taraf savunmaya geçer. Zaten kimse, bunun araştırılmasını istemiyoruz demiyor. Bak bunu mutlaka yaz: Yandaş olmayan medya yoktur. Benim için ölçü ahlaksızlığa, edepsizliğe, hırsızlığa, din düşmanlığına karşı nasıl tavır alındığıdır.

Yolsuzlukların üstü asla örtülmesin ki kuşku kalmasın. Yoksa biz çürük yumurtayı zaten eleriz.


Hasbünallah diyebilmek lazım


Siyasi arena çok kızıştı, her iki mahallede de siyasetçilerin dili keskinleşti. Şerefsiz, namert gibi çok ağır laflar havada uçuşuyor. Onlara da bir şeyler söylemek ister misiniz?


Tabi ama iki taraf da öfkeyle kalkanın zararla oturmakta olduğunu çoktan fark edip, şimdi ‘kabadayılığa halel gelmeden nasıl oturacağız’ diye düşünüyor. Bunda káhyaların da faydası vardır herhalde (gülüyor). Bence bu işi daha medeni, edep dairesinde, tolere edilebilir, tahammül edilebilir bir hudutta yapmak lazım. Muhalefet tenkit eder, abartır hatta ahlaki endişeleri yoksa yalan da söyler, iftira atar. Siz de savunursunuz ama hiçbir zaman bir mümin, bana biri iftara etti diye iftira edemez, yalan söyleyemez. Frenlerini kullanmalıdır. Bir de siyasi tavsiye: Bana küfredene ben de küfredersem 3. şahıs ‘ödeştiler’ der. Ama küfretmez ‘Hasbünallah, Allah seni ıslah etsin’ dersem, 3. şahıs nezdinde, söyle bakalım, kim kazanır?


Hz. Peygamber’in yanında oturacağım


Herkes sizi iyi bir alim, iyi bir insan olarak tanımlıyor ama, asıl size göre siz kimsiniz?

Valla ben dinimi öğrenmek, yaşamak isteyen ama 60 yıldır henüz tamamlayamamış, hálá eksik sayan bir insanım.

Kenan Evren size Diyanet İşleri Başkanlığı teklif etmiş! Reddetme nedeniniz, teklifin bir darbe liderinden gelmesi mi?

Başka zamanlarda da geldi aynı teklif, ama kabul etmedim. Ta önceleri parti çerçevesinde siyasete girmeyeceğim, yönetici olmayacağım diye bir karar vermiştim, bunu uyguladım. Benim bir amacım davam yolum var. Bunlara ters düşüyordu.

Tarihin hangi döneminde nerede yaşayıp ölmek istersiniz?

Şüphesiz Efendimizin zamanında ona en yakın bir sahabe olarak.. Ama bunu umuyorum, ben mutlaka onun dizinin dibinde oturacağım inşallah.


Lüks ve israfta aşırıya kaçıldı

‘İktidar baldır pekmezdir. Sinekler her zaman gelir. Yeter ki baş temiz kalsın, çaldırmasın’ diyen Prof. Karaman’a göre, dindarlar para ve şöhretle imtihanlarında umulanın aksine başarısız oldu


‘Beyt-ül mal’in emanet edildiği Müslüman devlet adamı için ölçü Hz. Ömer’dir. O, kendi işinde kendi mumunu yakmış, Fırat kıyısındaki kuzunun hesabını verememekten korkmuştur. Bu hassasiyet bugün de sürüyor mu sizce?


Hz. Ömer zamanında zekat toplayan memurlar vardı. Kur’an onlara amil diyor. Amiller zekatı toplayıp teslim etmişler ama küfelerinin dibinde bir şeyler kalmış. Hz. Ömer sormuş, ‘Ya bunlar?’ Demişler ki ‘Bunları bize hediye ettiler’. Hz. Ömer ise ‘Siz babanızın evinde otursaydınız, bunlar size hediye edilir miydi? Öyleyse, o da devletin malıdır, verin bakayım’. Şimdi o kadar basit bir hayat yaşamıyoruz, toplum, devlet mekanizması çok farklı. Devlette hükümette yerel yönetimde görev alanların ne olduğu yolda anlaşılıyor. Yanılgı da olabilir ama baş temizse o safra atılır. Yoksa iktidar, baldır pekmezdir. Baş sağlamsa, özeleştiri yapıyor, sinekleri kovuyorsa, iyi not vermek gerek. Yeterki baş temiz kalsın.

Dindar insanların iktidarla, itibarla, para ve şöhretle buluşmasıyla, ve sonrasıyla ilgili gözleminiz nasıl?

Bu imtihanlara maruz kalıp Çemberlitaş gibi dimdik sapasağlam duranlar da var, ufak tefek çürüyenler de. Dinsiz kesimden vicdani eğitimi olanlar da var, dindar kesimden Allah korkusu olanlar da. Birinciler kendilerini eleştirerek ıslah eder, ikinciler tövbe ederek. Düştükten sonra toparlanmış insanlar da var. Üç türlü de olabilir. İnsanlık halleri bunlar, aksini düşünemezsin ki.

‘Mahalle’de lüks ve gösterişte aşırıya kaçılıp kaçılmadığı konusunda fikriniz ne?

Bak o kesin. Ben böyle bir evde oturuyorum, (köyde bir tripleks) başkasına göre kümestir ama ben hesabını verebilir miyim? Mesela 175 milyarlık bir jep alabilirim ama bu memlekette o paraya muhtaç milyonlar var. Ben bu hesabı veremem diyorum, almıyorum. Ben işte bu imtihanda bizim camianın, beklentinin ötesinde başarısız olduğunu düşünüyorum. Ötekilere ise sadece ‘Hem lüks yaşayıp hem yoksulluk edebiyatı yapmayın’ diyorum. Bizimkilere gelince, evet, mahalleye laf söylüyorum. Bizim mahallenin káhyasıyım ben, söyleyebilirim.

TRT’nin TRT olduğu yıllarda toplumun dini bilgi edinme ihtiyacı ‘İnanç Dünyası’ adlı kısır, kuru bir programın insafına bırakılmıştı. Özel kanallarla birlikte sayı gibi çeşitlilik de arttı. Ama artık iş öyle bir hale geldi ki magazin programlarının bile ilahiyatçıları var! Ne diyorsunuz bu işe?

Bu konuda da bir imtihanla karşı karşıyayız. Kimsenin malında, canında gözümüz yok da, basına intikal ettiği için öğrendik, falan kişi Ramazan’da şu kadar para alıyormuş. Bizim camia için; gazete dergi tv ve sohbet toplantıları da bir imtihandır çünkü size şöhret, menfaat, alkış, iltifat gibi şeyler sağlıyor. Bunlar cazip şeylerdir. Beşeriz, zaafımız vardır ama bunlara rağmen aynı çizgide durabiliyor musunuz? Bu konuda da ben bizim meslektaşlarımızın imtihanı kazandıkları kanaatinde değilim. Kazananı da var, kaybedeni de.

(Star)
Not font kurbaa

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: Ropörtajlar ....
« Yanıtla #14 : 06 Ekim 2008, 04:02:57 ÖS 16 »
Ümmühan Atak (Gerçek Hayat Dergisi)( Mustafa İslamoğlu Ropörtajı ) 
 

 
 
22/09/2008 
 
 
 
 
 
Hayat Kitabı Kur'an isimli mealiniz yeni çıktı. İlk kez 'gerekçeli-notlu' tercüme görüyoruz.

Bu mealde 6 bin tane notu var. Meal zaten böyle olmak zorunda. Ben notsuz meali meal kabul etmiyorum. Kaynak dilin imkanlarını hedef dile taşırken zayi etmemek gibi sorumluluğu varsa mütercimin, bu sorumluluğu ancak notlarla yerine getirebilir. Çünkü kaynak dilin bizim önümüze sunduğu mânâ imkanı bir çok nedene dayalı olarak tek değil ki. Lafızda kelimeden, harekeden, cümleden, kıraat farklarından, kelimenin müşterekliğinden, farklı okumalardan ve daha başka nedenlerden dolayı metin önümüze çoğu zaman alternatif sunar. Mütercim bunlardan birini tercih eder, meale koyar. Peki ya tercih etmediğiniz! Onu neden tercih etmediniz! Okurun bunu bilme hakkı yok mu! Peki sizin tercih ettiğiniz isabetli değilse! Tercih etmediğini o manayı dışarıda bırakma hakkınız yok ki. O mana da metnin önünüze sürdüğü manadır. Hatta bazen bir zamir iki yeri birden gösterebilir. Bir kelime hem fail hem mef'ul olarak görülebilir. Kıraat farklılığı olabilir; ilk dönemlerde harekenin Arapça dil kurallarının olmayışından dolayı.

Okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'lerde böyle açıklamalar yok ve bazen anlamakta zorlanıyoruz.

Türkçesinin de anlaşılmaması, notun olmamasından. Hatta bazen Allah'ın muradı anlaşılır da, mütercimin muradı anlaşılmaz. Allah açık söylemiştir ama mütercim yolu kapatmıştır. Notlarla açılmış bir meal değil, 'gerekçelendirilmiş' bir meal bizimki. Tercih etmediğim manayı atmadım, aşağıda izah ettim.

Bunca zaman göz ardı edilmiş ve büyük bir kayba sebep olmuş bir detaydan bahsediyorsunuz.

Doğru. Kayıptan öte, bazen tercümeye bakarak Kur'an'dan soğutabiliyor mealler. Oysa hiçbir çeviri aslının yerini tutamaz. Hatta Kur'an'ın hiçbir çevirisi Kur'an'ın yerini tutamaz. Bu manada çeviriyi Kur'an zanneden bazı okurlar, çevirinin zaafını metnin zaafı zannederler ki bu büyük bir vebaldir. "Kur'an'a hizmet ediyorum" diyerek Kur'an'a yüklenmiş bir bagajdır. Onun için benim söylemeye çalıştığım da bu; madem işin tabiatı gereği böyle bir zorluğu var, öyleyse notlarla anlaşılır kılalım. Notlarla "Allah'ın muradı bununla şudur ey okur, bu meal bu muradı vermek için yetmez... Allah'ın buradaki muradını ben tam olarak yansıtamadım, notta tamamlıyorum" demektir. Notsuz mealin okunmasına da yapılmasına da karşıyım.

Belki de sırf bu eksiklik yüzünden tesettürün nasıl olması gerektiği konusu hep tartışıldı.

Nur Suresi'nin 29. ayetini tek olarak ele aldığınızda, Kur'an'ın tesettür konusundaki hakikatini anlayamazsınız. Tesettür konusunda önünüze serdiği büyük tabloyu görmeniz lazım. Ahzap 59'u görecesiniz. Araf suresinde geçen konuyla ilgili ayeti göreceksiniz. İlk insan Adem'in, elbise giyme ihtiyacını nerden duyduğuna ilişkin hadisenin anlatıldığı kıssanın ayetlerini göreceksiniz. Bunları yan yana getireceksiniz ki Kur'an'ın tesettür konusunda çizdiği büyük tabloyu göresiniz. Bunu not yapacak işte. Not kolaylaştıracak. "Ey meal okuru, ey Kur'an'ı okumak, anlamak isteyen insan. Bu bir parça, bu parçayı şu bu parçayla yan yana getirerek oku."

Sizin yine bu çaba çerçevesinde imza attığınız Kur'ani Hayat isimli yeni bir dergi çıktı. Sadece Kur'an'ı anlatan ilk dergi olmalı Kur'ani Hayat...

Hiç şüphesiz dini dergiler çok çıktı ama böylesine meseleyi birebir ele alan, Kur'ani hayatı merkeze alan dergi olmadı. Kur'ani Hayat dergisi, Kur'an'a bir hayat kitabı olarak bakıyor. Bu çok önemli; Kur'ancılık yapmıyor, Kur'ani hayata davet ediyor.

Kur'ancılık!

Simitçilik, kömürcülük gibi, bir şeyi satmak. Bir şeyin propagandisti olmak, bir şeyle entelektüel düzeyde ilgilenmek sadece... Kur'ani Hayat dergisi, Kur'an'ı bir hayat kaynağı, bir hayat biçimi olarak görür. Hayatının her alanında Kur'an'ın söylediği sözü hayata taşımaya gayret eder. Kur'an, hayatın, sosyal, bireysel, ekonomik, siyasal, toplumsal, ilmi, zihni, askeri, sanatsal, sportif... ne kadar alanlı varsa, o konuda Kur'an bize rehberlik yapar, yol haritası verir. Kırmızı çizgileri çizer. İşte Kur'an'ın, hayatın tüm alanlara dair söylediklerini bir titizlikle, ince bir işçilikle, anlaşılabilir bir dille ve Kur'ani bir hayatı yaşamaya çalışan insanların üzerinden vermeye çalışan bir dergidir Kur'ani Hayat.

Kur'ani Hayat dergisini çıkarırken maksadımız aslında bizi muhtaç olduğumuz "vahyi anlamak" hakikatini en azından kendimiz için yerine getirmekle bu vazifeyi, bu mükellefiyeti ifa etmekti. Bizim yola çıkışımız başkalarına bir şey vermekten çok, kendimize Kur'ani hayat misyonu çizmek ve Kur'ani hayat nasıl yaşanır sorusunun cevabını kendimize vermek. Tabi biz bu cevabı verirken başkaları da istifade etmiş olacaktır. Kur'ani Hayat inşallah ömrü kadar devam edecektir. Ama şunu söyleyeyim; "İnsanlık girdiği krizden vahiysiz çıkamayacaktır." diyenlerin dergisidir. İnsanlık bir krize girmiştir ve ideolojiler yüzyılı bitmiştir. İdeolojilerin insanlığa vaat ettiği bir şey kalmamıştır ve vaatlerin tam tersine yoksulluk, küresel düzlemde bir felaket vermiştir ideolojiler yüzyılı. Şimdi insanlık tevbe etmek istiyor. "İlahi müfredat programının hayata uygulanması için Rabbimizin okulunda okumak istiyorum" diyen herkes Kur'ani Hayat'a okur olmalıdır.

 
Not font kurbaa