TASAVVUF VE LEDUN İLMİ

  • 0 Cevap
  • 3509 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

TASAVVUF VE LEDUN İLMİ
« : 08 Aralık 2009, 11:58:09 ÖÖ 11 »
Ledün İlmi Nedir? Alimler Peygamber Varisi Değil midir?


Ledün ilmi diye bir şey var mıdır? Allah dostları batın ilmine varis değil midir?

Cevap: Batın ilmini iddia edenler, hiçbir güvenilir kaynakta geçmeyen şu uydurmayı dillerine dolamışlardır; “Kur’an’ın her kelimesinin bir zahiri, bir batını, bir haddi ve bir de matla’ı vardır.”[1] Aslı olmayan böylesine bir rivayetin bu denli etkiye sahip olması tasavvufun etkisiyle olmuştur. Tasavvufu öven alimler bile tasavvufun ortaya attığı bazı meselelere karşı çıkmışlardır. Mesela mutasavvıf olan Gazalî, İslam dinine yabancı fikirlerin daha çok tasavvuf kanalıyla Müslümanların kültürlerine girdiğini itiraf etmektedir.

Suyuti Baybarsiyye hankahına teftiş için şeyh olarak atanmıştı. Oradaki sufileri yanlışlarından dolayı çok ikaz ettiği için sufiler onu sultana şikayet etmiş, Suyuti de görevinden azledilmiştir.[2]

Alimlerin tasavufun yanlışlığı hakkındaki getirdikleri deliller karşısında bocalayan sufiler kimi zaman kendilerinin nasların batınına vakıf olduklarını iddia etmiş ve söylediklerinin o batına uygun olduğunu ileri sürmüş, kimi zaman kendilerinin ilimlerini gizli kanallardan aldıklarını söylemiş, kimi zaman ledünnî bir ilme sahip olduklarını, kendilerine karşı çıkanların kabuk ehli olarak suçlamışlardır.

Neticede batın iddiası, tasavvuf ehli için tartışmalarda can kurtaran simidi olmuştur. Çünkü ilim ehli ile aralarında bir tartışma çıkıp delil getirme konusunda aciz kaldıklarında iddialarının, nassların batınına uygun olduğunu, kendilerinin ledünnî bir ilme sahip bulunduklarını ve zahir ehlinin bunu anlayamayacağını ileri sürmüşlerdir.

Yine tasavvuf ehlinin ilimlerini gizli bir yoldan aldıklarını iddia etmeleri de bu tür endişeden dolayıdır. Tasavvufçuların bir kesimi bu ilmin Ali r.a. kanalıyla, bir kesimi de Ebu Bekir r.a. kanalıyla kendilerine ulaştırıldığını söylerler.

Bu iddia İslam’ın temel prensipleriyle bağdaşmadığı halde her nasılsa İslam kültüründe yaygınlık kazanmıştır. Çünkü bu iddia, Ehli Sünnet dahil diğer fırkaların da Peygamber hakkında kabul ettikleri tebliğ sıfatına aykırıdır. Bu iddiaya göre peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, dini bir ilmi gizlemiş ve onu sadece birkaç sahabeye tebliğ etmiştir. O’nun gizlediği bu ilim dinin özü, insanlara açıkça tebliğ ettiği ise dinin kabuğudur(!) diğer sahabelerden bu ilmi gizlemesinin nedeni de, diğer sahabelerin bu ilmi taşıyacak kapasiteye sahip olmamalarıdır. İster istemez akla şöyle bir soru geliyor; nasıl oluyor da sahabe böyle bir ilmi taşıma kapasitesine sahip değil ama sonraki dönemlerde ve günümüzde milyonlarca kişi, aralarında bu kadar cahiliyle birlikte bu ilmi taşıma kapasitesine sahip olabiliyorlar?

Ayrıca yüce Allah, peygamberine, emredildiği şeyleri açıkça ilan etmesini emrediyor; “Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma”(Hicr 94)

Şeyhul İslam İbni Teymiye rahimehullah diyor ki;

“Rafıziler, Şiiler ve ilimlerini bunlardan alan kimselerin, Ehli Beyt’ten aldıklarını iddia ettikleri ya dini ilimlerle ya da tabii ilimlerle ilgili bir takım sırlar ve hakikatlara muttali olduklarını iddia ettiklerini görürsün. Onlar böyle bir iddiayı, gizlenmesinin öğütlenmesi ve hakikatı bilinemeyen bu sırlara iman edilmesi gerekli bir takım hususlardan dolayı ileri sürmektedirler. Halbuki iddialarının tamamı uydurulmuş bir yalan ve atılmış bir iftiradır.

Bu Rafıziler, çeşitli gruplar içinde en çok yalan uyduran ve en çok gizli ilim iddiasında bulunanlardır. Bu sebeple Batıniler ve karmatiler de Rafızi sayılmışlardır.

Rafıziler, ilk olarak Emirül Mü’minin Ali radıyallahu anh döneminde çıkmışlar ve Ali radıyallahu anhın özel olarak bazı ilimlere ait sırlara ve vasiyete sahip olduğu iddiasında bulunmaya başlamışlardır. Bunun üzerine Ali r.a. ‘ın ileri gelen yakınları ona böyle bir şeyin olup olmadığını sormuşlar, Ali r.a. de, böyle bir şeyin olmadığını bildirmişti. Daha sonra çevrede böyle bir sözün söylendiğini öğrenen Ali r.a. halka bir konuşma yapmış ve kendisinin böyle bir sırra ve vasiyete sahip olmadığını açıklamıştı…[3]

Cafer es Sadık’tan geldiğini iddia ettikleri sırlar ve yalanlara gelince, bunlar en büyük yalanlardır. Hatta şöyle denebilir; Cafer es Sadık r.a.‘a atfen yalan uydurulduğu ve iftira edildiği kadar, başka hiç kimseye iftirada bulunulmamıştır.

Ona nispet edilen hususlardan birisi Kitabul Cefr’dir. Ki bunlar, İmam Cafer’in bu kitapta bazı olayları, olacak şeyleri yazdığını iddia ederler. Cefr, keçi yavrusu, oğlak anlamına gelmektedir. Bunların iddiasına göre İmam Cafer bu hususları bir oğlak derisi üzerine yazmıştır. İmam Cafere atfen uydurulan Kitabul Heft, hilal ile ilgili olan Kitabul Cedvel, Mağrib ülkelerinden İbnul Hılli ve benzerlerinin iddia ettiği Kitabul Bitaka ve Kur’an tefsiriyle ilgili bir çok nakiller ve benzeri hususlarda da durum aynıdır…”[4]

Makrizi diyor ki; “Hattabiye fırkasına mensub olan Şiiler, Caferi Sadık Radıyallahu anh’ın kendilerine “cefr” denilen bir deri bıraktığını, bu deride ihtiyaç duydukları bütün gayb ilimleri ile birlikte Kur’an tefsirinin bulunduğunu iddia etmişlerdir.”[5]

Zehebi der ki; “Yalancılar, İmam Cafer Radıyallahu anh’e, ebced, neseb, sinirsel bozukluklar ve yıldızname ilmini nisbet ettiler. İhvanı Safa’ya ait risalelerin Cafer Radıyallahu anh’den alındığını iddia ettiler. Halbuki bu risaleler ondan 200 sene sonra yazılmıştır.”[6]

Piyasada İmam Cafer Radıyallahu anh’a nisbet edilen ; “ilm-i Cifr” adında bir risalenin tercemesi mevcuttur. Saçmalıklarla dolu olan bu eserin İmam Cafer Radıyallahu anh’e ait olmadığı malumdur. Bu tür safsatalarla uğraşan, hicri 272 senesinde vefat etmiş olan müneccim, astrolog Ebu Maşer Cafer Bin Muhammed Belhi’ye ait olan eserlerin, isim benzerliğinden dolayı, İmam Cafer Radıyallahu anh’e nisbet edilmiştir. Nitekim İbni Kesir der ki; “.. Şu da var ki, recez ilmi, söz sanatı ve azaların ihtilaclarına dair yazılan ve imam Cafer Radıyallahu anh’e nisbet edilen eserler aslında Cafer Bin Muhammed Ebu Maşer’e aittir. Cafer es Sadık’a ait olduğunu söyleyenler yanılmaktadır. Allahu a’lem.”[7]

İbni Kuteybe der ki; “Talha Bin Musarrif şöyle dedi; “Eğer abdestli olmasaydım Şiilerin cefr’e dair sözlerini size anlatırdım.”[8]

Cefr ilmi ile ilgili rivayetlerin çoğu, meşhur şii alimi el-Kuleyni adlı yalancı yoluyla gelmektedir.[9]

Şii ve Sünni kaynaklarda cefr ilmini Cafer es Sadık Radıyallahu anh’den rivayet eden kişinin Harun Bin Said el İcli olduğu nakledilir. Halbuki döneminde Zeydiye’nin ileri gelenlerinden olan Harun el İcli, Cafer es Sadık Radıyallahu anh’a nisbet edilen cefri tenkid edip bunun asılsız olduğunu bildirmiştir.[10]

İmam Gazali r.a Batınilere reddiye olarak yazdığı “Fadaihul Batıniye” adlı eserinde, harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği noktasında hiçbir tutarlı ve ilmi bir delil olmadığını belirtmiştir.”[11] Ne var ki imam Gazali bile yalancıların şerrinden kurtulamamış, onun adına bile vefkler ve ebced ile ilgili eserler nisbet etmişlerdir.

Bazı sufiler bâtının geçerli olması için bir takım şartlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre; batın anlamın, lafzın zahirine aykırı olmaması, başka bir yerde bu anlamın doğruluğuna delil bulunması, bu manaya şer’î veya aklî bir muarızın bulunmaması, bâtın anlamın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir.

Her nekadar bu şartlar söz konusu edilmişse de, pratikte bu şartların gözetildiğini söyleyemeyiz. Tasavvufçular, bâtın manayı tesbit etme işini kendi inhisarlarında gördükleri müddetçe bu şartların pratikte tam olarak geçerli olacağını söylemek de mümkün değildir. Kaldı ki ileri sürülen şartların gerçekliği de su götürür.


Mesela ileri sürülen ilk şartta batın anlamın lafzın zahirine ters düşmemesi gerektiği belirtilmektedir. Eğer lafzın zahirine ters düşmeyecekse o mananın zahir anlam olmasına ne gibi bir engel vardır? Buna batın denilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur?

Başka bir yerde nassen ve zahiren bu anlamın doğruluğuna bir şahidin bulunmasının şart koşulması da anlamsızdır. Zira batın olarak ileri sürülen sözkonusu mana, başka bir nassın zahir anlamı ise başka bir nassın tefsirinde batın mana olarak zikredilmesine gerek yoktur.

İleri sürülen bu şartların tutarsızlığına rağmen çoğu zaman pratikte hiçbir şart aranmamaktadır. Batın manayı bazen Nur-u Muhammedî’den aldıklarını, bazen keşif yoluyla onu bulduklarını, bazen de kimi ayetlerin kendilerini bağlamadığını söyleyebiliyorlar.

Abdulaziz ed Debbağ; “Allah gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttali kılmaz”(Cin 26) ayetinin cahil Arapları ve başka insanları bağladığını, kendileri gibi veli kimseleri kapsamadığını söyler. Gerekçe olarak ta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in gaybı bildiğini, kendilerinin ise Peygamberin hizmetçileri olduklarını ve hizmetçi efendisiyle birlikte olduğundan efendinin bildiği şeyleri hizmetçilerin de bildiğini savunur.[12]

Sufiye’nin ileri gelenlerinden Muhyiddin İbni Arabi;

“Rabbin yalnız kendisine ibadet etmenizi emretti”(İsra 23) ayetinin rüsum alimlerinin dediği gibi emir ifade etmediğini, hüküm ifade ettiğini söylemekte ve bunu keşif yoluyla tespit ettiğini belirtmektedir. Ona göre putlara tapanlar, kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara ibadet ettiklerine göre haddizatında Allah’a ibadet ediyorlar. Bu nedenle Allah, puta tapanların dualarını kabul ediyor ve ihtiyaçlarını gideriyor.[13] Bundan dolayıdır ki o, putperestlerin hak üzere, hatta arifibillah muhakkiklerden olduğunu savunur.

Firavn Kurtulanlardan Mıdır?

İbn Arabi Hz. Musa'nın amansız düşmanı tağut Firavn'ın kurtulanlardan olduğuna hükmetmekte ve "Benim de, senin de gözümüzün nurudur" âyetini izah ederken şöyle demektedir:

"Kendisine hasıl olan kemal ile onun (Âsiye'nin) gözü aydın oldu. (Kızıldeniz'e) boğulma anında Allah'ın Firavn'a verdiği iman ile de Firavn'ın gözü aydın oldu. Çünkü kötülükten arınmış ve tertemiz olmuş olarak Allah onun canını aldı."

Yine Firavn hakkında şöyle der: "Allah onun nefsini ahiret azabından kurtardığı gibi bedenini de kurtardı. Böylece maddi ve manevi olarak kurtuluş onu kuşatmış (tamamen kurtulmuş)tur." Fususu'l-Hikem kitabında Hz. Musa bölümünde söylediklerini okursanız Firavn'ın Hz. Musa'dan üstün olduğunu söylediğini göreceksiniz. İbn Arabi’nin kesin ve apaçık Kur'ân âyetlerine aykırı düştüğü ve onların aksini söylediği yerler burada sayılamıyacak kadar çoktur.

Kuşeyri; “Andolsun biz, en yakın göğü lambalarla donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. O şeytanlara da çılgın ateş azabını hazırladık”(Mülk 5) ayetini tefsir ederken şöyle demektedir; göğü yıldızlarla ve evliyalarının kalplerini de nurlarla ve yıldızlarla süsledik. Müminlerin kalpleri tasdik, iman ve sonra bürhanı araştırıp üzerinde düşünmekle, tahkik ile, ardından beyanı talep etmek için muvaffak olmakla süsledik. Ariflerin kalpleri tevhid güneşiyle süslüdür…”[14]

Batın mananın varlığına delil olarak Kur’an üzerinde düşünmeyi emreden ayetler zikredilmiştir. Ayetler üzerinde düşünülmesinin emredilmesi, işin başında ayetten anlaşılan mananın ötesinde ayetin bir derinliğinin bulunduğunu gösterdiğini söylemek doğrudur. Her bir ayetin bir zahiri ve bir batınının bulunduğunu bildiren rivayet, delil olabilecek nitelikte olmadığına göre, bu derinliğin bâtın diye isimlendirilmesi için ayrı bir delil bulunması gerekir. Ayrıca buna batın ismini verirsek, Bâtınilik ile bunun arasında kesin bir çizgi çizmek güçleşecektir. Doğru bir anlayışın oluşabilmesi için zahir-batın yerine mantuk-mefhum kelimelerinin kullanılması daha isabetlidir.[15]

Kitaplarında Yazılanların Sırlar Ve Semboller Olduğunu İddia Etmeleri

Tasavvuf kurbanlarından bazıları da bu kitaplarda söylenen şeylerin sırlar ve semboller olduğu, gaybın gizliliklerini kendilerine açtığı ve sırlarını kutsadığı veya Allah'ın kendileri için yüce perdeleri kaldırdığı için arşının altında secdelere kapanarak vahyini dinleyip nesir ve şiirlerinde sırlar ve semboller halinde tescil eden kişilerin ancak bilebildiğini iddia ederler.

Bu kişilere şunu belirtmek lazımdır; Kur'ân'ın sıfatlarından biri de insanlara bir beyan olmasıdır. İnsanlardan da alimler ve cahil olanlar vardır. Kimileri okuma yazma bilmez, kimileri de okur yazardır. Buna rağmen Allah Kur'ân'ı bütün bunlar için bir beyan ve herkesin Rabbine basiret üzere kulluk etmesi için anlaşılır bir şekilde kılmıştır.Ama tasavvufçular kitaplarının gizlilik perdesiyle örtülü semboller ve gaybın büyüsüne sarılı sırlar olduğunu söylüyorlar.

Sormak lazım: Müphemlik ve kapalılık sembolleriyle örtülü ve bir yüzü küfür taşıyan son derece kapalı sırlarla Allah'a nasıl ibadet edilir?

Kişinin tamamen meçhul ve sır küpü şeylerle Allah'a ibadet etmesi caiz midir? Allah'ın Kur'ân'da teşri buyurduğu ve Rasûlüne vahyettiği şeylerin dışında şeylerle Allah'a ibadet olur mu?

Yine onlara soruyoruz: (?)

Ey tasavvuf kahinleri ve ey onların uyduları! Samimi olarak söyleyin, bu sembollerin ve sırların delaletlerini anlıyor musunuz, yoksa anlamıyor musunuz? Eğer anlıyorsanız, uydularınıza ve mensuplarınıza da açıklayın ki kalpleri marifetle huzura kavuşsun, biz de sizi belki daha insaflı eleştirmiş oluruz. Anlamıyorsanız, o zaman bu dininiz, anlamadıklarını tekrar eden papağanların dini olmaz mı?

(Abdurrahman el Vekil diyor ki); “Gerçek şu ki İbn Arabi'nin, İbn el-Farid'in ve başkalarının yazdıklarının tamamına yakını okudum. Bağlılarının onlara yazdıkları şerhleri okudum. Bunları savunan ve yorumlamaya çalışanların söylediklerini dinledim. Bütün okuduklarımda ne bir sembol, ne de gizli kapaklı bir sır gördüm. Hepsinde tasavvuf inancının gerçeğini açığa vuran ve kimliğini gözler önüne seren apaçık delaletler ve sözler gördüm.

Mesela İbn Arabi'nin şu sözünde acaba ne gibi bir sembol veya gizli sır bulunur: "Arif, Allah'ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir."

İbn Arabi bu sözünde mensuplarının "fi" kelimesinde mecazi zarfiyeti yahut Hallac'ın hululculuğun tevehhüm etmekten çekinmiştir. Çünkü Hallac'ın hululculuğunda tekliğe aykırı ikilik mevcuttur. İbn Arabi böyle bir şeyin tevehhüm edilmesinden korktuğu için vahdet-i vücuda olan kesin inancıyla korktuğu vehmi kaldırmıştır. Amacı da tasavvufçuların hiçbir vehim ve şüpheye yer bırakmadan vahdet-i vücuda inanmaları, Allah'ın her şey ve her şeyin Allah olduğuna kesin olarak inanmalarını sağlamaktır. Bilindiği gibi eşya arasında öyle şeyler vardır ki bazısı kokuşmuş leş, bazısı ayaklar altına alınan iffet, bazısı da haksız yere kanın döküldüğü cinayettir.

Şimdi Allah için söyleyin, bunda bir sembol var mıdır? Yoksa utanmayan bir zındıklık ve edepsiz bir gayretkeşlik mi sırıtmaktadır?

Ey tasavvuf kurbanları ve şeyhleri! Şüphe yok ki hak açıktır. Allah rızası için onu açıklayınız, Allah için destekleyiniz. Aksi halde Allah'ın huzurunda ceza çok çetin olacaktır." O zaman kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve o anda her iki taraf da azabı görmüşler, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır."

KAYNAKLAR:


[1] rivayetin batıl oluşu hakkında bkz.: Şeyhulislam İbni Teymiye Risaletun Fi İlmiz Zahir vel Batın(1/230)
[2] Elisabeth Sartain Jalaladdin Suyuti(s.70-71)
[3] bkz.: Buhari(cihad 171, Diyat 24,31, Cizye 17, Fadailu Medine 4) Müslim(İman 131, Hacc 464, Itk 20)
[4] İbni Teymiye Mecmuul Fetava(4/80 v.d.)
[5] Makrizi el Hıtat(2/352) bkz. İbnu Kuteybe Te’vil(s.70 v.d.)
[6] Zehebi el Münteka(s.128)
[7] İbni Kesir el Bidaye(11/102)
[8] İbni Kuteybe Uyunul Ahbar(2/145)
[9] bkz.: Kuleyni el Kafi Fil Usul(1/132) Musa Carullah el Veşia(s.99)
[10] İbni Kuteybe Te’vilul Muhtelefil Hadis(s.70) Bağdadi el Fark Beynel Firak(s.252)
[11] Gazali Fadaihul Batıniye(s.66-72)
[12] Debbağ el İbriz(1/518-521)
[13] İbni Arabi Futuhatul Mekkiye(3/117)
[14] Kuşeyri Letaiful İşarat(3/611)
[15] Said Şimşek Günümüz Tefsir Problemleri(s.154 v.d.) biraz tasarrufla naklettik.

TAHA KARDEŞE TEŞEKKÜRLER.(hastalığından dolayı Rabbim şifa versin)