BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...

  • 46 Cevap
  • 27886 Görüntüleme

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı halukgta

  • ****
  • 1059
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #30 : 25 Kasım 2008, 06:25:57 ÖS 18 »

Abdülhamit Bey gerçekten çok güzel ve yerinde sorularla konuyu açtınız? Evet, herkes bu sorunun cevabını düşünmelidir, ama neye göre düşünmelidir? Kuranın açık ve anlaşılır ayetlerine göre, bizlere öğretilenlere göre değil. Önce şu soruyu yazalım. (Sizce kadının saçını göstermesi haram mıdır? Haram ise ne bakımdan haramdır? Saçta ne gibi haramlık özellik var? Saç, kadının mahrem yeri midir ?) En güzel soru ise (Kadının saçına bakan erkekler hem de dikkatli bir şekilde bakan erkekler günaha mı giriyorlardır? EVET İSE NE YÖNDEN GÜNAHA GİRERLER Kadının saçı erkeğe haram ise, erkeğin saçı kadına haram değil midir ? Yani, erkekler kadının saçına baktığında günah işliyorlarsa, kadınlar erkeğin saçına baktığında günah işlemiyorlar diyebilir misiniz? Ne bakımdan ?) Değerli arkadaşım eğer kurana göre delillendirip bu sorularınıza cevap verildiğinde tüm sorular cevabını bulacaktır.
  İlk başladığınız yazınızda da sorduğunuz önemli bir soru var. (Bakılması haram ve günah olan yerler veya ameller arasında bunlar var mıdır? Saç kısmı kadının bakılması yasak olan yerlerinden midir bunlar arasından mıdır ?) Yine cevaplanması gereken güzel bir soruda;( Rabbimiz bir ayetinde gözlerinizi harama bakmaktan koruyun, harama bakmaktan sakının derken, Haram bakmaya girecek olanlar arasında kadının saçı veya süsü var mıdır ? Yani kadının saçına veya süsüne bakmak erkeği günaha sokar mı ? Bir erkek kadının saçına veya süsüne bakıyorsa günaha mı giriyordur ?) Yine sorduğunuz güzel bir soruda şöyle; (Kadın saçını, süsünü gösterdiğinde günaha girecek, erkek bu saça ve süse baktığında günaha girmeyecek, yani gösteren günaha giriyor bakan, gören göz günaha girmiyor. Bu nasıl olur? Bu bir çelikli değil midir ?.) 

   Değerli kardeşim önce şunu unutmamalıyız ki Rabbim bizlerin süslenmesini, güzel görünmemizi istemeseydi bizlere süs eşyası indirmezdi, bunu asla unutmamalıyız derim öncelikle. Dikkat ederseniz süslü şeylerin insanın hoşuna gittiği anlatılır kuranda, şeytan bile bazı kötülükleri insanlara süslü gösterildiğinde kandıklarını açıklamaya çalışır. Demek ki güzel görünmek ya da güzeli beğenmek zaten insanın içinde olan bir duygu. Bu duyguyu eğer susturmak, bastırmak ve yok etmek isteyip insanın içinde yok saymak Allah ın yarattığı özelliği yok etmeye çalışmakla eşdeğerdir. Şimdide süs konusunda neler söylüyor kuran ona bakalım. ( Araf sur.26: Ey âdemoğulları! Size, edep yerlerinizi örtecek giysi ve süs kıyafeti indirdik. Ama takva giysisi en hayırlısıdır. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Düşünüp öğüt almaları umuluyor) Önce bu ayete bakalım sonra devam ederiz. Bu ayette edep yerlerinizi örtecek kıyafet, giysi ve süs kıyafeti indirdik diyor Allah. Ama en önemlisi takvadır yani Allahtan korkup sakınmak benim için en önemlisidir diyor. Bu ayette bile dikkat edin düşünmemizi öneriyor. Şimdi düşelim o zaman, sizce edep yerler neresi olabilir? Elbette cinsel bölgeleri, peki neden nasıl bir kıyafet giymemizi özellikle tarif etmiyor. Örneğin Ahzap 59 da ne diyordu kadınlarımıza hitap ederken ( dışarı çıktıklarında dış giysilerini üzerlerine alsınlar) Dikkat edin yine bir kıyafet belirtilmeden ama çok önemli bir açıklamayla. Tanınıp incitilmemesi için. Demek ki herhangi bir kıyafeti bizzat tarif etmiyor ve yaşadığımız iklim ve geleneklerimizde bulunan namuslu bir insanın görüntüsünde olması esas amaç. İşte yukarıdaki ayette de anlatılmak istenen aynen budur. Ayrıca dikkat edin kadın erkek ayrımı yapmadan bizlere giysinin yanında süs eşyası indirdiğini de özellikle belirtiyor. Ama ayetin sonundaki takva yani gerçek korunup sakınmanın çok daha önemli olduğu bunu yalnız görüntüyle değil içimizden kalben yapmanın daha da öneminden bahsediyor. Kuran asla kadına bir kıyafet biçmediği gibi daha öncede bazı konuları bizzat bizlere bırakmıştır. Örneğin zekâtı ne kadar vereceğimiz, ibadeti ne kadar yapacağımız ve konumuz olan giyim ve kuşamın şekli için kesinlikle bir biçin vermediği gibi namus ve iffetimizi korumamız içinde dikkatimizi çekmiştir. Daha önce örnek vermiştim. Doğunun ücra bir köşesinde giyinen bir kadın İstanbul a geldiğinde nasıl yadırganırsa, bunun terside diğer tarafta yadırganır. İşte rabbimde aynen bunu anlatıyor ve her ortama göre giyinmemizi öneriyor.
  Gelelim kadın saçının haramlığına, kuran asla bundan bahsetmemiştir. Söylediğiniz gibi eğer kadın saçına haram dersek erkek saçına da haram dememiz gerekir ki, haramı ve helalı koyan yalnız ama yalnız Rabbimdir. Kadın saçının haram olduğunu ve bakılmasının günah olduğunu neye göre söylüyoruz, bunu herkesin kendisine sorması gerekir. Çok güzel bir sorunuzda söylediğiniz gibi gözlerimizi haramdan koruyun dediğinde bu emir her iki tarafa da verilmiştir. Eğer haram olanlar içinde saçta varsa bu her iki cins içinde geçerli olmalıdır, ama neden yalnız kadınlar için konuşuluyor dersiniz? Buna takıp takıştırdığı süsü de var mıdır? Vardır diyorsanız acaba süs eşyasını kadın taktıktan sonra gizlemek için mi takar. Ya da yalnız kocası için mi takmalı? Bunların hepsinin cevabını eğer kurandan almaz isek yanılgıya düşeriz. Ayet örneklerine bakalım bu koyla ilgili. (Araf sur.31; Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. 32.ayet: : De ki: "Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü, güzel ve tatlı rızıkları kim haram etmiş?" De ki: "Dünya hayatında inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindirler." Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyor.) Dikkat ederseniz ayetler çok açık ve net. Mescitlere gittiğimizde süslü giysileri kuşanmamızı istiyor Allah, yani süslenip güzel görünmemizi istiyor. Demek ki süs eşyası takılıp saklanmak için değilmiş. Devamındaki ayet ise söylenenlere cevap veriyor. Allah ın kulları için çıkardığı süsü ve tatlı rızıkları kim haram etti diye bakın nasıl kızıyor, işte tüm bunlara cevap vermek çok önemli. Hem süs takılacak ama saklanıp yalnız kadın kocasına gösterecek, erkek için ise böyle bir yasaktan kimse bahsetmiyor bile. Dikkat edin bu emir tüm insanlara. Ayetin sonunda çok güzel açıklıyor süslü giyinmenin, takınmanın dünya hayatında inananlar içinde olduğunu söylediği gibi, ahrette yalnız iman edenler için olacağı açıklanıyor. Ama bakın bizlere, takmayı ve giyinip gezmeyi haram diyorlar lütfen bu ayetleri iyi düşünelim. Allah denizden bile süs eşyası çıkaracağımız bilgisini veriyor, örneğin çok kıymetli inci denizden çıkıyor.( Nahl sur.14:….. Ve O'dur ki, içinden taze bir et yemeniz ve kuşanacağınız bir süs çıkarmanız için denizi emrinize vermiştir.) Bakın Allah bir ayetinde bizi nasıl uyarıyordu? (Maide Suresi 87. Ey iman sahipleri! Allah'ın size helal kıldığı şeylerin temiz ve güzel olanlarını haramlaştırmayın; azıp sınırı aşmayın; Allah azıp sınırı aşanları sevmez.) Dikkat ederseniz Allah süsü sizin için indirdim diyor, ama biz tersini söylüyor ve haram diyoruz. Kadın saçının gösterilmesini haramlaştırıyoruz, ama hangi sebeple ve hangi ayetten alınıyor bu emir kimsede söyleyemiyor açıkca. Kadın süs eşyası takamaz, erkek takar ya da kadın saçını örtmeli haramdır, erkek açabilir gibi tek kelime yokken bakın bizler neleri tartışıyoruz. Ayrıca birbirimizi de nelerle suçluyoruz. Halbuki bakın Allah ayetinde ne diyor. (Mümin sur.56: Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Kuşkusuz O, işiten ve görendir.) Ne kadar doğru, bizlere Kuran da kesin bir delil gelmiş olmamasına rağmen nasıl münakaşalar ediyor ve birbirimizi nasıl kırıyoruz. Bence bu ayet üzerinde düşünmeliyiz. Bakın arkadaşlarım ben bu ayet üzerinde gerçekten çok düşündüm ve sizlerle de paylaşmak isterim. (Tevbe sur.115. ayet: Allah bir topluluğa kılavuzluk ettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine ayan-beyan bildirinceye kadar, onların sapıklığına hükmetmez. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.) Bakın ne diyor ayette, Allah kılavuzluk ettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine ayan beyan yani açıkça bildirinceye kadar onların sapıklığına hükmetmez diyor. Ama biz neyi tartışıyoruz kadının saçının örtülmesi ve süs eşyasının görünüp görünememesi. Yaradan açıkça sizin için indirdim takın diyor, bizler hala olmaz takarsa kadın kocası için takar diyebiliyoruz, dikkat edin ayet açıkça söylediği halde biz tersini söylüyoruz. İkincisi Allah ın hiç bahsetmeyip kadın saçını örtmelidir demediği halde kadın saçını örtmelidir dememiz herhalde şaşırılacak bir şey olmasa gerek. Çünkü Allah açıkça söylediklerini biz görmezden geliyorsak, hiç bahsetmedik leri konusunda elbette bir sebep buluruz. Ben düşüncelerimi ve kurandan anladıklarımı söyledim, Allah yanıltmasın. SAYGILARIMLA   Halukgta

Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #31 : 25 Kasım 2008, 06:36:52 ÖS 18 »
HALUK BEY KENDİ SORDUĞUM SORULARA BURADAN DEĞİL, SORU VE CEVABLAR BÖLÜMÜNDEN DEVAM EDİYORUM. BUYRUN SİZ DE BU BÖLÜMDEN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ

*

Çevrimdışı sülfile

  • ***
  • 394
  • حركة المقاومة الاسلامية
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #32 : 25 Kasım 2008, 06:42:14 ÖS 18 »
Yine de size dileğim, dilerim Allah yardımcınız olsun. Selametle kalın.

Eyvallah...
Ya kalkın direnin cemaat çocuklar ölmesin, yada susun saklayın korkuları çocuklar görmesin!!!

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #33 : 25 Kasım 2008, 08:31:59 ÖS 20 »
konuyla ilgili İhsan Eliaçık'ın makalesini ekliyorum..
malum evet kuranı herkes anlıyor fakat şu anda takıldığımız dil sorunu (inş. öyledir ben öyle sanıyorum) ve malumunun eliaçık konunun uzmanıdır.

Kuran'da başörtüsü var mı?
Türkiye'de uygulanan başörtüsü yasağı "hukuka" dayanmadığı için hukukî çözüm de olamıyor. Aslında "siyasî" olmadığı için "siyaset" de çözüm üretemiyor.

Bu yasağın tek sebebi var; zor.

Evet, bu yasak "zora" dayanmaktadır. Başka hiç bir dayanağı yoktur.

Ancak bu yazıda asıl konumuz bu değil.

***

Öte yandan bir İslâm devletinin (aslında adalet devletinin) insanlara Kuran'da geçiyor diye başörtüsü dayatma hakkının olup olmadığı veya başörtüsünün zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı ayrıca ele alınması gereken konulardır.

Bu yazıda bunlara da girmeyeceğim.

Zora dayanan bu yasak öyle noktalara geldi ki, malûm dayatma yetmiyormuş gibi kimileri de çıkıp "Zaten Kuran'da başörtüsü diye bir şey de yok" demeye başladı.

Bu konuda aldığım yığınla elektronik posta (e-mail) üzerine artık bize de yazmak vacip oldu

***

Önce, var mı yok mu, doğru bir şekilde anlayalım. Öncelikle ne deniyor, serahaten ortaya koyalım.

Kuran'da bu konuya tekabül edebilecek birkaç kavram var. Konuyu onlar üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunlardan dördü; himar, cilbab, tebberrüc ve kavl-i ma'ruf kavramları ile ifade edilen ve doğrudan kadınların baş ve vücut örtülerini, dışarı çıkmalarını ve konuşma tarzlarını düzenleyen ayetlerdir. Bunlarla ilgili açıklamaları elini vicdanına koyarak ve arka plânını kavrayarak okumak, ne dendiğini seraheten (apaçık bir şekilde) ortaya koyacaktır.

1- HİMAR

Bu kavram doğrudan kadınların "başlarını" örtmeleri ile ilgilidir.

"Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar." (Nur; 24/31)

Bu tür ayetlerin o günkü Medine'de yaşanan "yürürlükteki duruma" cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.

Demek ki o günkü toplumda; 1- Bakışlarını sakınmayan, 2- Irz ve namuslarını korumayan,3- Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan, 4- Başörtülerini yakalarının üzerine salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet "mümin" kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

İlk üçü anlaşılabilir olduğu için dördüncüsünden başlayalım.

Ayette "başörtülerini" diye çevirdiğimiz "humuruhinne" kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla "başörtüsü" manasına gelir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;

HAMR: Sözlükte " Örtmek, kapamak, mayalamak" demektir. Örtünmek, örtmek, kapanmak (ihtimâr), karışmak, alışmak (muhâmere), mayalamak, örtmek (tahmîr), mayalanmak, örtünmek, kapanmak (tahammür), başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), baş döndüreni satan, şarapçı (hammâr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), şarap rengi, koyu kırmızı (hamriyyun), hamurun içine örtülüp karışan, maya (hamîra), mayalı, örtülü, kapalı (mahammer), örtülmüş, mayalı, mayhoş, sarhoş (mahmur), içkinin verdiği baş ağrısı (humâr), başı beyaz koyun (muhammera mine'ş-şiyâh), başörtüsü, yemeni, eşarp (himâr) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi ayette geçen başörtüsü (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği "baş" ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse "başı açık" dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine'de yaşayan Yahudiler, Evs ve Haçreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde "baş"larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, "az aç-az kapa" tarzında olmaktadır.

Peki, öyleyse ayet ne demektedir?

Dikkat edilirse "Başörtüsü takın, başınızı örtün" denmiyor da "Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın" deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…

Buradan "Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor" diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.

Çünkü Kuran'ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla "yürürlükteki durum" üzerine gelir ve onu düzene sokar.

Örneğin, "Cuma namazı kılın" demez de, "Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın" der.

Yine örneğin, "Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın" demez de, "O yapılmakta olan namaz (salat), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz Allah için yapın" der.

Yine örneğin, "Dörde kadar evlenin" demez de, "O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir" der.

Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.

Başörtüsünün de böyle olduğunu düşünürsek, denmek istenen; "O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omuzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın" demek olur…

İlginçtir, kadınların o günkü giyim tarzı bugün Fransızca'dan Türkçe'ye geçen "dekolte" kelimesi ile aynı manayı çağrıştırmaktadır.

Çünkü dekolte Fransızca'da boynu açıkta bırakan giysi (decollete) demek. Bu sözcüğün kökü Latince'de boyun (col, collum) kelimesinden geliyor. Türkçe'ye de geçen, boyunda taşınan (koli), boyna sarılan (kaşkol), boyuna takılan (kolye) kelimeleri de bu kökten…

Anlaşılan o günkü kadınlar saçlarını arkadan bağlayacak şekilde başörtüsü ile örtüyorlar, omuzlarını, göğüslerine kadar boyun kısımlarını gayet "dekolte" bir kıyafetle açıkta bırakıyorlardı. Bugünün tabirleri ile "derin göğüs ve sırt dekoltesi" ile dolaşıyorlardı. İşte ayette bu tarz örtünmenin bir anlamının olmadığı beyan ediliyor. "Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. O başlarınıza taktığınız başörtüsünü sırt ve göğüs dekoltenizi tamamlayan bir aksesuar olarak değil, örtünmenin mantıkî sonucu olarak iyice aşağıya salın, boynunuzu, göğsünüzü, sırtınızı örtecek şekilde yakalarınızın üzerinden salın ki örtünmüş olasınız…" denmek isteniyor.

2- CİLBAB

Bu tabir de doğrudan kadınların "vücutlarını" örtmeleri ile ilgilidir.

"Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar. Tanınıp da eziyet edilmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır." (Ahzap; 33/59)

Ayette "örtülerini" diye çevirdiğimiz "celabîbihinne" kelimesi CELB kökünden gelir ve "teşhir edip dikkat çekmek için vücudun açılmasına mani olan dış örtü" demektir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;

CELB: Sözlükte "getirmek, kazanmak, çekmek, celbetmek" demektir. Getirmek, celbetmek (isticlâb), çekici, büyüleyici, albenisi olan (cellâb), ithal edilmiş, yabancı mal (celeb), dürtü, münasebet, sebep olan şey (meclebe), entari, uzun gömlek, genişçe başörtüsü (cilbâb), kendine doğru çekmek (celb ilâ nefsihi), atı teşvik için haykırmak (celb alâ fersihi) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi cilbâb, bir kadının erkekleri kendine çekmesi, celb etmesi, kışkırtması, vücut güzelliği ve cinsel cazibesi ile tesir altına almasına mani olmak için üzerine aldığı genişçe örtü demektir. Böylece bir kadın erkekleri cinsel cazibesi veya dişiliği ile "kendine çeken" veya onları "kışkırtması ile tanınan" birisi olmaktan çıkacaktır.

İlginçtir, bugünkü İngilizce'de kadın artistler için kullanılan "ünlü, şöhret, meşhur, çekici" anlamındaki celebtrity kelimesi de hem anlam hem yazılış bakımından aynı şeyi çağrıştırır. Demek ki Müslüman kadınlara dışarı çıkarken tanınıp eziyet edilmelerine, kendilerine lâf atılmasına, peşlerine düşülmesine karşı üzerlerine örtü (cilbab) almaları emrediliyor. Cinselliklerini ve vücut güzelliklerini ön plâna çıkarmamaları isteniyor. Çünkü o günkü toplumda bunları yapan; yani erkekleri vücut güzelliklerini ve cinsel cazibelerini bir silâh gibi kullanarak etkilemeye çalışan, onları kendine çeken, davetkâr tarzda dekolte giyinen, erkeklerin başını döndürmeyi, büyülemeyi, kendine celbetmeyi (celebtrity olmayı) âdeta meslek edinmiş kadınlar vardır.

İşte Kuran, mümin kadınlara, bunlar gibi olmamalarını, üzerlerine genişçe örtü olarak "dişiliklerini" geri plânda tutup, "kişiliklerini" ön plâna çıkarmalarını öğütlüyor.

İyice düşünecek olursak insan ruhunu derinlemesine bilen yüce bir bilgelik kaynağı ile karşı karşıya olduğumuzu apaçık görürüz… Erkek karakterinde varolan "bakmak, seyretmek, istemek, sahip olmak" karşısında, ona kendini tutmayı öğütleyerek "Bakma, olanla yetinmesini bil" diyor. Kadın karakterinde varolan "istenilmek, beğenilmek, ilgi çekmek, arzulanmak, kendine celbetmek" karşısında da, ona bütün bunlara karşı kendini tutması (imsak), dışarıya çıktığında (kamusal alanlarda) çekici, kışkırtıcı, celb edici davranışlarda bulunmaması, toplumsal yaşamda kültürü ve ahlâkî meziyeti ile yer alması gerektiği hatırlatılıyor. Yani ilâhî hitap erkeğe ve kadına en zayıf oldukları yerden sesleniyor. İnsan olmak, tam da "kendini tutmasını bilmek" ile ilgili bir şey değil midir?

3- TEBERRÜC

Bu kavram da kadınların "dışarıda nasıl dolaşmaları gerektiği" ile ilgilidir.

"Evlenme arzusu kalmamış yaşlı kadınların, açılıp saçılarak dikkat çekme niyetleri olmamak şartıyla, örtünmeden dışarı çıkmalarında bir sakınca yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha hayırlı olur. Allah her şeyi duyuyor, her şeyi biliyor." (Nur; 24/60)

Ayette "açılıp saçılarak dikkat çekmek" diye çevirdiğimiz "muteberricât" kelimesi BURC kökündendir ve "vücudu göstermek, ortaya çıkarmak" manasına gelir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;

BURC: Sözlükte "Yükselmek, ortaya çıkmak, yukarı çıkmak" demektir. Kule yapmak, burç dikmek, yüksekçe yapı kurmak (ibrâc), kale yapmak (tebrîc), süslenip püslenmek (teberrüc), kule, burç (burc), yayın kulesi (burcu'l-irsâl), güvercin yuvası (burcu'l-hemâm), saat kulesi (burcu's-saa') kelimeleri bu köktendir…

Aramice'de burgâ, Eski Yunanca'da pyrgos, Hind-Avrupa dil kökünde bhrgh yüksek yer, hisar anlamına gelir. Bugün Türkçe'ye girmiş olan burç, burgaz, burjuva, burjuvazi kelimeleri bu köktendir…

Avrupa'daki kimi şehir isimleri de bu kökten gelir; Ham-burg, Petes-burg, Stras-burg vs. Demek bu şehirler yüksek tepelerde kurulmuş veya buralarda etrafı duvarlarla çevreli şato ve villâlarda yaşayan insanlar varmış. Onun için bunlara burjuvazi, yaşadıkları şehirlere de sonu "burg" ile biten isimler konulmuş. Bu durumda "proleter" de burçların dışında kalan, kenar mahallelerde yaşayan, yükseklere çıkamayan demek oluyor.

Yine Araplar, üzerinde örtüsü bulunmayan apaçık gemi (sefinetun bâricun), üzerine saray resimleri yapılmış çok güzel elbise (sevbun muberrec), kendi güzelliklerini göstermesi açısından kadının saraya benzemesi (teberreceti'l-mer'etu), kişinin sarayından çıkması (zeheret min burcihâ) derlerdi.

Yukarıdaki ayette yaşlı kadınların dışarı çıkarken dış elbiselerini üzerlerine almamalarında bir sakıncanın olmadığı beyan edilirken "Ziynetlerini teberrüc ettirme dışında" ifadesinde kullanıldığı gibi, ayete geçen teberruc, saklı ve gizli tutulup gösterilmemesi gerekli olan şeyi ortaya çıkarmak anlamında kullanılıyor.

Demek ki teberruc, süslü ve ihtişamlı bir şekilde kendini gösteren saray (burj) gibi, veya bu saraylarda yaşayan "burjuva" kadınları gibi, kadının süslenip püslenerek, açılıp saçılarak kendini göstermesi, vücudunu ortaya dökmesi, açması, cinselliğini fark ettirmek istemesi manasındadır. Türkçede "açılıp saçılmak, açık saçık giyinmek, dekolte kıyafetlerle dolaşmak" dediğimiz şeyi çağrıştırır.

4- KAVL-İ MARUF

Bu deyim ise kadınların "konuşmaları" ile ilgilidir.

"Ey peygamber eşleri! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'a saygınız varsa hafifmeşrep edalara bürünerek konuşmayın ki kalbinde hastalık bulunan kötü bir ümide kapılmasın. Ağırbaşlı olun, yerli yerinde konuşun. Vakarınızla evlerinizde oturun. Eski cahiliye devri kadınları gibi açılıp saçılarak ortalıkta salınmayın. Cânı gönülden namaz kılın, zekat verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzap; 33/32-33).

Ayette "ağırbaşlı, yerli yerinde konuşmak" diye çevirdiğimiz "kavlen ma'rufa" tabiri KAVL/URF kökünden gelir ve "herkesçe iyi kabul edilen, aklı başında, yerli yerinde söz" manasına gelir.

Demek ki Hz. Peygamberin (s.a.v) eşleri üzerinden tüm müslüman hanımlara hitap olarak anlaşılması gereken bu ayetler özellikle iki konuda kadınların dikkatini çekiyor:

1- Konuşurken hafifmeşrep kadınları andırır tarzda, çekici ve davetkâr bir edayla değil, ağırbaşlı, yerli yerinde, uygun bir şekilde konuşun.

2- Dışarı çıkmak gerektiğinde cahiliye kadınları gibi cinsel cazibesini sergilemek için açık saçık, dekolte kıyafetlerle değil, kendinize yaraşır tarzda örtünerek çıkın.

Öte yandan ayette geçen "Vakarınızla evlerinizde oturun" ifadesini kadınları eve hapsetmek olarak anlamamak gerekir. Çünkü ayette "Konuşmayın, hep susun" değil, "Maruf ile (ağırbaşlı, yerli yerince) konuşun" deniyor. "Dışarı çıkmayın, hep evde oturun" değil, "Cahiliye kadınları gibi çıkmayın" deniyor…

Görüldügü gibi hamr, cilbab, teberrüc ve kavl-i maruf kavramları çerçevesinde izah etmeye çalıştığımız ayetlerde, gayet makul bir kadın-erkek ilişkisi öngörülüyor. Burada, kadın ve erkeklerin birbirinden kaçma-göçme tarzını göremeyiz. Çünkü başörtüsü, vücudu örtme, göz hapsine alıp bakma, açılıp saçılarak cinsel cazibeyi bir silâh gibi kullanma, lafla ve sözle taciz gibi kadın-erkek ilişkilerini insani bir vasattan çıkarıp, cinsellik panayırına dönüştüren söz ve davranışlar men ediliyor. Bütün bunlar kadınlarla erkekler "bir arada" olacağı için vardır. Eğer kadınlarla erkeklerin birbirini hiç görmemesi istenseydi bütün bunlara gerek olmazdı. Bunlar, bir arada olan bir topluluğun yaşacağı sorunlardır ve onlara yönelik akla ve vicdana hitabeden düzenlemelerdir.

Bu ayetler Medine'de nazil olmuştu ve her toplumda olduğu gibi o toplumda da kadınlarla erkeklerin bir arada olması kimi sorunların doğmasına neden olmaya başlamıştı. Medine'de yeni bir toplum kuruluyor ve kadın-erkek ilişkileri yeniden düzenlenerek bir "şehir kültürü" inşa ediliyordu. Şehirli bir toplum kurmaya yönelen Kuran, çağlar boyunca sorun olmaya devam etmiş ve edecek gibi de görünen kadın-erkek ilişkilerini, ileride, aklı başında ve ortak akılla hareket edecek her topluma ışık tutsun diye böyle gayet makul çözümlerle ele alıyor…

***

Unutulmamalı ki dünyanın bütün toplumları sokağa örtünerek çıkar. Ormandaki hayvanlar gibi üryan ve natural yaşayan bir toplum yoktur. Dünyanın bütün şehirlerinde kadınlar ve erkekler "üzerine örtü alarak" cadde, sokak ve işyerlerinde dolaşır. Bu son derece insanîdir.

Ancak üzerine bir şeyler alarak dışarı çıkmak yetmemektedir. Kadınların ve erkeklerin konuşmalarına, bakışlarına, hal ve hareketlerine dikkat etmeleri gerekmektedir. Erkeklerin, kadınlara nazaran doğuştan avantaj sağlayan fizikî güçlerini, kadınların da erkeklere nazaran doğuştan avantaj sağlayan cinsel cazibelerini bir silâh gibi kullanmamaları, bunu üstünlük vesilesi saymamaları, dahası bunun üzerinden geçinmeye kalkmamaları, doğuştan değil, sonradan kendi çabaları ile elde ettikleri meslek, kültür ve ahlâkî meziyetleri ile toplumda kendilerini göstermeleri gerekir.

Çünkü insanın emek sarfederek, bizzat çalışıp kazanarak (sa'y) elde ettikleri dışında, doğuştan gelen avantajları aslında kendine ait değildir. Ona emanet olarak verilmiştir. İnsan doğuştan gelen avantajlarını silâh gibi kullanarak değil, emeği ile kişilik sahibi olabilir. Emeği olmayanın kişiliği de yoktur.

Yesrib'i "Medine" yapma yolunda gelen ayetleri bir de bu çerçevede düşündüğümüzde, aslında Kuran, cinsel cazibe gibi doğuştan gelen bir takım avantajlarını kullanarak toplumda üstünlük sağlamaya, bundan rant devşirmeye çalışanların önüne set çekmektedir.

Gerçek anlamda medenî toplum bu değilse nedir?

recepihsan@yahoo.com
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı halukgta

  • ****
  • 1059
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #34 : 25 Kasım 2008, 08:42:09 ÖS 20 »
Bu yazıya çok kısa bir cevap gerekir çünkü bunların hepsine okadar çok cevap verdimki. Bu sözler kurana uymak yerine kuranı kendi düşüncelerine uydurmaktır. Bu sözlere tek bir ayet cevap veriyor. Kehf Sur54. ayet; Yemin olsun, biz, bu Kuran'da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır SAYGILARIMLA

*

Çevrimdışı serender

  • *
  • 4811
  • Dosdoğru ol!
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #35 : 25 Kasım 2008, 08:45:55 ÖS 20 »
bi sen doğrusun tek benim bildiğimdir hak hepiniz batılsınız anlayışı..

sana yapabileceğim fazla bişey kalmadı. son bikaç şey daha inş.

sonrasında kitabı eğip büküp nefislerine uyduranlar ..(mazallah) a karşılık ahirette yapabileceğimiz savunma  olur diyeyim...
'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8

*

Çevrimdışı sülfile

  • ***
  • 394
  • حركة المقاومة الاسلامية
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #36 : 26 Kasım 2008, 01:19:51 ÖÖ 01 »
Sayın Sülfile hanfendi benim sözlerimin içinde kadınlar başlarını açsın diye bir kelime hiç geçtimi? Asla geçmez sizlere anlatmak istediğim tek şey başın örtülmesinin Allah emri olmadığını anlatmaktır. Bu sözünüz sizin içinde bulunduğunuz ruh halinizi gösteriyor, lütfen karşınızdaki insanları sizin gibi düşünmüyorsa düşman gibi görmeyiniz, onu dinleyin ve o sözleri kimsenin etkisinde kalmadan kuran ile karşılaştırınız. Hesap verirken yanınızda asla kimsenin olamayacağınıda hiç unutmayınız lütfen. ( Hayır biz olaki başımı açsak şahsın başı göğemi erecek?) Bu sözleri bir bayana yakıştıramadığımı da söylemeliyim.


Evet sözleriniz içinde kadınlar başlarını açsınlar diye bir kelime geçmedi lakin sokağa çıkın kadınlar başlarını neden örtüyorlar? sorusunu yöneltin cumhurun çoğunluğu size şu cevabı verir. Allah'ın emri olduğuna inandıkları için, siz dersenizki örtü Allah'ın emri değil bende bunu söylerim.

Bir cümle kurun "yersem yoğurt , içersem ayran olsun" ben cevaben ikiside aynı şey diyince "aaaaaaaaaa ne münasebet ben öyle bir şey demedim siz iftiracısınız" denilerek muhatap alınayım.

Ben gibi düşünmeyen insanı hep kendim için fırsat olarak kabul etmişimdir gelişmem için en önemli etken budur farklı fikirleri klişe olucak belki ama zenginlik adlederim:)
1-Sizin şahsınıza düşman değilim,
2-Kimsenin etkisinde değilim.
3-Fikirlerinize asla katılmıyorum aleni olarak muhalif olduğumu üstüne basa basa tekrarlıyorum.
4- Etki altında kalmak fiili ile bizleri hala koyun sandığınızın altını çiziyorum ve siz bu sanmanın hala farkında değilsiniz adınıza üzülüyorum.
5-Velevki konuşmakla yazışmakla etki altında kalma eğilimim olsa sizin etkinizde muhakkak kalırdım zira siz oldukça etkileyici yazıyosunuz. Kendi teorinizde kendi sorunuzu adımıza sorup, tekrar kendi cevabınızı veriyosunuz ki buda sizin mütemediyen bu konuda konuştuğunuzu ve cevap verdiğinizi gösterir. Olası sorularıda cevaplarıda hafızanızda tahminen 1-GB yer işgal etme pahasına ezbere aldığınızı yeri geldiğinde tak tak tak yazıp konuştuğunuzu gösterir.
6- Vs vs vs yazacak çok şey var ve yazarım hiç dert değil ama siz tekrar bana dönüp oldukça kibar bir tavırla ben sizi okudum saygı duydum hatta bazı noktalara katılıyorum, bilahere sizden özür diliyorum, bu kelime sizin gibi bir bayana yakıştı aaaaaa yok yakışmadı gibi tavırlarla babamın tabiri ile türraat okuyup tekrar yepyen, bir başlıkta bizleri maaaaaaaa site buluşturacaksınız. Ya malesef diyerek açıklıyorum tüm olayınız bundan ibaret ve blöfünüz artık ezberde, yada biz siz gibileri çoooooook gördük diyelim.

Neyse efenim ben sözü daha fazla uzatmadan konuyu delillere getireyim.


Tarihî bir mezheb olarak okuduğumuz ve tesiri bitti sandığımız Mutezile mezhebi, yeniden canlandırılıyor ve "Çağdaş Mutezile" olarak günümüzü etkilemeye çalışıyor.
Mutezile'nin en bariz vasfı olan Yunan felsefesi uğruna Kur'ân'ı te'vil etme, Hadisleri inkâr etme hastalığı, çağdaş Mutezilîlerde aynen devam etmektedir.
Günümüz modern Mutezilî veya Haricîleri de aynen, ya hadisleri inkâr etmekte veya bütün ömrünü hadislerin ezberlenip korunması uğruna fedâ eden mübarek himmet sahibi muhaddislerimizin gayretlerini istihfaf etmektedirler. Belki kendilerine kıyaslayarak, o yüce himmetler görmezden gelinmektedir. Bunu yaparken de -maalesef- rehberleri, batı olmaktadır.
Yazımızın geçen bölümünde Efendimizin, Allah'ın bir lütfu olduğu ve O'na itâatin Allah'a itâat olduğuna dair âyetler nakledilmişti. Bu bölümde de, Efendimiz (sav)'e hüküm koyma yetkisi veren, haram-helâl kılma görevini yükleyen âyetier nakledilecek ve benzen hususlara dikkat çekilerek En Yüce Örnek olan Hz. Peygamberin nümûne-i imtisal şahsiyeti nazara verilecektir.

Yüce Allah, Hz. Peygamber'e izâha muhtaç Kur'ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O'na Kur'-ân'da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.

5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:
Hz. Peygamber, sadece Kur'ân'da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur'ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O'nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.
Bu bakımdan O'nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:

"Hayır, Rabb'in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar." (Nisâ, 65).

"Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (Ahzâb, 36).

"Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resûlü'ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: "İşittik ve itâat ettik" demeleridir. İşte saadete eren onlardır" (Nûr, 51).

"Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûlü'ne götürün..." (Nisâ, 59).28

Hz. Peygamber'in Kur'ân'da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe'den önce Beyt-i Makdis'e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer'î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.
Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:
İmrân b. el-Husayn'ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: "Kur'ân'da olandan başkasından bahsetmeyin" deyince, İmrân: "Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah'ın Kitabında gördün mü?" Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: "Bütün bunları Allah'ın
Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır." 29
Hz. Peygamber'e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur'ân'da olmayan hususlarda O'na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

6) Hz. Peygamber'e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:
"Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil'de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O'na inanan, destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır" (A'râf, 157).

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın" (Tevbe, 29).

Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu "Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir";31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: "İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır." 32
Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34
Yine, Kur'ân'da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.
Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber'in bu yetkisini Yüce Allah'tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah'ın kendisine verdiği yetki ve O'nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur'ân'daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber'in bu hükmü, "O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar" 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri' yani kanun koyucu Allah'tır, Resûlü'ne de O'ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen "Şâri" sıfatı verilmiştir.
Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: "Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: 'Şu Kur'ân'a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.' diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü'nün haram kıldığı şeyler de Allah'ın haram kıldıkları gibi-
Bundan başka, Kur'ân'da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah'a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber'e itâatin Allah'a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O'nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: "Bana itâat eden Allah'a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah'a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir." 40

7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:
"Kim, Peygamber' e itâat ederse Allah'a itâat etmiş olur..." (Nisâ, 80).
"... Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının..." (Haşr, 7).
Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber'e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:

"Deki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.' De ki: 'Allah'a ve Pey-gamber'e itâat edin!' Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez" (Âl-i İmrân, 31-32).
Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah'a îman, O'nu sevme ve O'na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.
"Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik..." (Nisâ, 64).42
Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah'ın O'na indirdiği Kur'ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur'ân'ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah'a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah'ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât'ın sözleridir. Nitekim, Kur'ân'ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43
Yüce Allah, Kur'ân'da Hz. Peygamber'e itâati emrettiği gibi, O'na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.

8 ) Hz. Peygamber'e İsyan Etmeyi Yasaklayan Ayetler:
"Kim, Allah'a ve O'nun elçisine karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır" (Nisâ, 14).

"Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!" (Nisâ, 115).
"Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur" (Enfal, 13).44
Hz. Peygambere itâati emreden ve O'na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O'na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O'na inanmanın tabiî bir sonucudur.
Yüce Allah Kur'ân'da Hz. Peygamber'e kuru bir itâatin ve O'na karşı gelmemenin de ötesinde O'na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah'ın Resûlullah'a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

9) Hz. Peygamber'e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:
"Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O'nun eşleri de onların anneleridir..." (Ahzâb, 6).45

"Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber'e salât etmekte (yani, O'nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O'na salât edin (yani, O'nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O'na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 56).

"Ey îman edenler! Allah ve Resûlü'nün önüne geçmeyin, Allah'dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O'nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider" (Hucurât, 1-2)46.
Son olarak, Hz.Peygamber'e itâat eden ve O'nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:

10) Hz. Peygamber'in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:
"... Şâyet O'na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz..." (Nûr, 54).

"... Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah'ın yoluna götürürsün" (Şûrâ, 52-53).
"Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun" (Mu'minûn, 73).47 Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah'ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur'ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O'nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur'ân'ın ve O'nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.

NETİCE
Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah'ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O'na inanmak sadece O'nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O'na itâat etmeyi de gerektirir.
Yüce Allah O'nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O'nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.

KURANIN HZ PEYGAMBERİN SÜNNETİNE VERDİĞİ DEĞER
Doç. Dr.Mevlüt Güngör
Ayrıca O'na indirilen vahiy sâdece Kur'ân'dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab'ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen "hikmet" de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O'nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan "zelle" tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O'nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O'nun sünnetinin sağlamlığını ve O'na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber'e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O'nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.
Yine âyetlerde, Hz. Peygamber'e itâatin Allah'a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber'in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.
Bundan başka, Kur'ân'da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber'e verilmiştir. Bu itibarla Kur'ân'da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber'in sünneti şer'î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber'in, O'nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur'ân'a saldıramadıkları için Hz. Peygamber'in ve O'nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber'in önderliğine ve O'nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.

Yeni Ümit.



Bu arada özel olucak belki ama çok merak ediyorum siz namazı nasıl kılıyosunuz???
Ya kalkın direnin cemaat çocuklar ölmesin, yada susun saklayın korkuları çocuklar görmesin!!!

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #37 : 26 Kasım 2008, 09:16:09 ÖÖ 09 »
Konuya girmemek için direniyorum ..
Fakat Sayın Haluk hocam gene diretiyor senide konuya dahil edicem diye ...
Neden bu konuda bu kadar direttigini anlamadım ben ...
Koskoca Kuranda sadece başörtüsü konusu varmış gibi ...
Açtıgı konuların neden bu yönde yogunlaştıgı şupheli ...
Popiler konu başörtüsü oldugu için diye düşünüyorum ...
Kuranda namaz var , oruç var , kurban var , ahlak var , takva var  konu o kadar çokki ...
Neden muhalif düşecegin konuları seçmekte ısrarcısın Haluk Hocam ...
Sen tesettürün olmadıgına inanabilirsin , Allah'ın kulu derim hesabını Allah'a verecek derim ...
Yakın cevrende bu konuda zor durumda olanlara yol göstermek amaçlı fikirlerinide söyleyebilirsin ...
Değerlendirmesi o kişinin insiyatifine kalmış ...
Ama illa ihtilafa düşdügün konuları toplum içinde açmakta ısrarcı olursan ...
Aklıma gelecek şey zatını toplumdan soyutlama gayreti diye düşünürüm ...
Kendine özellik katma çabası diye düşünürüm ...
Derdiniz Kuranı Hakkıyla anlamak ve anlatmak sa ..
Önce toplumun hakkıyla anlayacagı konuları secinki ...
Aranızda bir bag olsun ...
Ama gördügünüz gibi şu anda içinde bulundugunuz bu toplum ile aranızda bir tek bag oluşmadı ...
Herkesle ters düştünüz ve insanlarla sadece zıtlaşıyorsunuz ..
Hem siz hemde muhattaplarınız çakıldıkları bu konumdan kurtulamıyor ...
Ve sizde bu duruma inat hala aynı tavrı sergiliyorsunuz ...
Sonucta uzlaştıgınız veya anlaştıgınız bir şey olmadıgı gibi emeklerde israfa giriyor bence ...
Hocam bence ihtilafa düşmekten biraz kurtulun ve ortak paydaya yogunlaşınki ...
Emeginizin sizede bizede faydası dokunsun ....
Hala ısrarcı olursanızda artniyetli oldugunuzu düşünmeye başlayacagım ...
Selamlar ...


Not font kurbaa

*

Çevrimdışı halukgta

  • ****
  • 1059
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #38 : 26 Kasım 2008, 10:13:01 ÖÖ 10 »
 Peki Ozanca kardeşim sizleri üzüyorsa sözlerim bu konuda yazmam, amacımız kalp kırmak, üzüntü vermek değildir. Selametle.

*

Çevrimdışı ozanca

  • *
  • 4676
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #39 : 26 Kasım 2008, 10:16:29 ÖÖ 10 »
Üzüntü deyip kenara çekilmeyin Hocam ...
Kuranla içli dışlı oluyorken ..
Neden ihtilaflı konulara yöneliyorsunuz ..
Buyrun Kurandan Kurbanı anlatın bize ..
Mesela Miras hukuku mesela ..
Benim o konuyu anlamam için sanırım 40 yıl okumam lazım ...
Yani anlatılacak çok şey var ..
Yeterki karşınızdakilere birşeyler verme niyeti taşıyın ..
Vereceginiz o kadar çok şey varki ..
anlatmak istedigim buydu susmanız degil ..
Selamlar ...
Not font kurbaa

Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #40 : 26 Kasım 2008, 12:27:35 ÖS 12 »
Kur'an da başörtüsü yok canım, baş açıklık var. Ayrıca Kur'an o kadar çağdaştır ki, 1400 yıl öncesi bedevi arap kabilelerinin kiyafet örfünü değil, çağdaş emperyalist ilerici modern amerikan emperyalizminin dünya halklarına dünya halklarının örfü olarak sunduğu başörtüsüne gerek duyulmayan örfünü tercih eder.

Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #41 : 26 Kasım 2008, 05:13:18 ÖS 17 »
Alıntı
Sülfile
Hz. Peygamber'e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur'ân'da olmayan hususlarda O'na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

Peygamberin kuran dışından hüküm ve karar verme yetkisi yoktur. Yani vahiysiz hiç birşeyi haram veya helal kılmamış ve hiç birşeye de vahiysiz hüküm etmemiştir..

*

Çevrimdışı halukgta

  • ****
  • 1059
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #42 : 26 Kasım 2008, 05:29:51 ÖS 17 »
ALLAH SİZDEN BİNLERCE KEZ RAZI OLSUN DOSTUM. YAPILAN EN BÜYÜK YANLIŞLIK BUDUR. Rabbim yardımcınız olsun.  Halukgta

*

Çevrimdışı sülfile

  • ***
  • 394
  • حركة المقاومة الاسلامية
Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #43 : 26 Kasım 2008, 05:37:49 ÖS 17 »
Alıntı
Sülfile
Hz. Peygamber'e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur'ân'da olmayan hususlarda O'na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

Peygamberin kuran dışından hüküm ve karar verme yetkisi yoktur. Yani vahiysiz hiç birşeyi haram veya helal kılmamış ve hiç birşeye de vahiysiz hüküm etmemiştir..

Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, Kur'ân-ı kerîmi açıklama yetkisi verdiği gibi, Kur'ân'da açık olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir:
(Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme içlerinde bir burukluk duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe, imân etmiş olmazlar.) [Nisâ 65]

(Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı yoktur.) [Ahzâb 36]

(O Peygamber ki, iyiliği emredip kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri harâm kılar.) [A'raf 157]

(Bir işte anlaşamazsanız, bu işin hükmünü Allah'tan [Kur'ân-ı kerîmden] ve Resûlünden [Sünnet-i seniyyeden] anlayın!) [Nisâ 59]

Bu "anlayın emri" âlimler içindir. Âlim olmayan, âlimlerin Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden anladığı hükme uyar. Kur'ân-ı kerîmde (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruluyor. (Nahl 43)

Harâm kılma yetkisi

Hadîs-i şerîte buyuruldu ki:

(Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onun bir misli daha verilmiştir. "Yalnız Kur'ândaki helâlı helâl, haramı haram kabûl edin" diyecek bazı kişiler çıkacaktır. İyi bilin ki, Resûlullahın haram kıldığı şeyler de Allah'ın haram kıldığı gibidir.) [Tirmizî, Dârimî]

Kendiliğinden ölmüş hayvanın etini yemek harâmdır. Çünkü Kur'ân-ı kerîmde (Meyte ve kan size harâm kılındı) buyuruldu. (Mâide 3)

Meyte, dinin emrine uyulmadan öldürülen veya kendi kendine ölen, ya'nî leş olan hayvandır.

Eğer bu âyet-i kerîmeyi Peygamber efendimiz açıklamasaydı, kendi kendine ölen her hayvanı yemek haram olduğu gibi, balığı da yemek haram olarak anlaşılırdı. Peygamber efendimiz, (Denizin suyu temizdir, meytesi helâldir) buyurarak deniz meytelerinin helâl olduğunu bildirmiştir. (Ebû Dâvüd, Abdürrezzak)

Meyte ve kandan istisna olarak yenenleri de Peygamber efendimiz bildirip, (Size iki meyte ve iki kan helâl kılındı. İki meyte balıkla çekirgedir, iki kan ise, karaciğerle dalaktır) buyurmuştur. (İbni Mâce, Ebû Dâvüd)

Aslan, kaplan, kurt, maymun ve köpek gibi yırtıcı hayvanlarla, atmaca, kartal, doğan ve şâhin gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadis-i şerîfle bildirilmiştir. (Müslim)

Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı ve süt kardeşlik de yine hadis-i şerif ile bildirilmiştir. (Taberânî)

Namazın nasıl, kaç rek'at kılınacağı, zekâtın nasıl, hangi mallardan verileceği açık değildir.
Ya kalkın direnin cemaat çocuklar ölmesin, yada susun saklayın korkuları çocuklar görmesin!!!

Ynt: BAŞÖRTÜSÜ KURANDA GERÇEKTEN VARMIDIR, GELİN BİRLİKTE DÜŞÜNELİM...
« Yanıtla #44 : 26 Kasım 2008, 05:42:29 ÖS 17 »
KARDEŞİM VERDİĞİNİZ AYETLER HAPSİ KURANDAN ALINMADIR. VE AYNI ZAMANDA BU AYETLER APAÇIK Kİ PEYGAMBERİN HÜKÜM VERME YETKİSİNİN YİNE KURANA DAYANACAĞINI SÖYLER.

ŞİMDİ DİKKAT SİZE BİR AYET VERECEĞİM. BAKALIM NE ANLAYACAKSINIZ